Çarşamba, Ağustos 30, 2006

kayıp aranıyor

şimdi size başımdan bundan 12-13 yıl önce geçmiş bir olayı anlatacağım. o zamanlar ben 5-6 yaşlarındaydım. işte o gün, televizyonda kayıp aranıyor programına çıkmıştım. annemin televizyoncu bir arkadaşı vardı. bu kayıp aranıyor ve katil kim programlarının yapıldığı kanaldaydı herhalde. beni kayıp aranıyorun bir bölümünde oynatmak, daha doğrusu kaybolan bir kızın küçüklüğünü canlandırmamı istiyormuş. haliyle bir gün kreşi asıp gittik. hikaye şöyleydi: anne ve babası boşanmış olan kübra kaçırılmıştır. bir minübüse binmiştik. bu arada ben daha küçük olabilirim. minübüste saçları simsiyah boyalı ve kabartılmış, ağır makyajlı, ve şu an hatırlamasam da muhtemelen leopar desenli giysili bir kadın vardı. bu kadının rolü de annem ve babam boşanmadan önce çekilen bir kadınlar günü sahnesinde " e boşan şekerim." demekti. tam da tipine uygun bir replik vermişlerdi. ben bu kadından, daha doğrusu onun süslü kokana vamp görüntüsünden korkmuştum çocuk halimle. "bu kadın atatürk'ü sevmiyor galiba" diye düşünmüştüm. çocuk mantığı ne kadar sürreal. herhalde kafamda atatürk dinin korucuyusu, süslülerin düşmanı gibi bir şeydi. neyse. orda benden bir iki yaş küçük bir kız vardı, o da benim daha da küçük halimi canlandırıyordu. beni akşama kadar hiçbir şey yapmadan beklettiler. sonra sahnem geldi. sahnem şuydu: babam bana oyuncak ayı getiriyor. ben de ayıyı yere atıyor ve babaanneme sarılıyorum. bu sahneyi birkaç kere çektik. sonra evinde çekim yaptığımız kadın bize pizza verdi. sonra da annemler beni almaya gelmişti zaten. hiç sorun çıkarmamışım, çok usluymuşum.

bundan sonra da televizyona birkaç kez çıkmışlığım vardır. bir tanesinde askeri alana düzenlediğimiz il içi bir okul geziside kameraya dönüp "askerden niye kaçarlar hiç anlamam" diyorum. bir tanesi 19 mayıs programı, utancımdan eve gidip izleyememiştim. beni istiklal'de durdurmuşlardı, gençlerin görüşlerini alıyorlarmış. ben 14 ya da 15 yaşındaydım. sunucu kız "konuşurken yüzüme bakarsan daha iyi olur" demişti. sonra türkiye'nin durumu hakkında ne düşündüğümü sormuşlardı. ben de tabi ne diyecektim ki? : "türkiye'nin durumu eeee.... kötü... gitgide amerika'nın etkisinde kalıyoruz." ne yapmak istiyorsun ileride? : "ımm, üniversite... bir de evlenmek isterim." sunucu kız gülmüştü, ben de yoluma gitmiştim.

Pazartesi, Ağustos 28, 2006


Photobucket - Video and Image Hosting

belediye binasının önünde çekilen bu fotoğrafımı seviyorum. bu poz, kırıtıp utanıp sırıtmayıp komik olacağım kaygısına düşmeden verdiğim nadir pozlardan biridir fotoğraf tarihimde herhalde. nitekim komik olmuş. şuna bak. çekilirken etrafta kimse yoktu allahtan ya, görselerdi utanırdım. aman bana ne. geçmişte kaldı artık bu tür kaygılar. her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. yüzüm, vücudum bana gülünç gelmiyor.

