ahh az önce çok havalı bişey yaptım. dizüstü bilgisayarımla mesleki fransızca hocasına ödevimi yolladım, hem de word le yazdığım. konu: 2007 lizbon anlaşmasıyla avrupa birliğinde öngörülen değişimlerle ilgili bir yazının incelenmesi. rüyamda görsem böyle bir konuyla ilgileneceğime inanmazdım açıkçası hem de böyle gece gece e postalarla göndereceğimi filan hiç. ne yapiyim ben görmemiş bi kızım. fakat üniversite yaratıcılığımı farklı konulara mı çekti, yoksa onu tüketti mi bilemiyorum. az önce mayıs 2006da yazdıklarımı okuyordum ve ah ah ne güzel, ne şeker şeyler yazmışım diyordum kendi kendime. bilmem ki yaşamımın renkleri mi söndü, ben mi kartlaştım? tabi bunlardan utanıyorum, gerçekten utanıyorum okur. artık edebi bir şey gibi sunamıyorum kendimi. aklıma çok kötü durumdaki diğerleri geliyor. ama mayıs 2006 bana yine de değerli geliyor. neden?
belki de o bir çocuk tarzıydı. kızamayışım bundan ama geri dönmek istemeyişim de bundan.
Cumartesi, Aralık 15, 2007
gıcık kardeşim
tam gelip tepemin açıldığı yeri öpüyor bu aptal kız ve biliyorum, akşam da kızarmış hamsi yedi ve öptüğü yer bir tuhaf oluyor o his kalıyor bir de sırf gıcık etmek için uzun uzun öpüyor, yapmasana be diye bağırıyorum gülüyor allahım ne yapalım kardeş işte aynı ana babadanız insan ne kadar kızsa da seviyor ama çok çok şımarık.
bir şımarık kız da lilly allen şarkılarını indirdim indirdim dinliyorum.
bir şımarık kız da lilly allen şarkılarını indirdim indirdim dinliyorum.
Cumartesi, Ekim 20, 2007
bir yazı daha
internetim yok. bilgisayarım bozuk.
size bayramın ikinci gününü anlatmak isterdim. çünkü o günü yaşarken, bugünü mutlaka yazmalıyım diye düşündüm. neden? öyle bir sebebi yok. bir kere bir cumartesi günüydü. yağmur yağıyordu. sabah ders vermeye gidecektim. otobüs bomboştu. sadece bu mutlu, yağmurlu bayram sabahını paylaşan birkaç mahalleli. otobüsle aktarma yaparak taksim'e geldim. ordan tekrar otobüse bindim (geç kalmıştım) ve nişantaşı'na gittim. üstümde mavi fitilli kadife bir ceket vardı. saçım başım pisti ve ıslanmıştı. derste uzak bir akrabamı gördüm, konuştuk teyzeyle. ders çok güzel geçti. o neşeyle dışarı çıktım ve yürüdüm. yürürken bir salyangoza rastladım ve az kalsın eziyordum. vaktim vardı ama istiklale gitmek de en son isteyeceğim şeydi. parklara bayılıyorum. bir sevgilim olursa elinden tutup parklara sürükleyeceğim onu. istedikleri kadar kıro desinler. kafe yerine çay bahçesi!!! işte hayat! sonra ben çay bahçesinden kalkıp beşiktaş'a doğru yürürken (size hiç artık sabahları kabataş'tan ya da taksim'den ortaköy'e yürüdüğümü söylemiş miydim?) (yürümek cildi güzelleştiriyor) babama rastladım arabasına atladım.
eve geldiğimde bayram havası beni karşıladı. ekmek ve yoğurt aldım bakkaldan. şehrin pis kokularını vücudumdan attım, yıkandım. eski 19 yaşında anaç ve olgum genç kız kokum yine giysilerimin içinden etrafa yayıldı. hadi be narsist demeyin hakikaten böyle bir şey var. sonra o akşam babamın ingilterelerde yaşamış evlenmiş bir de tatlı kızı olmuş sonra boşanmış ve şu an milliyetçi görüşlere sahip akrabasıylan yine bizimkilerin 301 kaldırılsın ermeni azınlıkların hakları hayır istiklal marşı faşist oh yes çok entellektüelim diyen ve benim çok çok sevdiğim arkadaşları geldi. ve tahmin edebileceğiniz gibi bu ikisi bütün gece kavga etti. sonra kavgayı bırakıp gürcü yemeklerinden, löbye ve çerkes tavuğundan bahsettiler de durulduk. giderken de iyiydiler. ben o gece ses kayıt aletine mikares tuço adlı uydurukça bestemi çaldım ve söyledim:
mi, mikares tuço, sono faite sone valt, yayte sudo
lus klaritas işta hoyte sina fayte mayne sudo
diye devam ediyor. yarın da allah kahretmesin yine siyasal bir şey var bu tür şeylerde keşke daha küçük olsaydım diyorum.
gördüğünüz gibi keyfim yerine geldi garip düşüncelere ara verdim ister istemez biraz da çabayla bilmiyorum ama hala değiştirmek istediğim şeyler var, her zaman. din hocamın da dediği gibi: hayatının dümenini eline alırsan renklenir. doğru yöne çevirirsen değer kaznır. okula da gittikçe alışıyorum. işte böyle. blog yazmak çok boş bir uğraş aslında.? ben biraz sorumluluk gibi yazmaya başladım sanki...
size bayramın ikinci gününü anlatmak isterdim. çünkü o günü yaşarken, bugünü mutlaka yazmalıyım diye düşündüm. neden? öyle bir sebebi yok. bir kere bir cumartesi günüydü. yağmur yağıyordu. sabah ders vermeye gidecektim. otobüs bomboştu. sadece bu mutlu, yağmurlu bayram sabahını paylaşan birkaç mahalleli. otobüsle aktarma yaparak taksim'e geldim. ordan tekrar otobüse bindim (geç kalmıştım) ve nişantaşı'na gittim. üstümde mavi fitilli kadife bir ceket vardı. saçım başım pisti ve ıslanmıştı. derste uzak bir akrabamı gördüm, konuştuk teyzeyle. ders çok güzel geçti. o neşeyle dışarı çıktım ve yürüdüm. yürürken bir salyangoza rastladım ve az kalsın eziyordum. vaktim vardı ama istiklale gitmek de en son isteyeceğim şeydi. parklara bayılıyorum. bir sevgilim olursa elinden tutup parklara sürükleyeceğim onu. istedikleri kadar kıro desinler. kafe yerine çay bahçesi!!! işte hayat! sonra ben çay bahçesinden kalkıp beşiktaş'a doğru yürürken (size hiç artık sabahları kabataş'tan ya da taksim'den ortaköy'e yürüdüğümü söylemiş miydim?) (yürümek cildi güzelleştiriyor) babama rastladım arabasına atladım.
eve geldiğimde bayram havası beni karşıladı. ekmek ve yoğurt aldım bakkaldan. şehrin pis kokularını vücudumdan attım, yıkandım. eski 19 yaşında anaç ve olgum genç kız kokum yine giysilerimin içinden etrafa yayıldı. hadi be narsist demeyin hakikaten böyle bir şey var. sonra o akşam babamın ingilterelerde yaşamış evlenmiş bir de tatlı kızı olmuş sonra boşanmış ve şu an milliyetçi görüşlere sahip akrabasıylan yine bizimkilerin 301 kaldırılsın ermeni azınlıkların hakları hayır istiklal marşı faşist oh yes çok entellektüelim diyen ve benim çok çok sevdiğim arkadaşları geldi. ve tahmin edebileceğiniz gibi bu ikisi bütün gece kavga etti. sonra kavgayı bırakıp gürcü yemeklerinden, löbye ve çerkes tavuğundan bahsettiler de durulduk. giderken de iyiydiler. ben o gece ses kayıt aletine mikares tuço adlı uydurukça bestemi çaldım ve söyledim:
mi, mikares tuço, sono faite sone valt, yayte sudo
lus klaritas işta hoyte sina fayte mayne sudo
diye devam ediyor. yarın da allah kahretmesin yine siyasal bir şey var bu tür şeylerde keşke daha küçük olsaydım diyorum.
gördüğünüz gibi keyfim yerine geldi garip düşüncelere ara verdim ister istemez biraz da çabayla bilmiyorum ama hala değiştirmek istediğim şeyler var, her zaman. din hocamın da dediği gibi: hayatının dümenini eline alırsan renklenir. doğru yöne çevirirsen değer kaznır. okula da gittikçe alışıyorum. işte böyle. blog yazmak çok boş bir uğraş aslında.? ben biraz sorumluluk gibi yazmaya başladım sanki...
Salı, Ekim 02, 2007
yazmamamın nedeni binbir soru döneminin tekrar beynimde ve bedenimde başlamasıydı. boş işlerle uğraşmak pek istemedim, blog da biraz boş bir iş hani itiraf etmem gerekirse. bunun yerine evde kara lahana sarması, hünkar beğendi yaptım. ve düşünüp duruyordum. huzurum kaçmıştı, hani hiç huzurum olduysa. yararlı bir soru dönemi olmalıydı bu. alnımın akıyla işin işinden çıkmalıydım. daha anlamlı, daha mutlu bir kişi olarak. dikkatinizi çektiyse, daha zayıf, daha güzel, daha sosyal vs demedim. zaten dünyada yaşayabileceğim ne varsa tattım gibi hissediyorum kendimi. ama yine de bu arada içim biraz bayıldı, bunu da saklamamalıyım. her neyse. sadece güzellikle uğraşıyordum birkaç hafta önce farkındaysanız. sadece daha güzel bir dünya istiyordum. her şey bana daha alımlı, daha güzel gelsin istiyordum, tek derdim buydu.
