geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 17, 2012

Alışkanlıklar

Çok uzun süredir yazmadım. Bu süre içinde annemler geldi, Belçika'ya gittim. Bir sürü müze gezdim, "Bienvenue chez les chitis"yi izledim. Annemler giderken çok üzüldüm. Belçika'da Guy ve Kathe diye 2 kişiyle tanıştım. Yılbaşında antikapitalistlerin evine gittim, ancak ateşim vardı, sonra sınavlar başladı. Sınavlar pek iyi geçiyor diyemem.

Bu özetten sonra (ne işinize yarayacaksa artık) bu gece neden uyumayıp size bunları anlattığıma geleyim:

-Babamı özledim. Hem de çok. İnanılmaz özledim babamı.
-Arkadaşlarımı ve ailemi özledim.
-Rouen'dan ayrılacağım için tahmin edemeyeceğim kadar çok üzülüyorum. Hatta bu satırları yazarken gözlerim doluyor. O kadar insan tanıdım. Hepsini de çok yüzeysel tanıdım. Ama hepsini de sanırım çok sevdim. Yaşama biçimimi, kayıtsızlığı, serseriliği, Normandiya'nın bu güzel yerini çok sevmişim. Mesela Anne Laure. Mesela Meriem. Mesela Cezayirli komşularım. Bunları çok mu tanıdım? Hayır. Ama yarım kaldı ilişkimiz, işte bu üzücü bir şey. Bir yerden ayrılmak, bir alışkanlığı kesmek, birilerini bırakmak, bir daha görmemek. İşte bunlar gerçekten insanı üzüyor. Marcel Proust anneannesine demiş: "Sensiz yaşayamam." İşte ben de şu an bu durumdayım. Ayrılık bana inanılmaz adaletsiz geliyor. Sadece şimdi karşı karşıya kaldığım ayrılık değil. Bütün ayrılıklar. Marcel Proust'un anneannesi de tutup buna diyor ki "Oğlum bu kadar duygusal olma. Ben bugün varım yarın yokum." Marcel P. ne dese beğenirsiniz? "Valla büyükanne, ben alışkanlıkların insanıyım. Önce çok zor gelir, sonra alışırım." İşte sanırım o küçücük yaşında durumu özetlemiş Proust.

Ayrılık her zaman adaletsiz, isyan ettirici, başlarda yürek yakıcı. Bu her şey için böyle. Sonra ise insan alışıyor.

Bir de acaba gidince sınıfı geçebilecek ve okulu bitirebilecek miyim? Okul bitince ne olacak? Aman Allah'ım ne biçim konular? :) Bütün akşam ders çalışırken Billie Holiday'in solitude adlı şarkısını dinlerken (herhalde 350 kere çalmışımdır) bunları düşündüm. Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Ders çalışmayı keseli üç saat oldu, bu saatten beri yatakta dönüp durdum. Yarın kütüphaneye gitmem lazım.

Böyle değişim programları bağlanmadan sevmeyi bilen insanlar için. Ben de belki bağlanmadan seviyorumdur, ancak bende sınavlardan 2 saat önceki bilgileri kullanmaya yönelik kısa süreli hafıza ne kadar güçlüyse kısa süreli bağlanma da o kadar güçlü. Harry Potter filminde de ağlamıştım. (Burasını filmi izlemeyenler okumasın: Dumbledore öldüğünde) Şimdi de ağlıyorum. Ağlamamın sebebi tamamen kısa süreli bağlanmalar. Film boyunca Dumbledore'a nasıl bağlanıp alıştıysam Rouen'a da öyle alıştım. Sadece yaşadıklarıma değil, yaşayıp da uzatamadıklarıma da üzülüyorum. Üniversiteye ilk başladığımda aşk anlayışım şuydu: bir insanla zamanının tümünü geçirmek, ondan hiç kopmamak, ondan hiç ayrılmamak, onu bir alışkanlığa çevirmek. Şimdi ise tam tersi, izlenimler ne kadar fluysa o kadar güçlü oluyorlar. Yarım kalan aşklar hiç ölmüyor. Ben Rouen'a aşığım çünkü onun sadece bir bölümünü ele geçirebildim. Ve alıştığım hiçbir şey henüz bana bıkkınlık vermedi.


Öte yandan İstanbul'un en iyi yanı ordaki insanlar. Ancak tehlikeli bir yanı da var İstanbul'un: beni yeniden tembel, kararsız bir insana çevirmesi. Yani kendi huylarımın beni yenmesinden korkuyorum. Aslında o tembellik vs dediğim şeyler sadece sınav dönemlerinde ortaya çıkıyor. Burda da ortaya çıktılar. Sınav dönemleri dışında her an Beyonce ile dans etmeye hazırım.


Neyse, her şey olacağına varır. Hayat o kadar da korkutucu bir şey değil aslında.

Pazar, Nisan 03, 2011

hüzünlü bir ergenlik şarkısı: dostluk

benim arkadaşlarım var, hepsine de bayılırım, ancak burda eskiden burada sık sık adı geçen t'yi anlatmak isterim. evet çoğu yazımı bu ince ve uzun kıza yazardım ve fakat çoğu zaman farkında dahi değilmişim. ondan sonra birkaç tane daha içine aşk karışmış dostluk yaşadım, 20 yaşımı geçince ise bu kalp ağrıları yatıştı, daha dingin ve sağlıklı duygulara bıraktılar. 20 yaşımdan aşağı inmek hiç ama hiç istemezdim. tüm dünyayı çok acımasız ve tuhaf gördüğünüz bir yaşam kesitidir bu. o duygular hep kalacak zannedersiniz. benzer olaylar için çok daha az heyecanlandığınız 21'inizde güçlü bir duygular fırtınasından sağ çıkmışsınızdır. ben de 2 yıldır bu dinginlik içinde yaşıyorum. ancak eski günleri elbette andığım zamanlar oluyor.

14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.

o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.

t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.

aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)

t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.

t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.

bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.

ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.

ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.

şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.

üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.

u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?

derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.

şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.

Cuma, Şubat 04, 2011

"90lar iğrenç yıllardı"

benim en kötü huylarımdan biri sorularım. insanlar bir şeyler anlatsın, ben de masal dinler gibi tembel tembel dinleyeyim isterim. bu yüzden üzerinde iyi düşünülmemiş, güzel formule edilmemiş salak salak sorular sorarım. aslında çok net iki soru kalıbım vardır.

1- "ahmet nasıl? yani nasıl biri?": bu soru kalıbını amerikadayken arthur diye bir çocuğa ingilizceye "how is..." diye çevirmiş ve ona, ülkesiyle ilgili bir şeyler anlatsın diye şu can alıcı soruyu sormuştum: "how is america?"

2- "sonra ne demiş? peki sen ne dedin?": bu tür sorular size doğal gelebilir ama ben bunları en olmadık noktalarda sorarım. öyle ki çocukken temel fıkraları anlatılırken temel dursun'a komik ve hazırcevap yanıtını verince ben tatmin olmaz "peki dursun ne demiş?" diye sorardım. tamamen fıkra devam etsin, ben de tembel tembel dinleyeyim diye.

yani çok iyi bir soru sorucu değilim. her şeyin cevabı önüme paket yapılıp getirilsin isterim. okumak, araştırmak yok bende. o sabır, o takat yok, biraz tembel biriyim. bu yüzden çoğu zaman derinlemesine bilmem birçok şeyi. işte geçe gün böyle bir anda yavaşça babama sokulup şunu sordum: "90lar nasıldı?" 88 doğumlu olduğum için 90larda çocuktum, hem çok az hatırlıyorum çocukluğumu, hem de çok özlüyorum ve sanki olağanüstü günler geçirmişim gibi sürekli hatırlamaya çalışıyorum. sanki her şey çok farklıydı gibi geliyor. oysa o kadar da değildi belki de.

