neden "hazar bulut lisesi"?
"hazar bulut", iki sebepten ötürü. hazar, hazin, hüzün gibi kelimelerle ses benzerliği olduğu için, bir de azer bülbül gibi bir etken var:) ikinci sebep, bulut. gözleri bulutlanmak deyişini bilirsiniz. hazar bulut lisesi, hayatın en hazin dönemini, gençliği anlatan bir blog. tüm o bekleyişi, o sancıları, o "hiçbir şeyin olmaması" halini.
bu blog lisede bitmemeli miydi?
aslında seriler yapacaktım. üniversite 1 ve 2. seneme "küllerinden doğan" adını verdim. bunun sebebi, karmaşık bir ilişkiler yumağı içinde, mutsuz ve durağan bir biçimde duruyor oluşumdur. tamam, çok açıklayıcı olmadı. benzer duygular içimde sürekli küllerinden doğuyordu, anlıyor musunuz? yani tam ah, bu his bir daha gelmez derken tekrar ve tekrar geliyordu aynı hisler, aynı durumlar öğrencilik yaşamımda "küllerinden doğuyordu." üçüncü senemin adı ise "gerilmiş bir yay gibi"dir. olumlu bir dönemimi anlatan bir seri olacak, inanıyorum. bütün bu serileri bir kitapta topladım tam olarak: "hazar bulut lisesi."
okuyucunuz olmamasından memnun musunuz?
kedi uzanamadığı ciğere mundar der durumu yok, gerçekten ÇOK memnunum. birkaç okuyucum var ve onlar için yazıyorum. beni sadece birkaç kişinin okuyor olması harika bir şey. hatta onlar da olmasa ne güzel olurdu. sadece bir "umut" olsaydı ve ben ona yazsaydım. sorumluluk yok. kaygı yok. "feed back" yok. bence ben ideal "blogger"ım.
öyleyse kasmamıza gerek yok, beyoncé'yi neden seviyorsunuz?
ya evet, aşırı seviyorum. karıyı tanımam etmem. ama çok çok çok tatlı. keşke yanımda olsa da ingilizce muhabbet etsek.
ya sen niçin kendinle röportaj yaptın?
uyuyamıyorum. bugün vakit geçmek bilmedi.
ne yaptın?
arkadaşım osman'la buluştum. onun dışında vaktin geçmesini bekledim. gazetelere baktım. onlardan etkilenip kendimle röportaj yaptım.
öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Eylül 07, 2008
öykü
bu senenin ortalarında öykü yazmada çok üretkendim, hala da öyleyim. defterlerime sürekli bir şeyler yazıyorum, sürekli yeni öykü konuları düşünüyorum. bu tek sayfaık öyküyü de defterimi karıştırken buldum. kısa olduğu için de üşenmeyip elektronik ortama aktardım, where i end you begin ve high and dry adlı iki duygusal yabancı şarkı eşliğinde. umarım beğenirsiniz.
ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE
Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.
Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.
Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.
Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.
Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.
Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”
Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.
Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.
Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.
ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE
Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.
Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.
Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.
Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.
Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.
Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”
Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.
Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.
Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.
Salı, Eylül 02, 2008
KIZ BAHÇESİ
BASIM YILI:2011
E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.
kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.
ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.
olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...
KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları
E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.
kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.
ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.
olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...
KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları
Pazar, Ağustos 17, 2008
devam
E.S İLE RÖPORTAJ
BİREYİN ÖNEMİ VE EDEBİYAT
Ayfer Aydoğan: Evet, sizinle bu ilk görüşmemiz. Artık röportaj vermeye alıştınız mı?
E.Ş: Eh, şöyle böyle. Aslında söyleyeceklerim o anda aklıma gelmiyor. Yazılı röportajları daha çok seviyorum.
A.A: Yine de başlayalım. Karakter tahlillerinde çok başarılısınız. İnsan doğasını bu kadar iyi nasıl tanıdınız?
E.Ş: Bu klasik soruya çok klasik bir cevap vereceğim: kendimi çok iyi tanıyarak. Çok içe dönük biriyim ve kendimde insanlığın tüm hallerini gördüm. Klasik bir alıntı yapacağım, Flaubert’in dediği gibi, yazdığım tüm karakterler benim. İyi de olan, kötü de olan benim. Hepsi benim.
