tavsiyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tavsiyeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Şubat 27, 2011

egonuz aç bir köpektir, besleyin

çoğu insanı üzen bir şeydir ego, ve en egosuz görünende bile vardır, tahmin ettiğinizden de çok. ben egomun beni içten içe hırpaladığını, üzdüğünü hissederim çoğu kez. bir keresinde talimhane'de babamın yanına gitmiştim. onun arkadaşlarıyla konuşuyordum. babam birden sinirle sözümü kesti ve bana "neden mıymıymıy konuşuyorsun, kedi gibi? her hareketin 'ay ne tatlı kız desinler' diye ayarlanmış" dedi. mıymıylık maskesinin altında ise aç bir köpek besliyorum.

işte bu nedenle kendi egomu sevimli, aç bir köpeğe benzetirim. hepimiz istiyoruz, bazı ihtiyaçlarımız var. hepimizin içinde açgözlü bir köpek var.

her zaman egoyu öldürmekten bahsederler. ama biliniz ki, köpeği aç bırakarak öldüremezsiniz. aç kalan köpek saldırganlaşır, ve tüm hayatınız onun oraya buraya saldırmasını engellemeye çalışmakla geçer. aynı şekilde çok beslediğiniz köpek şişmanlar ve kıçını kaldırmaya üşenir, ve oraya buraya sıçar ve temizlemekle uğraşırsınız.

şimdi hiç inkar etmeyin. hepimizin içinde güçlü, saldırgan, aç, başarıya ve sevgiye susamış bir şey var. kendi adıma rekabete bayılıyorum, ama bayılmıyormuş gibi yapıyorum. tarz meselesi.

zavallı biz, öyleyse nasıl yaşayacağız? o köpeği olması gereken yere nasıl bağlayacağız? kırdığımız kalpleri nasıl onaracağız? sevdiklerimize gereken ilgiyi gösterebilecek miyiz başımızı kendi dertlerimizden kaldırıp? onların sessiz çığlıklarını duyabilecek miyiz? kendi koca odamızdan nasıl kaçacağız?

cevap basit: köpeği besleyin, sonra hayatınıza dönün. onu yürüyüşe çıkarın, ve ona diyin ki "benim yapacak başka işlerim var." başka işler kendileri gelir bazen, ve insan o zaman kendini unutur. yaani. açıkçası ben de çok bilmiyorum.

Perşembe, Aralık 16, 2010

üzgünlük modası suçlamaları hakkında

daha da üzülmek istiyorsanız bu yazıyı fiona apple'dan oh sailor eşliğinde okuyabilirsiniz:

O' Sailor, why'd you do it
What'd you do that for
Saying there's nothing to it
And then letting it go by the boards

üzgünlük, evet bize batı kültüründen, gençler aracılığıyla geçmiş bir modadır. üzgünlük kelimesini, "depresyon" kelimesini kullanmaktan bıktığım için kullanıyorum. "alaşağı olmak" vs deyişleri de kullanabilirim belki ama abartılı olur. üzgünlüğü, batı ülkelerinde görülen türden depresyon olarak anlamanızı rica edeceğim. veya daha geniş anlayın, daha iyi olur. yazım bu konudaki önyargılarla, burun kıvırmalar ve yanlış anlaşılmalarla ilgili, sizlere bu gerçeğin içinde yaşayan biri olarak bazı bilgiler vereceğim. biraz da bu blogda her zaman, bıkıp usanmadan söylediklerimi bir kez daha tekrarlayacağım. yeni bir konu bulana kadar:) bu konuda vereceğim bilgiler ise sadece tanıklık, deneyim ve basit düşüncelerden ibaret.

şimdi bir üzgünlük gerçeği vardır, evet. fakat bu başlı başlına bir moda değil, bir yaşam biçiminin, bir düşünceler sisteminin parçasıdır. bir yaşam biçimi, size bazı düşünce ve değerleri aşılıyor. bu değerlerin parlak olduğu kadar karanlık yönü de vardır. kanımca bu ikili ayrımı en çok müzikte gözlemleriz. aptalcasına mutlu pop müzik ve yine aptalcasına hüzünlü alternatif müzik türleri. (grunge, alternatif rock vs) bu ikincisinin de adı pop olmasa da son zamanlarda çok tutulmuş ve popüler olmuştur. tabi bu yaptığım çok da basit bir ayrım. bu ikisine tam olarak girmeyen nice şarkıcı, nice grup, nice şarkı var. arkadaşlarım arasında yaptığım gözlem, göre, batı tarzı eğitim veren özel okullarda üzgünlük oranının, devlet okullarına göre daha fazla olduğu yönünde. dizileri düşündüğümüz zaman "gossip girl"deki üzgün karakter sayısının, çok daha olumsuz koşullar altında yaşayan "hayat bilgisi"ndekinden çok daha fazla olduğunu görüyorum. hadi dünyanın en klişe örneğini verelim, norveç'te intihar oranı ühüüüü.. tüm bunlar üzgünlüğün "öğrenilen" bir şey olduğunu, kültür ile alakalı düşünsel bir durum olduğunu bize gösteriyor. şu an çok popüler olan bilişsel davranışçı terapi de bunu savunmakta.

yine de insafsızlar, bu üzgün olduğunu söyleyen kişiye "şekil yapıyorsun" demenizi haklı kılmaz. evet, o kişi icabında şekil de yapıyor ama bakalım bu süreç nasıl işliyor:

kronik üzgün kişi, o gün halinden her nasılsa memnundur. sonra bir şey olur. mesela ahmet altan'ın tehlikeli masallar diye bir kitabı vardı, orda bir kadın sabah çok süper hissederek kalkıyor, duş alıyor, ayna karşısında süslenirken yanlışlıkla parfüm şişesini düşürüyor ve birden deyim yerindeyse "alaşağı oluyor". çok büyük bir ağlama krizine giriyor falan filan. bende genelde bu olay birinin bana bir şey demesidir. herkesin değil anlamlı bazı bağlantıları olan bazı durumları temsil eden muhtelif kişilerin belli yöndeki eleştirileri veya en ufak imaları, davranışları... yoksa herkesin her sözüne saatlerce ağlamıyorum.

ikinci aşama, bu küçük olayın taşları yerine oturtmasıdır. veya o an size aşırı doğru gelen bir gerçeğe işaret etmesi. ama tabi taşlar yerine yanlış oturmuştur, o gerçek sandığnız şey öyle değildir, o ayrı. parfüm şişesinin düşüp kırılmasnı ele alalım. ahme altan'ın kahramanı nermin o an ne düşünüyordu? herhalde şuna benzer şeyler (tabi çok basite ve kabaca yazdım):

"bu sabah çok huzurlu uyandım. kendimi çok tatlı bir durgunluk içinde ve dinlenmiş hissediyordum. buna çok şaşırdım çünkü genelde böyle olmaz. bu bana verilmiş bir lütuftu. bu hediyeyi acaba hak edebilecek miyim çünkü daha önce hep elimden alınmıştı? (nermin'i küçükken annesi terk etmiş, dedesi çok sevgisiz bir insanmış falan filan) duş aldım, vücudumu aynada seyrettim. gerçekten çok güzel bir kadınım. ama işte öyle olmadığı anlaşıldı çünkü parfümü düşürdüm. bu kadar süper ve sinemotografik bir sabahın içine sıçtım ve parfümü düşürmem de birçok şeyin ispatı aslında. ne kadar anlamlı. evet."