babam hiç tereddütsüz "90lar iğrenç yıllardı" dedi. "çok kimliksiz yıllardı. 2000ler, 2010lar çok daha iyi." ben de bir şey söylemiş olmak için "bizimkiler dizisi varmış" dedim. hemen "bizimkiler iğrenç bir diziydi" dedi. "kendi muhafazakar mı ne olduğu belirsiz, sıkıcı yaşamımızı her gün yaşadığımız yetmiyordu bir de bunun dizisini izliyorduk. benim içime daral geliyordu televizyona bakarken. iğrenç bir yaşamdı."

anneme sordum aynı soruyu. dudağını büktü. "benim için o yıllar çalışmakla ve çocuk bakmakla geçti. bu yüzden dış dünyayı çok izleyemedim." dedi. ve konuyu her zamanki gibi babamın hayatını tabi ki daha çok yaşadığına getirdi. böylece bir kadın problemine bir kez daha dikkatleri çekti.

bu ikisinin cevabından anladığım, genç evliler oldukları, 30larını sürdükleri bu yılları hiç sevmedikleri oldu. oysa ki öğrenciliklerinin geçtiği 70 sonu- 80li yılları pek bir şevkle anarlar, parasızlık, vakitsizliğe rağmen dostluğun tavan yaptığı yıllarmış, her şey çok samimiymiş vs.

ibrahim'in bir arkadaşı ile tanıştım, 80 doğumluymuş. ona da sordum: "90ları hatırlıyor musun? nasıldı?" o da dedi ki iğrenç yıllarmış. siyasi durum ortadaymış. habire hükümet kuruluyormuş. ekonomik durum da ortadaymış. ve en önemlisi hiç moda yokmuş yahu! ancak türkü barlar varmış. biraz da atari oyunlarından bahsetti. bir de emanule tutti frutti ne iğrenç şeymiş, o yıllarda ne kadar da abazanmışız toplumca. sezen aksu verimsiz dönemine girmiş.teoman, özlem tekin, şebnem ferah yeni çıkmış. bu sorudan şevk alarak sordum: "peki ya grunge, generition x, uyuşturucu bağımlıları?" omuz silekerek, biraz da bana küçümsemeyle bakarak: "valla, öyle şeyler pek bilinmezdi zannediyorum, belki küçük bir grubun haberi vardır." dedi.

sonra yengeme sordum. "özlem abla, 90larda sen bir üniversite öğrencisiydin, nasıldı?" dedim. o da bana pop ve fantezi modasını, gazi üniveristesinde tek solcu fakültede olduğunu, ama fakültedeki öğrencilerin daha çok zengin tipleri olduğunu ve ankara'da salata bar'a gittiklerini anlattı. sonra da kendi hayatını anlattı, ama açıkçası buralar biraz alakasızdı.

hikayeler dinlemek çok güzel bir şey. sizin geçmişinizde neler var? aklınıza ilk gelen, anlatmak istediğiniz bir şey, bir olay var mı? bana buraya yorum olarak bıraksanıza. illa süper bir tespit veya eşi görülmedik bir olay olmasına gerek yok. çok basit bir şey de olabilir. hangi çocuk kitaplarını okurdunuz, arkadaş grubunuz var mıydı vs. ya da akrabalarınız kimlerdir? nerlerden gelmişlerdir?

Pazartesi, Aralık 20, 2010

yıllardır birikmiş kirli düşünceler

biraz yeraltı edebiyatı havası vereyim dedim:

"yıllardır zihnimin kuytularında birikmiş leş gibi düşünceler yerde kendi dölleri içinde çığlık çığlığaydı. uykularında mütemadiyen hıçkıran ve orgazm çığlıkları atan, birbirlerinin erkeklik organlarını diri diri kesen bu hastalıklı, kokuşmuş düşüncelerimdim ben... duvarlarda bok izleri vardı, köpek artıkları, leşler, artıklar..."

ıyy kendi yazımdan midem kalktı. muhtemelen yeraltı edebiyatı da böyle bir şey değildir ama benim midemi bulandırıyor. güzel bir kız, mutlu bir insan değilim ama böyle iğrenç de değilim yani. küçükken nickelodeon çizgi filmlerinden de midem bulanırdı, o konuda epey ciciyimdir. fakat düşüncelerimiz nasıl ifade edersek edelimi hepimizin "sağlıklı düşüncelere" olan özlemimiz bir yana, son derece arabesk düşünceleri de var. bu bağlamda size ilk büyük aşkımı anlatmak istiyorum.

ilk büyük aşkım gerçekleştiğinde 15 yaşında idim. olay yemekhanede gerçekleşti. akşam yemeğinde sosis vardı. o sırada gelen ilk büyük aşkım, uzunca bir süre sosislere baktı, sonra bir sürü insan olduğu halde gülerek "bu sosisler de y..a benziyor" dedi. sonra da gülerek gitti. ben şok olmuş ve büyülenmiştim. işte böyle pervasızca her istediğini söyleyebiliyordu. o günden sonra onunla kendimi bir arada hayal etmeye başladım. ve kesin olan bir şey vardı, bana bakmazdı. nasıl oluyordu bu? hayatta bu nasıl mümkündü? bu hayatta bir şeyde acizdim ve bu acizlik beni aşık etmişti. acizlik beni kendine aşık etmişti. acizlikten duyulan zevkleri çoğu kimse başka hiçbir şeye değişmez. çırpınmak, çırpınmaktır insanın istediği. oysa ki pratik çözümler, sağlıklı düşünceler elimizin altındadır. kölelikten sıkıldığımız an, bunları yürürlüğe koyalım. böylece insan olalım, hiçbirimiz makine değiliz, hepimiz mini mini insanlarız.

Pazar, Mart 14, 2010

eskiden ezgi'nin günlüğü'nün adının şurdan geldiğini düşünürdüm: (kafamdan uydurduğum bu hikayeye iyice inanmıştım yani)

bu grubun elemanları uzun süredir arkadaşlar. bir müzik grupları var, yalnız adını bulamıyorlar. bu arada aralarından birinin ezgi adında 9 yaşlarında, sevimli bir yeğeni var. muhtemelen ablasının kızı. bu kızcağız, o kadar iyi huylu bir çocuk ki grup elemanlarının tümünün sempatisini kazanmış. ezgi bir gün günlük tutmaya başlıyor. grup elemanları da ona jest olsun diye gruplarının adını "ezgi'nin günlüğü" koymuşlar.

bu hikayeyi uydururken bir yandan da benden daha güzel, sessiz ve huyu bana benzeyen bir kız düşünürdüm. bir gün babama bu teorimi açtım. "o ne lan." dedi, "yok o zaman zeynep'in külodu, berk'in pipisi. hahahaha." dedi.

Pazar, Şubat 24, 2008

ordan burdan

bundan tam... 3? ya da bilmiyorum, evet 3 sene önceydi. bir gün okuldan çıkıp bir küçük salonda, projektör vardı, bir uyuşturucu konulu kısa film şeysine gitmiştik. daha doğrusu birileri götürmüştü bunu hatırlıyorum. filmleri ben peek o kadar beğenmemiştim özellikle bir tanesini flash tvdeki gerçek kesite benzettiğimi yazmışım günlüğüme. bir de lsd filmindeki şeker küplerini hatırlıyorum. ama doğrusu başka hiçbir şeyi de hatırlamıyordum.

