Pazartesi, Haziran 20, 2005

Pazar, Haziran 19, 2005

evdeki kullanılmayan eşyalar ve bunların hayatımızdaki yeri

nasıl ki bütün evler ıvır zıvırla doluysa bizim ev de öyledir. yalnız bizim ev bu konuda biraz daha üstündür. günlük kullandığımız eşyalar bizim için ilginç sayılmaz, tanıdık, bildik eşyalardır işte, oysa çekmecelerimizde az yer kaplıyorlar. benim asıl değinmek istediğim evimizde bizimle yaşayıp giden bir sürü yabancı eşyanın oluşu. geçen seneye kadar varlığını farketmediğim ama sonradan benim için çok önemli bir hazine olmuş 5 ciltlik sosyalist kültür ansiklopedisi, fi tarihinden kalma çocuk eğitimi konulu dandik bir kitap, kimsenin nerden evimize geldiğini bilmediği absürd bir elbise, bilmemkimin düğün davetiyesi, saçma sapan broşürler... araştırıp incelediğinizde hepsinin bir geçmişi vardır ve hepsi bize çekici bir biçimde yabancıdır bu yüzden daha çok incelemek istersiniz ve vay be ben nerde yaşıyormuşum dersiniz. demek istediğim, daha güzel bir dünya. bunu ilk defa ezgi traktan duydum. bazen bir görüntü bile bunu hissettiriyor. manzaralı dere kenarları çoğu kez beni sıkar, doğayla iç içe parklardan da bahsetmiyorum. bazen gri bir apartman bile günlük yaşamdan ayrıksı durabiliyor ve o zaman diyorsun ki ben neden hep böyle hissetmiyorum kendimi, yoksa gözlerimi mi bağladılar? evet, ezgi trakla okul bahçesinde yürüyorduk, kilse kulesi okul duvarından görünüyordu akşamın karanlığında, barlardan gelen canlı müzik sesleriyle sanki beyoğlu'nda, lisenin bahçesinde değil de, başka bir yerdeymişiz gibiydi. bu hissi ezgi trak'a anlattım, o da: evet, sanki daha güzel bir dünya varmış gibi dedi. benim arkadaşlarım işte böyle akıllıdır.

Çarşamba, Haziran 15, 2005

savaş ay ve pink floyd

savaş ay'a kızacak hakkı nerden bulduğumu sormayın. yalnız bugün pink floydun şarkı sözlerinin en çeviri olduğu belli hallerini, konu kıtlığından olmalı, köşesine almış ve şu notu eklemiş:

Yukarıda The Wall albümünden apartılmış şarkıların Türkçesini yazdım size. Şaşırıp: ''Yine ne yazmış bu salak?'' diyeceğinize kalbinizi çalıştırıp nüfuz edin içine her sözcüğün.

gsl ve hanım kızların bozulması

Bugün 138 abilerleydim, hem de tek başına, devresinden tek insan olmadan. Bir abi boş su şişesini işaret ederek: İşte galatasaraylılığın insanı dönüştürdüğü şey, dedi. Tabi sen hariç, E.S. Sen beste yapıyorsun, aferin. Hem seneye Belçika'ya gideceksin. Ve tabi biraz inek sayılırsın. Annem arabada bir alt devrem olan ve annesini tanıdığı bir kızdan söz etti, kardeşim karnıyarık yapan, hanım bir kızmış ama okul onu serseri bir çocuk yapmış. Ya anne, dedim, işte böyle. Bozuluyor olabiliriz, bundan gurur duyan bir yanımız var. (Şovenist insanları da hiç sevmem.)

Salı, Haziran 14, 2005

oldukça garip bir buluşmaydı, okuyucu olmayan sevgili insanlar, belki sen onuray mete, buluşmanın kendi değil oluş şekli çok garipti. 135 Ozan Abi'yi gördüğümde normal bir gün geçiriyor olsaydım o ana dek, bu görüşme de oldukça sıradan geçerdi. fakat garipliklerin başladığı yere bakın. eski zavallı günlerime döndüğümün resmidir bu.

sabah dün otobüste beni seven çarşaflı kadın bugün bana seni çok sevdim ben arkandan dedi. ne güzel kızmışsın dedi. keşke herkes böyle düşünse teyze. kıkırdadım. fakat bu aptal düşsel ruh haline nasıl girdim ben? şimdi uzun uzun anlatacak değilim. önceleri şöyle diyordum: eski saf halime ne oldu? konuşurken, akranlarımla aramda onarılmaz bir uçurum hissederdim, onlar ayrı ben ayrıymışım gibi gelirdi, ölsem arayı kapatamayacakmışım gibi gelirdi. bu halime acır ve kendim için üzülürdüm, aynı sözcüklerle konuşamıyorduk bile. ve tabi böyle olunca evimde doğumgünü partisi düzenleyecek halim yoktu, çünkü eve içki sokamazdım ve doğru düzgün bir müzik setim de yoktu. fakat değiştim. ve konuşurken yavaş yavaş kendimi okul insanlarının sözcüsü gibi hissetmeye başladım. bu topluluk ruhunu içimde taşıdığımı görenler toplantılarda bana gitar falan çaldırmaya başladılar, ve böyle olunca da şımardım tabi. kuzenimin ortamcılık akan konuşmalarını kuzu masumluğuyla ve içten içe bir alaycılıkla dinleyen ben, günlüğüne dünkü sabahlamasını yazacak kadar yüzeysel oldu. ve son günlerde bunun için tasalanıyordum biraz da, artık ezik olmamanın verdiği bir suçluluktu bu. ah, çünkü insan ezik günlerinde düşünür ancak. öyle değil mi?

fakat bugün anladım ki, hala aramızda uçurumların olduğu zamanlar olabiliyor, ve hala kimseyi yatıya çağıracak kadar mutlu değilim henüz, aptal şeylerden aptal sonuçlar çıkarabiliyorum. bu da içimi rahatlattı, asla sosyal kuş olmak istemem çünkü.

saray helvası

Image hosted by Photobucket.com

çek ailem ve ben. en esmeri benim, yanımdaki Radka, küçük kız, Jana büyüğü. baba abye karşı, komünist rejimden kurtuldukları için sevinçliler. kızlar çok kibar, adımın anlamını (ezgi) egzotik buldular, ve giderken onlara sarılınca biraz afalladılar ama yine de sevgilerini hissettim, chartier de böyle diyor: C'est Europe.
biliyorum, Ezgi Yıldız ve Onuray Mete, buranın ratingini ölçen alet 0 okuyucun var dese de, siz beni okuyorsunuz.

Cuma, Haziran 10, 2005

masumiyet

bugün herkes beni seviyordu ve gerçekten sıkıcı bir durumdu bu. eminönü otobüsünde yanına oturduğum kadın bana liseye gidip gitmediğimi sordu, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle, taksim otobüsüne bindiğimde ise genç bir kadın "torbalarını tutayım mı canım?" dedi. pek sevimli bir görüntüm olduğunu sanmıyorum, niye böyle yaptılar anlamadım. okulda adını bilmediğim bir müzikoloğun söyleşisine katıldım, salondaki en genç çocuk olduğumdan olacak, sürekli anladım mı diye kontrol etti ve sevecen sevecen göz kırptı. onlar bana böyle iyi davrandıkça ben yapmacık bir sevimliliğe büründüm, anaçlıklarını boşa çıkarmamak için uğraştım. hiçbir zaman gülümsemediğim kadar masum ve şirin gülümsemeye çalıştım ve uysal uysal başımı da sallıyordum. allah beni davul etsin.