dün annemle başbaşa bir gün geçirdik. pinhaninin şarkısı çıktı televizyonda. anneme şarkı söyleyen adamı gösterdim: "ne güzel adam değil mi anne? dedim, "yok be, dedi, ölü suratlı." annem de erkekten hiç anlamaz. nasıl tipleri sevdiğini ben size söyleyeyim, hani yaşlı adamlar olur ya mel gibson, richard gere falan, öyle tiplerden hoşlanır. ben de bakarım bakarım, o adamlarda bir güzellik bulamam. "kadınları bu adamlara iten ne " sorusunun cevabı bana göre bellidir. "zengin gösteriyorlar." bana da çulsuzlar daha sevimli geliyor. insan yakışıklı bir çocuğu çuval dolusu paraya değişmemeli bence. öyle değil mi?

ayşegül aldinç

ah ayşegül aldinç. köşe yazarı olmuş bir dönemde, bir yazısını okuyup hiç sevmemiştim. "güzel bacakları olmayanlar şort giymesin" diyordu. ama onun "yeşil bir dünya" diye bir filmi var. çevreci bir kızı oynuyor orda o. şahika tekand tipinde bir kadın. belki de benzemiyorlardır ya neyse. bir bilgim varsa bunu doğrulamak istemem. bırakırım o benim sandığım gibi dursun, öyle şekillensin. yazdığımda gerçekdışı kalır böylece o bilgi. onu düzeltirsem beni okuyan gazete okuyormuş gibi olur. sanrılarımı (böyle mi denirdi bu) korumaya çalışırım. her şeyimi korumaya çalışırım.

ayşegül aldinç'in o filmde ince uzun parmakları vardı. siyah gözleri, kemikli yüzü ne güzeldi. evini terk ederken annesine şöyle diyordu. "kadın ya da erkek yoktur anne, insan vardır." böyle kadınlar ne güzel. ben de aynada yüzümü inceledim. ayşegül aldinç hep aklımda. ince yapılı değildim, orta boylu, geniş omuzluydum, tenim esmerceydi. asla çok zayıf olamayacak tiplerden. belki biraz az yesem ben de zayıf olurdum. iyice zayıf. hüzünlü bakışları vardı o filmde ayşegül aldinç'in. benim de olabilirdi istesem. öyle bakabiliyordum. kaşlarım gürcü kızları gibi kalındı, inceltmek zorunda kalıyordum. samsunlu. her neyse, bu yazı iyice cıvıdı da, devam edeyim.

"anne, dedim, ne güğzel ayşegül aldinç'e bak, incecik." annem baktı, "kızım sen iyice kafayı yedin" dedi. "ama değil mi?", dedim, "ayşegül aldinç koca memeli" dedi.

iyi bari.

Cuma, Ağustos 25, 2006

"bizim sokaklarımızda dilencilik, hastalık, kangren, kötü yola düşme riski, kapkaççılık, fakirlik, vs vs var ama beyler diyorlar ki "gürültüden rahatsız oluyoruz." şu istanbul'un zengin hanımları beyleri sizi önce bir süzer ananız babanız ne iş yapıyormuş, siz hangi okuldaymışsınız onu öğrenir. o eski dostluk ortamı kaybolmuştur ayrıca aileler birbirinden farklıdır, bizde normal olan şeylerle onlarda normal olanlar arasında ne kadar fark vardır, git, yusufpaşa'yı aksaray metro istasyonuna bağlayan alt geçide bu farklılık gözüne gözüne batar."

işte bu soru "geldiğine göre seni neler mutsuz ediyor?" sorusunun ilk cevabıydı. şimdi ben biraz açılmışım farz edelim, ikinci cevaba geçiyoruz:

"çok uzakta oturuyoruz çok, otobüsle şehir merkezine bir saat, akşam bir yere gitmek istesem olmuyor, hem şehir de karman çorman bir şey."