şu internet ne mucizevi bir şey ki google'da aradım ve buldum 2 dakikadan az bir zamanda. izlediğim şeyin adı 4. ulusal kısa film festivali imiş. lsd filmi ise jüri özel ödülü almış.

bir de çocukken bir güvercin pazarına gittiğimi çok etkilenip özgürlük konulu bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. salaklık mı diyeyim ne diyeyim. işte o pazarın adı da şiimdi google adlı uşagıma arattım, pazarları kurulan mardin güvercin pazarı imiş. vay be. bilmiyordum. anılarınızı aratın, bilgilerinizi tazeleyin.

ben adım güvercin olsun isterdim aslında. kendimi tanıtırken şöyle diyeyim: "adım buralarda alışılmadık biliyorum ama bizim acaristan'da bu sözcük aynı anlama gelir ve kız çocuklarına çok konur. ben zaten dokuz yaşıma kadar batum'da yaşadım. iki dilliyim yani." ne yazık ki istanbul doğma büyüme, ismi o yıllarda moda sıradan bir kızım. bu içimdeki komik farklı olma istekleri de baydı beni. ya da acaba daha farklı olmayı hayal etmem sadece güzel, normal bir fantezi mi?

ellerime ve saçlarıma kına yakacağım. kına hem eski hem de güzel bir kozmetik ürün.

konudan konuya alamak son derece şımarık, kurduğum cümleler dandik ama organlarımı bağışlatmak için gereken işlemleri başlatabilirim belki. dinimizce kabul gören bir şey olduğu kanısında çoğunluk, bu yönden sorun yok. ben de 19 yaşındayım. bu beden de hem benim hem değil. yani bana emanet ama çürüyüp gitmesi de bir seçim, bir fark yok gibi görünüyor. kimi gömüyor, kimi yakıyor, kimi başkasına veriyor, kimi mumyalatıyor. önemli olan ruh. neyse ahkam kesiyorum farkındayım. bu gibi konularda ahkam kesmek iyi değil. bizim din hocamız ahkam kesmenin tehlikeli olduğunu söylerdi. bugün doğru dediğin yarın yanlış çıkarsa?

ya bugün gastenin ekinde hariçten gazel diye bi grubun röpörtajı vardı ve o gruptan iki adamı ben hep bizim okulda görüyorum sanki ne garip. hep merdivenlerin üstünde oturuyorlar. fotoğraflarından tanıdım. aman ne önemli.

bizim okulda kızlar çok güzel, çok havalı, çok bakımlı ve hepsi birbirine benziyor. bence hepsi boğaz'da oturuyor ya da karşının güzel mahallelerinde çünkü ben başke yerde göremiyorum onları. galatasaray üniversitesi. kızları acayip güzel. ben bence daha güzelim çünkü bakımlı değilim. bakımlı olmamak da bir seçim ve KIZ gibi olmayı reddetmek çok havalı. ama bunu gel de başkalarına kabul ettir çünkü hepsi petek dinçöz hastası olmuş.

Cumartesi, Ocak 26, 2008

BÜYÜLEYİCİ MEKANLAR

bu başlığın benim nefret ettiğim cinsten olduğunu belirteyim. ama yine de yazdım, sebebini açıklıyorum: bu yaşam & keyif dergilerinden çıkma başlığı, bu türden dergilerin işlediklerini zannettikleri konunun tersinden ele alınmasında ( fransızca détournement sözcüğü de bunu gayet iyi açıklayacaktır) kullanacağım. itiraf edin, muzurca, alaycı bir davranış. yani onlar büyüleyici mekan kavramını soğuk bir modern mimari örnegi, granit kaplı bir spa salonu içinde ya da mumlarla bezenmiş, klasik bir boğaz manzarası gören sıkıcı bir balık restoranı içinde buluyorlarsa, bu gerizekalı kitle iletişim araçları, çoğunluğun ayrı ayrı küçük, büyüleyici dünyalarına girmektense, editör taşkafalıların yaratıcılıktan yoksun bok gibi dünyalarını geniş halk kitlelerine empoze etmeyi seçen bu salak kitle eritme araçları, ben de, gücüm yettiğince onlarla dalga geçerim. siz de bu çabamı alaya almayınız. ama beni rahatsız eden bir başka konu da var ki, bununla beni eleştirirseniz durup düşünürüm. diyeceksiniz ki sen, "yer" yerine "mekan" demekle, bir koca paragrafta yaşam & keyif ( keyif almadan yaşamanın yönteminin yazdığı bu dergilerde, bu adın kullanılması da ilginç doğrusu, 1984'te savaş bakanlığına barış bakanlığı denmesi gibi) dergilerinden bahsetmekle basını, sadece sana ait bu özel, bu kişisel yazı alanına sokmadın mı? onlara girecek bir kapı da sen açmadın mı? neden bu giriş paragrafını yazmadan sadece seni büyüleyen yerlerden bahsetmedin? neden okuyucuya zaten bildiği durumları temcit pilavı gibi hatırlatmadan önce onlara başka bir yol göstermedin? haklısınız bir bakıma. başka bir bakıma haksızsınız. çünkü gerçek bu, ne yapalım gerçek bu. onlardan bahsetmesem yazım daha iç açıcı olurdu. ama okunduğuyla kalırdı belki. yeni yaşam tarzımızda, "işte keyif de böyle alınır" diyen yazarların ağzından "bu haftasonu da mutlaka şuraya gidin" tarzı baskıcı cümlelere DAYANAMIYORUM!!!!!!!!

Deniz'in çamaşır odası

deniz'in evi, ben hep ordayım artık nerdeyse. hanım kız'ın evi derli toplu. ben genelde açılır kapanır koltukta yatıyorum ama sevmiyorum. çünkü tam bir salon havası hüküm sürüyor orda. kitaplık, çerçeveler filan. tam bir ikea havası. tam bir avrupai, ciddi genç kız odası havası. neyse oha be ne kadar kategorize ettim. üstelik hiçbir işe yaramıyor. ben çok sevmedim ama tamam mı. bir gün deniz yukardaki odadan minder getirmemi istedi. çamaşır odasında çamaşırlar asılıydı açılır kapanır çamaşırlığa. kocaman bir divan. orada oturup kitap okurken ya da tokalarla toka bebek oynarken ya da yazı yazarken ya da ders çalışırken hayal ettim kendimi. bak, nasıl anlatıyım mi, sen divanda oturuyorsun, oda girişe bağlı, mutfağa açılan bir penceresi var ama dışarıya bakan hiç penceresi yok. yani hep loş. küçük, ve divanın yanındaki kocaman, beyaz çamaşırlık, bir tür gizli köşe havası yaratıyor divanda uzanan için.

zonguldak'ta karşı balkonumuz

karşı apatrmanın kocaman, L şeklinde balkonu, beyaz tül perdeleri ve çok orta halli, mutlu görünümü. büyük, dar ve L şeklinde balkonlar bana hep sevinç verir. çünkü antalya'daki haktan abilerin balkonu da bu cinstendi. o balkonlarda, yavaş yavaş geçer zaman. kahvaltının ardından eve bir genç kız kokusu siner ve geçen gün, ne endişe verir insana ne de boşluk duygusu, hele bir ev hanımı, başka bir çocuk, ya da ziyarete gelmiş akraba varsa. şimdi ne yapalım? poğaça, çörek. sütlaç yapayım mı kızıma yesin? nedense hanımlar her tür yemeği yapmayı bilir.

yer betimlemelerinin başarılı olup olmayacağı konusunda zaten endişeliydim biraz ama bilmiyorum. galiba hissedilen şeyleri betimlemek çok zor iş, nasıl gerçekte var olan bir insanın portresini çizmek, benzetmeye çalışmak zorsa. ifadeyi vermek çizimde zor, anlık hissi anlatmak da yazıda. bu blogun konusunun "büyüleyici mekanlar" olduğunu zaten anlamışsınızdır, okuyanlar için söylüyorum. örnek mi istiyorsunuz: kokularla ilgili yazı, denklik bürosu betimlemesi ve mayıs ayındaki bir yazı. belki link verebilirim.