A.A: Kötü müsünüz?
E.Ş: Zaman zaman. Fakat bunu bastırmayı ahlaki bir görev saymışımdır.
A.A: Peki doğrucu Davut musunuz?
E.Ş: Asla. Aslında çok ahlaklı biri değilim. Yani doğru şey için savaşmayı fikir olarak takdir etsem de bunu uygulamaya geçirdiğim pek görülmemiştir. Birkaç temel ahlaki ilkem var kendimce. Aslında fikren, ahlaki değerlerin göreceli olmasına karşıyım. Kesin olmalı her şey. Ama ne yapalım ki böyle yetiştik. İnsanları ayıplamak bana ayıp gelir. Yargılamam ve incitmem. İşte iki temel şey.
A.A: Hukuk okumanızın bunlarla ilgisi güçlü olsa gerek.
E.Ş: Hayır, hukuk okumamın bunlarla ilgisi az. Asıl amacım hukuk bilmekti. Yapmak istediklerim sonra geliyordu. Fakat iyi bir şey yapmanın mutluluğu tartışılmaz. Hepimiz vicdanımız için yaşıyoruz. Ben dünyevi arzularıyla barışık olmayan bir yazarım.
A.A: Huzur veren bir tarafınız var, E.S.
E.Ş: Öyle mi? Ben hiç huzurlu değilim halbuki. Yazdıklarımdan anlaşılmıyor mu?
A.A: Yazdıklarınızı da huzur verici bulmuşumdur ben hep.
E.Ş: Oooo, sizinle anlaşamayacağız. Yeni romanımı okudunuz mu, Vicdan’ı?
A.A: Evet, fevkalade huzur verici buldum hem de.
E.Ş: Aslında Ayfer Hanım, bu beni sevindirdi. Kendim huzuru ararken insanlara huzur dağıtmak hoş bir şey.
A.A: Bir tür peygamber gibi desenize.
E.Ş: Ayfer Hanım, siz de iyice abarttınız. Bende peygamber olacak göz var mı? Hiç o yapıda biri değilim.
A.A: Kızmayın, okurlar hayranı oldukları yazarları abartmayı severler. Yeni romanınız Vicdan’ı konuşalım biraz da. Çok abartılı ve aşırı hüzünlü bulanların sayısı fazla.
E.Ş: Okurken ağlatmak, insanları arındırmak istedim. Bir tür tragedya gibi oldu. Fakat konumuz insanın değişmeyen doğası değil, insanın değişen doğası. Hızla değiştiğimizi göstermek istedim. Kimi yazarlar bu çağda bireyi anlatmayı demode buluyorlar, değişen dünyamızda olaylara daha geniş bakmak gerek diyorlar. Daha geniş bakılacak yer bence yine bireydir. Olay kirlenen sular, hızlanan bilgisayarlar değildir aslında, suları kirleten, bilgisayarı kullanan insandır, evet hala. Dünya çok hızlı değişiyor çünkü, biz de değişiyoruz. Sebep dünyanın değişmesi değil, bizim değişmemiz. Bu değişimi ne kadar sorgularsak o kadar iyi. İşte buna vicdan diyoruz.
A.A: Söyledikleriniz, yıllardır çoğu yazarın söylediği şeyler. Yalnızlaşan birey, varolma yükü vs vs.
E.Ş: Tamam. Her zaman çok özgün olmak zorunda mıyım?
A.A: (Gülüyorum) Fakat biz okurlarınızı öyle alıştırdınız sayın Ş.
E.Ş: Ahah, teşekkür ederim.
TİMUÇİN’DEN AYRILDIKTAN SONRA KÜÇÜK BİR EVE TAŞINDIM
A.A: Gelelim özel hayatınıza. Boşandınız. Şimdi nerde yaşıyorsunuz?
E.Ş: Sultanahmet’te, çok küçük bir evde. Fakat manzarası harikulade. Hep taşınmak istediğim yerdi. Orda zaman daha yavaş akıyormuş gibi. Bir de İstanbul havası. Nüfusu sadece turistlerden ve garsonlardan oluşmuyormuş. Yeni bir hayata başlamış gibiyim, altın çağımdayım. Yalnızca kızım için üzülüyorum.