"her neyse bu yazıdaki konsantrasyonumun içine sıçıldı çünkü annem eve geldi. o evdeyken bana huzur yok. gerçekten süper bir yazı yazacaktım, herkes okuyacaktı ve beğenecekti ama işte artık mümkün değil çünkü annem eve gelip bana yemeği yapıcam yardım et dedi. işte, anlamıyor. bir de bana dün gelmiş sen nasıl üniversite öğrencisisin azıcık gezip tozsana diyor. ama hiç dışarı çıkasım yok çünkü bu ailemden bıktım. kendileri müthiş bir öğrencilik hayatı geçirmişken benimkinin içine sıçıyorlar. zaten benim gibi öğrenci mi olur. halimi düşündükçe utanıyorum. utandığıma göre utandırıcı bir durum var ortada yani, çok açık. söylediğim zaman da paranoyaksın diyorlar ama ben biliyorum onların istediği işte, ben mutsuz olayım. ama onlar dışında da beni seven yok. birçok kişi beni gülünç buluyor. arkamdan dalga geçiyorlar. seven var ama onlar sayılmaz. onlar objektif olamıyorlar. tek sorun hukukta okumam aslında. hukuk benim algılarımı kapadı, beni ot bir insan yaptı. ama hayır, hukuk iyi. tek suçlu benim olgun bir insan olmamam. tipimde bile bir şey var. sözgelimi tiyatrodan ilyas ne kadar mutlu ve düzgün..."

şimdi de "üzgün" olduğum zaman benim aklımdan geçen şeyleri okudunuz. bunlar tabi yaklaşık şeyler. basit görünseler de otomatik olarak bazı hisleri doğuruyorlar. bu hisler başedilmesi zor şeyler. üzgünlüğü yaşamış olanlar mutlaka bilir. içinizi bir bıçak oyar sanki. peki başetmek için ne yapıyoruz?

üçüncü adım: üzgünlük bilinci geliştiriyoruz. başımıza bunlar sık sık geldiği için "evet şu an ben üzgünüm" diyoruz. "üzgünüm, üzgünüm, ben hep üzgünüm." "en iyisi ben öleyim, ölürken ne not yazayım, ah ne de üzülürler, sonunda anlaşılır halim" veya "biriyle konuşmam lazım. birini arayayım bir şey yapmam lazım" bu düşünceler 5 dakika sonra insanı rahatlatıyor. örneğin ağlamak. ıslak, bebeksi bir his kalıyor geride ve bir kimlik. bazıları şarkı yazıyor. bazılar şiir. ve en sonunda "ben özgürüm" gibi bir his kalıyor geride "ben üzgünüm" ve bu zafer hissi gibi bir şey. sizin moda, şekil sandığınız şey küçük bir teselliden ibaret aslında.

yani öğrenilen asıl şey üzgünlüğün kendisi değil ona yol açan düşünce sistemleri. kimse üzgün olmayı bilerek seçmez. daha çok farkında olmadan onu alışkanlık haline getirir. siz de üzgün olduğunuzu düşünüyorsanız size şu kitabı öneriyorum:

dr. robert burns- iyi hissetmek. bu kitabın ilk 100 sayfası sayesinde gerçekten inanarak aşağıdaki paragrafı yazabildim ve ne zaman okusam kendimi yüzde 30 filan daha iyi hissediyorum:

"istersem kendimi daha iyi hissedebilirim. Bunu bana sağlayacak çok iyi arkadaşlarım, beni sevgiye boğan insanlar var. Ailem de öyle. Hayatım ezik değil, bu çok saçma. 22 yaşımdayım, çok iyi deneyimlerim ve kariyerim var. İyi bir bölümde okuyorum. O çok özendiğim X'ten daha iyi özelliklere sahibim. Sosyal yaşamım istediğimde var, hem de beraber olmaktan zevk aldığım kişilerle."

Cumartesi, Kasım 13, 2010

olamadım şarkısı: isteklerin ve acıların ölümü

yapamadım şarkısından kötü bir şey varsa o da olamadım şarkısıdır. yapamadım şarkısı "aman ne olacak" dersin susar. ama olamadım şarkısı hiç susmaz. geçici oldum zamanları vardır, sabah erken kalktığın, kahvaltı hazırladığın, kış aylarında bile ayak tırnaklarını boyadığın. sonra geçer ama. "yetersizliğimi fark edecek kadar akıllı olamadım." düşüncesiyle andığın zamanlar olur bunlar.

mesela "kpss sınavında birinci olamadım" çok basit bir durumdur, çözülebilir. daha zor çözülecek durumlardan örnekler vereyim:

tam ve bütün bir insan olamadım.
anne babamın sözünden çıkabilecek kadar cesaretli olamadım.
anne ve babama iyi bir evlat olamadım.
sevgilimi bu kadar umursamam çok ezik.
sevgilime iyi bir sevgili olamadım.
yaşıma rağmen hala olgun bir insan değilim.
hala tanrı'ya inanacak kadar demode bir insan olmam çok ezik.
tanrı'nın istediği gibi bir insan olamadım.

uykusuzukla geçen gecelerde internette sizinle çatışacak yazılar arar, msnde size kötü şeyler söyleyecek kimselerle konuşmaya çalışırsınız. onların gözünde çok hamsanız eğer gerçekte, kalbinize bir acı saplanır, kötü bir uyku görürsünüz. uykunuzda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğinizi görürsünüz. uyanınca hatırlamaya çalışırsınız. o his "hatırlama yoluyla" size geri gelir. şiddetli bir ölme isteği.

ama bu şiddetli istek yüzeyseldir. onun altında yaşama isteği, bir an ölmek ve yeniden doğmak, gerçek yaşama doğmak isteği... zihnindeki bu kötü seslerin, bu tırı vırı istek ve acıların sönmesi isteği. altından gerçek yaşam, size tatlı tatlı gülümser "ben burdayım. olamadım şarksı sustuğu zaman tüm yalınlığınla bana geleceksin. bu şarkıyı söylemek ve dinlemekten aldığın zevkleri bitirdiğin zaman, bıkma noktasındayken, düşmanlarını kendi haline bırakma noktasındayken ban geleceksin. şimdi gelmeye çalışma. ben burdayım. ben gerçek yaşamım, seni her şeyden bağımsız olarak seviyor ve bekliyorum. sen üstteki yetersizlikler değilsin. sen benim bir parçamsın ve göğsünü sıkan acıdan ve uyku düzenindeki bozukluklardan sıkıldığın an bitecek bu şarkı. şimdilik bunları yaz ve kendini avut bakalım...