Cumartesi, Eylül 22, 2007

holden

holden'ın kitabını gördüm yeniden birinin evinde. ertesi gün okula gittim. sonra beşiktaş'ta boş boş otururken birden o kitabı tekrar istedim. süper teorieri olan harika bir kitap mı bilmiyorum ama insan okudukça okumak istiyor. başkahramanı ben hep biraz a gibi bir tip olarak düşünmüşümdür. ve o anlattıkça bir su gibi, ağzının içine düşerek, anlat anlat diyerek ve hayranlıkla seyrederek dinlerim. a ileyken de aynı şeyi yaşardım. o kitabı daha çok başkahramanını beğendiğim için okuyorum. sanki o kitabı okurken başkahramanıyla buluşmuşuz gibi oluyorum. işte zaman zaman, örneğin beşiktaş'ta boş boş otururken, aniden, onunla tekrar beraber olmak istiyorum birden. keşke bir ikinci kitabı olsaydı, o zaman da bıkar mıydım? bilmem. genelde, bu tip insanlar daha ben kendilerinden bıkmadan elveda derler. onları özer durursunuz. onların bazı sözleri, tikleri size de geçmiştir artık. holden'ın cümle kuruş şekli ve ifadeleri (özler durursunuz), anın dudaklarını büzmesi... onlar gider bu tür tikler kaybolur, ama bir yerde onlarla yeniden karşılaşın, hemen geri geliverir.
kedi mi köpek mi
kediler çok sıcakkanlı. kucağıma geliyorlar. köpekler de. köpekler daha sadık bu yüzden benim tercihim köpek. ha yumuşaklık diyorsan o zaman kedi.
park
çocukların hayatında ne kadar da önemli bir yer tutar parklar. ben de park çocuğuydum. istanbul'un bir düzine semtinde ve başka şehirlerde (örneğin antalya) çeşitli parklara gittim. ve büyümek aslında yavaş yavaş oluyor. ama şaşırtıcı bir şekilde bir kere büyüyünce, genç olunca insan, çocukluğundan o kadar farklı oluyor ki... örneğin ben kendimi eskisi gibi bir parkta düşünemem. bir lokantaya gidince çocuk odasına doğru kendim gibi çocuk arkadaşlarımla koştururdum, daha dün. şimdi ise birdenbire (birdenbire mi?) farkında olmadan, unuttuk bunları. yapmayız yani. yıllar geçti aradan. oysa daha dün şu kocaman, şu ulu ağaçlı, şu güzel parkta yanımda arkadaşımın anneannesiyle oturan bendim. park bursa'daydı, ve bursa'dan aklımda kalan tek anıydı. arkadaşım yoktu, neden yoktu, biz niye ordaydık, bilmiyorum. arkadaşımın anneannesi kendi gibi yaşlıca teyzelerle tanışmıştı, onlara beni tanıtıyordu. beni seviyordu. o park, kocamandı, bir değil birkaç tane oyun seti vardı. ben oynamış da mı gelmiştim, yoksa neden hep onların yanında oturuyordum, bilmiyorum. okula başlamış mıydım, sanırım hayır, hatırlamıyorum. aslında görünmez bir el var biliyorum. istanbullu insanları ayıran. istanbullu dediysem, çok farklı dinamiklere sahip bu şehrin hepsinin bu şekilde ayrılmasını beklemeyiniz. çocuklar ve yaşlılar parklara (evet, tahmin etmemiş olsam da parklarda hala hayat var), gençler starbucks'a. (yetişkinler de ne yazık ki işe)
görünmez el diyordum... evet. bir yaşlı ve bir çocuk strabucksa neden gitsin? hava kötüyse de parka giderler. ama neden yaşlı ve çocuk? çünkü işi olmayan bir tek onlar vardır. peki ya gençler? onlar da okula gider ve değişim geçirdikleri için... daha çok kahve ve içki içiyorlar, hedef grup onlar. tüketen yaş grubu. ama her zaman böyle değil. antalya'da benim halamın tatar görümceleri var. onlarla çocuk ben, annem, halalarım, 20lerinde kuzenlerim, benden az büyük kuzenlerim, hepimiz bir gceparka gitmiştik. büyükler yürürken söyleşti, biz küçükler oyun oynadık. tüm bunları şurda düşündüm, hani holdenın kitabını gördüğüm arkadaşım vardı ya geçen. onun evi abbasağa parkının tam yanında. işte ordan çıkınca bunları düşündüm. önemli mi değil. ama yazayım yani ne var?

Pazar, Aralık 24, 2006

ezginin eski günlüğünden

bu akşam eski günlüklerimi karıştırdım ve çok eğlendim. aslında bazı yerlerinde sıkıldım, ama bazı yerlerinde tekrar tekrar olayları hatırladım ve çok güldüm, ya da şaşırdım. insanın örneğin eski bir rüyasını ya da eski bir gününü ilk ağızdan okuması değişik oluyor. işte hazırlıktan lise 1e geçtiğimin yazında yazdığım bazı satırlar. yani 2002 ya da 2003 yazı oluyor. aradan 4 sene falan geçti:

"neyse, dün burçin'lerde (hati'nin arkadaşı) parti vardı. millet sarhoş oldu kustu mustu ama güzeldi. şimdi başka yazıcak bişeyim olmadığına göre onu yazıyim en iyisi:

öğlen başladık yemek yapmaya. menümüzde şunlar vardı:
  • sosisli börek
  • haydari
  • acılı ezmeli kanepe
  • makarna salatası
  • doğumgünü kekleri
  • kirpi kek
  • profiterol
  • jelibonlu/bonibonlu pasta.

bunlardan kirpi keki Ezgi'yle ben yaptık. kimse yemedi, zaten yenicek gibi değildi. hepsi çöpe. başka da bi katkım olmadı yemeklere. sonra içkiler falan alındı, dans etmeye başladık falan. bi ara sılov müzik koydular, işte millet dans ediyo. naci beni dansa kaldırdı, o çocuğa da kıl kapıyorum, nedeni onun benden bahsederken "o kız" dediğini duymuş olmam. (arka koltukta oturan ezik kız konusu) bu arada Burçin'in Kemal diye unutamadığı bi çocuk varmış, ben Kemal adını duydum, Özden ablaya, sırf dalga geçmek için "unut kemal'i özden abla" dedim, meğersem Kemal Burçin'inkiymiş. ben öyle dalga geçmek için demiştim, Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum, kim bilir ne sanmışlardır.

üf, sonra oturduk ben salak gibi rezil olduğumu düşünüyorum. kendimi "öldün mü? cehenneme mi gittin? alt tarafı salak olduğunu düşünüyorlar" diye telkin etmeye çalıştım falan. sonra ahmet kaya koydular. salak apo beni ahmet kaya'da dansa kaldırdı, gülmekten öldüm. zaten çocuğun kafası iyiydi. biliyo musun, kimse duymasın, ben apo'dan hoşlandığımı sanıyorum. ya da sanıyordum, çünkü şu anda en ufak bir belirti hissetmiyorum. evde kaldım ya, gittiğim her yerde kendime uygun birine bakıyorum.

bu arada sarhoşlar izlenmeye değerdi. bir diyalog:

apo: lan naci, iyice sarhoş oldun lan. (naci uyuyor) lan naci cevap versene lan. aa, uyumuş lan. içmişsin lan sen. naci kustu, ben kusmadım, naci kustu ben kusmadım. naci hemen de sarhoş oldun be! naci kustu ben kusmadım.

burçin: apocum sessiz olur musun?

apo: fenerbahçe şampiyon. (burçin televizyonu açar. spor programı.)

hıncal uluç: inşallah bu sene birinci olucaz.

apo: inşallah. (bana döner) sen de içtin mi?

ben: hayır.

apo: içtin içtiiiin, ben seni gördüm beş tane içtin.

bu ve buna benzer bissürü komik sahne oldu, hepsini aktaramadım, aktardıklarımı da güzel aktaramadım. zaten kolum ağrıyo, burası da boş kalıcak, neyse bari imzamı atiim:

ezgi."