A.A: Belki onun için de iyi olacak. Kaç yaşında kızınız?
E.Ş: Bazı açılardan evet. 8 yaşında. Doğrusunu isterseniz, yazları Dubai’de, kışları kocaman Amerikanvari bir villada, her istediğimiz yerine getirilerek yaşanan o yaşamı sevmiyordum. Ne yapalım ki kocamın çevresi böyleydi ve biz de ona uymuştuk. Ancak kızım oralarda büyüsün istemiyordum içten içe. Şimdi ikimiz yalnızız, onun yetişmesi hakkında daha fazla söz sahibiyim. Babası kızını asla bırakmayacak tabi.
A.A: Timuçin Çakır’a kızgın mısınız?
E.Ş: Ben Timuçin’i çok severim. O olmasaydı ilk öykülerim asla basılmazdı. Doğruya doğru. Geniş bir yayınevi çevresi vardır. Ayrıca ilk aylarda, üniversiteden istifa edip kendimi öykülere verdiğim o yıllarda bana çok büyük maddi destek sağladı. Benim ona kızdığım nokta şu: bir çocuğumuz var ve en güvendiği, kendine örnek alması gereken insandan öğrendiği şey: tatminsizlik, şımarıklık. Yetişkinlere olan güveni sarsıldı. Fakat ne yapalım, hayat böyle. Ben kimseyi suçlamıyorum, sadece çocuk yetiştirmenin çok zor olduğunu anladım.
A.A: Nasıl bir annesiniz?
E.Ş: Bilmem. Çok iyi olmaya çalışıyorum. Kitap yazmak gibi değil çocuk büyütmek.
AŞK VE ÖLÜM
A.A: Formunuzu nasıl koruyorsunuz Şirin, ölümden korkuyor musunuz?
E.Ş: Yürüyerek. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum, yüzüm kırışsa da hep sevgili bulacağım, eminim. Ölümden tabi ki korkuyorum. Üzüldüğüm şey artık yaşamamak değil, belirsizlikten korkuyorum. Yoksa yaşam enerjim düşüktür. Gençken bile hayatı çok sıkıcı bulurdum, eğlenirdim eğlenmesine ama, eğlenceyi bile sıkıcı bulurdum. Bir şeyi bekler gibi geçerdi günlerim. Yaşayayım da yaşayayım diyenleri anlamıyorum. Aynı güneş, aynı hava, aynı su. Gerçi her yerde farklı bir hava, farklı bir su var. Bunu anlıyorum. Güzellikleri takdir ediyorum, ama o kadar. Belki de şu yaşadığımız yeni dünya, televizyon, internet bizi böyle bunaltan.
A.A: Dünyadan elini eteğini çekmiş yaşlı bir kadın gibi konuşuyorsunuz. Oysa tüm edebiyat çevreleri biliyor aşklarınızı. Siz şımarık bir starsınız bir bakıma, Şirin.
E.Ş: Ayfer Hanım, Türkiye star olmak için uygun bir ülke değil ki. Fransa’da olur öyle starlar. Picasso bile öyle bir star. Dali öyle. Jane Birkin öyle. Ben öyle olamam. Kimse benim kaprislerimle ilgilenmez herhalde, Ayfer Hanım. İnsanların daha önemli işleri var. Ben yaşadıklarımı kimsenin, kızımın bile bilmesini istemiyorum. Zorla haber yapıyorlar.
A.A: Şarkı söyleyecek misiniz?
E.Ş: Evet, söylemez olur muyum? Bu sene Karabatak Gazinosunda çıkacağım, her Cuma akşamı.
A.A: Ders verecek misiniz?
E.Ş: Evet, 3 ayrı okulda Kamu Hukukuna giriyorum.
A.A: Süremiz bitti, E.S. Sizinle konuşmak benim için inanılmaz bir deneyimdi. Fakat kendimi özel hayatınıza kaptırdım, keşke kitaplarınızla ilgili daha fazla sorabilseydim size. Son olarak, yeni projelerinizi merak ediyorum.
E.Ş: Kafkaslar beni çok etkiliyor. Çerkez bir ailenin yaşamını anlatan bir roman yazacağım. Şu ana kadar yaptığım incelemelere dayanarak.