örneğin istiklal caddesi. çok klişe olacak ama ben okula 2002 yılında girdiğimde istiklal caddesi daha güzeldi. daha bir eski tipliydi. şimdi yol yürü yürü bitmiyormuş hissi veren mermerimsi taşlar, kalabalıklaşan cadde, açılan yeni dükkanlar, yok, artık çirkin geliyordu bana. ama okul bir güzellik adasıydı. hiçbir fikri içinde barındırmayan saf bir güzellik. ya da birçok fikri içinde barındırıyor ama belli etmiyordu. böyle bir güzellik meşru muydu? işte bu soru sorgu döneminin konusudur. şifreli konuştuğumun farkındayım ama ancak bu kadarını söyleyebiliyorum, yetinmek zorundasınız, malesef. yeni okulumda ise bir kör göze parmak güzelliği var. resim gibi bir boğaz köprüsü. neymiş, oh ne güzelmiş, insan daha ne istermiş. sırf bunu dedirtmek için... yanlış anlamayın, biliyorum ki şükretmek en büyük erdem. ama insanların yaptıklarına kızıyorum bazen. arkadaşım anlıyor ama bunu. o da sevmiyor manzarayı. biz de onun etüt ablası olduğu eski okula gittik. koltuğun üstüne uzandığında yüzüne yaprakların arasından süzülen güneş vuruyordu. "işte bu! dedim, işte bak bu kendi içinde güzel." biliyorum, burda güzellik bulmak hiç zor değil. herkes bulabilir böyle bir güzellik. canım, ille zor olmak zorunda değil. başka bir şey de olabilirdi. ne bileyim yahuu. aman. işim mi yok.
zaten dedim ya, o güzellik dönemleri geride kaldı. her şeyi bırakıp arkanızda kaçmak istiyor musunuz? dürüst olabileceğiniz bir yaşama doğru, kendi kaypaklığınızdan uzağa, kaprissiz bir yaşama yol almak? işte orda sonsuz iç rahatlığı var ama nasıl? ben bunu yapamıyorum. ama belki yapabilirim. istersem, tüm yaşamım değişebilir. doğru bir yönde değişebilir. korkuyu geride bırakarak.
örneğin istiklal caddesi. çok klişe olacak ama ben okula 2002 yılında girdiğimde istiklal caddesi daha güzeldi. daha bir eski tipliydi. şimdi yol yürü yürü bitmiyormuş hissi veren mermerimsi taşlar, kalabalıklaşan cadde, açılan yeni dükkanlar, yok, artık çirkin geliyordu bana. ama okul bir güzellik adasıydı. hiçbir fikri içinde barındırmayan saf bir güzellik. ya da birçok fikri içinde barındırıyor ama belli etmiyordu. böyle bir güzellik meşru muydu? işte bu soru sorgu döneminin konusudur. şifreli konuştuğumun farkındayım ama ancak bu kadarını söyleyebiliyorum, yetinmek zorundasınız, malesef. yeni okulumda ise bir kör göze parmak güzelliği var. resim gibi bir boğaz köprüsü. neymiş, oh ne güzelmiş, insan daha ne istermiş. sırf bunu dedirtmek için... yanlış anlamayın, biliyorum ki şükretmek en büyük erdem. ama insanların yaptıklarına kızıyorum bazen. arkadaşım anlıyor ama bunu. o da sevmiyor manzarayı. biz de onun etüt ablası olduğu eski okula gittik. koltuğun üstüne uzandığında yüzüne yaprakların arasından süzülen güneş vuruyordu. "işte bu! dedim, işte bak bu kendi içinde güzel." biliyorum, burda güzellik bulmak hiç zor değil. herkes bulabilir böyle bir güzellik. canım, ille zor olmak zorunda değil. başka bir şey de olabilirdi. ne bileyim yahuu. aman. işim mi yok.
zaten dedim ya, o güzellik dönemleri geride kaldı. her şeyi bırakıp arkanızda kaçmak istiyor musunuz? dürüst olabileceğiniz bir yaşama doğru, kendi kaypaklığınızdan uzağa, kaprissiz bir yaşama yol almak? işte orda sonsuz iç rahatlığı var ama nasıl? ben bunu yapamıyorum. ama belki yapabilirim. istersem, tüm yaşamım değişebilir. doğru bir yönde değişebilir. korkuyu geride bırakarak.
Cumartesi, Eylül 22, 2007
holden
holden'ın kitabını gördüm yeniden birinin evinde. ertesi gün okula gittim. sonra beşiktaş'ta boş boş otururken birden o kitabı tekrar istedim. süper teorieri olan harika bir kitap mı bilmiyorum ama insan okudukça okumak istiyor. başkahramanı ben hep biraz a gibi bir tip olarak düşünmüşümdür. ve o anlattıkça bir su gibi, ağzının içine düşerek, anlat anlat diyerek ve hayranlıkla seyrederek dinlerim. a ileyken de aynı şeyi yaşardım. o kitabı daha çok başkahramanını beğendiğim için okuyorum. sanki o kitabı okurken başkahramanıyla buluşmuşuz gibi oluyorum. işte zaman zaman, örneğin beşiktaş'ta boş boş otururken, aniden, onunla tekrar beraber olmak istiyorum birden. keşke bir ikinci kitabı olsaydı, o zaman da bıkar mıydım? bilmem. genelde, bu tip insanlar daha ben kendilerinden bıkmadan elveda derler. onları özer durursunuz. onların bazı sözleri, tikleri size de geçmiştir artık. holden'ın cümle kuruş şekli ve ifadeleri (özler durursunuz), anın dudaklarını büzmesi... onlar gider bu tür tikler kaybolur, ama bir yerde onlarla yeniden karşılaşın, hemen geri geliverir.
kedi mi köpek mi
kediler çok sıcakkanlı. kucağıma geliyorlar. köpekler de. köpekler daha sadık bu yüzden benim tercihim köpek. ha yumuşaklık diyorsan o zaman kedi.
park
çocukların hayatında ne kadar da önemli bir yer tutar parklar. ben de park çocuğuydum. istanbul'un bir düzine semtinde ve başka şehirlerde (örneğin antalya) çeşitli parklara gittim. ve büyümek aslında yavaş yavaş oluyor. ama şaşırtıcı bir şekilde bir kere büyüyünce, genç olunca insan, çocukluğundan o kadar farklı oluyor ki... örneğin ben kendimi eskisi gibi bir parkta düşünemem. bir lokantaya gidince çocuk odasına doğru kendim gibi çocuk arkadaşlarımla koştururdum, daha dün. şimdi ise birdenbire (birdenbire mi?) farkında olmadan, unuttuk bunları. yapmayız yani. yıllar geçti aradan. oysa daha dün şu kocaman, şu ulu ağaçlı, şu güzel parkta yanımda arkadaşımın anneannesiyle oturan bendim. park bursa'daydı, ve bursa'dan aklımda kalan tek anıydı. arkadaşım yoktu, neden yoktu, biz niye ordaydık, bilmiyorum. arkadaşımın anneannesi kendi gibi yaşlıca teyzelerle tanışmıştı, onlara beni tanıtıyordu. beni seviyordu. o park, kocamandı, bir değil birkaç tane oyun seti vardı. ben oynamış da mı gelmiştim, yoksa neden hep onların yanında oturuyordum, bilmiyorum. okula başlamış mıydım, sanırım hayır, hatırlamıyorum. aslında görünmez bir el var biliyorum. istanbullu insanları ayıran. istanbullu dediysem, çok farklı dinamiklere sahip bu şehrin hepsinin bu şekilde ayrılmasını beklemeyiniz. çocuklar ve yaşlılar parklara (evet, tahmin etmemiş olsam da parklarda hala hayat var), gençler starbucks'a. (yetişkinler de ne yazık ki işe)
görünmez el diyordum... evet. bir yaşlı ve bir çocuk strabucksa neden gitsin? hava kötüyse de parka giderler. ama neden yaşlı ve çocuk? çünkü işi olmayan bir tek onlar vardır. peki ya gençler? onlar da okula gider ve değişim geçirdikleri için... daha çok kahve ve içki içiyorlar, hedef grup onlar. tüketen yaş grubu. ama her zaman böyle değil. antalya'da benim halamın tatar görümceleri var. onlarla çocuk ben, annem, halalarım, 20lerinde kuzenlerim, benden az büyük kuzenlerim, hepimiz bir gceparka gitmiştik. büyükler yürürken söyleşti, biz küçükler oyun oynadık. tüm bunları şurda düşündüm, hani holdenın kitabını gördüğüm arkadaşım vardı ya geçen. onun evi abbasağa parkının tam yanında. işte ordan çıkınca bunları düşündüm. önemli mi değil. ama yazayım yani ne var?
Perşembe, Eylül 20, 2007
işte tuvaletin üstüne tünemiş kara kara bunları düşünürken...
***
ya istiklalde burcunun falına inanmış bir salak gibi sırf arkadan görünüşü güzel diye birinin arkasından kitapçıya girmediğine yan sen. "paçalarına çamur sıçratmak" diye biri bir yerde söylemiş ama bana göre bu ipin ucunu bir uçurumdan aşağı bırakmaktır. sıradan yaşam küçük mutluluklarla ve sıkıntıyla doludur. ipin ucunu kaçırdığında ise işte orda başına her şey gelebilir. korku, ama sonunda müthiş bir mutluluk da olabilir. işte bilmediğin şeyleri öğrenip çok şaşırdığının akşamı insan böyle garip duygular içinde olabilir. benim çizdiğim çılgın korkunç ürkütücü soğuk yapış yapış bir seri resim vardı. onları ipin ucunu kaçırabilmek için çizdiysem de sonradan bu beni o kadar korkuttu ve tiksindirdi ki belki de kötülüğün sınırlarına doğru uzanmamam gerek diye düşündüm. yalnız bu projeden şıvgına biraz bahsettiğimde çok heyecanlandı. değer yargılarının aslında ne kadar göreceli olduğu konusuna girince ise neredeyse çıldıracaktı. ama sonra ona baktım ve dedim ki: "hayır, hayır. ben bunlara inanmıyorum. nereye kadar? içimde duygular var ve kabul etmiyor."