Cumartesi, Eylül 30, 2006

kokular

anneannemin evi ile başlayalım. bu ev dindar bir güney iç anadolu ve doğu akdeniz eviydi, bulgur, seccade ve bazen de gülsuyu kokardı. eski evimiz akşamüstleri çok güneş aldığı için güneş ve salonumuz bitki dolu olduğu için güzel kokardı.

ben de çeşitli zamanlarda değişik kokulara bürünürüyorum. kokulara önem veriririm. sık sık parmak uçlarımı koklarım. bazen temiz sabun ya da şampuan kokar. bazen ekmek, makarna kokar. avuç içlerimin kokusu ise beni hep sakinleştirir. temiz ve sıcak bir kokudur. yemekleri yemeden önce gizlice koklarım. insan açken yemek kokuları daha keskin olur. neskafe üçü bir arada kokusu ile ülker negro'nun kokusu birbirine çok benzer. koklaması en güzel şey çikolatadır. kağıt burna götürülür ve uzun uzun koklanır. en kokusuz çikolata, bakkallarda satılan ülker, etidir. en güzel kokanları ise belçika markası cote d'or ve pralinler. insanların kokusu ise bir başka güzel oluyor. tişörtümü hafifçe kaldırıp kendimi koklamak beni sakinleştirir. çoğu zaman sıcak hava burnuma çarpar. insan kokum bana gelir. son zamanlarda aynı celine gibi kokuyorum. o kızın kokusunu nasıl anlatayım size durun. parfüm kokusu asla değil. temiz bir koku da değil. ancak bana güzel gelen, değişik bir koku. kendi içinde yoğun, baharat kokusu gibi. pek baharat ismi bilmediğimden hangisi olduğunu size söylemem mümkün değil. ben de son zamanlarda kendimde bu kokuyu duyunca celine'i özlediğimin farkına vardım. bazen yemek kokarım. buram buram pastırma veya ağır bir şeyler. yine de bu koku beni tiksindirmez hiçbir zaman.

benzin kokusu birçok insan gibi benim de hoşuma gider. bunun dışında yanmış kibrit, elime ya da saçıma sinmiş sigara kokusu, izmarit kokusu. annem kendimi bildim bileli temiz ve güzel bir kırışık kremi gibi kokar. ben küçükken dişlerini fırçalar, lenslerini çıkarır, yüzünü yıkar, geceleğini giyer, sonra bu kremden sürer beni öpmeye gelirdi, ve ben bu güzel kokunun etkisiyle "kal" derdim. birine sırf bu nedenden aşık olmuştum ve aşkım uzun süre devam etmişti. görmeyince unutuyordum ve aşkım geçiyordu ama rastlaşınca kokusunu duyuyor ve tekrar aşık oluyordum. keşke parfümünü değiştirseymiş.

ezgitrak parfümün doğal bir şekilde tene karışması gibi kokar. ne "bu kız parfüm sürmüş" dersiniz, ne "sürmememiş" dersiniz. zeynep diye bir kız var ki, onun da kokusu güzelliği ile bütünleşir. kardeşim büyüme çağındadır, bu yüzden kokusu hep değişir ama sık sık terler. babamın çok sigara içtiği belli olur.

mons sokakları kriek (kirazlı bira) kokardı buram buram. o kokuyu çok severdim. bir önceki akşam biralar sokaklara dökülmüş olurdu çünkü. kriek bir kız birasıdır, çünkü alkol oranı nispeten düşük. doris'le köpeğimiz cachou ise çok feci kokardı. doris onu cildine zarar veriri diye yılda iki kere yıkardı. ben bu yıkamaların sadece birine denk gelmiştim. o gün cachou'nun peşinden ayrılmadım. hep ona sarıldım ve kokladım onu. "keşke her gün böyle koksan" diyordum.

tamam, kokular önemli, bunun kıymetini siz de bilin.

Cumartesi, Eylül 16, 2006

fahriye ve cimi melekleri

fahriye benim halamdır, ona fahriye hala derim, ciminin asıl adı necmettin'dir, halam dahil büyükler necmi derdi, biz çocukların dili dönmediği için biz cimi derdik. fahriye ve cimi karıkocadır. cimi gençliğinde iett'de biletçi, fahriye ise kom'un fabrikasında işçiydi, ne zaman emekli olduklarını bilmiyorum. ben küçükken onların mahmutbey'deki evlerine bırakırlardı beni, özellikle yazları. orada haftalarca kalırdım. fahriye beni korur, kollardı hep. özellikle büyüklere karşı, çünkü mükerrem halamın oğlu haktan ve zekiye halamın kızı hatice de gelirdi bazen, ben ordayım diye. üçümüz evin içinde oynardık, bazen dışarı çıktığımız da olurdu. evin etrafı bozuk yollar, sarı otlar, ineklerle kaplı ilginç, sonsuz bir oyun alanıydı ve ben evin içini olduğu kadar dışını da severdim. evde eski eşyalar ve plastik çiçekler vardı. o günlerimde hatırladığım benim yalan rüzgarını halamla birlikte seyredişim, reçelli ballı kahvaltı edişimiz, hatice ve haktan'la oynamam, bir keresinde ev sahibesinin kızı gamze'yi görmeye gitmemiz, eve misafirlerin gelmesi, bizim hamur açmamız, bana da oynamam için hamur vermeleri, benim o hamurun içine delikler açmam ve oraya hayalimde evimizi yerleştirmem: "eski otogar caddesi, cumhur apartımanı". günler, plastik çiçeklerin olduğu bu evde yavaşlıkla geçerdi. fahriye bana bir lazımlık almıştı, ihtiyacım olmadığı halde çişimi ona yapardım. haktan bir keresinde beni battaniyeye dolamıştı: "seni zengin yapayım mı? seni fakir yapayım mı?" diye diye beni battaniyenin içinde dolandırıyordu, ben bu ikisinin anlamını bilmiyordum. cimi en tatlısıydı. beni güldürür, "haydi sana bakkaldan yeni yüz alalım, yüzünü çok yıkadın, eskidi" gibi şakalar yapardı. ben bunlara katıla katıla gülerdim. bana rukiye ve huriye adlı iki kızkardeşin hikayelerini anlatırdı, kardeşlerden biri çok yaramaz, diğeri çok usluydu. fahriye şişman, sıcak mı sıcaktır. memelerine yaslanıp uyurdum, onların yatağında yatardım. ikisini çok severdim. hep orda kalabilirdim. şimdi gel kal deseler yine kalırım. gürültüden, patırtıdan uzak, hiçbir şey yapmadan dinlenir, bir evin içinde yaşar giderim. ilerde içine gireceğimiz üniversite yaşamından ne kadar farklı olurdu bu yaşam şekli kimbilir.

sonra fahriye ve cimi, birden karar verip manavgat'a taşındı. ben altı yaşındaydım. yazın yine onlara gittim. orda tuna ve ismail'le tanıştım. tuna beni bisikletiyle gezdirdi. ben evden dışarı çıkmayı pek istemezdim. cimi bir mobilya mağazında çalışmaya başladı, beni külüstürüne bindirip işe götürürüdü yanında. külüstür dediği bisikletin adıydı. manavgat'ta yaz şenlikleri olurdu. yabancı dansçılar olurdu. ben bunları çok severdim. sonra bir odada tıkılı kalır, "selvi boylum al yazmalım"ı okurdum. halam "yeter okuduğun, dışarı çık biraz" derdi. dışarı çıktım. ayşegül adlı bir kızla tanıştım. arkadaş olduk. bir gün sürdü. günler böyle geçti.

o zamanlar sosyetik entellektüeller, suşi dükkanları ve ciks mekanlar müdavimleri bu kadar yaygın değildi. yaygın olsalar da benim hayatımda bu kadar fazla yer kaplamıyorlardı. ben çok kendime dönük, bir o kadar da mutlu yaşıyordum. fahriye ve cimi'nin sevgisiyle sarmalanmıştım.

sonra ben büyüdüm, kilo aldım, diyetisyene gittim, eski formuma kavuştum, sivilcelerim çıktı. anne babamla kavga etmeye başladım. bir çocuğa aşık oldum, aşkıma karşılık vermedi, sırasının altına mektup bıraktım. yaşıtlarıma ayak uydurmak için, adet yerini bulsun diye, bir sürü şeye kalkıştım. bu şeylerin hiçbiri bana eski yalnız okuma günleri, sıcak ve bunaltıcı yaz günleri kadar keyif vermedi.

