Salı, Temmuz 27, 2010

çok ara vermiştik burçlara, geri dönüyoruz

şimdi ben genelde burçların fiziksel özelliklerini pek yakalayamam. ama 2 şey tespit ettim: yay burçlarının bacakları, balık burcu kızlarının yüzü çok güzel. tanıdığım bütün yay burçları ince ve atletik yapılı, uzun bacaklara sahip (zeki, ezgi trak, annemin kankası nüsa teyze, tiyatro klübündeki gizem s. ve gizem k.) herhalde haraketli mizaçları sayesinde. bir diğeri balık burcu kızlarının yüzü. sadece güzel olmakla kalmıyor, hepsi birbirine benziyor. tipik balık burcu kadını yüzünün en güzel tarafı dudaklarıdır. geniş bir ağız ve etli dudakları vardır bunların. ama böyle slikonlu gibi değil. konuşurken şekil değiştiren, biraz mahzun, alaycı, huysuz, çocuksu dudaklar. kemerli burna sahip bir balık burcu kızı tanımadım. hepsinin küçük, düzgün burnu, geniş, güzel dudakları vardı. bunların ciltleri de çoğu zaman pürüzsüz ve yumuşak olup, bu baby faceliği tamamlar.
şimdi bu savımı birtakım fotoğraflarla destekleyelim:







tipik balık burcu kızı suratı









lise arkadaşım zeynep. o yıllarda bence güzel olmak= zeynep'e benzemekti. şimdi bu kadar takıntılı değilim:)














tiyatrodan senem. şişmanlığın güzelliği bozamadığı biri.













yine tiyatrodan ve balık burcundan nesli: aynı cinsten surat.













blog yazarı dilay ve balık gibi suratı:)


kendi malakl suratım: onlara benzemek için her yıl düşen burnumu kaldırırken. fakat ne yazık ki balık burcundan değilim.
keşke yayların bacaklarının fotoğrafını da koysaydım.
son olarak ben artık okunan bir blog olmak istiyorum. eğer öyle olursam, kimse benim için tanınınca şımardı filan diyemez çünkü nasıl olsa şimdi de yorumlara cevap yazma huyum yok. ama sor bakalım neden yok? çünkü güzel bir cevap yazacağım diye aklım çıkıyor, ben de yazmayı yarına erteliyorum. sanırım siz okurlarımla paylaştığım bir şey yok. zaten 6 tane izleyicim varmış. 6nızın da gözlerinden öperim, fakat ben artık okunmak istiyorum ne bileyim. kaç yıl oldu başlayalı, hem blogumda yazı var, şarkı var, skeç var... alengirli yani. neyse be, belki geçici bir hevestir bu okunmak hevesi.

Pazar, Temmuz 25, 2010

giysiler

ben bir danışmana başladım. işte kendimce bazı dertlerim var size anlatmak istemiyorum. işte anlattım anlattım. her görüşme sonrası bir ödev veriliyor. ve tamamen alakasız bir biçimde bana şu ödevi verdi: sen nasıl giyiniyorsun ve aslında nasıl giyinmek isterdin bir kağıda yaz. ama tamamen bambaşka bir şeyden bahsediyordum. ve birden anladım: demek ki çok kötü giyiniyorum. şimdi bu bilişsel davranşçı öğretiyi benimsemiş bir terapist. davranışların nedenlerini tartışıyor aynı zamanda sana davranışçı ödevler veriyor. işte demek ki yaşamın sosyal yönlerinde ve insan ilişkilerindeki tutumunun bir sebebi/sonucu da giydiklerin. ve bana demek istedi ben çok kötü giyiniyorum.


