Cumartesi, Ağustos 21, 2010
arabeskten çıkmak için müziği değiştirin.
ya gerçi az önceki yazıyı yazınca birden düzeldim, radiohead'i kapatıp louise attaque açtım birden içim ferahladı.
yılın 200 günü arabeskten şaşmayacaksın
neden bilmiyorum galiba yılın 200 günü derbeder geçiyor. sebebi de yok. bugün de öyle. en sevdiğim şarkının "where i end you begin- radiohead" en sevdiğim kitabın "hızlı gazeteci- ah mimoza" olduğu günler bunlar. "i can watch and can't take part, where i end where you start, where you left me alone" veya "mimoza, canım acıyor." cümlelerini ard arda tekrarlıyorum. arabesklik yapmak gibi olmasın ama sanki bir bıçak göğsüme saplanıyor gibi. o kadar şiddetleniyor ki gerçekten bir bıçak batırmak istiyorum oraya. nedenini de bilmiyorum az önce söylediğim gibi.
birden üstüme bir çaresizlik çöküyor. diğer herkesten çok çok geride olduğum duygusunu bir türlü atamıyorum. ailem bir alacaklı ordusu gibi davranıyor sanki. yabancılar ise beni üzüyor. fakat düşününce, kendisi yüzünden özel olarak üzüldüğüm bir yabancı yok. aslında var. mesela ılgın diye bir kız vardı. bir keresinde "yaşamımı bir düzene sokmam lazım" demiştim. gülerek "aman sanki rock starsın da." demişti. bir keresinde de ziya'ya kendimi herkesten çok aşağı hissettiğimi söylemiştim. bana "haklısın ama bunu yaratıcılığa dönüştürebiirsin." demişti. adam diye macar bir çocuk da beni reddetme nedeni olarak "sen çok ciddisin" demişti. işte tüm bunları düşünüyorum da içinden çıkılmaz küçücük bir alem. düşündükçe daha da üzüecek duruma düşüyor insan. herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan acizim. yok, belli şeyleri kast ederek konuşuyorum. neden böyle? diye diye aklımı yiyeceğim. göğsüm o kadar acıyor ki bunu düşündükçe. annem diyor ki bilip bilmeden "ama kızım sen de şu şu okulu kazandın." bilmem ne. bunlar gerçek başarı değil. gerçekten çok üzülüyorum. dediğim gibi, fiziksel bir acı bu, insan dayanamıyor. midem bulanıyor mesela. emocu kız gibi farkında olmadan durmadan elimi silah yapıp şakağıma göğsüme götürüyorum. birilerini arıyorum, konuşamıyorum, telefonda geveliyorum. iki dakika sonra geçiyor, iki dakika sonra yeniden başlıyor. hapishanede gibi hissediyorum kendimi. bir de ayağa kalkamıyorum. sağlığım yerinde ama bir şey beni "durmaya" itiyor. bir eylem yapmak istiyorum, radikal bir şey. intihara kalkışmak filan istiyorum. tabi ölmeden. güzel günler gelecek. gelecekler de nerdeler? günler, aylar, yıllar geçiyor, bu hisler geçmiyor. boğazım ağrıyor, bir şey söylemek istiyormuşum da söyleyemiyormuşum gibi. ve annem arıyor, telefonda "barbunya yap, çamaşırları topla, yarın bana yardım et." diyor. eve geliyor "bu evin hali ne?" diye soruyor. babam da "senin bir şey yaptığın yok." diyor. mesela geçen yaz zee diye sırplı bir çocuğa aşık olmuştum. aşık da olmuştum hani, ama 2 çift laf etmişliğim yoktu. bir gün trolley denen otobüste karşılaşmıştık. bilmeden onun yanına oturmuşum. ben o kadar sevinidim ki çocuğa "sen zee misin?" diye sordum. bön bir "evet" cevabını alınca ağzım kulaklarıma varmıştı. aşık olduğum çocuğun yüzünü hatırlamamıştım. ama aşıktım aşık olmasına. bu arada bu geçen sene oluyor. zeka yaşı sizi şaşırtmasın. sonra nedense