Pazartesi, Ekim 29, 2012

Şekerler,
 
Artık neden yazmadığımı soruyorsunuz. Sebebi şu: işe başladım. Bu zaman meselesi olduğu gibi aynı zamanda öğrencilik kadar ihtiyatsız davranmanın mümkün olmadığı bir dünyaya giriş yaptığımı sezdiğim için. Eskisi gibi aynı açıklıkta ve gizliliğe pek fazla dikkat etmeden yazabileceğimi ve günlük tutabileceğimi, biraz da stajyeri olduğum avukatlık mesleğinin doğası gereği, pek sanmıyorum. Belki anonim bir takım meslek mensuplarına özenip bu türden bloglar tutabilirim. Böyle yazılara ulaşmak isteyen kişiler bu yazıya yorum olarak kendi mail adreslerini veya bloglarını yazabilirler, ben de ilerde bu yazıları yazdığım bir blog olursa bu kişilere seve seve haber veririm. Ha bu demek değil ki bu bloga hiç yazmam. Belki buraya da yazarım.
 
Sevgiler!!
 
Dünyanın en önemli stayjer avukatlarından F. K.

Pazartesi, Mayıs 14, 2012

puşi davası

Bugün okuldan bir çocuk, 11 yıl 3 ay hapse mahkum oldu. Sabah kalktım, Çağlayan adliyesine gittim, basın açıklamasına katıldım, ama dersim vardı, ben de duruşmayı beklemeyeyim dedim. Derse girdim, derste bir karar incelendi. İşyerinde cinsel taciz. İşveren bundan sorumlu mudur? Tehlike sorumluluğu dolayısıyla sorumludur, evet. Peki, cinsel tacizi gören olmamış? Yargıtay demiş ki bir kadın boşu boşuna iffetini tehlikeye atacak bir beyanda bulunmaz. Peki, dedi hoca, bu bir ceza davası olsaydı, cevabımız değişecek miydi? Evet, dedik hepimiz, çünkü ikinci sınıftan beri ezberleye ezberleye bir hal olduğumuz şeyi söyledik, şüpheden sanık yararlanır. Ceza yargısında hakimde ve herkeste aksi kanaat oluşsaydı bile sanığın beraatine karar verilmesi gerekirdi. Dersten çıktım, yemeğe gittim, sonra arkadaşlara sorayım dedim Cihan Kırmızıgül davası ne olmuş. 11 yıl üç ay hapse mahkum olmuş. Dosyasında ise, basından ve dosyayı inceleyen hocalardan dinlediğim kadarıyla, avukatın mobese kayıtlarının incelenmesi talebinin reddedilmiş olması, gizli tanığın ifadesini değiştirmesi, yakalamayı gerçekleştiren polislerin sonradan eylemi gerçekleştiren kişi (bir süpermarkete molotof kokteyli atmak) Cihan mı değil mi emin olamadıklarını söylemeleri gibi çelişkiler mevcut. Delil? Bildiğim kadarıyla yok. Karara internetten ulaşamadım, en yakın zamanda okuyacağımı umuyorum, ama kararda da delil gösteren bir gerekçe bulunmadığını söyledi okuyan bir arkadaşım. Buna rağmen kararda, puşi geçiyormuş. Puşiye de el konulmuş. Kamuoyuna "puşi davası" olarak yansıyan bu davanın, hükmünde de puşi geçiyor yani. Bugün yapılan mitingde bunu vurgulamak istercesine haykırdı bir sürü insan: "Cihan özgür kalacak, yine puşi takacak" diye. Ne puşiymiş be. "Kesin bir şey yapmıştır, yoksa neden ceza alsın?" diyor bazıları. Evet, belki yapmıştır. Belki de örgüt üyesidir Cihan Kırmızıgül. Olmaz diye bir şey yok. (Gerçi sadece örgüte yardımdan dolayı mahkum edilmiş, örgüt üyesi olma suçundan beraat etmiş.) Ama ben Cihan'ın suçsuzluğundan bu kadar emin olamazken onlar nasıl suçluluğundan bu kadar emin olabiliyorlar onu anlamıyorum. Ne bir DNA izi, ne de kaydedilmiş bir görüntü var ortada. Ortada sadece Adıyaman'lı, minibüs beklerken yakalandığını söyleyen bir genç var. Bir tarafta "oh iyi olmuş"çular, diğer tarafta bu gencin mahkumiyetinden samimi bir üzüntü duyanlar. 22 yaşında bu kadar etki yaratmak, adeta kamuoyunu bölmek. O da 11 yılın bir mükafatı olsun, değil mi? Bence bu sadece hukuki bir olay değil, yani bunu "Karar hukuka aykırı mı değil mi? Karar yerinde mi değil mi?" diye tartışamayız. Kimsenin yaptığı politik eylemlerden, hak kullanımından, telefon konuşmasından, eleştirmekten, mizahtan, mitingden, yürüyüşten, ses çıkarmaktan korkmadığı bir dünyanın bir parçası, bütün özlem ve isteklerimiz. Bugün anında organize olup yürüyen bir sürü insanı görmek de açıkçası bu umudumu canlı tutmaya yetiyor da artıyor bile.