***
son zamanlarda kendimi yalnızlığa götürecek bir plan yaptım. bir iki aydır zaten bu planımı ne zaman bozsam sonra içimi bir ihanet, bir suçluluk kaplıyor. şöyle ki yeni arkadaşlar hiç istemiyorum. ne sinema delisi üniversiteli arkadaş isterim, ne de evinden işine gelip giden mütevazi bir hayat yaşayan arkadaş isterim. arkadaş istemem. çünkü birinci grup içimi bayıyor. ikinci gruba ise kendini sevdirmek için binbir türlü zorluğa katlanıyorsun. üçüncü grup, yani sinemayla ilgili olmayan üniversiteli arkadaşların ise kıkırdaşma konuları belli. o dönemi de atlattık çok şükür. her neyse ya tanıdıklarım? elime bir makas aldım. ilişkilerimi böylece kırt kırt kesmek isterdim. ama bu sabah içimden o kadar çok biriyle çift halinde dolaşmak geldi ki... bir arkadaşla. yalnız dolaşmaktan pörsüdüm. yaprak dökümündeki fikret'e benzer halim. birinci sezonun sonunda nasıl da takdir etmiştim onu. elinde makası ne güzel kesmişti bağlarını. sonra kendini daha kötü bir yalnızlığın içinde buldu. ve özlem... insan ne yaparsa yapsın, eskiden içinde var olduğundan habersiz olduğu duygular o zaman peşini bırakmaz. gösteriş için kendini yakmak denir buna, o zaman da yumuşarsın bencil davranıp. oysa beraberken bencilce, aksi davranışlarıyla gününüzün içine ederler. sadece ilk görüşte içinizi bir umut ve ferahlık kaplar. gün ilerledikçe sıradan olan her şeyin üstüne örtülmüş o gıcık sıkıntı örtüsü sizi de örter. ve o anlar artık bittiğinde yine onları ararsınız. iki ucu boklu değnek. aşk şarkılarında "ne seninle ne de sensiz" lafı, her şeye uyarlanabiliyor.
***
annem de yukardaki lafları benim için düşünüyor olmalı. çünkü benimle yapılamıyor. 2 saat boyunca beni arayıp bulamayınca kızmış. ben de "ne yani hep telefonuma bakmam mı lazım??" dedim. bu kadar çocukça çıkışlar yapmasam annem de rahat ederdi. ama onun ne yazık ki benim gibi bir evladı var. sevgisini alamaadıklarıyla iyi geçinir. kendi emrindekileri haşlar....
***
ya istiklalde burcunun falına inanmış bir salak gibi sırf arkadan görünüşü güzel diye birinin arkasından kitapçıya girmediğine yan sen. "paçalarına çamur sıçratmak" diye biri bir yerde söylemiş ama bana göre bu ipin ucunu bir uçurumdan aşağı bırakmaktır. sıradan yaşam küçük mutluluklarla ve sıkıntıyla doludur. ipin ucunu kaçırdığında ise işte orda başına her şey gelebilir. korku, ama sonunda müthiş bir mutluluk da olabilir. işte bilmediğin şeyleri öğrenip çok şaşırdığının akşamı insan böyle garip duygular içinde olabilir. benim çizdiğim çılgın korkunç ürkütücü soğuk yapış yapış bir seri resim vardı. onları ipin ucunu kaçırabilmek için çizdiysem de sonradan bu beni o kadar korkuttu ve tiksindirdi ki belki de kötülüğün sınırlarına doğru uzanmamam gerek diye düşündüm. yalnız bu projeden şıvgına biraz bahsettiğimde çok heyecanlandı. değer yargılarının aslında ne kadar göreceli olduğu konusuna girince ise neredeyse çıldıracaktı. ama sonra ona baktım ve dedim ki: "hayır, hayır. ben bunlara inanmıyorum. nereye kadar? içimde duygular var ve kabul etmiyor."
***
son zamanlarda kendimi yalnızlığa götürecek bir plan yaptım. bir iki aydır zaten bu planımı ne zaman bozsam sonra içimi bir ihanet, bir suçluluk kaplıyor. şöyle ki yeni arkadaşlar hiç istemiyorum. ne sinema delisi üniversiteli arkadaş isterim, ne de evinden işine gelip giden mütevazi bir hayat yaşayan arkadaş isterim. arkadaş istemem. çünkü birinci grup içimi bayıyor. ikinci gruba ise kendini sevdirmek için binbir türlü zorluğa katlanıyorsun. üçüncü grup, yani sinemayla ilgili olmayan üniversiteli arkadaşların ise kıkırdaşma konuları belli. o dönemi de atlattık çok şükür. her neyse ya tanıdıklarım? elime bir makas aldım. ilişkilerimi böylece kırt kırt kesmek isterdim. ama bu sabah içimden o kadar çok biriyle çift halinde dolaşmak geldi ki... bir arkadaşla. yalnız dolaşmaktan pörsüdüm. yaprak dökümündeki fikret'e benzer halim. birinci sezonun sonunda nasıl da takdir etmiştim onu. elinde makası ne güzel kesmişti bağlarını. sonra kendini daha kötü bir yalnızlığın içinde buldu. ve özlem... insan ne yaparsa yapsın, eskiden içinde var olduğundan habersiz olduğu duygular o zaman peşini bırakmaz. gösteriş için kendini yakmak denir buna, o zaman da yumuşarsın bencil davranıp. oysa beraberken bencilce, aksi davranışlarıyla gününüzün içine ederler. sadece ilk görüşte içinizi bir umut ve ferahlık kaplar. gün ilerledikçe sıradan olan her şeyin üstüne örtülmüş o gıcık sıkıntı örtüsü sizi de örter. ve o anlar artık bittiğinde yine onları ararsınız. iki ucu boklu değnek. aşk şarkılarında "ne seninle ne de sensiz" lafı, her şeye uyarlanabiliyor.
***
annem de yukardaki lafları benim için düşünüyor olmalı. çünkü benimle yapılamıyor. 2 saat boyunca beni arayıp bulamayınca kızmış. ben de "ne yani hep telefonuma bakmam mı lazım??" dedim. bu kadar çocukça çıkışlar yapmasam annem de rahat ederdi. ama onun ne yazık ki benim gibi bir evladı var. sevgisini alamaadıklarıyla iyi geçinir. kendi emrindekileri haşlar....
Cumartesi, Eylül 15, 2007
hayatımda hiç bu kadar çok param olmamıştı, sonracıma kim bana baksa, büyüklerden mesela, aferin, iyi gidiyorsun, aferin, en doğru seçim, iyi işte daha ne istiyorsun gibi takdir edici laflar ediyorlar.
fakat ben 19 yılı geride bırakmış olmamla mı alakalıdır, artık bir yaşam biçimi, bir şablon, bir düşünce biçimi seçmem gerektiğini anlamış olmamdan mıdır, ya da sadece etrafımdaki eşyaların çirkinliğinden midir, hep düşünceli, keyifsizim. içim hüzünle çalan bir müzikle dolu. çocukluğumda, bir pazar günü arabayla giderken duyduğum sınırsız sevinçten eser yok. insanları tanımak istemiyorum. çünkü ya içimi sıkıyorlar ya da içim bir tuhaf olup burkuluyor. onların hayatlarına bakıp üzülüyorum. ya tepeleme işle dolu ya da bir kimliksizlik var ya da bir yoksunluk var. otobüsler çok çirkin. vapur bile çirkin. evimiz hepten çirkin. istediğim şeyler çirkin. arkadaşlarımla gece dışarı çıkmamız çirkin. psikiyatriste mi gitsem acaba diye düşünmem çirkin. okuduğum gazete eki çirkin. joy efem çirkin. açık gazetedeki felaket haberleri çirkin. ramazan köşesindeki gelin tövbe edin başlığı bile. salak sulak soyut soyut siyaset yazıları, laiklik kelimeleri, şirket isimleri, talimhane sokakları, hukuki yazışmalar, ortaköydeki müstakbel fakültem, hepsi hepsi çirkin.
çirkin olmayan şeyler de var. onlara ulaşamıyorum. onlar ise bostancıda bir balkon. içinde yaşayanları tanımıyorum. çay bahçeleri. ve kadıköye yanaşmadan o kocaman nakliyat gemisine benzeyen kasalar. onlar bana birer saniyelik zaman içinde birden güzel geliyor. sonra o his de baktıkça kayboluyor. geçmişim de bana güzel geliyor nadiren. ama artık geçmişte yaşamıyorum. her şeyimi bağışlamak, zekat vermek isterdim ama kıyamıyorum. böylece odam darmadağın, suçlulukla aldığım giysiler kayıp, kitaplar okunmuyor, ben oturuyor ve başdöndürücü tempoda gitmek istediğim yerlerin listesini çıkarıp çıkarıp yırtıyorum, o yerler bana tam güzel gelemeyecek, hep kendilerini benden ayrı tutacaklar. anneme babama çok asabi, huysuzum. neyi beğenmediğimi soruyorlar. sonra onlara çok acıyorum ve içimden ağlamak geliyor.
hep kendime bir şeyleri beğendirmeye çalışmak gibi zoraki bir uğraş içindeyim.
işte, içimi de neden buraya döküyorsam.
bu blogu da sevmiyorum zaten.
fakat ben 19 yılı geride bırakmış olmamla mı alakalıdır, artık bir yaşam biçimi, bir şablon, bir düşünce biçimi seçmem gerektiğini anlamış olmamdan mıdır, ya da sadece etrafımdaki eşyaların çirkinliğinden midir, hep düşünceli, keyifsizim. içim hüzünle çalan bir müzikle dolu. çocukluğumda, bir pazar günü arabayla giderken duyduğum sınırsız sevinçten eser yok. insanları tanımak istemiyorum. çünkü ya içimi sıkıyorlar ya da içim bir tuhaf olup burkuluyor. onların hayatlarına bakıp üzülüyorum. ya tepeleme işle dolu ya da bir kimliksizlik var ya da bir yoksunluk var. otobüsler çok çirkin. vapur bile çirkin. evimiz hepten çirkin. istediğim şeyler çirkin. arkadaşlarımla gece dışarı çıkmamız çirkin. psikiyatriste mi gitsem acaba diye düşünmem çirkin. okuduğum gazete eki çirkin. joy efem çirkin. açık gazetedeki felaket haberleri çirkin. ramazan köşesindeki gelin tövbe edin başlığı bile. salak sulak soyut soyut siyaset yazıları, laiklik kelimeleri, şirket isimleri, talimhane sokakları, hukuki yazışmalar, ortaköydeki müstakbel fakültem, hepsi hepsi çirkin.
çirkin olmayan şeyler de var. onlara ulaşamıyorum. onlar ise bostancıda bir balkon. içinde yaşayanları tanımıyorum. çay bahçeleri. ve kadıköye yanaşmadan o kocaman nakliyat gemisine benzeyen kasalar. onlar bana birer saniyelik zaman içinde birden güzel geliyor. sonra o his de baktıkça kayboluyor. geçmişim de bana güzel geliyor nadiren. ama artık geçmişte yaşamıyorum. her şeyimi bağışlamak, zekat vermek isterdim ama kıyamıyorum. böylece odam darmadağın, suçlulukla aldığım giysiler kayıp, kitaplar okunmuyor, ben oturuyor ve başdöndürücü tempoda gitmek istediğim yerlerin listesini çıkarıp çıkarıp yırtıyorum, o yerler bana tam güzel gelemeyecek, hep kendilerini benden ayrı tutacaklar. anneme babama çok asabi, huysuzum. neyi beğenmediğimi soruyorlar. sonra onlara çok acıyorum ve içimden ağlamak geliyor.
hep kendime bir şeyleri beğendirmeye çalışmak gibi zoraki bir uğraş içindeyim.
işte, içimi de neden buraya döküyorsam.
bu blogu da sevmiyorum zaten.