çocuğa "deniz de sırptır" deme gafletinde bulundum. çocuğun bütün ilgisi deniz'e yöneldi. numarasını filan istedi. ben de ne yaptım bütün gece ağladım. deniz ve çisem korka korka birbirlerine bakıyor: "ezgi ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorlardı. cevabını ben de bilmiyordum ama herhalde zee'ye değil makus tarihime ağlıyordum. oraya karşılıksız bir aşktan kurtulmak için gelmiştim. o gece rüyamda hep bunları gördüm. ağlamalarım, sayıklamalarım kızları uyandırdı. lisenin ilk senesinde de bir üst dönemden kızlar gelirler, üst dönem olmanın verdiği hava civayla bize "bir galatasaraylı nerde ne yapacağını bilir, bir galatasaraylı kendine güvenir." derlerdi. ben de aynen şöyle geçirirdim aklımdan: "iyi, ileride bir yere girdiğimde gaatasaraylı olduğumu söylemeyeyim, okulumuzun itibarı sarsımasın." bütün bunlar bana çok bağlantılı geliyor. küçük, minicik bir yaşam. ama içi böyle acılarla dolu. her yerde ya kalp kıran, ya da bir şeyler talep eden insanlar. en kötüsü zayıf bir iradeye hapsolmuş arzularım.
birden üstüme bir çaresizlik çöküyor. diğer herkesten çok çok geride olduğum duygusunu bir türlü atamıyorum. ailem bir alacaklı ordusu gibi davranıyor sanki. yabancılar ise beni üzüyor. fakat düşününce, kendisi yüzünden özel olarak üzüldüğüm bir yabancı yok. aslında var. mesela ılgın diye bir kız vardı. bir keresinde "yaşamımı bir düzene sokmam lazım" demiştim. gülerek "aman sanki rock starsın da." demişti. bir keresinde de ziya'ya kendimi herkesten çok aşağı hissettiğimi söylemiştim. bana "haklısın ama bunu yaratıcılığa dönüştürebiirsin." demişti. adam diye macar bir çocuk da beni reddetme nedeni olarak "sen çok ciddisin" demişti. işte tüm bunları düşünüyorum da içinden çıkılmaz küçücük bir alem. düşündükçe daha da üzüecek duruma düşüyor insan. herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan acizim. yok, belli şeyleri kast ederek konuşuyorum. neden böyle? diye diye aklımı yiyeceğim. göğsüm o kadar acıyor ki bunu düşündükçe. annem diyor ki bilip bilmeden "ama kızım sen de şu şu okulu kazandın." bilmem ne. bunlar gerçek başarı değil. gerçekten çok üzülüyorum. dediğim gibi, fiziksel bir acı bu, insan dayanamıyor. midem bulanıyor mesela. emocu kız gibi farkında olmadan durmadan elimi silah yapıp şakağıma göğsüme götürüyorum. birilerini arıyorum, konuşamıyorum, telefonda geveliyorum. iki dakika sonra geçiyor, iki dakika sonra yeniden başlıyor. hapishanede gibi hissediyorum kendimi. bir de ayağa kalkamıyorum. sağlığım yerinde ama bir şey beni "durmaya" itiyor. bir eylem yapmak istiyorum, radikal bir şey. intihara kalkışmak filan istiyorum. tabi ölmeden. güzel günler gelecek. gelecekler de nerdeler? günler, aylar, yıllar geçiyor, bu hisler geçmiyor. boğazım ağrıyor, bir şey söylemek istiyormuşum da söyleyemiyormuşum gibi. ve annem arıyor, telefonda "barbunya yap, çamaşırları topla, yarın bana yardım et." diyor. eve geliyor "bu evin hali ne?" diye soruyor. babam da "senin bir şey yaptığın yok." diyor. mesela geçen yaz zee diye sırplı bir çocuğa aşık olmuştum. aşık da olmuştum hani, ama 2 çift laf etmişliğim yoktu. bir gün trolley denen otobüste karşılaşmıştık. bilmeden onun yanına oturmuşum. ben o kadar sevinidim ki