A.A: Mükemmel!! Dört gözle bekliyoruz.
E.Ş: İnşallah.
BİREYİN ÖNEMİ VE EDEBİYAT
Ayfer Aydoğan: Evet, sizinle bu ilk görüşmemiz. Artık röportaj vermeye alıştınız mı?
E.Ş: Eh, şöyle böyle. Aslında söyleyeceklerim o anda aklıma gelmiyor. Yazılı röportajları daha çok seviyorum.
A.A: Yine de başlayalım. Karakter tahlillerinde çok başarılısınız. İnsan doğasını bu kadar iyi nasıl tanıdınız?
E.Ş: Bu klasik soruya çok klasik bir cevap vereceğim: kendimi çok iyi tanıyarak. Çok içe dönük biriyim ve kendimde insanlığın tüm hallerini gördüm. Klasik bir alıntı yapacağım, Flaubert’in dediği gibi, yazdığım tüm karakterler benim. İyi de olan, kötü de olan benim. Hepsi benim.
A.A: Kötü müsünüz?
E.Ş: Zaman zaman. Fakat bunu bastırmayı ahlaki bir görev saymışımdır.
A.A: Peki doğrucu Davut musunuz?
E.Ş: Asla. Aslında çok ahlaklı biri değilim. Yani doğru şey için savaşmayı fikir olarak takdir etsem de bunu uygulamaya geçirdiğim pek görülmemiştir. Birkaç temel ahlaki ilkem var kendimce. Aslında fikren, ahlaki değerlerin göreceli olmasına karşıyım. Kesin olmalı her şey. Ama ne yapalım ki böyle yetiştik. İnsanları ayıplamak bana ayıp gelir. Yargılamam ve incitmem. İşte iki temel şey.
A.A: Hukuk okumanızın bunlarla ilgisi güçlü olsa gerek.
E.Ş: Hayır, hukuk okumamın bunlarla ilgisi az. Asıl amacım hukuk bilmekti. Yapmak istediklerim sonra geliyordu. Fakat iyi bir şey yapmanın mutluluğu tartışılmaz. Hepimiz vicdanımız için yaşıyoruz. Ben dünyevi arzularıyla barışık olmayan bir yazarım.
A.A: Huzur veren bir tarafınız var, E.S.
E.Ş: Öyle mi? Ben hiç huzurlu değilim halbuki. Yazdıklarımdan anlaşılmıyor mu?
A.A: Yazdıklarınızı da huzur verici bulmuşumdur ben hep.
E.Ş: Oooo, sizinle anlaşamayacağız. Yeni romanımı okudunuz mu, Vicdan’ı?
A.A: Evet, fevkalade huzur verici buldum hem de.
E.Ş: Aslında Ayfer Hanım, bu beni sevindirdi. Kendim huzuru ararken insanlara huzur dağıtmak hoş bir şey.
A.A: Bir tür peygamber gibi desenize.
E.Ş: Ayfer Hanım, siz de iyice abarttınız. Bende peygamber olacak göz var mı? Hiç o yapıda biri değilim.
A.A: Kızmayın, okurlar hayranı oldukları yazarları abartmayı severler. Yeni romanınız Vicdan’ı konuşalım biraz da. Çok abartılı ve aşırı hüzünlü bulanların sayısı fazla.
E.Ş: Okurken ağlatmak, insanları arındırmak istedim. Bir tür tragedya gibi oldu. Fakat konumuz insanın değişmeyen doğası değil, insanın değişen doğası. Hızla değiştiğimizi göstermek istedim. Kimi yazarlar bu çağda bireyi anlatmayı demode buluyorlar, değişen dünyamızda olaylara daha geniş bakmak gerek diyorlar. Daha geniş bakılacak yer bence yine bireydir. Olay kirlenen sular, hızlanan bilgisayarlar değildir aslında, suları kirleten, bilgisayarı kullanan insandır, evet hala. Dünya çok hızlı değişiyor çünkü, biz de değişiyoruz. Sebep dünyanın değişmesi değil, bizim değişmemiz. Bu değişimi ne kadar sorgularsak o kadar iyi. İşte buna vicdan diyoruz.
A.A: Söyledikleriniz, yıllardır çoğu yazarın söylediği şeyler. Yalnızlaşan birey, varolma yükü vs vs.