Cuma, Eylül 15, 2006

YUZUKİ TAŞİMOVA MON AMOUR


ilk kez dediğimde çok şaşıracaktım. karşımda kışın soğuyla titreyen kumral ve güzel yuzuki taşimova'ya bakıp "sen benden çok iyisin" diyecektim. bir aşk itirafı gibi diyecektim bunları, bir de tabi umutsuzca diyecektim, her zamanki uslupla. şaşırıp, "hangi konuda?" derdi, ben de "bilmiyorum" derdim. gülüp "ben de bilmiyorum" derdi. "hem mesela tanıştığımız zaman hatırlıyor musun, sen epey konuşkandın, sosyal birisin." bilmiyor, anlamadı, demek ki. neyi anlamadı? anlayacak ne var? pardon? neydi sahi benim kaygı duyduğum, gizlemeye çalıştığım, neydi?

yok. artık yok. artık değer verdiğim kişiler de benimle aynı görüşte. mesela ilk tanıştığımızda "bendensin" dedi. ne demeye geliyor bu "bendensin"? hem hesabını ödüyorum, hem de "bendensin" demek artık bir artı bir iki eder demek. ah oysa, bilseydiniz, ben neler zannederdim. zannettiğim şeylerin hepsi ucuzlukmuş, dandirikten, bokturupüsür kriterlermiş hepsi. (buraya bir parantez açıyorum. bu yazıda asla yıkılmadım ayaktayım ayaktayım ajda pekkan gibi davranmayacağım. yeni girdiğim bu çevre (çevre mi, hangi çevre, nasıl yani) nin kanunlarını allah kelamı zannettiğim yok. ) ben bir keresinde bir büyüğüme danışmıştım. beni, horlayarak, sözde moral verircesine: "çıkmaktan ne anlıyorsun?" demişti. demek istemişti ki yani "yavrum, sana göre değil bu meseleler. aşk senin gibilerinin özenip de alamayacakları bir şey. sen yerinde otur. o kıvama gelmedin." oysa ki sadece bir beraberliği nelere yormuşlardı. aşkı bağdaştırdıkları şeyleri bir görseydiniz. iyi ki o tarihlerde istemeden de olsa uzak kalmışım. (yüzyıllık tarihimde, evet, öhöm.)

sonra bile bile gönlümce yaşayamamak nasip oldu hiçbir şeyi. utanç beni sarıyor, kendimi böyle şeylere layık bulmamak hakim oluyordu.

şimdi ise... özgürdüm! iki kişi birbirini sevebilir, bu iki kişiden biri ben olabilir, diğeri yuzuki taşimova olabilir, bu iki kişi gönüllerince yaşayabilir.

ah bilseydiniz ne kadar mutluydum, yuzuki taşimova bende dandik kriterler bulamayıp kaçmıyor, zaman zaman beni aşağılasa da her zaman hor görmüyor, beni güzel bulduğu bile oluyordu.

sedirde özgürce ve kadınsıca uzanıp serbestçe, aşık aşık ve kendine güvenli bir biçimde yuzuki taşimova'ya bakabilmenin keyfini bilebilir misiniz?

hele uzun zamanlar boyunca eşyayı tutuşunuz bile gaddarca eleştirilirken. şimdi mutluca ve özgürce yuzuki'nin ellerini tutuyorsunuz.

yuzuli taşimova'yı öptüğünüzde, bu cesareti nasıl, hangi hakla bulduğunuzu sorduğumda o an aklınıza gelmiş gibi gülümsüyor ve "bilmem. cesareti bulmaya pek uğraşmadım. her şey kendiliğinden gelişti" diyorsunuz. sorarım size, niçin diğerlerini iterken yuzuki'ye yanaştınız? niçin diğerlerinin peşinden koşarken bıraktınız ki yuzuki size gelsin? "bilmem, diyeceksiniz, belki de ben değiştim." başka zaman olsaydı utanırdınız bu sözlerinizden. şimdi mahçupça gülümsüyorsunuz. yuzuki'ye bir sır vermiş gibi oluyorsunuz. bırakın gitsin. bırakın olsun. o sır oradan çıksın. yuzuki onu bilsin. bu sizi güldürüyor ancak. her aklınıza gelişinde utangaçça gülmenizi, o bilmemkim üstün kişisi görse sizi hor görürdü, görsün. sonra herkese anlatırdı, anlatsın. artık sadece yuzuki ve sizsiniz. ışıklı bir yerleri, arabaları, insanları özlediğinizde, o olacak şimdi. bir özgüğrlük savaşçısısınız kendi çapınızda, bir rock grubu üyesisiniz. diyorsunuz ki içinizden. "bırak herkes bildiği gibi yaşasın"

Cumartesi, Eylül 09, 2006

pamuk prenses ve yedi cüceler

















o gün beraber ilk televizyon seyredişimizin bugün bana bu kadar anlamlı geleceğini bilemezdim o zaman. bilseydim o zaman dikkat eder, bugün hayıflanmazdım boş yere. zihin, ya da zaman, o kadar kurnaz ki sonraları böyle anları tutup çıkarmakta üstüne yok, sırf bizi üzmek için.

x ile yeni yeni tanışıyorduk. televizyonda sıkıcı bir yarışma programı vardı. evleri köpekle karışık ve bir hoş kokuyorudu, sonraları bu koku burnuma tekrar tekrar gelmiş, xin kokusu olarak benim hafızama geçmişti, sonra onu evinin dışında gördüğüm zaman, aslında böyle kokmadığını anlayınca şaşıracaktım. kanepelerinde uyuyakalmıştım, uyandığımda birileri üstüme battaniye örtmüş, ama ne kadar utanmıştım başkasının evinde uyuyakaldığım için, yine de bana çok iyi davrandılar, bir genç kıza nasıl davranılırsa öyle.

bu ve buna benzer birçok anı, beni nedensiz yere heyecanlandırıyor şimdi. oraya geri dönmek, zamanı durdurmak, x ile aynı odada aynı havayı tekrar tekrar soluyarak anlamadığımız, izlemediğimiz bir yarışma programının parçası olmak ve sıkılınca sıkılganlıkla birbirimize bakıp gülümsemek, kimsenin kanalı değiştirmeye cesaret edememesi. bunlar ne kadar kıymetli bilseydiniz. ve ben tekrar uyuyakalırdım bu masallar odasında.

şu an gitmek isteği sarmalıyor ruhumu. kıymet bilmez biriyim tabi. kıymet bilmezmiş. neresi kıymetli bunun?? dershaneye gitmenin zevki. uzaklara gitme isteğiyle yaşayadurmanın başdöndürücü heyecanı. salak ezgi, her anın uzakta geçmek zorunda mı? anlamıyorsun. öyle demek istemiyorum ki ben ayol. ne demek istediğim ortada. hayır. hiç de öyle değil. açıkla o zaman. pekala.

benim derdim nerde olduğumuzla ya da ne yaptığımızla alakalı değil. yaşamdaki garip, güzel anları bulmak ve onları yüceltmek istiyorum. iyi, sen bunu ipek ongun zannet hala. ipek ongun'dan ne farkı var dingil bunun? yaşamdaki garip, güzel anları bulmakmış. amerikan güzelinde zannettin kendini galiba. torbayı kameraya alsaydın, sonra buna "işte yaşamdan güzel bir kesit" deseydin.

sen beni eleştirmesen var ya, ben her şeyi yaparım. evet, torba da çekerim. benden başka ne bekliyorsun? sana burda yaşam öykümü mü anlatayım? ben gencim daha. doğal bunlar. arayış içindeyim. kabuğumu yırtmak istiyorum. brüksel'i o yüzden sevdim. o yüzden tek başıma olduğum anlara, yeni keşfettiğim şeylere bu kadar bağlandım.