hep şikayet mi edeceğim tabi ki hayır. bu ikinci cevabı silelim. birincisi dursun. çünkü ben hayret ediyorum yani siz türkler, nasıl bütün bunlara tahammül edebiliyorsunuz. nasıl bir yanınız dururken öbürü gelişiyor sizin, ah yani şu çılgın türklerin. aay, değiştirin bunu hemen. bakın mesela belçika'da işçi sınıfı yok çünkü işçi yok. isteseniz sizin de olmaz. fabrikaları kapatın mesela, ne bileyim gidin ürünlerinizi finlandiya'da üretin. işte o zaman uygar bir ülke olabilirsiniz ancak. ben şimdi gidiyorum yine çünkü böyle konuşmamın ne kadar aptalca olduğu kafama bir anda dank etti. ve şu sosyetenin mide bulandırıcı yaşamı beni de depresyona soktu.

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

bu akşam da çalışamayacağımı, dershaneden verilen ödevlere bakamayacağımı bile anladıktan sonra içim rahat rahat yazıyorum. geçen gün kapalıçarşı'ya gittim. oradan kendime bir yüzük beğendim fakat fiyatı bana pahalı geldi. ne olurdu babam beni bir gün alışverişe çıkarsa, bana yeni entariler, yüzükler, bilezikler alsa. ayakkabımın tekini kaybettim.

ezgi trak bir gün dedi ki aslında bu türden ayrılıklar, zorunluluklar yüzünden aşkın bitmesi, insanın sevdiği yerlerden ayrılması insanın hayatında gerekli ve önemli bir şeymiş. kaderi devreye sokan bu gibi olayları sevimli buluyormuş ona hak verdim. ama bence benim hayatımda böyle şeyler yok. aslına bakarsan benim hayatımda pek bir şey olduğu söylenemez.

mesela 19 ağustos 9 temmuz arasında sevmiş olduğum çocuğu bir daha hiç göremeyeceğim ama bunu bile çok önemsiz buluyorum. bir başkası ayrılmış olsaydı benim yerime üzülürdüm onun yerine. ama sanki başkalarına yakışan olaylar benim üzerimde eğreti duruyor.

mesela anne olmak istiyorum. buna hazır olduğumu biliyorum. ruhen ve bedenen en olgun dönemimde, annelik için en uygun yaşta olduğumu biliyorum. bir bebeğe çok iyi bakabileceğimi biliyorum. bana bunu içgüdülerim söylüyor. benim için çocuk diyorlar ama aslında hiç öyle değil. kendimdeki gücü biliyorum. fakat etraf o kadar caydırıcı ki içimden potansiyelimi kullanmayı denemek bile gelmiyor. dün kendimi sırf bu yüzden banyomuza kilitledim. yere uzanarak kitap okudum orda. ailemi dışarıda bıraktım. bunları yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor. haydi ben gidiyorum artık. güle güle.

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

trak'a sordum, dedim ki: "A'yı arayayım mı?" yüzü alaycı şakacı ve tatlı ifadesine büründü. dudaklarını büzdü: "ara ara, dedi. eğlenceli olur. bakalım ne yapmış?" bu kızın her şeye yaklaşımı böyledir. böyle bir umursamamazlık hali, son aylarda bana da bulaşan mı diyeyim, gülüp geçerlik havası var. ben de "hadi bakalım" diyip aradım A'yı. ararken nasıl olsa telefonunun kapanmış olacağını düşünüyordum. ama açtı telefonunu. "kim o?"dedi anlamayarak. ben de kıkıdayak "ben ezgi." dedim, onca günden sonra eninde sonunda aramış olduğuma gülüyordum. "aaa" dedi. şaşırmıştı ama biraz sevinmiş gibiydi. "ne yaptın?" dedi. "arkadaşlarımla tatle gittim. sonra ailemle gittim. şimdi dershaneye gidiyorum." dedim ve dershanenin ne olduğunu açıklamaya başladım: "haftasonları gidilen bir okul." dedim, kendi çaresizliğimle alay ederek. telefonun öbür ucundan bir kahkaha geldi. "iğrençmiş." dedi. işte biz böyle yeni nesilden iki genç, her şeye iğrenç demeyi marifet sayarak alay ediyorduk okulla, dershanelerle falan. fakat ben sesini duymaktan çok memnundum. "sen ne yaptın?" dedim. biraz durulmak için artık günlerini ailesiyle geçiriyormuş. "seni ararım ben yine" dedim, dediğime de hemen pişman oldum. düzeltmek için devam ettim. "çok sık aramam tabi, zaten pahalı." dedim. "merak etme, ben de seni ararım" dedi de, ben bunun yalan olduğunu tabi ki biliyordum. "bana verdiğin msn adresi yanlış çıktı" da diyemedim, beni aramayacağını yüzüne de vurmadım, "tamam" diyerek ve ona hiçbir zorunluluk yüklemeyerek kapattım telefonu.