Cumartesi, Eylül 08, 2007
bugün beni etkisi altına alan şey, biraz yeni hayat'ı aslıhan pasajı sahafından satın alıp okumaya başlamamdı, biraz da türkçe sözlük denen şeyi orta birden beridir görmediğimi, elime almadığımı fark etmiş olamadı, efendim biraz da ODTÜ'nün ormanına bakan bir yerden ev tutan eski bir tanıdıkla konuşmuş olmamdı. bütün bunlar benim yaşamıyor gibi yaşadığım garip hayatımdan beni tutup biraz çıkardılar. itiraf etmeliyim ki bütün gün Adan aldığım mesajın etkisiyle yaşadım. orta avrupadaki küçük, önemsenmeyen güzel ülkesinden attığı bir mesaj. her zamanki gibi soğuk ve ilgisiz değil, bunu en son cümleden anladım: "vaktin olursa bana yaz!" bana yaz demek. bir kapı açar gibi önüme. fakat o da orda benim burda yaşadığım gibi yaşıyordu. yok efendim o da çalışsa iyi olurmuş, bütün hafta sarhoş gezmiş, ispanyolca öğrenmek istermiş... her gün duymaktan bıktığım bu gibi sıkıcı cümleler onun kaleminden çıkınca güzelleşiyor, bambaşka oluyordu. ben de ona ne anlatsam olurdu, ne anlatsam olmazdı, caymamasını sağlayacak bir şeyler.
bugün işten tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşımlaydık. bundan önce de konya'ya gittik. konya ovasının düzlüğü göz kamaştırıcı. dümdüz bir şehir, istanbul gibi yokuşlu ve çetin değil. dümdüz. bahçelerin olduğu kısımda kuru bir yol ve iki yanında uzanan küçüklü büyüklü tek tük evler var. o evlere bakarken birden aklıma Rami'de amcamlarda oturup bütün gün şekerli, börekli, konu komşulu, ayşenur ablamlı, oyunlu, balkonda oturmalı günler geldi. o evlerin içinde sorunlu, parasız insanların yaşamasını hiç istemiyordum.
bugün işten tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşımlaydık. bundan önce de konya'ya gittik. konya ovasının düzlüğü göz kamaştırıcı. dümdüz bir şehir, istanbul gibi yokuşlu ve çetin değil. dümdüz. bahçelerin olduğu kısımda kuru bir yol ve iki yanında uzanan küçüklü büyüklü tek tük evler var. o evlere bakarken birden aklıma Rami'de amcamlarda oturup bütün gün şekerli, börekli, konu komşulu, ayşenur ablamlı, oyunlu, balkonda oturmalı günler geldi. o evlerin içinde sorunlu, parasız insanların yaşamasını hiç istemiyordum.
Cumartesi, Ağustos 18, 2007
yeni konular
para
dün ilk maaşımı aldım. o kadar güzel bir duyguydu ki daha fazla param olsun, hiç harcamayayım, onlar kenarda dursun istedim. param arttıkça artsın istedim. büyük bir şirketin röpörtajını da okumuştum zaten. adam diyordu ki: o kadar az yılda o kadar çok büyüdük ki, başarımızla gurur duyuyoruz, büyüdükçe büyüyoruz, bu sektörün en büyüğü oluyoruz. büyümek derken resmen romanya'da, macaristan'da, orda burda şubeler açmayı kast ediyordu. tüm röpörtaj resmen sadece buydu. hani çizgifilmlerde dünyayı ele geçirmek isteyen manyaklar gibi. ben onları hiç anlamazdım. sonuçta tüm dünya senin olsa ne olacak ki? yine yapacakların aynı şeyler. benim için gucci çantayla pazar malı çanta aynı şeydi, hatta modeli daha güzelse pazar malı daha iyiydi. böyle aptal bir kızdım yani. dün, elime ilk defa para geçince her şeyi anladım. para sadece istediklerini almaya, taksiye binmeye... yarayan bir araç değilmiş. onun varlığından haberdar olmak bile insanı rahatlatırmış. hiç harcamak istemezmişsin. bir yandan da sanki sadece günü kurtarıyormuşum gibi geldi bana. ben onları yamacımda saklayarak herkesten kaçırıyormuşum gibi geldi. hepsini bağışlasaydım diye düşünmedim değil. devlet onları toplasa, köylerden göçü önlemek için köylere yatırım yapsa keşke diye düşündüm. düşünmedim değil.
gerçek yaşamak
ben bu terimi ünlü varolmanın dayanılmaz hafifliğinden çaldım. şu aralar. orda ben herhalde en çok franz'a benziyorum. evet kesin. işte franz ve sabina üstteki başlığı tartışıyorlar ya. evet bunu hemen blog konusuna bağlayalım. benim bloga başlamadaki amacım her yaptığımı sergileyeyim efendim kendimi göstereyim yazılar yazayım değildi. neydi? valla evden çıkmayan zavallı bir kızcağız olarak bir gün gazeteleri karıştırıyordum. orda blogla ilgili bir yazıya rastladım. birden hani bir şeyle uğraşmak, bir baltaya sap olmak, bir yere ait olmak, bir şey yapmış olmak, bir gruba girmek için hani bazı gençler voleybol oynar, bazıları grup kurar bazıları yonja'ya üye olurdu ya o zamanlar. tabi bunlar hep ergenin varolma uğraşı. kendi halinde ve halinden memnun bir sürü ergen vardı tabi ama ben takmışım bir kere. sanki blog yazınca cv'me süper bir şey ekleyecekmişim gibi geliyordu. evet böyle başladım. ama gerçek yaşamak konusunda sabina'yı destekliyorum, franz'ı değil. şöyle belirteyim: franz her şeyini açık açık yaşamak istiyor. camdan bir evde oturmayı doğru buluyor. sabina'yla aşkını herkese açıklarsa, aldatmayacakmış, gerçek yaşayacakmış gibi geliyor. sabina ise böyle düşünmüyor. diyor ki gözlerden ırak olduğumuz zaman ancak kendimiz olabiliriz. diğer türlü ister istemez rol yapıyor oluruz. evet, samimiyet maskesi altında (tıpkı iyi yürekli görünümlü (belki de gerçekten öyle ama) ersin karabulut gibi) bu blog sahte bir blog. oh öğrenmiş olun siz de. ben buraya aklımdan geçeni yazsam da öyle olacak. bu yüzden kendinizi röntgenci gibi hissetmenize gerek yok arkadaşlar. bu yazıların hepsi tasarlandı. ben ancak kendimle bambaşbaşayken, en kuytu zamanlarda kendim olacağım.
wilhelm reich
zavallı pornocular. ve zavallı bu filmleri izleyenler, yani bütün dünya. bu filmler bir hastalığın habercisidir. ve izledikçe cinsel yaşantımız daha da bozulacak. kadın erkek eşitliği daha da imkansız olacak. mı bilmiyorum, herhalde yukarıdaki adam böyle derdi, eğer onu yanlış anlamadıysam.
dün ilk maaşımı aldım. o kadar güzel bir duyguydu ki daha fazla param olsun, hiç harcamayayım, onlar kenarda dursun istedim. param arttıkça artsın istedim. büyük bir şirketin röpörtajını da okumuştum zaten. adam diyordu ki: o kadar az yılda o kadar çok büyüdük ki, başarımızla gurur duyuyoruz, büyüdükçe büyüyoruz, bu sektörün en büyüğü oluyoruz. büyümek derken resmen romanya'da, macaristan'da, orda burda şubeler açmayı kast ediyordu. tüm röpörtaj resmen sadece buydu. hani çizgifilmlerde dünyayı ele geçirmek isteyen manyaklar gibi. ben onları hiç anlamazdım. sonuçta tüm dünya senin olsa ne olacak ki? yine yapacakların aynı şeyler. benim için gucci çantayla pazar malı çanta aynı şeydi, hatta modeli daha güzelse pazar malı daha iyiydi. böyle aptal bir kızdım yani. dün, elime ilk defa para geçince her şeyi anladım. para sadece istediklerini almaya, taksiye binmeye... yarayan bir araç değilmiş. onun varlığından haberdar olmak bile insanı rahatlatırmış. hiç harcamak istemezmişsin. bir yandan da sanki sadece günü kurtarıyormuşum gibi geldi bana. ben onları yamacımda saklayarak herkesten kaçırıyormuşum gibi geldi. hepsini bağışlasaydım diye düşünmedim değil. devlet onları toplasa, köylerden göçü önlemek için köylere yatırım yapsa keşke diye düşündüm. düşünmedim değil.
gerçek yaşamak
ben bu terimi ünlü varolmanın dayanılmaz hafifliğinden çaldım. şu aralar. orda ben herhalde en çok franz'a benziyorum. evet kesin. işte franz ve sabina üstteki başlığı tartışıyorlar ya. evet bunu hemen blog konusuna bağlayalım. benim bloga başlamadaki amacım her yaptığımı sergileyeyim efendim kendimi göstereyim yazılar yazayım değildi. neydi? valla evden çıkmayan zavallı bir kızcağız olarak bir gün gazeteleri karıştırıyordum. orda blogla ilgili bir yazıya rastladım. birden hani bir şeyle uğraşmak, bir baltaya sap olmak, bir yere ait olmak, bir şey yapmış olmak, bir gruba girmek için hani bazı gençler voleybol oynar, bazıları grup kurar bazıları yonja'ya üye olurdu ya o zamanlar. tabi bunlar hep ergenin varolma uğraşı. kendi halinde ve halinden memnun bir sürü ergen vardı tabi ama ben takmışım bir kere. sanki blog yazınca cv'me süper bir şey ekleyecekmişim gibi geliyordu. evet böyle başladım. ama gerçek yaşamak konusunda sabina'yı destekliyorum, franz'ı değil. şöyle belirteyim: franz her şeyini açık açık yaşamak istiyor. camdan bir evde oturmayı doğru buluyor. sabina'yla aşkını herkese açıklarsa, aldatmayacakmış, gerçek yaşayacakmış gibi geliyor. sabina ise böyle düşünmüyor. diyor ki gözlerden ırak olduğumuz zaman ancak kendimiz olabiliriz. diğer türlü ister istemez rol yapıyor oluruz. evet, samimiyet maskesi altında (tıpkı iyi yürekli görünümlü (belki de gerçekten öyle ama) ersin karabulut gibi) bu blog sahte bir blog. oh öğrenmiş olun siz de. ben buraya aklımdan geçeni yazsam da öyle olacak. bu yüzden kendinizi röntgenci gibi hissetmenize gerek yok arkadaşlar. bu yazıların hepsi tasarlandı. ben ancak kendimle bambaşbaşayken, en kuytu zamanlarda kendim olacağım.
wilhelm reich
zavallı pornocular. ve zavallı bu filmleri izleyenler, yani bütün dünya. bu filmler bir hastalığın habercisidir. ve izledikçe cinsel yaşantımız daha da bozulacak. kadın erkek eşitliği daha da imkansız olacak. mı bilmiyorum, herhalde yukarıdaki adam böyle derdi, eğer onu yanlış anlamadıysam.