Cuma, Mart 23, 2012

Beni de al onu da şunu da bunu da al

http://video.cnnturk.com/2012/haber/3/23/cihan-icin-ozgurluk-yuruyusu

Bugün resmen yoldan geçerken tutuklanmış olan okul arkadaşımızı 2 yıl sonra tahliye ettiler ancak İstanbul Üniversitesi öğrencisi 90 doğumlu Deniz'in Adliye'nin bahçesinde tanıştığımız annesine "darısı sizin başınıza" demek çok tuhaftı. Şimdiden başıma böyle bir olay gelirse hangi örgüt üyesiyim diyeyim diye düşünmeye başladım. Devrimci Çıngıraklı Çok Fena Terörizm örgütündenim diyeceğim çok havalı. Tek suçu yolda yürümek dergi okumak staja başvurmak ve enn kötüsü!!!! demokratik haklarını kullanmak olan bütün akranlarımın bu suçlardan beraat etmeleri dileğiyle.

Perşembe, Mart 15, 2012

Salı, Şubat 28, 2012

Hızlı ve öfkeli

"Türk yargısı sadece yaramazlar için değil, hayatını kurallara göre yaşayan itaatkar insanlar için de tehlikelidir." Bunu bir hakim yazmış. Güncel Hukuk adlı dergideki bir yazısında. Merak etmeyin size bu yazıda yargımızın aksayan yanlarından bahsetmeyeceğim. Yargıda bir "hakim vasatı"ndan bahsediyordu bu güzide hakim. Adil olmayan geleneğin mahkeme salonunda yeniden üretilmesine sebep olan hakim vasatından.

Burdan varmak istediğim sonuç şu: dünyadaki en güç şey sevgilisiyle, karısıyla, veya başka bir kadınla "ya kızım git yaaaa, sorunlu musun yeaaa" gibi laflarla konuşan manyak bir "ERKEK"e cevap yetiştirmektir. Evet, hayatta en zor şey budur. Mesela ben geçen sene bir AYM üyesine bundan sonra anadille ilgili talepler karşısında ne yapacakları gibi abuk bir soruyu cesaretle sordum, tanımadığım insanlarla tanımadığım yerlere gittim ve valonca birkaç kelime dahi öğrendim ama "erkek vasatına" cevap yetiştiremem. Belki buralardan kaçacak cesareti bulurum, kendimi bir fanusa kapatacak koşulları dahi yaratırım ama günlük hayatta böyle bir ERKEKLE karşılaşırsam "çok haklısın kardeşim, kesinlikle çok haklısın" demekten başka bir şey yapamam.