çocuğa "sen zee misin?" diye sordum. bön bir "evet" cevabını alınca ağzım kulaklarıma varmıştı. aşık olduğum çocuğun yüzünü hatırlamamıştım. ama aşıktım aşık olmasına. bu arada bu geçen sene oluyor. zeka yaşı sizi şaşırtmasın. sonra nedense çocuğa "deniz de sırptır" deme gafletinde bulundum. çocuğun bütün ilgisi deniz'e yöneldi. numarasını filan istedi. ben de ne yaptım bütün gece ağladım. deniz ve çisem korka korka birbirlerine bakıyor: "ezgi ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorlardı. cevabını ben de bilmiyordum ama herhalde zee'ye değil makus tarihime ağlıyordum. oraya karşılıksız bir aşktan kurtulmak için gelmiştim. o gece rüyamda hep bunları gördüm. ağlamalarım, sayıklamalarım kızları uyandırdı. lisenin ilk senesinde de bir üst dönemden kızlar gelirler, üst dönem olmanın verdiği hava civayla bize "bir galatasaraylı nerde ne yapacağını bilir, bir galatasaraylı kendine güvenir." derlerdi. ben de aynen şöyle geçirirdim aklımdan: "iyi, ileride bir yere girdiğimde gaatasaraylı olduğumu söylemeyeyim, okulumuzun itibarı sarsımasın." bütün bunlar bana çok bağlantılı geliyor. küçük, minicik bir yaşam. ama içi böyle acılarla dolu. her yerde ya kalp kıran, ya da bir şeyler talep eden insanlar. en kötüsü zayıf bir iradeye hapsolmuş arzularım.
Perşembe, Ağustos 12, 2010
"YENGEÇ VE YAY
kısa vadede muhteşem bir deneyimdir. uzun vadede ise mücadele ve acı dolu bir ilişkidir. ateş burcu olan yay özgürlük ister. yengeç ise ömür boyu kalıcı bir ilişki peşindedir. dost ve dışa dönük yay yengeç'in özel olduğunu hissettirir ama güven vermez. yay taahhütte bulunmaz. bir iki hafta çok özel birşki yaşatır ama sonra dünyanın diğer nimetlerini keşfe çıkar (buna başka ilişkiler de dahildir.) yengeç, yay'ın gezinme ihtiyacını asla anlamaz. yaylar baskıdan nefret eder. bu iki burç aşka farklı bakmaktadır. yay sözünü sakınmaz. kısa vadede muhteşem bir aşk ilişkisi olabilir çünkü aradaki çekim yoğundur. ama yengeç başı bulutlarda gezinmeye başladığı anda işler tersine dönecektir." aşk kitabı, maria shaw
astrolojiye olan yüzeysel ilgim, genelde hem küçümsenir hem de sevimli bulunur. mesela herkesin "ayyy sen de yine başladın" diyeceğini bile bile "evet o buna kızıyor, çünkü o bir boğa" filan derim. herkes de iğrenir gibi yaparak güler. sonuçta benim lehime olur her şey. yukardaki saçma sapan paragrafı da ayrılma sebeplerimiz olarak okudum ve her defasında "ne kadar doğru" diyerek iç geçirdim. eh, yıldızlar böyle yazmıştı. okuduğum ikinci teselli edici şey de amelie nothomb'un şu satırları oldu:
iğrenç bir suç dışında insanların ilişkilerini bitirmelerini anlamıyorum. birine bir şeyin bittiğini söylemek, çirkin ve yanlış. bu hiç bitmedi. insan birini düşünmese bile, onun içindeki varlığından nasıl kuşku duyabilir? başkasını düşünen insan düşünülür.
evet bana hatırı sayılır bir iyilikte bulundun, sen beni mutlu eden ilk erkeksin, seni suçlayacağım bir şey yok. seninle harika anılarım var, ama artık seninle birlikte yaşamak istemiyorum.
fakat bu kadar medeniyet fazla geldi. insan hiç gözyaşı dökmeden birinden ayrılabilir mi? önce tabi azıcık votka- portakal içtim, sonra zeki'ye şunları dedim:
- bana bak, ben seni terk edince neden üzülmedin?