geçen gün de idil'le gs spor tesislerine gittik. idil çok güzel bir kızdır, çok da girişkendir. orda idil'in tanıdığı bir abiye rastladık, 50 yaşını filan geçmiş. bize içki ısmarladı. konuşuyor, konuşuyor sonra bana bakıyor (beni tanımıyordu) ve bana "kadın, dik dur!" diyor. sonra konuşuyor, konuşuyor, yine bana bakıyor ve "kadın, saçın iğrenç olmuş git değiştir!" diyor. iki dakika sonra "alık alık bakma, al şarabını iç" diye kızıyor. ne yapacağımı şaşırdım. en sonunda dedi ki "sen kıvırcık bir karadeniz kızısın ama kendini o kadar çirkinleştirmişsin ki." sonra beynimde bir şimşek çaktı (aman aman sevsinler) kıyafetlerim benim konuşma biçimimdi. beden dilimin bir parçasıydı. benim konuşma biçimim de sünepece idi. belki de sünepeliğimdi beni mutsuz eden.


böyle olunca kendimi annemin ellerine bıraktım. zaten o da fırsat kolluyormuş. önce gidip iğrenç balyajlarımı sildirdi. tam gülben ergen olmaktan çıktım diyordum ki evin ordaki reklam panolarını gördüm: o da saçlarını boyatmış. hem de bu sefer de benimle aynı renge. eh, demek ki beraberce gelişiyoruz. annem sonra beni ehliyet kursuna yazdırdı. çünkü araba kullanmayı bilmek kendime güvenimi getirirmiş. sonra internetten bana şok rejim buldu. ki annem aslında doktor, bu tür şeylere karşı olması gerekir. demek ki görmeyeli epey şişmanlamışım. sonra gitti bana far, rımel, ruj aldı. bunları her gün sür dedi. konuşuken tekliyorum, bunun için her gün 1 saat yüksek sesle kitap okumamı önerdi.

belki bunları yapmak sebepsiz gibi görünen sıkıntıları azaltır. aslında ben de güzel olmak isterdim. kim istemez? fakat güzel bulduğum kızları gözümün önüne getiriyorum da, bunun çabayla alakası yok diyorum, güzel doğarsın. sonra başka türlü düşünüyorum, o zaman da çok zor geliyor. aslında çok güzel olmak da çok istemiyorum, gerek yok. herkes kadar güzel olmak istiyorum, herkes kadar prezentıbıl(sunulabilir).

Salı, Temmuz 20, 2010

rüyalar iyi ki gerçek değil emel sayın!

şimdi belki bunları anlatmam mahremiyet bakımından iyi olmayacak. olay şu: çok kötü rüyalar göryorum. bu rüyalar hep erotik bir girişle açılıyor. erotik dediysem, gerçekten çok masum bir erotizm. öpüşmeye başlayan iki insan, veya yalnızca bir otel odası. bazen açık saçık bir bilgisayar oyunu, bazen bir televizyon programı. ben sahnede bir oyuncu olarak yer almıyorum, sadece rüyayı gören kişiyim. bu kısa giriş sahnesinden sonra rüyam sapıtıyor. sapıtıyor dediysem onu kastettim: sapıklıklar görüyorum. akla geleilecek her türden sapıklık. hiçbirinden hoşlanmıyorum, hepsi beni çok rahatsız ediyor. rüyamda rüyamı geri sarmaya çalışıyorum, olmuyor. sapıklık sürüyor. uyanıyorum, aklıma geliyorlar. günümü berbat ediyorlar, insanda mide bırakmıyorlar. niçin?

geçen gün de kendimi gördüm. bir arkadaşım var, epey yakışıklı. o bana ilan-ı aşk edecekmiş. rüyamda seviniyorum. (gerçek hayatta ona karşı hiçbir duygu beslemiyorum) sonra sarılıyoruz. işte bu kısa giriş sahnesi. sonra arkadaşım bıçağını çıkarıyor. karnımı kesiyor. meğer arkadaşım bir sapıkmış, kadınları kesmekten, onları yavaşça öldürmekten cinsel bir zevk alırmış. bir seri katilmiş. köpek dişleri çıkıyor gülünce, beni kovalamaya başlıyor. ben de kaçmaya başlıyorum.

daha neler neler. aklınıza ne gelirse. insanlık dışı şeyler görüyorum. bir de kötü olan rüyamda herkes bu gibi şeyleri normal karşılıyor. bir tek ben iğreniyorum ve şok oluyorum. benim dışımda hiçkimse kimseyi yadırgamıyor. bunlar rüya değil, kabus.