sen iyice aptallaştın kızım. yazdıklarının hiçbir manası yok şu an. olur böyle, yazamayabilir insan. yarın da duygusal komedilere olan nefretini dile getirmek istersin. buna karşın da senin şu çocuğa aşkının başladığı günnü anlatırsın. aslında o günün hiçbir farkı olmaz duygusal komediden. hadi yavrum. hadi. sen git uyu bakayım. genç bir kızsın, sevimlisin, ama daha kat edecek yolun var. ne ille bir şey olacağım diye tutturdun ki şimdi? elallem rezil olma. ya da olmadın, ne olacak. alışkınlşar böyle şeylere.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

özgeçmişim

semiha aydın apaydın'larla(takma ad bu) dolu bir özgeçmiş, sahip olduğum ender şeyler arasında. özgeçmişimi şu yorgun halimle yazmak iyi değil aslında ama. belki bir gün lazım olur diye, her insanın özgeçmişi internette bulunmalı.

ben 18 yaşındayım, (ilgilenenlere duyurulur) şimdi çok serpilip güzelleştim ama o zamanlar acınası haldeydim. semiha aydın apaydın (gerçek adını verirdim ama yakışık almaz) hayatımı cehenneme çevirdi. o beni yıkıntılar arasında bıraktıktan sonra, bir özür mektubu bıraktı geriye ama bende çoktan bazı huylar baş göstermeye başlamıştı. ne gibi huylar mesela? ayna karşısına geçip daha takdir edilesi olduğum günlerde vereceğim pozları, yapacağım röpörtajları hayal etme huyu bende semiha aydın apaydın döneminde başlamıştır. o zamanlar 11 yaşındaydım. 14 yaşına kadar bu dönem devam etti. semiha aydın apaydın'la geçirilmiş koskoca üç yıl...

semiha aydın apaydın şişmanlığımla alay ederdi. söylediğim en basit sözleri alayhimde kullanır, beni küçük düşürürürdü. tahtaya adımı yazar, sonuna da "...'yı ...mışlar" yazardı. sevdiğim çocuğu elimden aldı da, elimden almak denemezdi buna ya neyse. semiha aydın sarışındı ve aslında güzel müzel değildi. fotoğrafını koyardım buraya ya neyse. ondan hala tiksinmeme rağmen yakışık almaz bu.

bende bir hayal daha vardı, imkansız bir hayaldi bu. bir gün sınıfa bir beyaz perde getirmelerini istiyordum. orada gelecekteki hallerimizi yansıtacaklardı, ben çok iyi durumda olacaktım, böylece aklanacaktım.

semiha'dana nefret ettiğim için ona bir şarkı bile yazmıştım. bir gün semiha bana bir mektup verdi. apaydın'ın kendi elinden çıkmış bir özür mektubuydu bu. bir şey diyemedim. kalakalmış bir şekilde "ne önemi var" diyordum. belki de akıllı bir kızdı.

semiha dönemini liseye geçince de atlatamadım. içimdeki fırtınalar nispeten durulmuştu. burası daha, çok daha iyi bir yerdi. bana sataşan, semiha aydın gibi benimle uğraşan kimse olmamıştı daha. geceleri okulda kalıyordum. insanları, hayatı keşfetmeye çalışıyordum. daha başka şeyler düşünür olmuştum. kitap okumam azalmıştı. arkadaşlarım artmıştı. sakindim yine de, sessiz geçiyordu günler. semiha aydını hiç görmedim.

sonra yurtdışı geldi. trenler, içkiler, geziler derken hayatım da tamamlanmış oldu. bunları kimbilir kaç kez amlattım. ama belli ki semiha'yı hiç anlatmamışım.

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

kayıp aranıyor

şimdi size başımdan bundan 12-13 yıl önce geçmiş bir olayı anlatacağım. o zamanlar ben 5-6 yaşlarındaydım. işte o gün, televizyonda kayıp aranıyor programına çıkmıştım. annemin televizyoncu bir arkadaşı vardı. bu kayıp aranıyor ve katil kim programlarının yapıldığı kanaldaydı herhalde. beni kayıp aranıyorun bir bölümünde oynatmak, daha doğrusu kaybolan bir kızın küçüklüğünü canlandırmamı istiyormuş. haliyle bir gün kreşi asıp gittik. hikaye şöyleydi: anne ve babası boşanmış olan kübra kaçırılmıştır. bir minübüse binmiştik. bu arada ben daha küçük olabilirim. minübüste saçları simsiyah boyalı ve kabartılmış, ağır makyajlı, ve şu an hatırlamasam da muhtemelen leopar desenli giysili bir kadın vardı. bu kadının rolü de annem ve babam boşanmadan önce çekilen bir kadınlar günü sahnesinde " e boşan şekerim." demekti. tam da tipine uygun bir replik vermişlerdi. ben bu kadından, daha doğrusu onun süslü kokana vamp görüntüsünden korkmuştum çocuk halimle. "bu kadın atatürk'ü sevmiyor galiba" diye düşünmüştüm. çocuk mantığı ne kadar sürreal. herhalde kafamda atatürk dinin korucuyusu, süslülerin düşmanı gibi bir şeydi. neyse. orda benden bir iki yaş küçük bir kız vardı, o da benim daha da küçük halimi canlandırıyordu. beni akşama kadar hiçbir şey yapmadan beklettiler. sonra sahnem geldi. sahnem şuydu: babam bana oyuncak ayı getiriyor. ben de ayıyı yere atıyor ve babaanneme sarılıyorum. bu sahneyi birkaç kere çektik. sonra evinde çekim yaptığımız kadın bize pizza verdi. sonra da annemler beni almaya gelmişti zaten. hiç sorun çıkarmamışım, çok usluymuşum.

bundan sonra da televizyona birkaç kez çıkmışlığım vardır. bir tanesinde askeri alana düzenlediğimiz il içi bir okul geziside kameraya dönüp "askerden niye kaçarlar hiç anlamam" diyorum. bir tanesi 19 mayıs programı, utancımdan eve gidip izleyememiştim. beni istiklal'de durdurmuşlardı, gençlerin görüşlerini alıyorlarmış. ben 14 ya da 15 yaşındaydım. sunucu kız "konuşurken yüzüme bakarsan daha iyi olur" demişti. sonra türkiye'nin durumu hakkında ne düşündüğümü sormuşlardı. ben de tabi ne diyecektim ki? : "türkiye'nin durumu eeee.... kötü... gitgide amerika'nın etkisinde kalıyoruz." ne yapmak istiyorsun ileride? : "ımm, üniversite... bir de evlenmek isterim." sunucu kız gülmüştü, ben de yoluma gitmiştim.

Pazartesi, Ağustos 28, 2006


Photobucket - Video and Image Hosting

belediye binasının önünde çekilen bu fotoğrafımı seviyorum. bu poz, kırıtıp utanıp sırıtmayıp komik olacağım kaygısına düşmeden verdiğim nadir pozlardan biridir fotoğraf tarihimde herhalde. nitekim komik olmuş. şuna bak. çekilirken etrafta kimse yoktu allahtan ya, görselerdi utanırdım. aman bana ne. geçmişte kaldı artık bu tür kaygılar. her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. yüzüm, vücudum bana gülünç gelmiyor.

dün annemle başbaşa bir gün geçirdik. pinhaninin şarkısı çıktı televizyonda. anneme şarkı söyleyen adamı gösterdim: "ne güzel adam değil mi anne? dedim, "yok be, dedi, ölü suratlı." annem de erkekten hiç anlamaz. nasıl tipleri sevdiğini ben size söyleyeyim, hani yaşlı adamlar olur ya mel gibson, richard gere falan, öyle tiplerden hoşlanır. ben de bakarım bakarım, o adamlarda bir güzellik bulamam. "kadınları bu adamlara iten ne " sorusunun cevabı bana göre bellidir. "zengin gösteriyorlar." bana da çulsuzlar daha sevimli geliyor. insan yakışıklı bir çocuğu çuval dolusu paraya değişmemeli bence. öyle değil mi?