Pazar, Ağustos 12, 2007
bugün plaja gittim. plaja giderken hep şöyle düşünürüm: belki de bu, bu yaz, son denize girişim olacak. ve kumlarda oynayarak, dalgalarla boğuşarak gerçekten güzel bir gün geçer.
bugün plajda kimi gördüm tahmin edin, bir blogger. yani blogu olan bir kız. kızın blogu moda, sanat, tasarım vb üstüneydi. ben nerden olduysa önceki senelerde hep okurdum. okurdum ama biraz sinir olarak. çünkü kızın sanat anlayışını anlamıyordum. bana geyik yapıyor gibi geliyordu. bir de kızı gerçek bir insan olarak düşünemiyordum. öyle biri istanbul'da olamazmış gibime geliyordu. ne kaar da safmışım, oysa ki istanbul'da kimler yok kimler. ve en sonunda dayanamayıp, üstü kapalı, eleştiren bir yorum yaptım bir yazısına. sonra pişman oldum. kendimi kompleksli göstermiştim bunu yaparak. işte bu gün o kızın gerçekten var olduğunu gördüm, uzaktan.
bir kere kızın mükemmel, ince bir vücudu vardı ve gerçekten çok hoş bir kızdı. upuzun bacakları vardı. harika bir plaj elbisesi giymişti. yüzü güzel değildi. salına hoplana yürüyordu. onun yanında ben kısa, tombul, pespaye, alakasız, çocuksu kalırdım. birden kızın ne olduğunu anladım. kötü anlamda söylemiyorum. yani kız içimde önceden tanıdığım insanlar kategori defterine bir ucundan girdi demek istiyorum.
istanbul'u araştırırken kendi hayatımın arka planını araştırıyorum aslında. her zaman göz önünde olan yerleri değil, uğrayıp kaybolan, yanıp sönen anları. dokuz yaşındayken gittiğim bir semt pazarı. bir tanıdığın evinin arka bahçesi. çerkezköy'e benzeyen bir apartman. kübik tarzda döşenmiş bir evde yaşanan hoş sohbetler. hava kararınca beşiktaş. garip mi garip, sanki ayrı bir ülkeye benzeyen levent. caddebostan. üsküdar. aksaray'da bir evde öğle uykusu ve güneş. manavgat karnavalı. tuzla. gebze. bandırma. edirne.
en son aklıma gelen ise trende tanıştığım bir adamın bir arkadaşımın vaftiz babası çkmasıydı. bu da ordan bir anı. o adamla konuşan ben miydim? o zamana geri dönebilecek miyim? o adam bana iki saniye elini uzattı ama sonra kayboldu. şimdi kimbilir nerde?
bu duygular içinde, aslında her şeyden çok memnun olduğumu fark ettim. en azından içimde hep bir kendi hayatımdan çıkma arzusu vardı. bu iyi bir şey mi, yoksa kötü mü tartışılır. bana iyi geliyor. kader beni üstelik, o büyük çimli fiyakalı okula değil de, deniz kenarına hukuk fakültesine sürükleyecek. bundan güzel ne olabilir? (zaten herkes nereye gitse memnun oluyor) işte ben buna demek ki allah böyle yazmış derim. ve bilirim ki kaderimde saklı olan başka şeyler de olabilir. ben bunu hep hissediyorum. bir hayat arkadaşı mesela. secret mı okudum ne?
bugün plajda kimi gördüm tahmin edin, bir blogger. yani blogu olan bir kız. kızın blogu moda, sanat, tasarım vb üstüneydi. ben nerden olduysa önceki senelerde hep okurdum. okurdum ama biraz sinir olarak. çünkü kızın sanat anlayışını anlamıyordum. bana geyik yapıyor gibi geliyordu. bir de kızı gerçek bir insan olarak düşünemiyordum. öyle biri istanbul'da olamazmış gibime geliyordu. ne kaar da safmışım, oysa ki istanbul'da kimler yok kimler. ve en sonunda dayanamayıp, üstü kapalı, eleştiren bir yorum yaptım bir yazısına. sonra pişman oldum. kendimi kompleksli göstermiştim bunu yaparak. işte bu gün o kızın gerçekten var olduğunu gördüm, uzaktan.
bir kere kızın mükemmel, ince bir vücudu vardı ve gerçekten çok hoş bir kızdı. upuzun bacakları vardı. harika bir plaj elbisesi giymişti. yüzü güzel değildi. salına hoplana yürüyordu. onun yanında ben kısa, tombul, pespaye, alakasız, çocuksu kalırdım. birden kızın ne olduğunu anladım. kötü anlamda söylemiyorum. yani kız içimde önceden tanıdığım insanlar kategori defterine bir ucundan girdi demek istiyorum.
istanbul'u araştırırken kendi hayatımın arka planını araştırıyorum aslında. her zaman göz önünde olan yerleri değil, uğrayıp kaybolan, yanıp sönen anları. dokuz yaşındayken gittiğim bir semt pazarı. bir tanıdığın evinin arka bahçesi. çerkezköy'e benzeyen bir apartman. kübik tarzda döşenmiş bir evde yaşanan hoş sohbetler. hava kararınca beşiktaş. garip mi garip, sanki ayrı bir ülkeye benzeyen levent. caddebostan. üsküdar. aksaray'da bir evde öğle uykusu ve güneş. manavgat karnavalı. tuzla. gebze. bandırma. edirne.
en son aklıma gelen ise trende tanıştığım bir adamın bir arkadaşımın vaftiz babası çkmasıydı. bu da ordan bir anı. o adamla konuşan ben miydim? o zamana geri dönebilecek miyim? o adam bana iki saniye elini uzattı ama sonra kayboldu. şimdi kimbilir nerde?
bu duygular içinde, aslında her şeyden çok memnun olduğumu fark ettim. en azından içimde hep bir kendi hayatımdan çıkma arzusu vardı. bu iyi bir şey mi, yoksa kötü mü tartışılır. bana iyi geliyor. kader beni üstelik, o büyük çimli fiyakalı okula değil de, deniz kenarına hukuk fakültesine sürükleyecek. bundan güzel ne olabilir? (zaten herkes nereye gitse memnun oluyor) işte ben buna demek ki allah böyle yazmış derim. ve bilirim ki kaderimde saklı olan başka şeyler de olabilir. ben bunu hep hissediyorum. bir hayat arkadaşı mesela. secret mı okudum ne?
Cuma, Ağustos 10, 2007
eller
taksim gezi parkında yürüyordum. yolumu burdan yürümek hoşuma gidiyor. duvarda "tarlabaşı çetesi. ramazan, yusuf, zaman..." ve yusuf kalp çağla yazıyor. bir an düşündüm de bu ikisi gerçekten çıkıyor olamazlar. tarlabaşı çetesinden yusuf olsa olsa çağla'ya aşıktır. en kuytu yere gelmiştim ve ana caddeye çıkacaktım. biri bana "bir dakikanızı alabilir miyim?" dedi. üstü başı düzgündü, gülüşü de düzgündü. ama ben durmak istemedim. "yok kusura bakmayın" dedim ve kaçtım. hızlı hızlı yürüdüm ama peşimden geliyordu, ya da ben öyle sandım.
para isteyecek olabilirdi. bambaşka bir öykü anlatacaktı belki de. tanışmak da isteyecek olabilirdi. ama bir an kendimi çok umursamaz bir alışveriş kızı gibi hissettim.
işte en büyük kötülüğüm bu. düşündüğüm zaman sadece bu ve bunun gibi şeyler ya da içten içe kıskançlık gibi şeyler.
ama ellerim hiçbir şey yapmadı. ellerimi dün klavyede yazı yazarken inceledim. yazıyı nasıl da masum masum yazıyorlardı. o eller evraklar yırttı bir de. bu evraklar, dedim, ya sahtekarcaysa, o zaman bunu benim ellerim yapmış olabilir mi? hayır, olamaz. kendini ele verir onlar. kimseye vurmadı onlar. bana öyle geliyor ki en ayıp şeyi bile masumca yapar bu eller. doğallıktır.
fakat bilemeyiz. ben bir hamurum. bir gün bir bakarsın o yapmaz dediğim ellerim de değişmiş, bir anda. ben doğduğumdan bu yana aynı kaldım? insan farkına bile varmıyor. bu gün varım, yarın yine varım ama biraz farklı varım. hep değişerek, bozularak ya da güzelleşerek, ya da sadece başka yollara saparak varım. yine de asla ellerin kötü bir şey yapmasını istemem, natürlich.
para isteyecek olabilirdi. bambaşka bir öykü anlatacaktı belki de. tanışmak da isteyecek olabilirdi. ama bir an kendimi çok umursamaz bir alışveriş kızı gibi hissettim.
işte en büyük kötülüğüm bu. düşündüğüm zaman sadece bu ve bunun gibi şeyler ya da içten içe kıskançlık gibi şeyler.
ama ellerim hiçbir şey yapmadı. ellerimi dün klavyede yazı yazarken inceledim. yazıyı nasıl da masum masum yazıyorlardı. o eller evraklar yırttı bir de. bu evraklar, dedim, ya sahtekarcaysa, o zaman bunu benim ellerim yapmış olabilir mi? hayır, olamaz. kendini ele verir onlar. kimseye vurmadı onlar. bana öyle geliyor ki en ayıp şeyi bile masumca yapar bu eller. doğallıktır.
fakat bilemeyiz. ben bir hamurum. bir gün bir bakarsın o yapmaz dediğim ellerim de değişmiş, bir anda. ben doğduğumdan bu yana aynı kaldım? insan farkına bile varmıyor. bu gün varım, yarın yine varım ama biraz farklı varım. hep değişerek, bozularak ya da güzelleşerek, ya da sadece başka yollara saparak varım. yine de asla ellerin kötü bir şey yapmasını istemem, natürlich.