E.Ş: Tamam. Her zaman çok özgün olmak zorunda mıyım?
A.A: (Gülüyorum) Fakat biz okurlarınızı öyle alıştırdınız sayın Ş.
E.Ş: Ahah, teşekkür ederim.
TİMUÇİN’DEN AYRILDIKTAN SONRA KÜÇÜK BİR EVE TAŞINDIM
A.A: Gelelim özel hayatınıza. Boşandınız. Şimdi nerde yaşıyorsunuz?
E.Ş: Sultanahmet’te, çok küçük bir evde. Fakat manzarası harikulade. Hep taşınmak istediğim yerdi. Orda zaman daha yavaş akıyormuş gibi. Bir de İstanbul havası. Nüfusu sadece turistlerden ve garsonlardan oluşmuyormuş. Yeni bir hayata başlamış gibiyim, altın çağımdayım. Yalnızca kızım için üzülüyorum.
A.A: Belki onun için de iyi olacak. Kaç yaşında kızınız?
E.Ş: Bazı açılardan evet. 8 yaşında. Doğrusunu isterseniz, yazları Dubai’de, kışları kocaman Amerikanvari bir villada, her istediğimiz yerine getirilerek yaşanan o yaşamı sevmiyordum. Ne yapalım ki kocamın çevresi böyleydi ve biz de ona uymuştuk. Ancak kızım oralarda büyüsün istemiyordum içten içe. Şimdi ikimiz yalnızız, onun yetişmesi hakkında daha fazla söz sahibiyim. Babası kızını asla bırakmayacak tabi.
A.A: Timuçin Çakır’a kızgın mısınız?
E.Ş: Ben Timuçin’i çok severim. O olmasaydı ilk öykülerim asla basılmazdı. Doğruya doğru. Geniş bir yayınevi çevresi vardır. Ayrıca ilk aylarda, üniversiteden istifa edip kendimi öykülere verdiğim o yıllarda bana çok büyük maddi destek sağladı. Benim ona kızdığım nokta şu: bir çocuğumuz var ve en güvendiği, kendine örnek alması gereken insandan öğrendiği şey: tatminsizlik, şımarıklık. Yetişkinlere olan güveni sarsıldı. Fakat ne yapalım, hayat böyle. Ben kimseyi suçlamıyorum, sadece çocuk yetiştirmenin çok zor olduğunu anladım.
A.A: Nasıl bir annesiniz?
E.Ş: Bilmem. Çok iyi olmaya çalışıyorum. Kitap yazmak gibi değil çocuk büyütmek.
AŞK VE ÖLÜM
A.A: Formunuzu nasıl koruyorsunuz Şirin, ölümden korkuyor musunuz?
E.Ş: Yürüyerek. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum, yüzüm kırışsa da hep sevgili bulacağım, eminim. Ölümden tabi ki korkuyorum. Üzüldüğüm şey artık yaşamamak değil, belirsizlikten korkuyorum. Yoksa yaşam enerjim düşüktür. Gençken bile hayatı çok sıkıcı bulurdum, eğlenirdim eğlenmesine ama, eğlenceyi bile sıkıcı bulurdum. Bir şeyi bekler gibi geçerdi günlerim. Yaşayayım da yaşayayım diyenleri anlamıyorum. Aynı güneş, aynı hava, aynı su. Gerçi her yerde farklı bir hava, farklı bir su var. Bunu anlıyorum. Güzellikleri takdir ediyorum, ama o kadar. Belki de şu yaşadığımız yeni dünya, televizyon, internet bizi böyle bunaltan.
A.A: Dünyadan elini eteğini çekmiş yaşlı bir kadın gibi konuşuyorsunuz. Oysa tüm edebiyat çevreleri biliyor aşklarınızı. Siz şımarık bir starsınız bir bakıma, Şirin.
E.Ş: Ayfer Hanım, Türkiye star olmak için uygun bir ülke değil ki. Fransa’da olur öyle starlar. Picasso bile öyle bir star. Dali öyle. Jane Birkin öyle. Ben öyle olamam. Kimse benim kaprislerimle ilgilenmez herhalde, Ayfer Hanım. İnsanların daha önemli işleri var. Ben yaşadıklarımı kimsenin, kızımın bile bilmesini istemiyorum. Zorla haber yapıyorlar.