Salı, Kasım 09, 2010

analar ve babalar

"el bebek gül bebek seni şımartmışlar
yerlere göklere sığdıramamışlar."

dünden beri canan tan'ın çok satan kitaplarını okuyorum, hatta yutuyorum onları hap gibi de işte bir şikayetim var. baş roldeki kızları aileleri çok pohpohluyor. bakıyorum kız istanbul'da sıradan bir bölüm kazanmış, aile hemen "oo, seninle gurur duyuyoruz, prensesimiz, harikasın" bilmemne. kızın bir şey yaptığı yok yani açıkçası sıradan bir genç hemen "oo, sana çok güveniyoruz yavrumuz" vs. kız eroine başlıyor hemen eve getirmeler, bakmalar, hemen kız ailesinin güvenini tekrar kazanıyor. tamam, benim annem babam da beni her gün dövüyor değil. ama yine de özeniyorum böyle şımartılan tiplere. keşke beni de şımartsalar. hasta olunca bazen o ilgiyi görüyorum.

tolle demiş ki "çok erdiğinizi düşünüyorsanız gidin bir hafta ebebveynlerinizle yaşayın." bence en gerçekçi yaklaşım bu. çünkü ebeveyn dediğin, en iyisi de olsa biraz şeydir... senin açığını yakalamaya çalışır gibi bir his verir sana. isediği bu değildir de ne bileyim. her adımda biraz seni sınar. bir şey demese de eksikleri sen tamamlarsın. kafanın içine yerleşir bir yerden sonra anan baban, gerilirsin.

diyelim bir salaklık yaptın, otobüsü kaçırdın, taksi tuttun, 20 lira bayıldın. içindeki sen seni hemen bağışlar. içindeki sen böyle şeyleri hiç takmaz aslında. içindeki annense hemen söylenir. "sana ne zaman güveneceğiz?" filan der. eve gidince de içindeki annenin cismani haliyle kapıda karşılaşırsın. karşılaştığın kişi annen değildir, onun söylenen anne egosudur. anne egosu yüzeyseldir aslında, gerçek olan onun sana derinden sevgisidir. bunu bilirsin ama yine de sinirlenirsin. gerçek annen, gerçek baban, kendi ana baba egolarına kendilerini niçin bu kadar sık kaptırmaktadırlar? tolle diyor ki "ama diyorsunuz, onların onayı olmadan kendimi mutlu ve rahat hissedemiyorum. yok canım? seni onaylamak zorundalar mı? peki sen neden bu olmadan mutlu olamayasın?" örnek bir evlat olma işi, iskambilden ev kurma işine benzer. en ufak bir sarsıntıyla yıkılır, yeniden yapman gerekir. ama bütün bunlar tırı vırıdır. şikayetleri, sinirleri, onların egolarıdır. gerçek olan onların sana derinden sevgisidir. sen de göstermelik bir "güven ve sorumluluk abidesi" ol bakalım. bunlar pragmatik.

Pazar, Ekim 31, 2010

beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın

dün gece bahsettiğim konuyu biraz açmak istiyorum. şöyle ki kalıplaşmış tek korku insanlara karşı duyulan değildir. zihnimizde o kadar çok sabit fikir vardır ki bunlar çeşitli korkulara yol açar. videoyu izledikten sonra bunların neler olabileceğini düşündüm. aklıma şunlar geldi, çok bilindik şeyler hepsi:

ırkçılık: ırkçılığın bilinmeyene duyulan korkudan olduğu söylenir zaten hep. belli insanlara karşı önyargı cehaletle korkunun karışımından doğar. 2 sene önce amerika'ya gittiğimde kim diye bir kadın bana karşı açıkça ırkçı davranmıştı. öyle ki konuşmaya ve iletişim kurmaya çalıştığım halde beni tanımayı reddediyordu. bir gün küçük kim'le konuşurken tesadüfen üniversite öğrencisi olduğumu duydu ve şaşırdı. ne saçma şeydi karşındakine sormak yerine kafandakine inanmak! belki de yabancı öğrencilerle kötü deneyimleri vardı. en yanlış şey de bir kaç deneyimi hayatının tümüne yaymak. mesela ben burda sınırlı deneyimime dayanarak "ayy, amerikalılar çok salak" desem hoş olur mu?:) kendi sınırlı deneyimimi gerçeğin bütünü sanmam?

kadından bilmem ne olmaz önyargısı: burda da elbette erkek egosunun, maço duyguların, üstünlüğün kırılacağı endişesi var. ah ne kırılgandır egomuz! annem genel cerrahi ihtisasına ilk girdiğinde kıdemlilerinden resmen "mobbing" görmüş. o zamanlar kadınlardan cerrahiyi seçen daha azmış. hatta biri ona "lavaboya işeyemiyorsan bu branşı seçmeyecektin!" bile demiş. annem şunu anlattı. ben bir iki kere hasta olmuşum da izin alması gerekmiş. aman ne kadar göze batmış. herkes "ben demiştim" havalarına girmiş. annem sonra dikkat etmiş, erkek doktorlar (ve hatta yaşça epey büyük) çocuklarının hastalığı için, kendisinden daha sık izin alıyorlarmış. ve kimsenin bu durum gözüne batmıyormuş. çünkü algıları bunu seçmiyormuş. ayrıca erkek doktorlar da çabucak yoruluyormuş ama bunu söylemekten çekinmiyorlarmış. hiçbir şeyi ispat etmek zorunda değillermiş çünkü. geçen senelerden birinde bu kıdemli "abi"lerden biri annemden gidip "biz sana çok çektirdik, hiç de hak etmemiştin" diyerek özür dilemiş. buna çok duygulanmıştı. demek ki değişmez dediğimiz düşünceler de değişiyor. evet insanlar değişiyor, bu da çok güzel bir şey.

hazır feminist takılmaya başladık, kadın cinselliği üzerine de 2 örnek vermek isterim. zira bu konuda, dünyada ve ülkemizde daha çok, korku, önyargı ve sabit fikirler almış başını gidiyor.

vajinismus (cinsel ilişki korkusu): bu korku da ya geçmiş tecrübelerden (taciz, tecavüz vs) ya da geçmişte sık sık duyulanlardan, bazen ikisinden gelir. türkiye'de avrupa ülkelerinden fazla olması duyulanların, hissedilenlerin, kollektif bilincin veya bilinçaltının kızları cinsel ilişkiden korkutan fikirlerden ve bazı yanlış bilgilerden oluşmasından dolayıdır. kollektif bilince veya bilinç altına sahip olmak için toplumun alt veya eğitimsiz, sıradan kesiminden olmak gerekmez. aksine okumamış kızlarda bu türden bir korkuya daha az rastlanıyormuş. cinsel ilişkiden korkan kadınlar esnasında daha önceden cinsellikten korktuklarını bilmezler. yüzeyde bu korku görünmeyebilir, hatta saçma bulunabilir. henüz fark edilmemiş bir korku vardır. yüzleşme esnasında ise kollektif bilince dayanaklık eden fikirlerin ne kadar berrak bir şekilde kadının zihninde yankılanıp durduğu tarif edilemez. kadın bunu fark edince şaşırır ve bu fikirlerin ne kadar da kendi içinden geldiğini duyumsar. "çok acıyacak." "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." "yüzüne baktıklarında her şey anlaşılacak." "kan gövdeyi götürecek." bu fikirler zincir gibidir, gevşemeye engel olur. öylesine içeri yerleşmişlerdir ki insan vücudunu kendi iradesinin değil zihnindeki bu demir fikirlerin yönettiğini düşünür.