feminist yazılar

çoğu genç kız gibi yemek yemediğim zamanlar ben de mutlu olurum. hatta kendimi o kadar iyi hissederim ki açlığım hiç geçmesin, hep böyle aç durayım isterim. karnımın içime çekildiğini hisseder, içim kazındıkça ben sevinirim. yemek yediğim zaman pişmanlık çöker. keşke hiç yemeseydim derim.

öyle ki geçen gün otobüste gözlerim karardı. ben mutlu oldum. "demek ki gerçekten yemek yemiyormuşum" diye düşündüm. oysa ki iştahlı bir çocuktum. ilkokuldan önce zapzayıf, yemek yemeyen bir çocukmuşum. o zamana kadar bakar bakar "ne güzel bir çocuk bu" derlermiş. sonra o iltifatlar kayboldu, yerini alaycı bakışlara bıraktı çünkü ben yemek yemeye başlamıştım. şişmanlıyordum. ev sahibeleri alaycı alaycı " iştahı pek yerinde maşaallah." diyorlardı. sözde hoşlarına gidiyordu, ama aslında hiç değil. buna tahammülleri yoktu. bütün kız arkadaşlarım "evet, ben güzelim ama, mutsuzum" derlerdi. yanlarında varlığıma dayanamazlardı. muamelelerin en kötüsünü gördüm. beni olsa olsa hoşgörürlerdi.

Photobucket - Video and Image Hosting
şişman olsak da olmasak da, her gün açlıktan kim bilir kimleri öldürüyoruz.

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

içkinin su gibi aktığı gecelerde


"selam, ben sarhoşken insanların ne demek istediklerini anlayabiliyorum biliyor musunuz? hem de hangi dilde olursa olsun. anlatacağım size şimdi. bir keresinde panamalı bir kız, ben kostarikalı bir çocuk, ve daha bir sürü kişi, oturmuştuk ve o sert belçika biralarından içiyorduk. sonra panamalı kız sanırım adı hulya mıydı neydi ağlamaya başladı neden diye sordum sonra anladım ki memleketine döneceği için ağlarmış. işte sonra benimle almanca konuşmaya başladı. ben almanca bilir miyim bilmem ama anlıyordum bir de almanca yanıtlar veriyordum ve kız da beni anlıyordu tabi zorlandığım yerlerde fransızca konuşuyordum ama sonuç olarak kızın derdini anlamıştım. oradaki arkadaşlarını sevmiyormuş, kostarikalı olmandan ayrılacağı için üzülüyormuş. ben de dedim ki "üzülme, iyi insanlar, sana göre insanlar her yerde olacaktır." yiğit diye bi çocuk vardı, o da bana dedi ki "sen almanca biliyor musun?" ben de "hayır" dedim, tabi bilmiyorum yani ama şimdi doğruyu söylemek gerekirse bizim almanca dersimiz vardı haftada bi saat (orta birde mi ne) ama taaa kaç yıl önce ve ben unutmuştum tabi yine de içkiyle beraber unuttuklarımı hatırlamış ve bülbül gibi şakımaya başlamıştım içkinin mucizevi etkisiydi bu. sonra orda bir çocuk vardı bana hep "küçük kız" diyordu çocuk da yakışıklıydı, keyfime diyecek yoktu.