A.A: Şarkı söyleyecek misiniz?
E.Ş: Evet, söylemez olur muyum? Bu sene Karabatak Gazinosunda çıkacağım, her Cuma akşamı.
A.A: Ders verecek misiniz?
E.Ş: Evet, 3 ayrı okulda Kamu Hukukuna giriyorum.
A.A: Süremiz bitti, E.S. Sizinle konuşmak benim için inanılmaz bir deneyimdi. Fakat kendimi özel hayatınıza kaptırdım, keşke kitaplarınızla ilgili daha fazla sorabilseydim size. Son olarak, yeni projelerinizi merak ediyorum.
E.Ş: Kafkaslar beni çok etkiliyor. Çerkez bir ailenin yaşamını anlatan bir roman yazacağım. Şu ana kadar yaptığım incelemelere dayanarak.
A.A: Mükemmel!! Dört gözle bekliyoruz.
E.Ş: İnşallah.
selam, bugün yazalı çok zaman geçen ama üşengeçlikten yayınlayamadığım kıçıkalkık yazılarımla siz okurlarımı başbaşa bırakıyorum.
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.
Pazartesi, Mart 10, 2008
çürüyenler
ah acaba o karanlık kafeye sahibinin sevgilisini tanımayanlar gidiyo mu? yani ne zaman öylesine ne biliyim pek de düşmez ya yolum düşse sıkıntıdan patlayıp çıkıyorum. ya tezgahta kendine bira koyan ya da sarsak sarsak kahve yapan birileri inlerinde pinekleyen kaplumbağalar gibi tartışmalar sürer gider dünyadan soyut akıllı bi grup işte ne bileyim. kaç yıldır o insanlar değişmez birbirleriyle çıkar ayrılırlar eski sevgililerle yenileri öpüşür filan bir yerden mi geldin nasıldı diye sorulmaz çünkü hayat ordadır ne bileyim. bir de özel akşamlar yapılıyor sanki başka biri oraya gelecekmiş gibi:)
yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.
yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.
Pazartesi, Mart 03, 2008
ezel trackenheim
sorumluluklar sorumluluklar... bana yüklendikçe hafifliyordu sanki. şimdi ben de hassas bir cam parçası değilim. ama yine de. insan bunları demez. çay yapmamış zeytin yiyorduk ekmekle. sabah ezanı okunuyordu. uyku akıyordu gözlerimden. o ise karşımda farklı dünyalara girip çıkıyor deliriyordu. bütün bunları film izler gibi izliyordum sadece, içimdeki sıkıntıdan başka ne hissediyordum? onun hoşuna gidecek bir şey yapmak istiyordum, anlamaya çalışıyor, uygun sözleri arıyordum ama ağzımdan dökülenler ne duygusuzdu. ben duygusuz bir ağacım diye düşündüm. ben yaşamıyorum kendi etrafımdaki bulutla dansediyorum diye düşündüm. zavallı ezel tracekenheim ne ise ben tam karşıtıyım diye düşündüm. ezel trackenheim'in beni düşündürmesini sevmedim.
derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.
ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.
fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.
akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.
ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.
herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.
derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.
ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.
fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.
akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.
ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.
herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.
Çarşamba, Eylül 06, 2006
şaheser
yazdığım şiiriri sizinle paylaşmak isterim:
O YAZ
bir köşede pirelendi unutulmuş bulgurlar
çarptı koyu bir sidik ak tuvalet taşına
günlerde egemenlik sürüyordu devinim
sıcak bir yaz güneşiyle yanıyordu bedenim
güneş vurdu başıma
ve sonra o güzel sular, uçarı ve delişmen
aldı henüz herine oturmamış aklımı
gidiyordum onlarla, sana doğru uzağa
yatıyordum toprak üstünde, kıpırtısız
düşünüyordum.
O YAZ
bir köşede pirelendi unutulmuş bulgurlar
çarptı koyu bir sidik ak tuvalet taşına
günlerde egemenlik sürüyordu devinim
sıcak bir yaz güneşiyle yanıyordu bedenim
güneş vurdu başıma
ve sonra o güzel sular, uçarı ve delişmen
aldı henüz herine oturmamış aklımı
gidiyordum onlarla, sana doğru uzağa
yatıyordum toprak üstünde, kıpırtısız
düşünüyordum.