kadınlardaki orgazm olamama sorunu: sorun şudur ki çoğu kadın kendisini seksle özdeştiremez. ülkede şahin k. gibi tüm erkeklerin kendini özdeşleştirebileceği çirkin, göbekli bir porno yıldızı varken, kadınlar seksin sadece "öteki kadınlar" için olduğunu hisseder. bu insanüstü, ahlaksız ve şuh yaratıklar seksi tekelleri altına almışlardır. ayrıca yukarda bir üst başlıkta belirttiğim şeyler hala geçerlidir. kız arkadaşlarınıza, etrafınızdaki kadınlara gidin de gizlice sorun. çoğunun cevabı "hayır" olacaktır. bu cevapları ala ala zihniniz "demek ki bir kadının bu noktaya ulaşması imkansıza yakın." diye bir sabit fikir üretecektir. sakın buna izin vermeyin! deniliyor ki her zaman "kadınlar daha zor uyarılıyor." "uyarılmak için tensel temas gerekiyor." bu fiziksel olarak doğru değil. "bunun için çalışmalısınız" der kadın dergileri. çalışmak derken sanırım en kökten çalışma yönemi "sabit fikir avı"na çıkmak olmalı. farkındalık, zihnin barajını yıkmak için birinci yolmuş. bana da mantıklı geldi.

aşk acısı: ayrılanlara sorun, bazıları "keşke ölseydi ama beni bırakmasaydı" bile diyecektir. bu kadar komik bir cevap olabilir mi? ayrı kalmak istemediğin bir insanın ölmesini neden istiyorsun? şaşırmış gibi göründüğüme bakmayın, ben de bunu birçok kez birçok farklı kişi için diledim. öyleyse ayrı kalmaktan daha çok acı veren bir şey var: bırakılmış olmak. sanki o kişi egonuzu da bıraktı ve çat! zavallı yumurtalar kırıldı... (neden yumurta dediğimi açıklayayım: oratokuldayken üstün dökmen ve doğan cüceloğlu kitapları hastasıydım. hayatımı bu iki insana göre yönlendiriyordum. bu ikisinden biri, sanırım üstün dökmen insanın sahip olduklarını birer yumurtaya benzetmişti. örneğin kariyeri bir yumurta, ailesi başka bir yumurta. onları ayrı sepetlere koyun, biri kırılınca hepsi kırılmasın, diyordu. siz yumurtalarınız değilsiniz, her şeyi gözlemleyen bilinçsiniz ve her şey değişip duruyor diyordu. sanırım eckhart tolle de aynı şeyi söylüyor.)

aşk acısı hakkında küçük bir hikaye anlatayım. benim yakın bir arkadaşım var. bir gün bunu epey yakışıklı bir çocuk öpmüş. arkadaşımın egosu o kadar büyümüş ki kendini olduğundan daha iyi görmeye başlamış. ama çocuk bir süre sonra arkadaşıma dönüp: "ya, öpüşürken bu kadar üzerime gelmesen? karın kaslarım ağrıyor. ben bir yere gitmiyorum sonuçta." demiş. kızcağız bu sözle egosunun yerin 56 m altına indiğini hissetmiş ve çok utanmış. bunu gören çocuk şefkatle kıza sarılmış ve kendinden emin bir şekilde "ileriki yaşamında yararlı olur diye söyledim." demiş. arkadaşım o güne kadar bu konuda gayet iyi olduğunu zannediyormuş. bir kaç gün sonra her reddedilmiş kızın ve güreşe doymayan mağlup pehlivanın yaptığı gibi google'da çocuğun adını aratmış ve çocuğun bazı gösterilerde dans ettiği videoları bulmuş. bu videolarda bir şey fark etmiş: stanislavski'nin "dansçılarda abartılı bir zarafet vardır." sözünün ne kadar doğru olduğunu. tuhaf bir şekilde dansçıların ne kadar minik hareketler yaptıklarını, ne kadar hafif dokunuşlarla birbirlerine dokunduklarını fark etmiş. ve bu onun hiç hoşuna gitmiyormuş çünkü bunu biraz komik ve yapmacık buluyormuş. bunu fark etmek, bir anda kırılan yumurtaları tamir etmeye yetmiş! "o çocuk her şeye dansçı gözleriyle bakıyordu ve o beni zarif bulmadı, ama bir başkası pekala bulabilir." "örneğin grotesk eserler sahneye koyan bir rejisör veya sado mazo partiler düzenleyen bir sapık beni zarif bulabilir! işin doğrusu ben ne güzel, ne de kötü öpüşmekteyim, tek bilebileceğim şey tarzımın o çocuğun hoşuna gitmediğidir."

bir başka arkadaşımı ise sevgilisi başka biri için terk etti. o da bunu boyunun kısa olmasına bağladı ve sürekli boyunun kısalığından şikayet etmeye başladı. nedense boyu o zamanlar bana da biraz kısa gelmeye basladı, daha doğrusu kısa boylu bir çocuktu ama şimdi bu benim de gözüme batmaya başlamıştı. allahtan bahsettiğim arkadaşım aşk acısını atlattı ve ben onun kısa boyunu değil neşeli ifadesini fark ediyorum.

aşk acısından tek çıkarabileceğiniz sonuç onun sizi terk ettiğidir. belki biraz daha fazlasıi belki ona kaba davrandınız mesela. ama hepsi bu. daha fazlası değil.

neyse, görüşürüz. size vereceğim davranışçı ödev şu olacak: yarın aklınızdan geçen saçma sapan fikirleri yakalamaya çalışın ve onlara gülün. hahaaayt. sevgiler.

çuuu çuuu çuuu

Bugün Fuat Amca sağ olsun bir video izledim. Belli düşüncelerde yıllarca takılı kalmaktan bahseden. Bunların çoğunun saldırgan düşünceler olduğunu söylüyor. Örneğin “insanlar bana zarar verecek” düşüncesi gibi. (not: eckhart tolle'ün bir konuşmasıydı. kendisi zihnimizin bizi köleleştirdiğini ve geçmişle bağlantılı sahte egolar yarattığını savunuyormuş. fakat ne dediğini, savunduğu şeyi tam bilmiyorum aslında. bu, izlediğim kısımdan etkilendiğim şeyler)

Benim mesela çok iyi niyetli, insan canlısı bir görünüşüm var. Bunu karşılaştığım insanların yüzde 90ı filan diyor. Görünüşe bakan insanları çok sevdiğimi sanır. Fakat işin aslı, ben insanları o kadar sevmiyorum. Ben onlardan daha çok korkuyorum.

Bu korku ana okulundan beri vardır herhalde. Okul stres demekti. Ergenlikte bu korkumu saklayamadım o kadar. Gel zaman, git zaman, lisede, çok işe yarayan bir metot geliştirdim. Sevimli davranmayı öğrendim diyebilirim. Konuşmada bilerek bazı tatlı hatalar yapıyor, biri bir şey anlatırken pek o kadar ilgilenmesem de onu çok önemser gibi görünüyor, herkese çok cana yakın davranıyordum. “Savaşmak istemiyorum, haydi sevişelim” veya “beni bir rakibiniz değil bir dostunuz olarak görün.” Mesajları veriyordum. O zamanlardan sonra ortaokuldaki dışlanmışlığım ve horlanmışlığımın yerini sevilmek ve korunmak aldı. Bunu sadece etrafımdaki insanların değişmesine bağlıyordum. Oysa ben de değişmiştim. Artık beride durmuyordum, surat asmıyor, beni beğenmeyenlere “beyinsiz” demiyordum. Fakat gardım düşmüş değildi. Sinsice yerinde duruyordu.

Gel zaman git zaman insanlardan korkan tek kişinin ben olmadığını fark ettim. Hemen hemen herkeste bu korku vardı. Sadece farklı şekillerde kendilerini teselli ediyorlardı. Ben Çekoslovakya gibiydim, barışçıl çözümler istiyordum. Bazıları da Amerika gibiydi. Korku imparatorluklarını oraya buraya saldırarak yönetiyorlardı.

