Çarşamba, Ekim 22, 2008


aman allahım ne olurdu Soko'yla arkadaş olsaydık? ne olurdu yani? ama bu imkansız, çünkü o ünlü, vakti filan da yoktur, benimle mi konuşacak. fakat dua edeyim ki ünlü, en azından bu sayede onu tanıdım çok şükür yarabbim... ona içten bir sevgi duyuyorum, her gün myspace'teki sayfasını ziyaret ediyor, o sıkıcı şarkılarını dinliyor, resimlerine bakıyor, videolarını izliyorum. geri kalan zamanımda da medeni hukuk çalışıyorum ama ders molalarında yine o aktris şarkıcı kız aklıma geliyor. yeniden ne olurdu onunla ahbap olsaydık diye düşünüyorum sonra ne yapalım kendi dostlarımızla idare edeceğiz artık diye tekrar düşünp kendi dostlarımla takılıyorum, bu arada beraberken onlara Soko'dan bahsediyorum. dur bakayım, bu iki gündür böyle. işim mi yok nedir anlamadım.

Cuma, Ekim 17, 2008

küçükken


insanın küçükken yalnız başına oynadığı oyunlar sonraki yaşamı hakkında ipuçları verebiliyor. çoğu çocuğun kendini oyalama yöntemi vardır, benimki şuydu: bir prens vardı, uzaklarda oturan prenses sevgilisine kavuşmak istiyordu. fakat ben, cadı, onu hapsediyordum çünkü ona aşıktım. burda, doğru olmadığını bile bile ona bazı işkenceler yapıyordum, o da "bırak beni pis cadı!" diye bağırıyordu. ama ben onu bırakmıyordum çünkü ben prensesten daha çirkindim ama daha güçlüydüm, ona aşıktım, prens benden tiksiniyordu ve bu, oyunu daha da zevkli hale getiriyordu. bu arada kendimi dışardan da bir yandan ayıplıyordum, yani cadı olmayı tam kabullenmiş değildim. valla sonraki yıllarda da aşktan yana tercihimi hep karşılıksız sevgilerde kullandım, gurursuzluklar yaparak, herhalde insan yedisinde neyse onyedisinde de o.

yeni rüyalar

bu rüya serisine yer rüyaları ya da mekan tasvirli rüyalar adı veriyorum zira olay örgüsünden veya işittiğim sözlerden çok garip, gerçeküstü görüntüler bu rüyaların bende en çok iz bırakan özellikleri. etrafına fazla bakmadığı halde görüntü aşığı bir kızım bazen. evet, okuyalım artık:
(regina spektor'ın rüyasını anlattığı chemo limo eşliğinde yazıldı)

BORNOVA VE KOCA LACİVERT BLOKLAR

bu tür rüyalarda gördüğüm yerin hep gerçek yaşamdan alınma bir adı olur. burasının adı da izmir, bornova. fakat ortasında özgürlük heykelinin küçük ve kalitesiz bir imitasyonunun bulunduğu, tek bir açıklığa veya yeşilliğe ya da doğal bir şeye, toprağa ya da doğal olmayan bir şeye asfalta bile yer bırakmamış o kocaman, lacivertli koyu pembeli bloklar. denizin bittiği yerde başlıyorlar ve upuzuun uzanıyorlar. öyle göz yorucu ve sevimsizler ki... ama yine de onlardan bir şekilde hoşlanıyorum, hoşlanma ve korku bir arada beliriyor içimde bu garip, kalitesiz ve tek çim bırakmamış bloklara bakarken. hoşlanma çünkü bu çok yenilikçi bir şey, yepyeni ve garip bir semt. evet garip bir semt, aslında bildiğimiz uydukent ama sanki gelecekten gelmiş gibi. korkuyorum çünkü sanki alıştığımız bornova'nın içine etmişler gibi geliyor bana. bu arada bornova'ya hayatımda sadece 1 kere gittim:)

bu tür rüyalarda bilinmeyen yerlerin verdiği o garip korku ve heyecanı duymamak imkansız:

İSTANBUL RÜYALARI

1) ÇİÇEK PASAJI

rüyamda evimin önünden çiçek pasajına çabuk gidebilmek için otostop yapıyorum. arabada 30 yaşlarında işi gücü belirsiz bir adam var. ıhlamurdere caddesinden sonra açıkçası nereye gittiğimiz belli değil. ıhlamurdere caddesi bir ara mons'ta şehri çeviren çemberin parçası olan ve dükkanların bulunduğu o çok nadir geçtiğim caddeyle karışıyor, o kadar benzeyiveriyor ki anlatamam. özellikle en yukarı kısımlarını düşününüz. her neyse ışıklı bir alt geçite geliyoruz. başı tramvay alt geçitlerindeki umumi helalara benziyor, 10 liraya hırka satan tarzda dükkanlar var, ve bir kerhane havası. başta bıyıklı şiman bir adam var elinde kağıt paralar. buanın adı çiçk pasajıymış. beni arabasına alan sürücü arabadan çıkıyor ve beraber içeri giriyoruz. elimde bir okul çantası var ve montlar. korkuyorum korkuyorum fakat bu o kadar garip, karanlık ve heyecan verici hoş bir korku ki anlatamam.