gelelim bu yazıyı yazma sebebime, ana fikre, hüzünlü kısma. sarhoşluğum geçince o mutlu halimden hiç eser kalmamıştı ve ben çok yorgundum üstelik etrafımda ispanyolca konuşuyorlardı ben hiçbir şey anlamıyordum aslında onları da bir daha da görmeyecektim çünkü benim arkadaşım değillerdi onlarla da tesadüfen birlikte olmuştum ve yollarımızı ayıracaktık dün dertlerine ilgi duyduklarım bugün benim için önemsizdiler ve ben yine mutlak yalnızlığa gömüldüm."

-vay be bu ne havalı yazı kız? mutlak yalnızlık filan?
-hızlı gazeteci olacağım.
-olamazsın. neden mi? tanımıyorsun. rock gruplarını tanımıyorsun. müzikten haberin yok.
-o da zamanla oluverir.
sanki ne kadar çırpınırsam çırpınayım değişik dünyaları kaçırıyomuş tüm güzelliklerden kendimi alıkoyuyormuş gibi hissediyorum kendimi ah kimbilkir uyuşuk gözlerimi ne kadar büyük açmalıyım güzel dünyalara girebilmek için yakaladığımdan emin olabilmek için. bunu tarif etmem şu an çok imkansız sevgilki okuyucular, ne kadar meraklı ve aynı zamanda kendime dönük yaşadığımı sandığımı bilseydiniz belki anlardınız ama siz dışadönük ve içi rahat insanlar olmalısınız ve bu eksik kalmışlık kaçıröışlık hissini anlamanıza imkan yok. bakın bu kıskançlık değil sadce her şeyi daha iyi anlama ve her şeye daha güzel dahil olmna isteği ama ne kadar yol kat ettiğimi sansam da aslında hep aynı yerde duruyor ve hayata dahil olduğumu daha fazla hissetmek için çabalıyorum işte benim olayım da bu bende bir şey sezdiyseniz benden hoşlandıysanız ki bu o kadar şeyin arasında çok önemsiz geliyor şimdi bana herhalde bu yüzdendir yaşadığımdan hiçbir şey anlamadım sevgili okurlarım çok abartılı bulacaksınız hadi ordan diyeceksiniz ama olsun, sadece izlenimler kaldı ve hem istekli hem uyuşuğum kendimi seviyorum ama kendime çok güvenim yok.

şimdi gidip kahramanca (vaay) dış dünyaya karışacağım ama ne zaman bu kocaman şehir bu kocaman dünya bu karışık düzensizlik ve bu güzel bulduğum şeyler beni içine alacak aman kimbilir?? onlara bağlıyım ve onların olmak istiyorum, insanların değil, anın içinde olmak istiyorum, dünyadaki tüm zevkleri ve acıları tadabilmek. ama o kadar çok şey var ki hangisine sıra gelecek? işte, ben aynı şeyleri tekrarlayıp duruken neler olup bitiyor, ben kendimi harcamaya, bu şeyler için hazırım. artık kendimi unutmak ve başka şeylere yelken açmak istiyorum, bir şeyin ya da bir sürü şeyin çocuğu olmak istiyorum. dünya hayatına bağlanmak, onun da ötesine geçmek işstiyorum.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

"sabahın ilk ışıklarıyla uyandım" ne güzel bir cümle bu. sabahın ilk ışıklarıyla insan niçin uyansın ki? aklıma kötü şeyler getirmeyerek düşünmeye başladım, öyle, kendi kendine uyanmış olabilir, yolculuğa çıkacak olabilir. bunun düşüncesi bile içimi kıpırdatmaya yetiyor. kimbilir hangi kitaptan aldılar bunu. kimbilir gerisi nasıldı. aklıma yağmurun sürekli yağdığı günlerde kendi sabahın ilk ışıklarıyla uyanma anlarım geliyor, cümleyi söyleyenin ne büyük bir sevinç ve coşku içinde olabileceğini düşünüyorum.