Çarşamba, Ağustos 08, 2007

bu haftasonu kırklareli yakınlarında iki yere gittik: saray ve vize. oradaki doğa beni çok cezbetti, insan eli değmiş olmasına rağmen vahşi ve değişik, karadenizin saklı kalmışa benzeyen, güzel bir kıyısı. beni en çok cezbeden ise yağmurlu ve serin havaydı, ve buna eşlik eden soluk, kapalı renkler... akdeniz de güzel ama artık ben alıştığım için o kadar sevmiyorum. renkler capcanlı, mavi fazla mavi, yeşil fazla yeşil, güneş fazla güneş, hepsi çok sırıtır güzellik insanın gözüne gö
züne girer. oysa karadeniz ve trakya böyle değil. her neyse.
bu yazıda doğa gezisinden çok yeni arkadaşlardan bahsetmek isterim. babam onların "gerçek" insanlar olduğunu söylüyor, belki de bir bakıma doğru. gerçi böyle diyemeyiz. sonuçta içlerini bilmiyorum. hepsi hayat yarışına bir yerden girmiş, başlamışlar ve mutlular, gerçi benim gerçek insan olmayan arkadaşlarım da milyoner değil ya, onlar da başlarlar bir gün :) ama her zaman içlerinde o mutsuzluk ve bıkkınlığı taşıyarak?? hayır bunu da bilemeyiz. hayat insanı olgunlaştırır bir anda. ve bir gün düşündüm de tanımadığım birinin ölüm haberini alınca, bana pek üzücü gelmedi. çünkü o kafamda benim gibi olmayan biriydi. çünkü biliyorum çok saçma ama ben bir odaya girince o odada bir karakter ve ruh rüzgarı esiyor çünkü ben kendimi önemsiyorum biraz ama örneğin bilmemne mahallesinden bilmemne teyze odaya giryor esen rüzgar bir mücadele rüzgarı, acıklı, tekdüze, ve mutlu, ve alçakgönüllü. benim ölmem milyonlarca saçma sapan günlük sayfasının da beraberimde ölmesi demek, bir tarihin ölmesi demek. yani gerçek olmayan bir insanın ölmesi demek. ama onun ölmesi somut bir varlığın ölmesi. insanları böyle ayırmak hangi önyargı oluyor ne kadar da salak bir düşünce, hemmen geri aldım, onlarcası gibi.
züne girer. oysa karadeniz ve trakya böyle değil. her neyse.bu yazıda doğa gezisinden çok yeni arkadaşlardan bahsetmek isterim. babam onların "gerçek" insanlar olduğunu söylüyor, belki de bir bakıma doğru. gerçi böyle diyemeyiz. sonuçta içlerini bilmiyorum. hepsi hayat yarışına bir yerden girmiş, başlamışlar ve mutlular, gerçi benim gerçek insan olmayan arkadaşlarım da milyoner değil ya, onlar da başlarlar bir gün :) ama her zaman içlerinde o mutsuzluk ve bıkkınlığı taşıyarak?? hayır bunu da bilemeyiz. hayat insanı olgunlaştırır bir anda. ve bir gün düşündüm de tanımadığım birinin ölüm haberini alınca, bana pek üzücü gelmedi. çünkü o kafamda benim gibi olmayan biriydi. çünkü biliyorum çok saçma ama ben bir odaya girince o odada bir karakter ve ruh rüzgarı esiyor çünkü ben kendimi önemsiyorum biraz ama örneğin bilmemne mahallesinden bilmemne teyze odaya giryor esen rüzgar bir mücadele rüzgarı, acıklı, tekdüze, ve mutlu, ve alçakgönüllü. benim ölmem milyonlarca saçma sapan günlük sayfasının da beraberimde ölmesi demek, bir tarihin ölmesi demek. yani gerçek olmayan bir insanın ölmesi demek. ama onun ölmesi somut bir varlığın ölmesi. insanları böyle ayırmak hangi önyargı oluyor ne kadar da salak bir düşünce, hemmen geri aldım, onlarcası gibi.
Salı, Temmuz 31, 2007
nazi gemisi
bu rüyayı göreli çok oldu. ben rüyamda boğazdaydım. boğaz adında değişik bir yerde yani. zira rüyalarda örneğin adının boğaz olduğunu bilirsin ama hiç boğaz'a benzemez. benim boğazım da açık renkte, bir iki şatosu olan uzun ve ıssız bir sahildi. ve ben adında rumeli olan bir yere gitmek istiyordum. oraya giden gemiler olduğunu biliyordum. ama nereden kalktığını soracak kimse yoktu ve boğaz o kadar ıssızdı ki aslında öyle gemilerin olduğundan da şüphe ediyordum. derken bir gemi yanaştı. kesinlikle rumeli gemisi değildi, ama bindim bir kere. bu çok büyük, hem de çok büyük, eski tarzda döşenmiş ve lüks ve benim gitmek istediğim yere gidip gitmediği meçhul bir nazi gemisiydi. rüyamda benim yahudi olma ihtimalim vardı. naziler bunu anlayabilirdi. naziler kibar ama çok hastalıklı ve tehlikeli insanlardı. bu rüya çok korkunç bir rüyaydı. kabus değil gerilimdi.
gıcık fransız hippisi
bugün hayatımdaki ilk işimi yaptım, çok deneyimsiz olmama rağmen, ama tabi çok küçük bir şeydi, kızın tekinin fransa'da geçici oturma izni, tabi otuzluk (ben onun hayatında bir hiçim, oysa o benim için ne kadar önemli ki bakın oturup ona isimler taktım.) buna pasaport diyordu ya anlamadım. o geldiğinde "işte bu o, ilk iş yaptığım kız" diye düşünerek ona hayran hayran bakmaya başladım, ayağında açık ayakkabılar ve koyu renkte çoraplar, hippi elbisesi, sütyen askıları, saçlar kuş yuvası, ben bakıyor ve gülümsüyordum ona ama o hiç oralı olmadı, çok küstah bir kızdı. sonra o gitti, iki yumuşak ve iyi adamdan biri istifasını verdi, hayatından bezmişti.
Pazar, Temmuz 29, 2007
Salı, Temmuz 24, 2007
geçen gün, gerçekten dünya benimle uyanıp benimle uykuya daldığı için, işte böyle kendime dönük ve hafiften tatlı bir hüzün içerisinde sebze çorbamı karıştırıyordum. dışarıdan seçimleri kutlama sesleri geliyordu, arabalar kornalar çalıyor, neredeyse semtin yüzde ellisi coşkulu kutlamalar yapıyordu diğerlerine nispet yaparcasına. bense düşündüm de yarın bu sevinçlerini unutacaklar, öbür gün daha birçok şeyi unutacaklar, ertesi gün, her şeyi unutacaklar, marc aurele'in dediği gibi sadece ve sadece şimdileri kalacak ellerinde, başka bir şeyleri olmayacak aslında. dediğimde haklı çıktım çünkü gerçekten ondan sonra kimse kutlama yapmak için dışarı çıkmadı, artık bu da geçmişti, bunu da unutmuşlardı biraz. sadece chplilere kendilerini savunan konuşmalar yaptılar biraz, o kadar, geçmişleri bu kadar kaldı. diğerleri de öfkelerini unuttular. yaşam hepsi için yavaş yavaş devam etti. bence hepsi için yavaş çünkü benim için yavaştı, ocağın başında sebze çorbamı karıştırıyordum. sadece kilo vermek için pişiriyordum. midem sulu sebzeyle dolsun, başka bir şey yemeyeyim diye. evde sebze olarak sadece domates, kuru soğan, taze soğan, sarmısak, patlıcan kalmıştı, patlıcanı değil ama diğer sebzeleri küçük bir tencereye koydum üstüne su koydum, içine nane, kekik, karabiber, tuz attım. sonra kaynadı çorbam. elektronik çırpma makinesiyle bütün sebzeleri püre haline getirdim. fakat çok sulu oldu. burada annem devreye girdi ve çorba koyulaşsın bir şeye benzesin diye içine bir avuç bulgur attı. bu arada evet, tabi ki şimdiyi yaşıyorum ama geçmişte aldığım kilolarla.
bu sabah da evime şeker kız candye benzeyen bir kız geldi, gelir gelmez gitti uyudu üç dört saat, ben bu arada yürüdüm, bacak inceltme hareketleri yaptım, duş aldım, evi topladım, gittim ona kahvaltı hazırladım, çay demledim, masaya helva bile koydum, çeşitli peynirler, üstüne zeytinyağı dökülmüş domates koydum masaya, o da uyanınca bana "ne kadar iyisin, ne kadar şekersin, bana kahvaltı hazırlamışsın" dedi. kahvaltımızı yapıp kriek de içtik, çikolata yedik, ben ona dans ettim, albümlere baktık, sonra o gitti. benim için bu kadar gacemellik yeterdi, gidip uyudum, o ne kadar uyumaymış öyle, kaç saat uyudum. uyandım ve bu satırları yazıyorum.
bu sabah da evime şeker kız candye benzeyen bir kız geldi, gelir gelmez gitti uyudu üç dört saat, ben bu arada yürüdüm, bacak inceltme hareketleri yaptım, duş aldım, evi topladım, gittim ona kahvaltı hazırladım, çay demledim, masaya helva bile koydum, çeşitli peynirler, üstüne zeytinyağı dökülmüş domates koydum masaya, o da uyanınca bana "ne kadar iyisin, ne kadar şekersin, bana kahvaltı hazırlamışsın" dedi. kahvaltımızı yapıp kriek de içtik, çikolata yedik, ben ona dans ettim, albümlere baktık, sonra o gitti. benim için bu kadar gacemellik yeterdi, gidip uyudum, o ne kadar uyumaymış öyle, kaç saat uyudum. uyandım ve bu satırları yazıyorum.