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

içkinin su gibi aktığı gecelerde


"selam, ben sarhoşken insanların ne demek istediklerini anlayabiliyorum biliyor musunuz? hem de hangi dilde olursa olsun. anlatacağım size şimdi. bir keresinde panamalı bir kız, ben kostarikalı bir çocuk, ve daha bir sürü kişi, oturmuştuk ve o sert belçika biralarından içiyorduk. sonra panamalı kız sanırım adı hulya mıydı neydi ağlamaya başladı neden diye sordum sonra anladım ki memleketine döneceği için ağlarmış. işte sonra benimle almanca konuşmaya başladı. ben almanca bilir miyim bilmem ama anlıyordum bir de almanca yanıtlar veriyordum ve kız da beni anlıyordu tabi zorlandığım yerlerde fransızca konuşuyordum ama sonuç olarak kızın derdini anlamıştım. oradaki arkadaşlarını sevmiyormuş, kostarikalı olmandan ayrılacağı için üzülüyormuş. ben de dedim ki "üzülme, iyi insanlar, sana göre insanlar her yerde olacaktır." yiğit diye bi çocuk vardı, o da bana dedi ki "sen almanca biliyor musun?" ben de "hayır" dedim, tabi bilmiyorum yani ama şimdi doğruyu söylemek gerekirse bizim almanca dersimiz vardı haftada bi saat (orta birde mi ne) ama taaa kaç yıl önce ve ben unutmuştum tabi yine de içkiyle beraber unuttuklarımı hatırlamış ve bülbül gibi şakımaya başlamıştım içkinin mucizevi etkisiydi bu. sonra orda bir çocuk vardı bana hep "küçük kız" diyordu çocuk da yakışıklıydı, keyfime diyecek yoktu.

gelelim bu yazıyı yazma sebebime, ana fikre, hüzünlü kısma. sarhoşluğum geçince o mutlu halimden hiç eser kalmamıştı ve ben çok yorgundum üstelik etrafımda ispanyolca konuşuyorlardı ben hiçbir şey anlamıyordum aslında onları da bir daha da görmeyecektim çünkü benim arkadaşım değillerdi onlarla da tesadüfen birlikte olmuştum ve yollarımızı ayıracaktık dün dertlerine ilgi duyduklarım bugün benim için önemsizdiler ve ben yine mutlak yalnızlığa gömüldüm."

-vay be bu ne havalı yazı kız? mutlak yalnızlık filan?
-hızlı gazeteci olacağım.
-olamazsın. neden mi? tanımıyorsun. rock gruplarını tanımıyorsun. müzikten haberin yok.
-o da zamanla oluverir.

Pazar, Ağustos 13, 2006

"insan en boş yazılarını ergenliğinde yazar." diye düşündüm bugün, çünkü bir şeyle ilgilensen de o yaşta tam olarak hiçbir konuya yönelemiyorsun, kendinden başka. acıklı bir sesin oluyor evet, ama neden acıklı, niçin acıklı kimse bilmiyor. ve güzel ifadelerle ve etkileyici imgelerle dolu bomboş yazılar yazılıyor. aşağıdaki yazı bu türden yazılara güzel bir örnek olabilir:

19 nisan 2004

seni aldığıma bir sevindim, bir sevindim. kapağın ne güzel, hani monet'nin, ya da renoir'ın, hani kadın çizip duran, bir tablosu vardı, çiçekler, bir gelin, belki de değildir, ama bir kadının elinden tutmuş, yüzü seçilmeyen bir adam, çiçekler, çiçekler... bir yaz gününde verandada oturmuş, 1960larda olabilir, bir grup arkadaş, bahçede çiçekler, çiçekli elbiseli bir kadın, ağaçların arasında bir havuz... anlatamadım. ben çocukken havuz kenarında çok leziz bir börek yemiştik, ama bir parça yiyebilmiştik ancak çünkü başka yoktu, nüsa teyzem, annem, ben. öyle bir görüntü var hala kafamda. anneme defalarca sordum orayı ama hatırlayamadı. aynı bu defterin kapağı gibiydi orası da, renoir'ın o tablosu gibiydi, karmaşık.m şimdi bunlar ne uzak. yarın coğrafya sınavı var, bense sevgilimin saçlarını düşünüyorum. ne güzel, kuş tüyleri gibi, iplikler gibi. ipeksi. ama kestirmiş saçlarını. öyle diyorlar. nasıl sıkılıyor canım. şimdi o havuzun kenarında olmak istiyorum. orda olmayı ve kimsenin saçlarının kafamı kurcalamamasını istiyorum. okul diye bir şeyin olduğunu unutmak, ve dünya işlerini de unutmak, sadece haavuz ve börek. yapmam gereken tonlarca iş var, ama hiçbirini de yapasım yok. aşık olmak da sıktı beni, ne diyeyim, hep aynı şeyler, karşılık alamadıkça güçleniyormuş gibi yapan duygular, hiçbir şeyin olmaması. ama huzur bu defterin içinde. şu an huzur diye bir şeyi basbayağı hayal edebilirim, ama anlatmak zor. bazen kulağına bir ses, gözlerinin önüne anlık bir görüntü gelir "al işte huzur bu" dersin ama hemen geri gider.

bu yazıyı okumak insanın ömründen ömür tüketir bence. o ergeni karşıma alıp şimdi "ne demek istedin kardeşim?" demek isterdim ben de. ama o ergen belki sadece yazı yazmak, kendine güzel gelen o cümlelerin büyüsüne kapılmak istiyordu. ben yatılı okulda okudum, orda pek kitap okumayazdım ben, okuyan okurdu. belki okuyan arkadaşlarım daha güzel yazılar yazmışlardır.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

aksaray taksim dolmuşuna bindim. galatasaray'a gelmeden dolmuş durdu ve biri indi. "bu inen de kim?" diye düşünürken birden çaktım işi. inen yalçın abi'ydi. en ön koltukta oturduğu için yüzünü görmemiştim. yalçın abi baba tarafından 20 küsür kuzenimdem yalnızca biri. saçları jölelenmiş, yana yatırılmış, kareli mavi gömleğini giymiş ve gözlüklerini takmıştı. ben mi yanlış görmüştüm yoksa inen yalçın abi miydi?

yalçın abi sık gördüğüm kuzenlerimdem değildir, yine de onu burda, şu dolmuşun içinde görmek acayip sevindirmişti beni. bu benim için uzun zamandır hayal edilemez bir şeydi zaten, hadi okulun etrafında arkadaşlarını görürsün, ama şehirde akrabalarına rastlamak... demek ki bu kapısından içeri giremediğim, eşiklerinde dolaşmaktan ileri gidemeğim istanbul'da insan akrabalarına rastlayabiliyordu. kafamda akrabalarla örülü, mıncık mıncık sevgiyle hatmedilmiş, arka mahallelerde yaşayan bir akraba dünyası hayali doğdu, mekan ise istanbul'du, benim sokaklarında dolaştığım, fakat yabancısı olduğum bu yer. her şey daha sıcak görünüyordu artık gözüme. oturduğumuz toplu konut- site uzaklardaydı artık. ne kadar bakımlı olursa bir bahçe, o kadar yapay ve çirkindir ey sevgili zavallı okur parçaları. yeni nesil diye bir şey varmış, generation c. bunlar yaratıcı ve teknolojinin en müthiş olanaklarından acayip yararlanabilen bir nesilmiş.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

özlediğim şeyler







































mesela burası benim odamdı. hep karışıktı ama güzeldi. odayı benim yapmıştım, başta yadırgadıysam da. yağmurlu gecelerde yatağımda kitap okurdum, mesela sylvain'in sakladığı playboy dergileri vardı.