hey siz, arkadaki bayan uyanın. test çözüyoruz biz bu dershanede. bu cümlenin gerisini düşünmeden öğelerine ayırmalıyız. "aaah, şimdi damarımdaki anarşist hayalci çocuğa bastınız, işte şimdi!!! ah her şeyiniz para allah sizi kahretmesin kapitalist dersaane yöneticileri. böyle sistemin içine edeyim ben, kahretsin, gökyüzündeki uçurtmalarımı, turuculu sarılı uçurtmalarımı yırttınız." diye düşündüm asice. camdan aksaray'ın benim çok güzel bulduğum bir manzarası görünüyordu.

ben aslında böyle eften püften şeyleri yazı malzamesi yapacak kadar kalitesiz bir kız değilim. yazıyorsam, değersiz şeyler yazdığımı bilerek yazıyorum. yanlış anlaşılmasın.

Pazar, Ağustos 13, 2006

"insan en boş yazılarını ergenliğinde yazar." diye düşündüm bugün, çünkü bir şeyle ilgilensen de o yaşta tam olarak hiçbir konuya yönelemiyorsun, kendinden başka. acıklı bir sesin oluyor evet, ama neden acıklı, niçin acıklı kimse bilmiyor. ve güzel ifadelerle ve etkileyici imgelerle dolu bomboş yazılar yazılıyor. aşağıdaki yazı bu türden yazılara güzel bir örnek olabilir:

19 nisan 2004

seni aldığıma bir sevindim, bir sevindim. kapağın ne güzel, hani monet'nin, ya da renoir'ın, hani kadın çizip duran, bir tablosu vardı, çiçekler, bir gelin, belki de değildir, ama bir kadının elinden tutmuş, yüzü seçilmeyen bir adam, çiçekler, çiçekler... bir yaz gününde verandada oturmuş, 1960larda olabilir, bir grup arkadaş, bahçede çiçekler, çiçekli elbiseli bir kadın, ağaçların arasında bir havuz... anlatamadım. ben çocukken havuz kenarında çok leziz bir börek yemiştik, ama bir parça yiyebilmiştik ancak çünkü başka yoktu, nüsa teyzem, annem, ben. öyle bir görüntü var hala kafamda. anneme defalarca sordum orayı ama hatırlayamadı. aynı bu defterin kapağı gibiydi orası da, renoir'ın o tablosu gibiydi, karmaşık.m şimdi bunlar ne uzak. yarın coğrafya sınavı var, bense sevgilimin saçlarını düşünüyorum. ne güzel, kuş tüyleri gibi, iplikler gibi. ipeksi. ama kestirmiş saçlarını. öyle diyorlar. nasıl sıkılıyor canım. şimdi o havuzun kenarında olmak istiyorum. orda olmayı ve kimsenin saçlarının kafamı kurcalamamasını istiyorum. okul diye bir şeyin olduğunu unutmak, ve dünya işlerini de unutmak, sadece haavuz ve börek. yapmam gereken tonlarca iş var, ama hiçbirini de yapasım yok. aşık olmak da sıktı beni, ne diyeyim, hep aynı şeyler, karşılık alamadıkça güçleniyormuş gibi yapan duygular, hiçbir şeyin olmaması. ama huzur bu defterin içinde. şu an huzur diye bir şeyi basbayağı hayal edebilirim, ama anlatmak zor. bazen kulağına bir ses, gözlerinin önüne anlık bir görüntü gelir "al işte huzur bu" dersin ama hemen geri gider.