2) NEVİZADE, KARAKÖY, EYÜP

aynı geçidi çok önceden başka bir rüyamda görmüştüm aslında. turist arkadaşlarım, belçika'dan pek de tanımadığım okul arkadaşlarım izcilik klübü arkadaşlarım geliyormuş istanbul'a. hepsi eğlenmek isteyen, alkolik, gözükara, şamatacı tipler. istanbul ise küçücük, ama karmakarışık bir yermiş. öyle ki, bir deniz parçası ve etrafını bir körfez gibi çevreleyen minicik bir kara var. semtler küçülmüş ve içiçe girmiş. ceneviz evleri birleşerek minik kuleler oluşturuyor. ve sivri çatılar her şey bir minyatürdekine benziyor, iki boyutlu. nevizade ve karaköy ise birbirine çok çok yakın iki karanlık yerin adı. tramvay alt geçidine benzeyen ama ondan çok daha dar, eğlenceli, garip ve içinden adeta yıldız gibi kayarak geçilen yerin adı nevizade ve içki evleri & genelevler hep burada. ve ben oralaı pek bilmiyormuşum, arkadaşlarla yeniden öğreniyorum, bi ara onları kaybediyoruum ve nefesim kesiliyor.

3) BORDO KAHVEHANELER

bu rüyayı az öncekilerle birlikte mi gördüm emin değilim aslında. bana bu rüyayı gördürten avrupanın iç içe biraevleri, bizdeki beatles gibi kafeler olmalı. ama özellikle avrupa'nın alabildiğine uzanan biraevleri. rüyamda saat sabahın ikisi filan. liseden iki alt dönemimden çok konuşmadığım ama çok sevimli bir kızı görüyorum. abla diyor, eve gitmem lazım benim, ailem sorun çıkarıyor. anlıyorum diyorum, sen git ve sonra kendime gece için arkadaş aramaya başlıyorum o meydanda. her kahvehane boş, florasan ışığıyla aydınlatılmış zarif iki sandalyesi olan minik bir tanesi var, içinde de iki sevgili. böyle dolaşıyorum ve yapayalnızım, içim üşüyor. sonunda bordo renkli, içi de bordo ışıklı, bordo koltuklu, sıcak bir kafe buluyorum ve içinde liseden arkadaşlarım var. 10 kişilik bir grup, gülüp oynuyorlar. az önceki zevk veren üşüme hissim (pyscologic breeze dediklerinden) geçiyor, kendimi çok çok iyi ve güvende hissediyorum.

4) NEHİR, YEŞİLKÖY, AKBİL VE BOWLİNG TOPLARI

istanbul'da bir nehir varmış. nehrin üstünden kayarak taksiyle gece yolculuğuna çıkıyormuşuz. beyazıt'tan bir vapura biniliyormuş. fakat pahalıymış bu ve binmesi çok zormuş. beyazıt'ta robert kolej varmış kocaman bir yer ve vapurda kokteyl varmış. ve vapurdan inmek istediğim halde bunu nasıl yapacağımı bilemiyormuşum. ve birden kendimi yeşilköy'de buluyorum. evime gitmek istiyorum artık. (evimin arkası yeşil bahçeyle çevrili bir göl, bunu biliyorum) evime gitmek imkansız gibi... metrodayım çünkü. araçta değil, istasyonda. burası bomboş, sadece pis demirde dizilmiş bowling topları var. akbilime bakıyorum ve evime gitmek istiyorum, göle yakın (gerçekte göl yerine park vardı) yeşillikler içindeki evime.

UZAKTA OTURMA RÜYALARI

bu rüyalarda evim ya da gitmek istediğim yer o kadar uzakta oluyor ki otobüslerin oradan geçip
geçmediğinden bile emin olamıyorum. giderken fabrikalar, boş araziler, güneşli ve tozlu yollar görüyorum.

her neyse, filmlerin anlatmak istediği konudan çok bazı görüntülerin güzelliğine takılıyorum, anlamsız bir şekilde güzellik, neden gördüğümü bilmediğim anlamsız rüyalara geri dönmek, orada kalmak istiyorum, neden, sadece daha güzel olduğu için.