dış görünüşümden çok rahatsızım. bariz biçimde şişmanladım. aynaya bakmak istemiyorum pek. huzurlu olup olmamak insanın kendi elinde biraz da.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

benim gibi ruhunda dışarlık havası olan, fakat frankofon liseden çıkma obur bir kız ne hayali kurar? elbette somon füme, kaz ciğeri, balık yumurtalı kanepe, bir de cin tonik. ha bu arada hiç cin tonik içmedim. ama görünüşü sodaya benzediğinden, ben de sodayı çok sevdiğimden hep cin tonik içme hayali kurarım. bir de bu saydıklarımı yeme hayali. seyrek de olsa bu saydıklarımı ne zaman yesem, hep çok sevmiş, çok lüks bir şey yapıyormuşum hissine kapılmışımdır. zaten benim bir yemeği yiyip de sevmemem mümkün değil. sadece yılan balığı yeemek istemiyordum onu da yedim. suşinin içindeydi. gayet güzeldi aslında.

bunları neden anlattım? bugün sevil'in ablasının düğününe gittim, orda da böyle zengin yemekleri yedim de ondan. offf, o nasıl bir yemekti. zaten bana dar gelen emanet elbise yırtılacaktı nerdeyse.

fakat annemle küsüz. neden küsüz? çünkü onunla saatlerce kavga ettim. bunu neden yaptım? bilmiyorum ki... öyle bir noktaya gelmiştim ki mutfaktan aldığım bıçakla anneme bakarak koluma çizikler atıyor, göya kendimi kesiyordum. sebep? bilmiyordum, ya da o an biliyordum ve şimdi unuttum. ve şimdi ne kadar pişmanlık duyarsam duyayım, biliyorum yine bir kavga çıkaracağım. sebebi içimdeki sinir. neden bu kadar sinirliyim ve niçin hayatlarında en büyük uğraşları beni sevmek olan insanlara bu siniri gösteriyorum? sonra da pişman olup ağlıyorum. bütün bunların nedeni ne? babam beni ciddiye almadı, güldü geçti, hatta sinirim yatışınca bana sarıldı. ama annem hala benle küs. çünkü en ufak bir şey diyeyim, o ona dokunur ve günlerce bu yüzden beni affetmez. huysuzluğumun, kavgacılığımın bir takım sebepleri olduğunu, benim o anlarda bir suçludan çok yardıma muhtaç bir insan olduğumu anlayamıyor. ve bana yardım etmeye çalışacağına tüm söylediklerimi şahsına alıyor ve üzülüyor. o anlarda sinirden ve üzüntüden dolayı kendimden geçmiş olduğumu anlayamıyor. öfkemin sebebinin dış dünyada varolmadığını da. ancak "git nerde tedavi olacaksan ol!" diye bağırıyor bana. sonra üzülüyor. teyzemde obsesif kompülsif bozukluk var. sürekli kendini hasta zanneder. annem ona da çok kızar. babam teyzemi ciddiye almaz, acır. onun bu huylarına hastalık olarak bakar. oysa annem teyzeme küser, bazen teyzeme üzülür, ağlar. bende bu derece bir hastalık yok ama mizaç olarak aşırı sinirliyim. içimde kalan şeyleri güzel güzel söyleyeceğime surat asıyorum, ima ediyorum, kapı çarpıyorum, insanları rahatsız ediyorum. bunun önüne geçemiyorum. sonra da pişman oluyorum, ama sonra yine yapıyorum. öyle işte...