bu yazıyı okumak insanın ömründen ömür tüketir bence. o ergeni karşıma alıp şimdi "ne demek istedin kardeşim?" demek isterdim ben de. ama o ergen belki sadece yazı yazmak, kendine güzel gelen o cümlelerin büyüsüne kapılmak istiyordu. ben yatılı okulda okudum, orda pek kitap okumayazdım ben, okuyan okurdu. belki okuyan arkadaşlarım daha güzel yazılar yazmışlardır.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

36 saattir uyumamış. iç çamaşırlarını gösterdi bize, kana ve dışkıya bulanmıştı. ssk hastahanesinde çalışıyor, işçilerden nefret ediyor. daha doğrusu, zamanla oluşan bir duygu bu. benim anlamadığım, git evine uyu değil mi? hayır, çiçekleri suladı, çamaşırları koydu. beni yanına çağırdı, havluyu neden pis çamaşırların üstüne atmışım. banyodan çıkarken o kadar sinirlendim ki yorulmuş bedenine bilerek kapıyı vurdum, yanlışlıkla olmuş gibi. tembellik nedir bilmiyor, bence kararında bir tembellik herkese yakışır. bir konuya kendini vermek, o konuda yorulmak ve çabanın meyve verdiğini görmek elbette güzel, ama.

siyasetin sadece tahminlerden ibaret olduğu belki de doğrudur, değil mi? hatta bence öyle, nerden bileceksin. hızla gelişiyor her şey. mesela herkesin karşı olduğu bir şeyin hala yapılıyor olması arkada çok büyük güçler varmış hissi uyandırıyor, korkutucu bir şekilde. bir yandan da karşıt söylemlerin ne kadar güvenilir olduğu tartışılır. kuranın dili ne kadar muzipse, insanlık da o kadar muzip, basit ve anlaşılır olmalı değil mi? işte ben adını vermek istemediğim bir dergiyi okuyordum, öfkeli bir dergiydi ve bazı kişileri mahkum ediyordu, ilk başta çok saçma geliyordu ama ben "ya dedikleri doğruysa, nerden bileceğiz?" diyordum. ben zaten emin biri değilim. herkes beni kolayca ikna edebilir.

konudan konuya atlayarak devam edelim. pinhani diye bir grubun istanbul'da şarkısı çok güzel. klibini de izledim. görüntüler çok hoştu, müzik de ben pek anlamam ama çok iyiydi.

bugün dindar dostalarımızı gördük. yine çıplaklıktan söz ettiler, bense artık bu konu açılınca eskisi gibi suçluluk duymuyor ve içimden "ne kadar da abartıyorlar" diyordum. çıplaksan çıplaksın işte canım, ne yani.

son olarak, ben artık dersaneye gideceğim.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

rating

bu yazıyı okuyanlar bana "okudum." şeklinde yorum yazabilir mi? böylece beni kaç kişinin okuduğunu hesaplamış olurum. çok umrumda olduğundan değil, merak ettim. beynim işte böyle meselelere tıkır tıkır işliyor, anlarsınız ya. hadi bakalım, bakalım kaç kişi çıkacaksınız bekliyorum.
aksaray taksim dolmuşuna bindim. galatasaray'a gelmeden dolmuş durdu ve biri indi. "bu inen de kim?" diye düşünürken birden çaktım işi. inen yalçın abi'ydi. en ön koltukta oturduğu için yüzünü görmemiştim. yalçın abi baba tarafından 20 küsür kuzenimdem yalnızca biri. saçları jölelenmiş, yana yatırılmış, kareli mavi gömleğini giymiş ve gözlüklerini takmıştı. ben mi yanlış görmüştüm yoksa inen yalçın abi miydi?