Çoğu insanlardan korkuyordu, hayattan korkuyordu. İnternete girin bakın. Forumlar, sözlükler… “hiçbir bok olamayışını aptal iki espriyle kapatmaya çalışan insan” “yuh artık bari kaftanla gelseydiniz İstinye park’a bayılıyorum bu Türk kadınlarının rüküşlüğüne” öyle korkuyorlar ki banal sayılmaktan… belki yanlış bir tespit ama kolektif bilincimiz veya bilinç altımız her neyse, saldırma- savunma ikilisi üzerine kurulu sanki. Benimkilere bakalm:

1- Genç olduğumuz için acımasızdık. Bir “soyutlama” vardı. Soyutlanan hakkında günlerce konuşur, ona “orospu çocuğu” manasında o.ç. derdik. Günlük okumaca, dolabında tampon bulmaca. Ben ki lisede mutlu saydım hep kendimi. Fakat hep bunları gördüm, belki de algım geçmişin etkisiyle de epey seçiciydi. İçimdeki insan korkusu pek dinmedi. Bir gün bir öğrenci grubu olarak münazaraya Robert Kolej’e gittik. Ben 15 yaşında, ilk defa okuldan dışarı çıkıyordum. Ve çok korkuyordum. O gün çok feci bir korku ile dolaştım bütün gün. Bu yüzden biri Robert Kolej dediğinde aklıma gelen ilk cümle “orda okumak çok feci olmalıdır.”oluyor. bu korku ne zaman okuldan olmayan birileri olsa geliyordu. Ancak AFS’den sonra biraz yatıştı..

2- İlkokul 3te serviste 3 kız vardı: Gözde, İnci, Derya. 4e gidiyorlardı. Ve benle hep dalga geçiyorlardı. Servis şoförüne “Mustafa Abiiii, Bakırköy deliler hastanesinde inecek vaaar!” diye bağırıyorlardı. O da gülüyordu. Ben bir gün bunu anneme söyledim. Annem de servise geldi ve kızlara aynen şunu demişti: “bana bakın ben cerrahım. Sizin o kulaklarınızı keserim yamuk yumuk dikerim.” Kızlar o günden sonra çok değiştiler. (ve hala hiç üzülmüyorum onlar için ki aslında yazıkJ) (o an is utançtan yerine dibine girmiştim) şoföre de “kocamı zor tutuyorum buraya gelip seni dövecekti.” Dedi. (babamın haberi bile yokJ)

Yok mudur hayatının 22 senesinde böyle 2 veya 3 vaka yaşayan? Videoda adam diyordu ki “bir düşünceye saplanınca algınız seçici hale gelir, hatta benzer olayları çekersiniz.” İnsan korkusu gökten inmiş değildi. Ben böyle bir izlenim edinmiştim, bir tür önyargı. “insanlar kötüdür” diye düşünüyordum ve buna inanıyordum. Her an bana saldıracaklar zannediyordum. Oysa insanın çok iyi olduğu anlar da vardı belki. Onları ben bir lütuf olarak görüyor, altında başka manalar arıyordum.

İnsanların bana karşı “agréable” oldukları zamanlar korkum daha da artıyordu. Çünkü beklediğim bu değildi. Indochine’in şarkısındaki gibi: “car j’imagine toujours le pire, le meilleur me fait souffrir.” (her zaman kötüsünü hayal ettiğimden iyisi bana acı veriyor) “ne zaman bu bitecek?” Yine bir gerilim içinde bekliyordum.

Diyeceğim o ki kendinizi tedavi etmeniz mümkün sevgili okurlarım. Biraz farkındalıkla iş düzelir. Bolca çaba gösterin. Barışçıl bir yaşam istiyoruz, hakkımız da. Ama özgürlükten ödün vererek değil. Evet, toplumda saygı görmek istiyoruz. Ama bunu etrafı korkutarak yapamayız. Korkmamayı başardığımız vakit, işte o vakit hayat ne kadar kolay olacak, biz ise özgür…

Cuma, Ekim 29, 2010

biricik okurlarıma aşk tavsiyeleri

eğer bir insan sizinle tatlı tatlı flörtleşiyor ve son derece gizemli davranabiliyorsa o size aşık değildir. tabi bunu zaten istemezsiniz o başka. çünkü oyunsu, hafif bir şeyler, türlü türlü aşk oyunları aşıkken yapılamaz. aşıkken o evreyi insan kendi kendine aşar ve kontakt kurma evresine geçmek ister. paylaşmak filan ister. konuşmak ister. ama aşık olmayan kelimelerle kendini ifade etmez çünkü gerizekalının söyleyecek bir şeyi yoktur. onun artık dili susar, vücudu konuşur. konuşmaz bakışır. bunu da bilerek yapar. bu da laf salatasından daha çekicidir elbette. gerçekten cilveleşen kişinin aklına konuşacak bir şey gelseydi böyle mal mal cilveleşmezdi. onun aklından şöyle şeyler geçer:

haha! benden hoşlandı.
güzel hamle yaptım.
hihi öpüşsek ya.

çoğu zaman bunlar bile geçmez çünkü beyni boştur. onun yaptığı da hissettiği de sadece oyundur. bu da ona çekicilik verir. aşık kişi ise vücut dilinde kıvranır. ama kelimeler kıvrak bir şekilde kağıda dökülür. ama genelde kimse kelimeleri dinlemez. paylaşmak çoğu için arkadaşlarla yapılır. oynaşmak sevgililerle. aşık kişiler! kaybettiniz. çok aceleci davrandınız. aşık olmayan mallar kazandı. ama elbet sizin de aşık olmadığınız bir an gelecek ve turnayı gözünden vuracaksınız.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma

daha önce "dik dur" diye ikaz edildiğimde "tamam" desem de içime sinmezdi. dik dur= kendini göster. kendini herkesin gözüne sok demekti. ş. bana önce dik dur dedi, sonra nasıl durulacağını gösterdi. klasik anlamda dik durmanın (göğüs dışarda, karın içerde) gösterişçilik olduğunu, omurgayı da ezdiğini söyledi. aman allahım! bir vücut kraliçesi benim bugüne kadar düşündüğüm şeyleri söylüyordu!

ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.

sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.

ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.

kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.

ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.

Perşembe, Temmuz 01, 2010

ahmet haşim "türk söylemez söylenir." demiş. demek ki ben de halis mulis türk'üm. yarın doğumgünüm, annem hediye alabilir. almazsa surat asarım. alırsa da asarım. çok güzel bir şey almadığı sürece ki almaz, hediyeye şöyle bir bakıp hayalkırıklığımı gizleyememiş gibi yaparım. sahte bir gülümseme yapmaya çalışırmış gibi yaparım. hatta "değiştirme kartı var mı?" diye de sorarım. kahrından ölmez ama üzülür. üzülür! bunu düşündükçe vicdan azabından ağlayacak gibi oluyorum. içim tatlı tatlı acıyor.