Pazar, Temmuz 22, 2007
güvenmiyorsun hiçbirine. bilgi sahibi olsan da olmasan da biliyorsun ki çoğu üçkağıtçı. dünyada saygın denen birçok şeyin kötü olduğu ortada, sense, o kadar kitap okumana, iyi kalpli, vicdanlı, duyarlı, sanatçı ruhlu, okumuş, saygın olmana rağmen, birçok şeyde, başarıda, bilgide, kariyerde, onları temel alıyorsun, doğru dedikleri şeyi doğrun kabul ediyorsun. önyargıların duraksamana sebep oluyor. en büyük haksızlıklar tarih boyunca o ciddiler tarafından yapıldığı halde, senin, tüm iyi özelliklerine ve ciddiyetine rağmen, onlara haddini bildirmeye gücün yok. meşru meşru diye tuttrudun. şimdi senin eleştirme hakkın meşrulaştı ama ne oldu? eleştiren sesin kendiliğinden kısılmadı mı? kendine dönmedin mi birden? elbette kendinle ilgileneceksin, herkesin hakkıdır bu. ama tek bir hamle yeter aslında. tek bir had bildirme. bu nasıl olacak?
öncelikle sen, onlardan daha iyi olduğunu bilmelisin. onlar karşısında kendine güvenirsen kendini ezdirmezsin asla. onlar bir şey söylediğinde cevabını şak diye verebilmelisin. sonra da hesap sormalısın. yazılarınla, gerekirse yüz yüze. neden korkuyorsun? bu zamanda kimin gücü yetebilir seni bastırmaya? bir şeyi eleştirdiğinde isimler ver. sanki allah bunu böyle yapmış gibi davranma. açık açık konuş. "toplumumuzda ve çağımızda ne yazık ki..." diyorsun. bunu söylersen "evet tüh ne yazık ki vah vah" diyeceklerdir. ama sen "bu olay şunun bunun suçudur"dersen ve dediklerinde haklıysan, sadece susabileceklerdir. sen en ciddi, en akıllı, en uslu olansın. kendine inanmanla başlar her şey.
öncelikle sen, onlardan daha iyi olduğunu bilmelisin. onlar karşısında kendine güvenirsen kendini ezdirmezsin asla. onlar bir şey söylediğinde cevabını şak diye verebilmelisin. sonra da hesap sormalısın. yazılarınla, gerekirse yüz yüze. neden korkuyorsun? bu zamanda kimin gücü yetebilir seni bastırmaya? bir şeyi eleştirdiğinde isimler ver. sanki allah bunu böyle yapmış gibi davranma. açık açık konuş. "toplumumuzda ve çağımızda ne yazık ki..." diyorsun. bunu söylersen "evet tüh ne yazık ki vah vah" diyeceklerdir. ama sen "bu olay şunun bunun suçudur"dersen ve dediklerinde haklıysan, sadece susabileceklerdir. sen en ciddi, en akıllı, en uslu olansın. kendine inanmanla başlar her şey.
Perşembe, Temmuz 19, 2007
yemek tarifleri
ÇOK LEZZETLİ PİLAV
bugün hürrem sultan pilavı yaptım, kardeşimle. çoooooook leziz oldu. tarifi yemek dergisinden aldım. şöyle, pirinçleri tuzlu kaynar suda 40 dakika kadar dinlendiriyorsun. tavuk göğsünü kuşbaşı doğruyorsun, soğanı ince ince kıyıyorsun, bu ikisini tereyağıyla bir pilav tenceresinde iyice kavuruyorsun. sonra içine iki su bardağı pirincini, birer çay kaşığı yenibahar, tuz, karabiber, hint safranı, istersen tarçın atıyorsun. tekrar kavuruyorsun. sonra beş su bardağı tavuk suyu ekle. bunun için ben hazır tabletlerden kullandım iki tanesini kaynar suyun içinde erittim. bir de haşlanmış ya da konserve bezelye eklemelisin içine bir bardak kadar. sonra tencereyi her pilav yapışında olduğu gibi kapat. evet ama daha işin bitmedi. bir de çiğ bademleri kaynar suda bir iki dakika bekletmelisin, böylece kabukları kolaayca soyulur. sonra onları azıcık yağda kavur ve pilavın suyu çekince içine at ve ateşi iyiice kıs ve beş dakika sonra söndür. pilav bekletilecekse sıcaklığını koruması için tencere bir örtüyle sarılabilir. ama zaten pilav dinlendirilmeden yani biraz bekletilmeden servise sunulmaz yoksa lapaya benzer. burda benim pilavım başta pirinci kaynar suda beklettiğim için biraz yumuşak oldu ama hiç lapa olmadı, yani siz de bekletmelisiniz. ikinci önemli nokta da tencereyi ocağa dengeli koyun ve ateş çok yüksek olmasın çünkü benim pilavımın bir tarafı çok hafif yandı.
KURABİYE
bu kurabiyeyi de kardeşimle yaptık ama ben yapılırken biraz gergin olduğum için yapılışının tadını pek çıkaramadım. kurabiyemizi annem beğendi ama biraz grisini gibi sert oldu. gergin olmamın nedenini az sonra açıklayacağım. bir yumurta, yarım bardaktan biraz fazla süt, yarım bardaktan biraz fazla toz şeker, YOĞURMAYA MÜSAİT bir kaba koy ve çırp. yoğurmaya müsait diyorum çünkü bizim kap çok derindi ve tam yoğuramadık. ah dur dur tereyağını unuttum, iki buçuk çorba kaşığı da tereyağı koy. ve alabildiğine un. bu alabildiğine kelimesini ben anlamadım ve az un koydum, ve hamuru kardeşim yoğurmak istedi ama hamur onun ellerine yapışıyordu ve yoğurulmuyordu, ben de bu manzaraya bakıp bakıp sinir oldum ve bunu kardeşimin beceriksizliğine verdim ama sonra gerçeği anladık ve alabildiğine un koyduk ama çok un koyduk bunu yapana kadar her taraf battı, kavga ettik, ve tabi sonra hamur sertleşti, kulak memesi kıvamından daha daha sert oldu ve ondan toplar yapıp tepsiye dizdik, biraz fazla pişirmişiz galiba çok yumuşa olmadı. yine de tadı çok güzel oldu.
bugün hürrem sultan pilavı yaptım, kardeşimle. çoooooook leziz oldu. tarifi yemek dergisinden aldım. şöyle, pirinçleri tuzlu kaynar suda 40 dakika kadar dinlendiriyorsun. tavuk göğsünü kuşbaşı doğruyorsun, soğanı ince ince kıyıyorsun, bu ikisini tereyağıyla bir pilav tenceresinde iyice kavuruyorsun. sonra içine iki su bardağı pirincini, birer çay kaşığı yenibahar, tuz, karabiber, hint safranı, istersen tarçın atıyorsun. tekrar kavuruyorsun. sonra beş su bardağı tavuk suyu ekle. bunun için ben hazır tabletlerden kullandım iki tanesini kaynar suyun içinde erittim. bir de haşlanmış ya da konserve bezelye eklemelisin içine bir bardak kadar. sonra tencereyi her pilav yapışında olduğu gibi kapat. evet ama daha işin bitmedi. bir de çiğ bademleri kaynar suda bir iki dakika bekletmelisin, böylece kabukları kolaayca soyulur. sonra onları azıcık yağda kavur ve pilavın suyu çekince içine at ve ateşi iyiice kıs ve beş dakika sonra söndür. pilav bekletilecekse sıcaklığını koruması için tencere bir örtüyle sarılabilir. ama zaten pilav dinlendirilmeden yani biraz bekletilmeden servise sunulmaz yoksa lapaya benzer. burda benim pilavım başta pirinci kaynar suda beklettiğim için biraz yumuşak oldu ama hiç lapa olmadı, yani siz de bekletmelisiniz. ikinci önemli nokta da tencereyi ocağa dengeli koyun ve ateş çok yüksek olmasın çünkü benim pilavımın bir tarafı çok hafif yandı.
KURABİYE
bu kurabiyeyi de kardeşimle yaptık ama ben yapılırken biraz gergin olduğum için yapılışının tadını pek çıkaramadım. kurabiyemizi annem beğendi ama biraz grisini gibi sert oldu. gergin olmamın nedenini az sonra açıklayacağım. bir yumurta, yarım bardaktan biraz fazla süt, yarım bardaktan biraz fazla toz şeker, YOĞURMAYA MÜSAİT bir kaba koy ve çırp. yoğurmaya müsait diyorum çünkü bizim kap çok derindi ve tam yoğuramadık. ah dur dur tereyağını unuttum, iki buçuk çorba kaşığı da tereyağı koy. ve alabildiğine un. bu alabildiğine kelimesini ben anlamadım ve az un koydum, ve hamuru kardeşim yoğurmak istedi ama hamur onun ellerine yapışıyordu ve yoğurulmuyordu, ben de bu manzaraya bakıp bakıp sinir oldum ve bunu kardeşimin beceriksizliğine verdim ama sonra gerçeği anladık ve alabildiğine un koyduk ama çok un koyduk bunu yapana kadar her taraf battı, kavga ettik, ve tabi sonra hamur sertleşti, kulak memesi kıvamından daha daha sert oldu ve ondan toplar yapıp tepsiye dizdik, biraz fazla pişirmişiz galiba çok yumuşa olmadı. yine de tadı çok güzel oldu.
omuzlarıma yüklenen bu sorumluluk... hiçbir sorumluluğa alışık olmadığı halde sırf yaşı ondokuz oldu diye türlü duygu sömürüleriyle sandığa yollanan ben. sudan çıkmış balık kadar şaşkınım. seçimim herhalde en iyisi olurdu, hem de kendim için hiç değil. ben ki yıllarca kendim için hep ama hep en iyisini istedim ve kötüsüne surat astım ama gece yatmadan önce kendim için dua etmeyi allaha karşı bir ayıp saymışımdır. işte ben buna haya edep ve vicdan diyorum. peki böyle kendince ahlaklı olan ben oy vermeye gelince neden böyle oldum? çünkü ne yazık ki burda en iyisi çok dolaylı veriliyor ve saklı. hatta kimse en iyinin oy pusulasında saklı olduğuna inanmıyordu bile. ben de bu konuya kafamı takmamıştım büyürken. fakat şimdi değişik sonuçlar verebileceği konuşuluyor. hamlet de böyleydi azizim. en iyinin hangisi olduğuna dair düşündü durdu. oh yes.