yalçın abi sık gördüğüm kuzenlerimdem değildir, yine de onu burda, şu dolmuşun içinde görmek acayip sevindirmişti beni. bu benim için uzun zamandır hayal edilemez bir şeydi zaten, hadi okulun etrafında arkadaşlarını görürsün, ama şehirde akrabalarına rastlamak... demek ki bu kapısından içeri giremediğim, eşiklerinde dolaşmaktan ileri gidemeğim istanbul'da insan akrabalarına rastlayabiliyordu. kafamda akrabalarla örülü, mıncık mıncık sevgiyle hatmedilmiş, arka mahallelerde yaşayan bir akraba dünyası hayali doğdu, mekan ise istanbul'du, benim sokaklarında dolaştığım, fakat yabancısı olduğum bu yer. her şey daha sıcak görünüyordu artık gözüme. oturduğumuz toplu konut- site uzaklardaydı artık. ne kadar bakımlı olursa bir bahçe, o kadar yapay ve çirkindir ey sevgili zavallı okur parçaları. yeni nesil diye bir şey varmış, generation c. bunlar yaratıcı ve teknolojinin en müthiş olanaklarından acayip yararlanabilen bir nesilmiş.

Salı, Ağustos 08, 2006

-ne okumak istiyorsun?
-uluslararası ilişkiler.

yalan. külliyen yalan. uluslararası ilişkiler okumak istemediğimden değil, sadece "ne okumak istiyorsun" sorusunun cevabı bu değil, çünkü bilmiyorum. bu cevap da sadece soran olursa verilmek için üç dakikada hazırlanmış, kişisel özelliklerimle o kadar da çatışmadığı için inandırıcı gelebilecek bir cevap işte. yine söylüyorum, bence uluslararası ilişikiler okunmayacak bir alan değil. hatta bence her alanın kendine özgü güzelliği var, bir kimyacı için kimyadan güzel bilim yoktur, böyle düşünürsek, tıp da, psikoloji de yararlı, zevkli, gerekli bilimlerdir, bir konunun diğer konuya üstünlüğü yoktur herhalde. bense bu sorunun bana şimdi sorulmasına kıl oluyorum, çünkü cevabını, dürüst olmak gerekirse, hiç düşünmedim, keşke bana bu akşam ne yapmak istediğimi ya da kiminle çıkmak isteyeceğimi sorsaydınız. üstelik bence bu konunun pek de ehemmiyeti yok, insan ne iş yaparsa yapsın yaşamını az çok sürdürebilir. güvender yayınları lise 2 setinden çıkmış matematik kitabının önsözü öyle demiyor ama:

"hayatınızın en önemli dönüm noktalarından biri öss'dir. bu sınavda kazanacığınız bölüm ve o bölüm sonrasında edineceğiniz meslek sizin yaşam biçiminiz olacaktır. elbette böylesine önemli bir sınava en iyi şekilde hazırlanmak gerekir. işte GÜVENDER YAYINLARI'ndan olan elinizdeki kitap sizi sınavlara hazırlayacak en iyi kaynaktır."

ne kadar umutsuzluğa sürükleyici bir yazı. keşke şöyle yazsalardı:

"hayatınızın baharındasınız. hormonlarınız gelişiyor. tabi ki böyle karışık bir dönemde sizden önemli kararlar vermenizi isteyemeyiz. günleriniz test çözerek de geçmesin. ailenizin durumu iyiyse sizi ne de olsa beslerler."

tabi ki ben kendi çıkarlarımı en iyi bir biçimde savunmak zorundayım. tabi bu düşüncelerimi annemle ya da babamla paylaşamam. onlara düşman kesildim. bana çocuklarıymışım gibi davranıyorlar, sinirimi bozuyorlar. babam ise olgunlaşmadığıma dair kanıtlar bulup bunları herkesin arasında söylemeye pek meraklıdır. neyse canım, meseleleri büyütmek yersiz. eninde sonunda bir şey olurum herhalde.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

özlediğim şeyler







































mesela burası benim odamdı. hep karışıktı ama güzeldi. odayı benim yapmıştım, başta yadırgadıysam da. yağmurlu gecelerde yatağımda kitap okurdum, mesela sylvain'in sakladığı playboy dergileri vardı.