şunu fark ettim, ister haksız ol ister haklı, surat asınca sen hep haklısın. fazla dırdır etmeden sadece azıcık suskunlaş yeter. bir de suratını as! ama insanı korkutacak gibi değil, hüzünlendirecek gibi as. sebebinini sorarlarsa "hiç farkında değilim" de. insanlara minik minik taşlar at, fark edemeyecekleri iğneler batır. öyle ki "bana bir laf mı geldi?" diye düşünsünler. ama adını tam koyamasınlar. içinden haksız yere de olsa şu cümleleri tekrarla "hep mağdur oluyorum, üf ne kadar sıkıldım şu insanlardan." ve bunu dışına yansıt.

annem muhtemelen hediye almaz, para verir. o zaman da kabul etmeyeceğim. "hediyeye lüzum yok, hem parayı bir hediye olarak görmüyorum." diyeceğim. şimdi enayi olduğumu düşünüyorsunuz, ama o cümleyi sarf ederken alacağım zevk, o paraya değer. hem ısrar edilirse isteksizce parayı da alırım.

insanlara surat asamıyorsan arkalarından konuş. senin yüzünden mesela, 5 kişi filan sevgilinden nefret etsin. onları sevgiline karşı doldur. için rahatlar, sonra vicdan azabı yüzünden sevgilinin kötü davranışlarını daha rahat affedersin. ilişkiniz düzelir.

fakat asla insanların yüzüne düşündüklerini dolaysız söyleme! hep ima et. bu hem çok zevklidir, he de çok güzel bir türklük belirtisidir. kadınsan hele, bu davranışlara bir alıştın mı bir daha bırakamazsın. ben denememe rağmen bırakamıyorum...

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

(yazılarım son zamanlarda bir kadın dergisi tadına büründü biliyorum. bunun için de biraz seviniyorum aslında. bugün yine öyle bir konuyu işleyeceğim.)

doğrudan sevmek zor bir şeydir. çok sevgi kişiyi dolambaçlı yollara sokar. az sevmek kolaydır: hiç sorun çıkarmaz. az sevdiği birine insan iyi davranır.

sevgiyi zora sokan şey başta kıskançlıktır. bu, doğrudan bir sevgi ilişkisi kurmaya engel olur. en sevdiğiniz insanla bir de bakmışsınız iğneli iğneli, imalı imalı konuşuyorsunuz. sonra bir de bakmışsınız o da sizinle öyle konuşuyor. sonra bir de bakmışsınız bir rekabet halindesiniz.

oysa siz birbirinizi sevmiştiniz. hala da çok seviyorsunuz. sevgi o kadar çoğaldı ki sizi zora soktu. ama sizi zora sokan şey sevgi değil, güvensizliktir.

sevdiğiniz insanın elini tutun: "biz neden böyle birbirimizi umursamaz gibi konuşuyoruz canım?" deyin. çünkü biz cosmo politan olarak biliyoruz ki siz aslında o havalara rağmen birbirinizi umursuyorsunuz. güç yarışına gireceğiniz en son kişi, en çok sevdiğiniz kişidir.

söylemesi kolay, yapması zor, evet. ben de bu yüzden birçok arkadaşımla uzaklaşmıştım. şimdi de saçma sapan bir neden bulmuştum kendime: zeki'nin karakterini kıskanıyordum. iç yakan duygular, saldırgan yapar sizi. unutmayın, sevgi yarıştırmaz, işbirliğine götürür.

moden dünya kıskanmak, kıskandırmak, dudak ısırtmak, rekabet, elde tutmak, sahip olmak vb vb üzerine kurulmuş olsa da savaşmak aşkın doğasında varmış gibi gösterilse de bunlarla hayatızı zehretmeyin. siz siz olun savaşmayın. sevişebilirsiniz.

Salı, Nisan 06, 2010

merhaba canlarım,

artık bu köşeden sizlere zaman zaman yol göstereceğim. yalnızken kendi kendime düşündüklerimden mahrum kalmamalısınız, şekerlerim. bugün, hatalarımızdan bahsedeceğim. öncelikle, bilmelisiniz ki bazı problemler çözümsüz kalmaya mahkumdur. problemlerin hepsi ancak filmlerde çözülür, bebekler. fakat problemlerden çoğu, beraber yaşanılabilirdir. bazı sorunlar, tramvatik durumlar vardır ki onlara katlanmak için psikolojik ve tıbbi yardım alınmalıdır, yoksa kişi intihar edebilir. veya etrafına zarar verebilir. fakat şükürler olsun ki çoğumuz bu sorunlardan muzdarip değiliz.

pek çok genç insan, diğer insanlar yüzünden mutsuzdur. bu yüzden mutsuz olmayı da zayıflık veya uyumsuzluk sayarlar. oysa tahmin edilenden çok daha fazla bir kısmımız insanlar yüzünden mutsuz olur. hatta diyebilirim ki ortalama insanın baş mutsuzluk sebebi, diğer insanlardır. kadınlar, eşcinseller, işsizler hep bu yüzden mutsuz olurlar. batıda ise, ve şimdi bizde de bu sorundan muzdarip insanlar hep gençlerdir. gençler farklı olmaktan, yadırganmaktan, dışlanmaktan korkarlar. hem benzemek, hem de hoşa giden bir şekilde öne çıkmak, farklı olmak isterler. çoğu genç insan, içinde bir yabancılaşma duygusu taşır ve adını koyamasa da bu duygu ona acı verir. üstelik ülkemizde rekabet çok fazladır, bu yüzden kıskançlık, stres, umutsuzluk vb duyguları gençler çok sık hisseder. gençler bir yandan aile baskısıyla, bir yandan cinsellikle ilgili baskılarla, eğitim zorluklarıyla ve gelecek kaygısıyla kuşatılmışlardır.

bakın, kendinizi ne zaman böyle hissederseniz, bilin ki bu normaldir, ve bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. bu sizin hissedebildiğinizin, düşünebildiğiniz bir kanıtıdır, sevinin! ayrıca bu demektir ki toplumdan kopuk değilsiniz, onun bir parçasısınız, çünkü bu tür konular sizi ilgilendiriyor. şimdi aklınızı, yüreğinizi yoklayın, ne yapmak istiyorsunuz? ve kendinizi hoşgörün, ve biraz da zamana bırakın. bir de şu şarkıyı dinleyin, şu klibi izleyin. biraz ergen ama ben çok seviyorum:

http://www.dailymotion.com/video/x5uhv7_jimmy-eat-world-the-middle_music

öpücüklerrrrrr

Cumartesi, Mart 13, 2010

pratik öneriler

şimdiii, yarın kahvaltıda ne yapsak diye düşünüyorsanız, hemmen manava gidin derim. neden mi? ıspanaklı yumurta yapacaksınız. süper lezzetli bir yemektir. elbette yumurtalar dağılmamış olacak, yani sahanda. içine soğan da konur. tabi size burda tarifi verecek değilim. internette elbette vardır.

öğlen ise sebzeli pilav yapmanızı öneriririm. karnıbahar olur, havuç olur, domates olur. zeytinyağında onları önce kavurursunuz, işte sonra pilavı normal yaparsınız ama içine 1 ya da 2 küp şeker koyarsanız daha iyi olur. işte size kolay bir yemek.

akşam dizi ilerken canınız tatlı çektiyse dünyanın yapması en kolay keki olan "ıslak kek"i yapın. hem güzel yani, insan tatlı istediğinde iyi gidiyor, hem kolay, hem de çayla iyi gider. tarifini burda verecek değilim, girin internete, her yerde bulursunuz. bu mükemmel fikir için de bana teşekkür edersiniz.