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

Cuma, Temmuz 16, 2010

gündüzleri kendimden o kadar memnunum ki... güzel bir kız değilim, olma isteğim de yok. çok akıllı değilim ama aklımdan memnun oluyorum gündüzleri. annem var, babam var, kardeşim var, arkadaşlarım var, sevebiliyorum onları, aramız da iyi. sevgilim var, onu da kendimce seviyorum, bazen kıskanıyorum, bu da aşkın tuzu biberi. aç değilim açıkta değilim.
gündüzleri bu güzel vaziyet beni yaşama sevinciyle dolduruyor, baktığım her şeyi seviyorum. güzel geliyor bana her şey. yaşamak bir oyun gibi geliyor.

geceleri ise ben geç uyurum. ve durum tersine döner. birden çok sıradan bir insan olduğumu fark ederim. özellikle şunu düşünürüm: düşündüğüm her şey o kadar değersiz ki... bir kendimi gözümün önüne getiririm, bir de önmli kişileri. güzellikleriyle, zekalarıyla, bilgi veya becerileriyle tarihe geçmiş kişileri. düşünürüm de asla onlardan biri olamam. gündüzlei rahatça kabullendiğim bu gerçek geceleri beni mahveder. içim öfkeyle, isyanla dolar. neden bu kadar basitim, neden bu kadar sınırlıyım diye düşünürüm. üstüme sinen miskinliğin altında ezilir gibi olurum. bunları kafamdan atamam. yaşamım bana değersiz gelir. düşündüklerim bu kadar dandikse ben bir yalanı yaşıyorum derim. düşündükçe de içinden çıkamam. baktığım her yerde "yenilgi" görürüm. yenilmemek için ne yapmalıydım? onu da bilmem için başka biri olmalıydım. şu halimden kat be kat akıllı biri. vizyonu daha geniş biri. bunlar beni tüketir.

uyumaya yakın her şeyi kabullenirim ve artık fazla sormamaya karar veririm. "bazı şeyler yaşamadan öğrenilmez." diye telkin ederim kendime. "boşver, vasat biri olursan ol. şimdilik." derim. tam olarak tatmin olmam, düşünmeyi bırakırım.

sabah yine kendimden memnun uyanırım. kendimi süper zannederek gün geçer. belki de kendini aşmanın yolu, kendin hakkında düşünmemektir. belki de yalnızca çalışmaktır. zaten artık...

Perşembe, Temmuz 15, 2010

zenginleri hiç sevmiyorum. fakat biliyorum ki bunda haksızım. çünkü dünyada zenginlerden başka güçlü yoktur. ben de güçlü olmak isterim. çocukluktan beri. peki bunu niçin isterim? bunun insanı mutlu etmeyeceğini iyi bilirim. fakat yine de güçlü olma isteğine karşı koyamam. ve bilirim ki dünyada artık zenginlerden başka güçlü yoktur.

bazen hayalimde birçok zenginin benimle alay ettiğini düşünürüm. onlara verecek cevap bulamam. kendimi çok çaresiz hissederim. onları aşağılayacak kelime bulamam.

bu duygudan kurtulmanın yolu kendine ayrı bir dünya kurmaktan geçer. siz de aynı dertten muzdarip iseniz işte bazı yöntemler:

1- görmezden gelin: basında ve internette magazin, moda, şöhret, markalar, lüks tüketim gibi zenginleri ilgilendiren konuları görmek moralinizi bozuyorsa, ki bunlar her yerde, bakmayın, okumayın. bu tür dergileri almayın, bu tür sitelere girmeyin. reklamları zaplayın. elinizin altında başka şeyler bulundurun.

2- başka konularla ilgilenin: zihninizden "güç" konusunu atın. "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" gibi cümleleri unutmaya çalışın. bunun yerine eşitliği koyun.

3- anın tadını çıkarın: mal zevki, tam bir zevk değildir. gücü ede ettiğiniz anları düşünün: nasıl biir zevk aldınız? sonra dua etme veya öğrenme zevkini düşünün. şimdi ilk zevki hayatınızdan çıkarmaya bakın. hayal kırıklıklarını da çıkardınız.

4- zenginlerle arkadaş olmayın.

5- zenginlik sadece para değildir. insana statü kazandıran her şeydir. türkiye'de köklü bir aileden gelmek, tüketilen eşyanın cinsi, mezun olunan okul vs hep bir zenginlik sayılır. ve etrafta bunla övünen insan sayısızdır. kendi hissi, kendi düşüncesi olmayan bir şeyle övünen insanları dikkate almayın.