- sen kimsenin etkisi altında kalmadan karar ver diye.
- hadi ordan. dünden razıydın değil mi götoş. GÖTOŞ!! (ağlamalar filan)
- ezgi'ciğim ağlama.
- zaten gerçek giden kalandır. unutulanlar unutanları terk eder ve unutanlar sallamaz. sen! seni etrafımda görmek istemiyorum.(küçük sırlar dizisi)
sonra şunu okuyunca hak verdim:
TERK EDİLMİŞ YAY
kısa süre içinde birini bulacaktır. "olan olduktan sonra ağlamanın yararı yok" diye düşünür. iyimserdir. evrenin çok yakında ona yeni birini göndereceğini bilir... ya da flört etmekte olduğu biriyle çıkmaya başlar. onun hayatında, geçmişten kalan ve kendisine ikinci bir fırsat verilmesini bekleyen biri daima vardır. kendi istemedikçe uzun süre yalnız kalmaz.
astroloji yüzündendi hepsi. yıllardır bu mereti kıçından anlamam yüzünden kendimi kendi gözümde ana babasının her dediğine "he" diyen sevgi dolu bir insan yapmıştım. zeki'yi de "ahay, gidene kal demem" gibi bir insan gibi görmüştüm. sırf astrolojiyi yanlış anlamam yüzünden. zeki karşımda olanca sevecenliği ve insan canlısı oluşuyla bana bakıyordu. iyi bir insandı, ona kızgın da değildim. ben de kötü niyetli değildim. ama birkaç gün hüzünlü takıldım. biz beraberken bazen durup durup "ben neden zeki'yle beraberim?" diye kendime sorardım. sanki çok saçma bir iş yapmışım gibi gelirdi. şimdi de durup durup "biz neden ayrıldık?" diye soruyordum, sanki yine çok saçma bir iş yapmıştım. sonra bütün bu duygular geçti. yerini eski kasvetlere bıraktı. rüzgar yüzüme vurduğu vakit benliğimin içindeki yalnız kişiyi hissediyordum, yalnız, tek, cinsiyeti bile olmayan, yapayalnız. bu çok hoşuma gidiyordu. zaman zaman da kendimi karnı ağrıyan, izole bir insan gibi gördüm. benim kişiliğimde hep "bir şeyleri kaçırıyorum" hissi vardır, bu da doğrudur. o his doruğa ulaşıyordu. arkadaşlarım vardı ama hepsi uzaktaydı.
kitaptaki karakter gibi ben de "evet, seninim. annemi babamı terk edeceğim, arkadaşlarıma kulak asmayacağım. buraya gelip seninle serbest aşk yaşayacağım. burjuvazi değerlerinden kurtulacağım. gerçek bir kadın olacağım." diyebilir miydim? desem de demesem de bunu kimsenin kalbini kazanmak için yapmayacağım kesin. ama şimdi bunlar çok uzak görünüyor, karnım ağrıyor.
Pazartesi, Ağustos 02, 2010
genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma
daha önce "dik dur" diye ikaz edildiğimde "tamam" desem de içime sinmezdi. dik dur= kendini göster. kendini herkesin gözüne sok demekti. ş. bana önce dik dur dedi, sonra nasıl durulacağını gösterdi. klasik anlamda dik durmanın (göğüs dışarda, karın içerde) gösterişçilik olduğunu, omurgayı da ezdiğini söyledi. aman allahım! bir vücut kraliçesi benim bugüne kadar düşündüğüm şeyleri söylüyordu!
ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.
sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.
ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.
kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.
ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.
ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.
sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.
ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.
kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.
ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)