Perşembe, Mart 11, 2010

en güzel yemek

anneannem tarhana çorbası, yaprak sarması yapmış. yanına kendi kurduğu turşu, ekmek, yoğurt. öyle bir özlemişim ki bu türden bir yemeği. çünkü yemekleri ben yapıyorum ya hepsi dandik oluyor. ya barbunya pişiriyorum ya ayşe kadın. çünkü daha zeytinyağlılardayım. çorbalardan ise yalnız yağsız mercimek. eh, bir de pirinç pilavı. fakat anneanneciğim sağolsun. ah, bir de aramız iyi olaydı. insan kendinden tamamen farklı görüşteki bir insanı sevebilir. kıble'nin yerini yanlış bildiğim ortaya çıktı bugün, gözünden daha da düştüm. durmuş'un tarikata giren kızını övüp duruyor.

Salı, Ocak 05, 2010

nickelcreek /i should have known better adlı şarkı çok güzel

sabah çok güzel bir sabahtı. okula giderken bir tavsiye yazdım siz sevgili okurlarıma.

"TAVSİYE

amacınız toplum içinde yükselmek mi? saygı duyulan ve sevilen bir insan olmak, dostlar edinmek mi? ve bu arzunuz hayatınızı önemli ölçüde etkiliyor mu? bir türlü hayal ettiğiniz yerde değil misiniz? kendinizi başarısız mı buluyorsunuz? öyleyse beni dinleyin.

5 yaşımdan 21 yaşıma kadar türlü gruplara girmeye çalıştım. türlü yöntemler denedim. saçıma perma yapmaktan tut alkolu bırakmaya ve yalan söylemeye kadar. ve bir türlü istediğim amaca ulaşamıyordum, ya da ulaşamadığımı düşünüyordum. ta ki şu yıla, 2010 yılına kadar. gelin, sizinle 2010 yılına girerken hayatınızın akışını değiştirecek bir kararın altına imza atalım.

ben hep ortaya oturun, kibar ve nazik olun gibi alışıldık yöntemlerden bahsetmeyeceğim size! size sadece şunu diyeceğim. siz zaten bu ezik halinizle toplumun bir parçasısınız. bütün hayatınız boyunca kendinizi ayrı hissettiniz filan ama bal gibi parçasısınız. bunu düşünün ve gülümseyin. siz, onun gayet içinde ve güzel, sevilesi bir parçasınız aslında ve mesela çok ağır bir suç işlemediğiniz sürece bu böyle kalacak. tanıdığınız insanları düşünün. onların hepsini birden kıskanıyorsunuz ama kıskandığınız şey onların kendisi değil, onların siz olamaması. ama siz de çok ayrı bir varlık değilsiniz. herkes kendini ayrı bir varlık gibi düşünseydi bir arada yaşayamazdık.

bir arada yaşamak aslında güzeldir ve insanların size ihtiyacı var. sizinse sadece haz içinde yaşamaya ihtiyacınız var, ve sevmeye. bir ağacı, br kuşu, bir taşı sevmeye."

öyk ne taşı be!!! ders çalışmaktan yoruldum, her an çalışmak gerekiyor. temsil yetkisine harcadığım saati başka şeye harcasaydım alim olurdum. ya da dünyayı gezerdim. ne yazık ki temsil yetkisini biliyorum sadece, bu da bana anca bir 65 getirir.

Pazar, Temmuz 22, 2007

güvenmiyorsun hiçbirine. bilgi sahibi olsan da olmasan da biliyorsun ki çoğu üçkağıtçı. dünyada saygın denen birçok şeyin kötü olduğu ortada, sense, o kadar kitap okumana, iyi kalpli, vicdanlı, duyarlı, sanatçı ruhlu, okumuş, saygın olmana rağmen, birçok şeyde, başarıda, bilgide, kariyerde, onları temel alıyorsun, doğru dedikleri şeyi doğrun kabul ediyorsun. önyargıların duraksamana sebep oluyor. en büyük haksızlıklar tarih boyunca o ciddiler tarafından yapıldığı halde, senin, tüm iyi özelliklerine ve ciddiyetine rağmen, onlara haddini bildirmeye gücün yok. meşru meşru diye tuttrudun. şimdi senin eleştirme hakkın meşrulaştı ama ne oldu? eleştiren sesin kendiliğinden kısılmadı mı? kendine dönmedin mi birden? elbette kendinle ilgileneceksin, herkesin hakkıdır bu. ama tek bir hamle yeter aslında. tek bir had bildirme. bu nasıl olacak?

öncelikle sen, onlardan daha iyi olduğunu bilmelisin. onlar karşısında kendine güvenirsen kendini ezdirmezsin asla. onlar bir şey söylediğinde cevabını şak diye verebilmelisin. sonra da hesap sormalısın. yazılarınla, gerekirse yüz yüze. neden korkuyorsun? bu zamanda kimin gücü yetebilir seni bastırmaya? bir şeyi eleştirdiğinde isimler ver. sanki allah bunu böyle yapmış gibi davranma. açık açık konuş. "toplumumuzda ve çağımızda ne yazık ki..." diyorsun. bunu söylersen "evet tüh ne yazık ki vah vah" diyeceklerdir. ama sen "bu olay şunun bunun suçudur"dersen ve dediklerinde haklıysan, sadece susabileceklerdir. sen en ciddi, en akıllı, en uslu olansın. kendine inanmanla başlar her şey.

Perşembe, Temmuz 19, 2007

yemek tarifleri

ÇOK LEZZETLİ PİLAV
bugün hürrem sultan pilavı yaptım, kardeşimle. çoooooook leziz oldu. tarifi yemek dergisinden aldım. şöyle, pirinçleri tuzlu kaynar suda 40 dakika kadar dinlendiriyorsun. tavuk göğsünü kuşbaşı doğruyorsun, soğanı ince ince kıyıyorsun, bu ikisini tereyağıyla bir pilav tenceresinde iyice kavuruyorsun. sonra içine iki su bardağı pirincini, birer çay kaşığı yenibahar, tuz, karabiber, hint safranı, istersen tarçın atıyorsun. tekrar kavuruyorsun. sonra beş su bardağı tavuk suyu ekle. bunun için ben hazır tabletlerden kullandım iki tanesini kaynar suyun içinde erittim. bir de haşlanmış ya da konserve bezelye eklemelisin içine bir bardak kadar. sonra tencereyi her pilav yapışında olduğu gibi kapat. evet ama daha işin bitmedi. bir de çiğ bademleri kaynar suda bir iki dakika bekletmelisin, böylece kabukları kolaayca soyulur. sonra onları azıcık yağda kavur ve pilavın suyu çekince içine at ve ateşi iyiice kıs ve beş dakika sonra söndür. pilav bekletilecekse sıcaklığını koruması için tencere bir örtüyle sarılabilir. ama zaten pilav dinlendirilmeden yani biraz bekletilmeden servise sunulmaz yoksa lapaya benzer. burda benim pilavım başta pirinci kaynar suda beklettiğim için biraz yumuşak oldu ama hiç lapa olmadı, yani siz de bekletmelisiniz. ikinci önemli nokta da tencereyi ocağa dengeli koyun ve ateş çok yüksek olmasın çünkü benim pilavımın bir tarafı çok hafif yandı.