Nasıl hakim vasatı tek tük olaylarla sınırlı kalamıyorsa, yargının tamamının elini kolunu bağlıyor, insan onurunu iki paralık ediyorsa, erkek vasatı da tüm toplumun elini kolunu bağlayan bir hastalıktır. Kadınlar! Böyle bir vasatla karşılaşırsanız onun dünyada tek olmadığını, bunun size özel gönderilmediğini düşünüp rahatlayınız.

Ama yine de günün birinde böyle bir hanzo kızkardeşimi, kız arkadaşımı filan üzerse onu babacığıma arattıracağım ve "Sen kimsin lan? Sen kimsin lağım faresi?" dedirteceğim. Sonuçta babamın da bir ağırlığı var.

Salı, Ocak 31, 2012

who the fuck are you? ritm sorunu

Haha, evet, yeni bir seks end dı siti konusuyla karşınızdayım. Beğenmiyorsanız çekiniz gidiniz. Özür dilerim biraz hassaslaştım da.

(Yazıma ilk olarak şöyle bir giriş yapmak istiyorum, eğer burayı okuyorsanız bana yeni şişman halimle ne giyeceğime dair öneride bulunan yorumlar yapabilirsiniz. Çünkü kısa şortunu ve eteğini artık giyme dedi arkadaşlarım. Çok şişmanladım yine. Bir de bence bu bir sorun değil, olmamalı!!)

Şimdi konuma geçiyorum. Konum bazı insanların ne kadar benmerkezci olduğu. Bunun da bir ritm sorununa yol açması. Şöyle düşünün. Bir erkek var. Herkese benzeyen biri. Yani ne yazık ki herkes daha doğrusu erkeklerin çoğu bu kişiyle aynı. Beraber yolda yürüyorsunuz. Onun adımları daha uzun ve hızlı, siz ise 70 kilosunuz ve kısa bacaklısınız. Sizin ondan tek istediğiniz biraz yavaşlaması ama angut yavaşlamıyor. Tüm dünyanın onun ihtiyaçları için, onun doğruları uyarınca yaratıldığını düşünen bu psikotik varlık, size dönüp "of çok sıkıldım" diyor. Çünkü bunlar sıkılgan yaratıklar. Sıkıldığını da belli etmekten sıkılmaz hiç.

Sizsiniz hep "doğaya" aykırı, boş işler kraliçesi, kendiyle küs. Beyefendi bütün sorunlarını halletmiş. Tek sorunu siz kalmışsınız.

Ulan salak, "doğa" dediğin ne yani ne? Doğa sen misin? Bensiz bir doğa düşünebiliyor musun? Mal.

Şimdi sevgili kozmopolitan okuru, sevgili kız kardeşim, ne yapacaksın biliyor musun? WHO THE FUCK ARE YOU? Diyeceksin. Çünkü sorun evet, biraz da sensin. İşin zor. Sonra seveceksin, kimseyle arana öfkeyi sokmayacaksın. Ama öfkelendiğinde, bunu da yok saymacaksın.

Evet, işte bu.

Salı, Ocak 17, 2012

Alışkanlıklar

Çok uzun süredir yazmadım. Bu süre içinde annemler geldi, Belçika'ya gittim. Bir sürü müze gezdim, "Bienvenue chez les chitis"yi izledim. Annemler giderken çok üzüldüm. Belçika'da Guy ve Kathe diye 2 kişiyle tanıştım. Yılbaşında antikapitalistlerin evine gittim, ancak ateşim vardı, sonra sınavlar başladı. Sınavlar pek iyi geçiyor diyemem.