Cuma, Haziran 30, 2006
guzel guluslu bakire
bulbul otuslu bakire
çiplak ayakli bakire
baldiri beyaz bakire
elalem yollara tasti
sen kapida durdun diye
arzularim beni asti
buklelerin dokulur, dokulur sonsuza dogru
giriyor sulardan içeri
aç kapini, aç kapini bakire!
anason kokuyorsun, mayismis
mezeli sofralarda
arsiz arsiz gulerken
hazirlaniyorsun sona
ruhen ve bedenen
biliyorum, biliyorum bakire
seni seviyorum, seviyorum bakire.
e.s., 30.06.06
bulbul otuslu bakire
çiplak ayakli bakire
baldiri beyaz bakire
elalem yollara tasti
sen kapida durdun diye
arzularim beni asti
buklelerin dokulur, dokulur sonsuza dogru
giriyor sulardan içeri
aç kapini, aç kapini bakire!
anason kokuyorsun, mayismis
mezeli sofralarda
arsiz arsiz gulerken
hazirlaniyorsun sona
ruhen ve bedenen
biliyorum, biliyorum bakire
seni seviyorum, seviyorum bakire.
e.s., 30.06.06
Cumartesi, Haziran 24, 2006
Antuan, gecenin uzgun sessizliginde
ellerimi kemirmek gibisi yok
çektirmek vicdan azabi dostlara.
ayip oluyor
terk edilmis hor gorulmus lolita
ilgi ister, sevgi ister surekli
beni her gun dovuyorlar bakisi
bunlari vermenizi gerekli
kiliyor.
bardaklari kirarim, sakarliklar yaparim
kimseyi tanimadigim toplantilarda
bir koseden bakarim
aç koynunu antuan geliyorum
basimi kollarinin arasina yasladim
sana ideal kadin olmaya geliyorum
çunku benim ruhumda bir kole yatar
korkaklikla yogurulmus bir kole.
keske bos versem elalemin fikrine.
dedim ya antuan askin kolen yapiyor ruhumu
seni de bagiliyor bu saflik bana, bu heyecan oksuyor gururunu
biliyorum.
yarin uyanalim bulutsuz bir sabaha
beni bu alin yazim çoktan bagladi sana.
ellerimi kemirmek gibisi yok
çektirmek vicdan azabi dostlara.
ayip oluyor
terk edilmis hor gorulmus lolita
ilgi ister, sevgi ister surekli
beni her gun dovuyorlar bakisi
bunlari vermenizi gerekli
kiliyor.
bardaklari kirarim, sakarliklar yaparim
kimseyi tanimadigim toplantilarda
bir koseden bakarim
aç koynunu antuan geliyorum
basimi kollarinin arasina yasladim
sana ideal kadin olmaya geliyorum
çunku benim ruhumda bir kole yatar
korkaklikla yogurulmus bir kole.
keske bos versem elalemin fikrine.
dedim ya antuan askin kolen yapiyor ruhumu
seni de bagiliyor bu saflik bana, bu heyecan oksuyor gururunu
biliyorum.
yarin uyanalim bulutsuz bir sabaha
beni bu alin yazim çoktan bagladi sana.
Çarşamba, Aralık 21, 2005
tatlikusum,
bugun "genç fonetikkaktus'un acilari" ile ilgili elestiriler geldi bana. degerli elestirmenler tarafindan yazilmis, gazete eklerinden parçalar. okuyasin istedim:

"eser, yeni seyler soylemekten hayli uzak, uslubu ve içerigiyle bir esinlenmeden ibaret. burada kullanilan usluba deginmeden edemeyecegim. sozde bir genç kizin yasamindan enstanteneler içeren bu kitapta , bir elestirmenden ote, bir okuyucu olarak beni en çok rahatsiz eden sey, bu fazla yapmacikli, fazlasiyla çalinti uslup oldu."