Pazar, Ekim 12, 2008

yeşil gözlü kız

üniversitede tesadüfen tanıştık. beraber bir derneğe gittik. başka biri de vardı tabi. güzel bir gündü. benden 6 yaş büyüktü ve bana sürekli dik durmamı söylüyordu. buraya kadar güzel de... ben bugünün sonunda ona ne dedim? aynen şunları: "ben güçsüzüm. neden güçsüz olduğumu bilmiyorum. bu fiziksel bir şey değil, zekayla ilgili de değil. yalnızca kendimi çok güçsüz hissediyorum ve bunun çözümü yok."

yani yeni tanıştığım birine kendim hakkında kurduğum cümlelerin patetikliğine bakar mısınız? üstelik daha yeni hayata daha sıkı tutunan çocukların derneğine gitmişken. gururla abaküsünü gösteren o tatlı çocuğun derneğinde hayranlık içinde kalmışken, kendimizi huzur içinde ve rahatlamış hissettikten sonra, tutup bunu söylememin adı: "gariplik". "şımarıklık". ya da boş laf.

Çarşamba, Ekim 01, 2008

regina'nın kanatları altında



dün rüyamda sınıfımıza bir kız gelmişti. güya doris'in evinde benden önce kalan jamaikalı kız oymuş. fakat samarra'nın zenci olduğunu rüyamda unutmuşum. bu yüzden regina'nın adı samarra değildi fakat yine de jamaikalıydı. beyaz tenli, yeşil gözlü ve çok güzel bir kızdı. o kadar güzel bir kızdı ki onu kıskanmıyordum bile. zaten öyle uzak, erişilmez bir güzelliği yoktu. sıcak ve geniş bir güzeldi. balıketiydi, beyazdı, açık renk gözlüydü ve güzelliği insanın içini açıyordu. çok dışadönük ve hafif anaçtı, konuların üstünde durmuyordu, umursamazdı ama derindi. hem samarra'ymış ama hem de meğersem, arkadaşımı başka biri uğruna terk ettiği için (arkadaşım üzülüyor diye) biraz mesafeli durduğum bizim üniversitede uluslarasındaki o güzel, zarif kızdı, ona duyduğuma benzer bir hayranlıktı regina'ya duyduğum ama regina neşeliydi, genişti ve hafifti.
her neyse regina bizim fakülteye gelmişti ve benim içinde bulunduğum arkadaş grubunu seçmişti. çünkü beni seviyordu ve beni kendine yakın buluyordu. ayrıca arkadaşlarımı, avcı'yı mavcı'yı, ırmak'ı da seviyordu, biz de regina'nın tayfamıza katılmış olmasına hiç şaşırmamış, gyet memnuniyetl karşılamıştık bunu.
ben rüyamda her zamanki beceriksizliklerimi yapıyordum. okul çıkışında herkesi bekletiyor, hr yere geç kalıyordu. tüm arkadaşlarım benden şikayetçiyken regina sadece şaşıryor ve hiç üstünde durmuyordu. okul çıkışında bahçede beni bekliyordu. gel, sana hayatımdaki en önemli iki insanı takdim edeyim diyordu. ve jamaikalı olduğu için, yani enternasyonel bir tipti, beni brezilyalı, 40 yaşlarında bir çiftle tanıştırıyordu. erkek, uzun boylu, koyu renk tenli ve yakışıklıydı, kadın uzun, sağlam, uzun simsiyah saçlı, koyu renk tenli ve sıcaktı. avrupai, bohem bir çiftti, hippi kıyafetleri giymişler fransızca konuşuyorlardı. konuşmaları mükemmeldi, yalnız hafif aksanlıydı ki bu aksan onlara güney amerika sevimliliği katıyordu. işte regina'nın hayatındaki en önemli iki insan böyle özenti tiplerdi. fakat akıllılardı, bu belliydi. regina kadınla mükemmele yakın bir ilişki kurmuştu. bana fotoğraflarını gösterdiler. birbirlerine sarılıp ağlamışlar ayrılırken. içten içe kıskandım. regina ile yeni tanışıyoruk, iki kadın arasındaki o yakın, sıcak ilişkinin tadını biliyordum ve regina'yla birbirimizi sevelim istiyordum. onun o geniş, rahat, yumuşak, sakin, cool hali beni çekiyordu. ben öyle değildim çünkü ve öyle insanların kanatları bana gölgeli, güzel görünüyordu.
çift sonunda gidiyor ve regina bana dönüyor. avcı ve arkadaşlarımız bizi bekliyor. onda samarra ve uluslararsındaki beyaz tenli zarif kızdan sonra ş'yi ve celine'i görüyorum. o kadar da yakın olmamamızla celine. neşesiyle ş. ve uyandım işte ne olsun, bir şey olacak değil ya.