Bu özetten sonra (ne işinize yarayacaksa artık) bu gece neden uyumayıp size bunları anlattığıma geleyim:

-Babamı özledim. Hem de çok. İnanılmaz özledim babamı.
-Arkadaşlarımı ve ailemi özledim.
-Rouen'dan ayrılacağım için tahmin edemeyeceğim kadar çok üzülüyorum. Hatta bu satırları yazarken gözlerim doluyor. O kadar insan tanıdım. Hepsini de çok yüzeysel tanıdım. Ama hepsini de sanırım çok sevdim. Yaşama biçimimi, kayıtsızlığı, serseriliği, Normandiya'nın bu güzel yerini çok sevmişim. Mesela Anne Laure. Mesela Meriem. Mesela Cezayirli komşularım. Bunları çok mu tanıdım? Hayır. Ama yarım kaldı ilişkimiz, işte bu üzücü bir şey. Bir yerden ayrılmak, bir alışkanlığı kesmek, birilerini bırakmak, bir daha görmemek. İşte bunlar gerçekten insanı üzüyor. Marcel Proust anneannesine demiş: "Sensiz yaşayamam." İşte ben de şu an bu durumdayım. Ayrılık bana inanılmaz adaletsiz geliyor. Sadece şimdi karşı karşıya kaldığım ayrılık değil. Bütün ayrılıklar. Marcel Proust'un anneannesi de tutup buna diyor ki "Oğlum bu kadar duygusal olma. Ben bugün varım yarın yokum." Marcel P. ne dese beğenirsiniz? "Valla büyükanne, ben alışkanlıkların insanıyım. Önce çok zor gelir, sonra alışırım." İşte sanırım o küçücük yaşında durumu özetlemiş Proust.

Ayrılık her zaman adaletsiz, isyan ettirici, başlarda yürek yakıcı. Bu her şey için böyle. Sonra ise insan alışıyor.

Bir de acaba gidince sınıfı geçebilecek ve okulu bitirebilecek miyim? Okul bitince ne olacak? Aman Allah'ım ne biçim konular? :) Bütün akşam ders çalışırken Billie Holiday'in solitude adlı şarkısını dinlerken (herhalde 350 kere çalmışımdır) bunları düşündüm. Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Ders çalışmayı keseli üç saat oldu, bu saatten beri yatakta dönüp durdum. Yarın kütüphaneye gitmem lazım.

Böyle değişim programları bağlanmadan sevmeyi bilen insanlar için. Ben de belki bağlanmadan seviyorumdur, ancak bende sınavlardan 2 saat önceki bilgileri kullanmaya yönelik kısa süreli hafıza ne kadar güçlüyse kısa süreli bağlanma da o kadar güçlü. Harry Potter filminde de ağlamıştım. (Burasını filmi izlemeyenler okumasın: Dumbledore öldüğünde) Şimdi de ağlıyorum. Ağlamamın sebebi tamamen kısa süreli bağlanmalar. Film boyunca Dumbledore'a nasıl bağlanıp alıştıysam Rouen'a da öyle alıştım. Sadece yaşadıklarıma değil, yaşayıp da uzatamadıklarıma da üzülüyorum. Üniversiteye ilk başladığımda aşk anlayışım şuydu: bir insanla zamanının tümünü geçirmek, ondan hiç kopmamak, ondan hiç ayrılmamak, onu bir alışkanlığa çevirmek. Şimdi ise tam tersi, izlenimler ne kadar fluysa o kadar güçlü oluyorlar. Yarım kalan aşklar hiç ölmüyor. Ben Rouen'a aşığım çünkü onun sadece bir bölümünü ele geçirebildim. Ve alıştığım hiçbir şey henüz bana bıkkınlık vermedi.


Öte yandan İstanbul'un en iyi yanı ordaki insanlar. Ancak tehlikeli bir yanı da var İstanbul'un: beni yeniden tembel, kararsız bir insana çevirmesi. Yani kendi huylarımın beni yenmesinden korkuyorum. Aslında o tembellik vs dediğim şeyler sadece sınav dönemlerinde ortaya çıkıyor. Burda da ortaya çıktılar. Sınav dönemleri dışında her an Beyonce ile dans etmeye hazırım.


Neyse, her şey olacağına varır. Hayat o kadar da korkutucu bir şey değil aslında.