son yazılarımı beğenmediğim halde yazmaya inatla devam ediyorum. özgür, kuş gibi hafif, şeker gibi tatlı, imgeler, görüntülerle dolu yazılar yazmak isterdim. fakat böyle yazılar yazamayacağım hayatımın sonuna kadar artık çünkü çıkılmaz bir yola saptım. yurt sorunlarına duyarlı olmayı gerektiren bir bölüm okumaya karar vermek üzereyim, hukuk. benim hayalim hep psikolog olmaktı. hala bana en uygun mesleğin bu olduğunu düşünüyorum. fakat kendimi zorlamaya, kendimi bir dava kadını yapmaya karar verdim. bir de sınavlar oraya girdirdi diyelim de daha gerçekçi bir yaklaşım olsun. bir de hayatımın sonuna kadar muaynehanede oturmak sıkıcı olur ben şöyle bol maaşla dünyayı gezeyim bakayım keyfime diye düşündüm diyeyim de daha da samimi bir yaklaşım olsun. bir de benden nefret ettiğinizi düşünüyorum haklısınız yazılarım hep birbirinin aynı çok şevksiz yazıyorum kelebek okuyorum blog camiası diye bir camia olduğunu seziyorum hem çok merak ediyorum onları hem de nefret ediyorum. bazı bloglardan hiçbir şey anlamıyorum, kendi aralarında süper cool bir dil kurmuşlar bu da onları gözümde daha da çekici kılıyor, üstelik internetten gördüğüm kadarıyla bütün kızlar güzel, seçimde oyumu kime veriririm belli değil, amerikaya kaçmak ve vatani görevlerimden kurtulmak istiyorum desem, siz, oktay sinanoğlu ve tkp yanlıları, beni topa tutar mısınız, kendimi haklı göstermeye çalışmakla beni suçlar mısınız bu yazıyla? ben pocahantes yanlısıyım. bir kızılderili kız ingilizlere karşı çıkıyor, ama bunu o kadar bilgece, öğreterek yapıyor ki düşmanından john smith'le aşk yaşıyorlar, işte bence olması gereken siyasi görüş, dünya görüşü budur.
son yazılarımı beğenmediğim halde yazmaya inatla devam ediyorum. özgür, kuş gibi hafif, şeker gibi tatlı, imgeler, görüntülerle dolu yazılar yazmak isterdim. fakat böyle yazılar yazamayacağım hayatımın sonuna kadar artık çünkü çıkılmaz bir yola saptım. yurt sorunlarına duyarlı olmayı gerektiren bir bölüm okumaya karar vermek üzereyim, hukuk. benim hayalim hep psikolog olmaktı. hala bana en uygun mesleğin bu olduğunu düşünüyorum. fakat kendimi zorlamaya, kendimi bir dava kadını yapmaya karar verdim. bir de sınavlar oraya girdirdi diyelim de daha gerçekçi bir yaklaşım olsun. bir de hayatımın sonuna kadar muaynehanede oturmak sıkıcı olur ben şöyle bol maaşla dünyayı gezeyim bakayım keyfime diye düşündüm diyeyim de daha da samimi bir yaklaşım olsun. bir de benden nefret ettiğinizi düşünüyorum haklısınız yazılarım hep birbirinin aynı çok şevksiz yazıyorum kelebek okuyorum blog camiası diye bir camia olduğunu seziyorum hem çok merak ediyorum onları hem de nefret ediyorum. bazı bloglardan hiçbir şey anlamıyorum, kendi aralarında süper cool bir dil kurmuşlar bu da onları gözümde daha da çekici kılıyor, üstelik internetten gördüğüm kadarıyla bütün kızlar güzel, seçimde oyumu kime veriririm belli değil, amerikaya kaçmak ve vatani görevlerimden kurtulmak istiyorum desem, siz, oktay sinanoğlu ve tkp yanlıları, beni topa tutar mısınız, kendimi haklı göstermeye çalışmakla beni suçlar mısınız bu yazıyla? ben pocahantes yanlısıyım. bir kızılderili kız ingilizlere karşı çıkıyor, ama bunu o kadar bilgece, öğreterek yapıyor ki düşmanından john smith'le aşk yaşıyorlar, işte bence olması gereken siyasi görüş, dünya görüşü budur.
Pazartesi, Temmuz 16, 2007
rüyalar ve komik şeyler
geçenlerde garip bir rüya gördüm. tıpkı 1984 kitabındaki gibi bir rejim ülkemize gelecekti. her yerde kameralar falan olacaktı. rejime de komünizm diyorlardı, işte rüya bu. ve biz evde oturuyorduk. her yerden kalabalık insan sesleri yükseliyordu. ben panikliyordum ve: "amerika'ya kaçalım! amerika'ya kaçalım!" diye bağırıyordum. o an amerika gözüme gerçekten özgürlükler ülkesi gibi görünüyordu. her neyse sonra anlıyorduk ki türkiye komünizmi o kitaptaki gibi değilmiş. ve rahatlıyorduk ve amerika'ya kaçmaktan vazgeçiyorduk.
dün de ranzanın üst katında uyurken bir rüya gördüm. tırnakları siyaha boyalı, saçları simsiyah, erkek bir piyanist, anlayışlı bir tavırla bana dönüyor ve "bir şarkı seçmelisin ses sınavından geçmek için"diyordu. ben de dergilerin üstündeki şarkılardan birini seçiyordum ama tek bildiğim şarkı küçükken bayıldığım "aboneyim abone" olduğu için onu seçmek zorunda kalıyordum. ve bildiğim bir melodi başlıyordu. fakat şarkı onun üstüne söylenmiyordu. bunun üzerine piyanist bana dönüyor ve şöyle diyor: o zaman şunu söyle, şu alıştırmayı yap: "ben... ali'nin oğlu... zeynep'in... babasıyım babasıyım babsıyım ah. babasıyım babasıyım babasıyım ah." derken sesim yetmedi rüyamda ve uyandım, ne göreyim, ranzanın alt katında komşumuzun küçük oğlu rüyamdaki melodiyi gitarıyla çalmıyor mu? hemen onu durdurdum, ve zeynep'in babası alıştırmasını yaptım, ve sesim rahat rahat yetti, inanın hiç detone olmadım. mutlu oldum.
bir de başka iki rüya var. bu da william reich mi ne işte onun bir kitabı yüzünden gördüğüm iki rüya. iyi arkadaşım saydığım ve candan sevdiğim bir çocuk herkesi etrafında toplamış "kızlar, bu devirde bekaret bir utanç kaynağıdır, bundan hemen kurtulmalısınız" diye vaaz veriyordu. kızlar ise "tabi ki tabi ki, aksi çağdışılık" diye kafa sallıyordu. ikici rüyamda ise düşüncesinin böyle katı olduğunu bildiğim, tanıdığım ama ilgim olmayan biri bakire kızların resmini çiziyordu. ona göre küçük bir parça bile çok önemliydi ve ikiyüzlülüğü temsil ediyordu. bense bütün bunları anlam veremeyerek izledim aslında reich'in düşünceleriydi bunlar, bu kadar katı yürekli ve kuralcı olan oydu, fakat fikirlerini en ilgisiz alakasız umursamaz olan bana bu şekilde, tanıdığım ama alakasız insnlar vasıtasıyla bildiriyordu.
bir de ben küçükken şu üç hilalli parti mensuplarından ve bayraklarından korkardım biliyor musunuz? izlediğim filmlerden midir nedir? annen baban aklına bu fikri sokmuştur demeyin, onların sokmadığına eminim ama çok korkardım. sanki korkunç bir siyasi partiydi onlar. şimdi ise herhangi bir siyasi parti. çoğundan biri.
dün de ranzanın üst katında uyurken bir rüya gördüm. tırnakları siyaha boyalı, saçları simsiyah, erkek bir piyanist, anlayışlı bir tavırla bana dönüyor ve "bir şarkı seçmelisin ses sınavından geçmek için"diyordu. ben de dergilerin üstündeki şarkılardan birini seçiyordum ama tek bildiğim şarkı küçükken bayıldığım "aboneyim abone" olduğu için onu seçmek zorunda kalıyordum. ve bildiğim bir melodi başlıyordu. fakat şarkı onun üstüne söylenmiyordu. bunun üzerine piyanist bana dönüyor ve şöyle diyor: o zaman şunu söyle, şu alıştırmayı yap: "ben... ali'nin oğlu... zeynep'in... babasıyım babasıyım babsıyım ah. babasıyım babasıyım babasıyım ah." derken sesim yetmedi rüyamda ve uyandım, ne göreyim, ranzanın alt katında komşumuzun küçük oğlu rüyamdaki melodiyi gitarıyla çalmıyor mu? hemen onu durdurdum, ve zeynep'in babası alıştırmasını yaptım, ve sesim rahat rahat yetti, inanın hiç detone olmadım. mutlu oldum.
bir de başka iki rüya var. bu da william reich mi ne işte onun bir kitabı yüzünden gördüğüm iki rüya. iyi arkadaşım saydığım ve candan sevdiğim bir çocuk herkesi etrafında toplamış "kızlar, bu devirde bekaret bir utanç kaynağıdır, bundan hemen kurtulmalısınız" diye vaaz veriyordu. kızlar ise "tabi ki tabi ki, aksi çağdışılık" diye kafa sallıyordu. ikici rüyamda ise düşüncesinin böyle katı olduğunu bildiğim, tanıdığım ama ilgim olmayan biri bakire kızların resmini çiziyordu. ona göre küçük bir parça bile çok önemliydi ve ikiyüzlülüğü temsil ediyordu. bense bütün bunları anlam veremeyerek izledim aslında reich'in düşünceleriydi bunlar, bu kadar katı yürekli ve kuralcı olan oydu, fakat fikirlerini en ilgisiz alakasız umursamaz olan bana bu şekilde, tanıdığım ama alakasız insnlar vasıtasıyla bildiriyordu.
bir de ben küçükken şu üç hilalli parti mensuplarından ve bayraklarından korkardım biliyor musunuz? izlediğim filmlerden midir nedir? annen baban aklına bu fikri sokmuştur demeyin, onların sokmadığına eminim ama çok korkardım. sanki korkunç bir siyasi partiydi onlar. şimdi ise herhangi bir siyasi parti. çoğundan biri.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