KURABİYE

bu kurabiyeyi de kardeşimle yaptık ama ben yapılırken biraz gergin olduğum için yapılışının tadını pek çıkaramadım. kurabiyemizi annem beğendi ama biraz grisini gibi sert oldu. gergin olmamın nedenini az sonra açıklayacağım. bir yumurta, yarım bardaktan biraz fazla süt, yarım bardaktan biraz fazla toz şeker, YOĞURMAYA MÜSAİT bir kaba koy ve çırp. yoğurmaya müsait diyorum çünkü bizim kap çok derindi ve tam yoğuramadık. ah dur dur tereyağını unuttum, iki buçuk çorba kaşığı da tereyağı koy. ve alabildiğine un. bu alabildiğine kelimesini ben anlamadım ve az un koydum, ve hamuru kardeşim yoğurmak istedi ama hamur onun ellerine yapışıyordu ve yoğurulmuyordu, ben de bu manzaraya bakıp bakıp sinir oldum ve bunu kardeşimin beceriksizliğine verdim ama sonra gerçeği anladık ve alabildiğine un koyduk ama çok un koyduk bunu yapana kadar her taraf battı, kavga ettik, ve tabi sonra hamur sertleşti, kulak memesi kıvamından daha daha sert oldu ve ondan toplar yapıp tepsiye dizdik, biraz fazla pişirmişiz galiba çok yumuşa olmadı. yine de tadı çok güzel oldu.

Cuma, Ocak 26, 2007

bu şarkıcı kız melek mi? ne kadar güzel bir ses. sözleriyle melodisiyle insanın içine giriyor. hem de çok güzel insanın içi ısınıyor:http://www.reginaspektor.com/index2.html

bugün okuldan erken çıkıp caddebostan sahiline gittik. çok hoşuma gitti çünkü çok uzun zamandır taksim tünel arasında yaşayıp gidiyordum mecburen. oranın sıkışık havası ruhuma işlemişti. oysa caddebostan sahilinde salıncağa bindim denize karşı. zeynep de beni biraz salladı. benim gülümsemem yüzüme yayılmıştı, bir çocuk gibi şendim. sonra zeynep'in iki arkadaşıyla tanıştım, çok sevdim onları. hava soğuktu ama güzeldi. sonra vapura binip eve geldim. kafam yine karmakarışık olmuştu. gitar çaldım. sonra babamla şakalaştım. dün akşam celine'e bir mektup yazdım.

Çarşamba, Kasım 22, 2006

bugün amelie nothombun dişi şeytan kitabını okudum. kendisinin adını ilk kez belçika'da bir televizyon filminde duymuştum, o filmde de aşağıda gördüğünüz adı sylvie mi ne olan kadın oynuyordu. ben filmin bir orasından bir burasından izlemiştim gerçi. fakat kadının yüzü sizce de çok güzel değil mi? çok değişik bir yüzü var gerçekten de:
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.

kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.

her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.

Cumartesi, Ekim 28, 2006

kendinden hoşnutsuzluğun kuralları:
  1. kendinden hoşnut olmayacaksın, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaksın.
  2. ileride daha farklı bir insan olacağının hayali/ inancıyla yaşayacaksın.
  3. yüzünün ve vücudunun güzel olduğunu varsayıp/ hayal edip gerçek hallleriyle yüzleşmekten kaçınacak, yüzleşsen bile ne rejime girecek, ne cilt bakımı yapacaksın.
  4. ertelemekten asla vazgeçmeyeceksin, tüm zaman seninmiş gibi farz edecek, iş işten geçtikten sonra oturup pişmanlığını kaybedenliğe dönüştüreceksin.
  5. ara sıra değişmek için gaza geleceksin, ama gaza gelerek konuşup, sözlerinle kendi kendini tatmin edeceksin, ve sonra da gazın geçecek.
  6. neye sahip olursan ol, kendinden hoşnut olmayacaksın, hep daha fazlasını isteyeceksin.
  7. asosyalliğinin ve başarısızlığının nedeni tembelliğin olacak.
  8. kendini diğerlerinden ayrı tutacaksın, diğerlerini oldukları gibi kabul ederken kendinin nasıl olup da hala yaşadığına inanmayacaksın.
  9. başına ne gelirse gelsin diğerlerinden bulacaksın, aksini fark etsen bile geçiştireceksin, değişmeyeceksin.
  10. biri sana "değişmene gerek yok" dese de inanmayacaksın, ama değişmen için verilen öğütleri dinlemeyeceksin.
  11. canın her daim sıkılacak, kafan her zaman gereksiz şeylerle dolu olacak.
  12. başkalarıyla değil, kendinle ilgileneceksin.
  13. buna rağmen diğer insanlardan daha az gerekli olmayacaksın, sadece daha çok sıkılacaksın ve belki daha çok mutsuz olacaksın, ya da sadece hayatın daha renksiz geçecek.

Pazartesi, Şubat 13, 2006

yuzeysel isler gunluk gazetesi

sayfa 3

KALP AGRISINA UGRAMADAN GUNLUK YASAMLA BAS ETME REHBERI_2

INTIHAR KONUSU

bir tesebbuste bulunduysaniz ve olmediyseniz... olmek istemediniz. burasi kesin. yaptiginiz bir dikkat çekme tesebbusuydu. medyatik dil ile bir yardim çigligiydi. sonuçlari ne oldu? buna deginmeyecegim. neden dikkat çekmek istemis olabilirsiniz? hayal bir savunma biçimidir. demek ki bir seyler kotu gidiyordu. dikkate alinmadiginizi dusundunuz. intihar ettiginizde arkanizdan yazilacaklari hayal ettiniz. fakat olumunuzu bu yuzden gerçeklestiremezdiniz. probleminiz intihar etmeyi gerektirecek kadar ciddi degildi. bu sizi daha çok uzuyordu. sik sik kanser olup onun gozleri onunde yitip gittiginizi dusundunuz. sabah kalktiginizda içinize bir kalp sikismasi yerlesirdi. bu sikismanin adina onun adini verdiniz. bu sikisma, durumunuzun gerçekten kotu oldugunu gordugunuzde gelirdi. hiç siirsel degildi sikisma. kendinizi savunmak için intihar hayalleri kurmaniz çok normaldi. peki bunun için mi intihara tesebbus ettiniz? sanmiyorum.

dogrusu bu konuya girecek bilgiye sahip degilim. bransim degil. biz konuyu hayaller çerçevesinde tutalim (zut!)

iyi ve sevilesi olamayinca garipliginiz artti. zira artik iyi ve sevilesi olmak için çabalayamazdiniz. daha garip oldunuz.

çozum için hiçbir sey onermeyecegim. butun bunlari aynen bu sekilde surdurun. yapabileceginiz baska bir sey yok. bir sure sonra kendi kendinize sikilacaksiniz ve bu tur melankoliden vazgeçeceksiniz zaten. bu sure içinde çok kilo almamaya ve telvizyonun karsisinda oturmamaya dikkat edin. partiye gidecekseniz engellemeyin. disari çikin. toplantilara katilin. kisir dongu olmasin. illa çaba harcayin demek istemiyorum ama evde çok durmayin. kuçuk kasabasinda mutlu mutlu isten eve evden ise giden lola'yla kendinizi kiyaslamayin. daha kotu olur, kendinizi ona benzetirsiniz. dusunmemek en iyisidir.

sevgili kalbi kirik, gonlu yarali, boynu bukuk okurlarim, kendinizden utanmayin. kendine guven bir haktir ve bu hak herkese verilmistir. sizden esirgenmez. digerlerinden çok çok geri de olsaniz.