"genç ezgi'nin acilari çaginin gerçeklerini yansitmiyor. edebiyatimizda yenilige ihtiyaç duydugumuz su zamanlarda, bugune egilmek, 21. yuzyil insanin sorunlarini açiga vurmak yerine, olaylarin 19. yuzyilda geçtigi izlenimini veriyor yazar okuyucuya. ornegin bas kahraman belçika'da yasadigi ve belçika'da uçyuz kusur bira markasi bulundugu halde, kitapta sadece grisette ve kriek'ten bahsedildigini goruyoruz. belçika'nin goç almaya baslamasiyla ortaya çikan issizlik, irkçilik gibi sorunlardan ise hiç bahsedilmemis. genç ezgi'nin gunleri, abidin dino ve aragon'un bulusup tartistiklari zamanin kafelerinde geçiyor sanki. oysa unutmamaliyiz ki, baudelaire'in soyledikleri, baudelaire'in zamani için oldukça yeniydi."

"genç ezgi, sanildigi kadar acikli olmayan, koylu mu, sehirli mi, avrupali mi, asyali mi olduguna karar verememis, kendine odakli, içinde yasadigi toplumun sorunlarina duyarsiz, korkak ve pasif bir karakter. yazar boyle bir karakteri sayfalar boyunca anlatmis, desifre etmis ve en kotusu yuceltmis. vakit oldurmekten hoslanmiyorsaniz yanasmayin derim. ben hiç begenmedim."
iste boyle tatlikusum, çagdisi olmakla suçlarlar bizi. buralara alismaya basladim. bruksel'i sevmeye, namur'e gitmeye basladim. yilbasim yalniz geçmeyecek. bir kiz için dogumgunu hediyesi alacagim. seni seviyorum, sevgili tatlikusum. benim tek dert ortagim sensin, bir de milyonlar. ve tum sevdiklerim. oss de neymis??????
bugun "genç fonetikkaktus'un acilari" ile ilgili elestiriler geldi bana. degerli elestirmenler tarafindan yazilmis, gazete eklerinden parçalar. okuyasin istedim:

"eser, yeni seyler soylemekten hayli uzak, uslubu ve içerigiyle bir esinlenmeden ibaret. burada kullanilan usluba deginmeden edemeyecegim. sozde bir genç kizin yasamindan enstanteneler içeren bu kitapta , bir elestirmenden ote, bir okuyucu olarak beni en çok rahatsiz eden sey, bu fazla yapmacikli, fazlasiyla çalinti uslup oldu."

"genç ezgi'nin acilari çaginin gerçeklerini yansitmiyor. edebiyatimizda yenilige ihtiyaç duydugumuz su zamanlarda, bugune egilmek, 21. yuzyil insanin sorunlarini açiga vurmak yerine, olaylarin 19. yuzyilda geçtigi izlenimini veriyor yazar okuyucuya. ornegin bas kahraman belçika'da yasadigi ve belçika'da uçyuz kusur bira markasi bulundugu halde, kitapta sadece grisette ve kriek'ten bahsedildigini goruyoruz. belçika'nin goç almaya baslamasiyla ortaya çikan issizlik, irkçilik gibi sorunlardan ise hiç bahsedilmemis. genç ezgi'nin gunleri, abidin dino ve aragon'un bulusup tartistiklari zamanin kafelerinde geçiyor sanki. oysa unutmamaliyiz ki, baudelaire'in soyledikleri, baudelaire'in zamani için oldukça yeniydi."

"genç ezgi, sanildigi kadar acikli olmayan, koylu mu, sehirli mi, avrupali mi, asyali mi olduguna karar verememis, kendine odakli, içinde yasadigi toplumun sorunlarina duyarsiz, korkak ve pasif bir karakter. yazar boyle bir karakteri sayfalar boyunca anlatmis, desifre etmis ve en kotusu yuceltmis. vakit oldurmekten hoslanmiyorsaniz yanasmayin derim. ben hiç begenmedim."
iste boyle tatlikusum, çagdisi olmakla suçlarlar bizi. buralara alismaya basladim. bruksel'i sevmeye, namur'e gitmeye basladim. yilbasim yalniz geçmeyecek. bir kiz için dogumgunu hediyesi alacagim. seni seviyorum, sevgili tatlikusum. benim tek dert ortagim sensin, bir de milyonlar. ve tum sevdiklerim. oss de neymis??????
Kaydol:
Yorumlar (Atom)