6- zenginlik ile doğrudan bağlantılı sanatla ilgilenmeyin: bunun başında moda geliyor. sonra tasarım. küçümsyin demiyorum. ilgilenmeyin.

bütün bunları, eğer güç ilişkileri konusunda hassassanız, bunları etrafta görmek yetersizlik hissine, hırsa, öfkeye... sebep oluyorsa uygulayın. yani mutlu olmak istiyorsanız. ha bunlar beni rahatsız etmiyor o kadar manyak değilim diyorsanız o daha iyi.

Çarşamba, Temmuz 14, 2010

acımak

acımak, içimde yine baş gösteren bir çıban ve varlığıyla bana batı batıveriyor. her şey, her mini mini şey benim için acıma hissini kendine doğru çeken bir nesne, gözlerimi yaşarma tehlikesi ile karşı karşıya bırakan bir tehdit. daha demin arayan yaşlı bey, annem, babam, uzaklara giden kardeşim, artık kaptan çıkma ümidini yitirmiş kaplumbağam, çok parasız bir arkadaşım... hepsi benim ilgime, şefkatime muhtaç, işte bu yüzden en çok kendime acıyorum. oh, ne kadar miskinim, ne kadar lapacı, işte kendime en çok acıdığım nokta budur. en az acıdığım kimseler, acımak duygusundan yoksun kimselerdir, onlar saadeti her tarafından tutmasını ve saadet havlusuna her yerlerinden sürünmesini iyi bilirler. oysa biz acıma duygusuyla haşır neşir olanlar biliriz ki, saadet alışıldık bir şey değil, vurulması gereken bir kuştur ve biz acınası durumda olanlar ve acıyanlar, biz bu kuşu bir türlü vuramayız. oh, ne acıdır, ne acıdır acıyanların ve kendisine acınanların hali!

Perşembe, Temmuz 01, 2010

ahmet haşim "türk söylemez söylenir." demiş. demek ki ben de halis mulis türk'üm. yarın doğumgünüm, annem hediye alabilir. almazsa surat asarım. alırsa da asarım. çok güzel bir şey almadığı sürece ki almaz, hediyeye şöyle bir bakıp hayalkırıklığımı gizleyememiş gibi yaparım. sahte bir gülümseme yapmaya çalışırmış gibi yaparım. hatta "değiştirme kartı var mı?" diye de sorarım. kahrından ölmez ama üzülür. üzülür! bunu düşündükçe vicdan azabından ağlayacak gibi oluyorum. içim tatlı tatlı acıyor.

şunu fark ettim, ister haksız ol ister haklı, surat asınca sen hep haklısın. fazla dırdır etmeden sadece azıcık suskunlaş yeter. bir de suratını as! ama insanı korkutacak gibi değil, hüzünlendirecek gibi as. sebebinini sorarlarsa "hiç farkında değilim" de. insanlara minik minik taşlar at, fark edemeyecekleri iğneler batır. öyle ki "bana bir laf mı geldi?" diye düşünsünler. ama adını tam koyamasınlar. içinden haksız yere de olsa şu cümleleri tekrarla "hep mağdur oluyorum, üf ne kadar sıkıldım şu insanlardan." ve bunu dışına yansıt.

annem muhtemelen hediye almaz, para verir. o zaman da kabul etmeyeceğim. "hediyeye lüzum yok, hem parayı bir hediye olarak görmüyorum." diyeceğim. şimdi enayi olduğumu düşünüyorsunuz, ama o cümleyi sarf ederken alacağım zevk, o paraya değer. hem ısrar edilirse isteksizce parayı da alırım.

insanlara surat asamıyorsan arkalarından konuş. senin yüzünden mesela, 5 kişi filan sevgilinden nefret etsin. onları sevgiline karşı doldur. için rahatlar, sonra vicdan azabı yüzünden sevgilinin kötü davranışlarını daha rahat affedersin. ilişkiniz düzelir.

fakat asla insanların yüzüne düşündüklerini dolaysız söyleme! hep ima et. bu hem çok zevklidir, he de çok güzel bir türklük belirtisidir. kadınsan hele, bu davranışlara bir alıştın mı bir daha bırakamazsın. ben denememe rağmen bırakamıyorum...