Cumartesi, Ağustos 18, 2007

yeni konular

para

dün ilk maaşımı aldım. o kadar güzel bir duyguydu ki daha fazla param olsun, hiç harcamayayım, onlar kenarda dursun istedim. param arttıkça artsın istedim. büyük bir şirketin röpörtajını da okumuştum zaten. adam diyordu ki: o kadar az yılda o kadar çok büyüdük ki, başarımızla gurur duyuyoruz, büyüdükçe büyüyoruz, bu sektörün en büyüğü oluyoruz. büyümek derken resmen romanya'da, macaristan'da, orda burda şubeler açmayı kast ediyordu. tüm röpörtaj resmen sadece buydu. hani çizgifilmlerde dünyayı ele geçirmek isteyen manyaklar gibi. ben onları hiç anlamazdım. sonuçta tüm dünya senin olsa ne olacak ki? yine yapacakların aynı şeyler. benim için gucci çantayla pazar malı çanta aynı şeydi, hatta modeli daha güzelse pazar malı daha iyiydi. böyle aptal bir kızdım yani. dün, elime ilk defa para geçince her şeyi anladım. para sadece istediklerini almaya, taksiye binmeye... yarayan bir araç değilmiş. onun varlığından haberdar olmak bile insanı rahatlatırmış. hiç harcamak istemezmişsin. bir yandan da sanki sadece günü kurtarıyormuşum gibi geldi bana. ben onları yamacımda saklayarak herkesten kaçırıyormuşum gibi geldi. hepsini bağışlasaydım diye düşünmedim değil. devlet onları toplasa, köylerden göçü önlemek için köylere yatırım yapsa keşke diye düşündüm. düşünmedim değil.

gerçek yaşamak

ben bu terimi ünlü varolmanın dayanılmaz hafifliğinden çaldım. şu aralar. orda ben herhalde en çok franz'a benziyorum. evet kesin. işte franz ve sabina üstteki başlığı tartışıyorlar ya. evet bunu hemen blog konusuna bağlayalım. benim bloga başlamadaki amacım her yaptığımı sergileyeyim efendim kendimi göstereyim yazılar yazayım değildi. neydi? valla evden çıkmayan zavallı bir kızcağız olarak bir gün gazeteleri karıştırıyordum. orda blogla ilgili bir yazıya rastladım. birden hani bir şeyle uğraşmak, bir baltaya sap olmak, bir yere ait olmak, bir şey yapmış olmak, bir gruba girmek için hani bazı gençler voleybol oynar, bazıları grup kurar bazıları yonja'ya üye olurdu ya o zamanlar. tabi bunlar hep ergenin varolma uğraşı. kendi halinde ve halinden memnun bir sürü ergen vardı tabi ama ben takmışım bir kere. sanki blog yazınca cv'me süper bir şey ekleyecekmişim gibi geliyordu. evet böyle başladım. ama gerçek yaşamak konusunda sabina'yı destekliyorum, franz'ı değil. şöyle belirteyim: franz her şeyini açık açık yaşamak istiyor. camdan bir evde oturmayı doğru buluyor. sabina'yla aşkını herkese açıklarsa, aldatmayacakmış, gerçek yaşayacakmış gibi geliyor. sabina ise böyle düşünmüyor. diyor ki gözlerden ırak olduğumuz zaman ancak kendimiz olabiliriz. diğer türlü ister istemez rol yapıyor oluruz. evet, samimiyet maskesi altında (tıpkı iyi yürekli görünümlü (belki de gerçekten öyle ama) ersin karabulut gibi) bu blog sahte bir blog. oh öğrenmiş olun siz de. ben buraya aklımdan geçeni yazsam da öyle olacak. bu yüzden kendinizi röntgenci gibi hissetmenize gerek yok arkadaşlar. bu yazıların hepsi tasarlandı. ben ancak kendimle bambaşbaşayken, en kuytu zamanlarda kendim olacağım.

wilhelm reich

zavallı pornocular. ve zavallı bu filmleri izleyenler, yani bütün dünya. bu filmler bir hastalığın habercisidir. ve izledikçe cinsel yaşantımız daha da bozulacak. kadın erkek eşitliği daha da imkansız olacak. mı bilmiyorum, herhalde yukarıdaki adam böyle derdi, eğer onu yanlış anlamadıysam.

Pazar, Ağustos 12, 2007

bugün plaja gittim. plaja giderken hep şöyle düşünürüm: belki de bu, bu yaz, son denize girişim olacak. ve kumlarda oynayarak, dalgalarla boğuşarak gerçekten güzel bir gün geçer.

bugün plajda kimi gördüm tahmin edin, bir blogger. yani blogu olan bir kız. kızın blogu moda, sanat, tasarım vb üstüneydi. ben nerden olduysa önceki senelerde hep okurdum. okurdum ama biraz sinir olarak. çünkü kızın sanat anlayışını anlamıyordum. bana geyik yapıyor gibi geliyordu. bir de kızı gerçek bir insan olarak düşünemiyordum. öyle biri istanbul'da olamazmış gibime geliyordu. ne kaar da safmışım, oysa ki istanbul'da kimler yok kimler. ve en sonunda dayanamayıp, üstü kapalı, eleştiren bir yorum yaptım bir yazısına. sonra pişman oldum. kendimi kompleksli göstermiştim bunu yaparak. işte bu gün o kızın gerçekten var olduğunu gördüm, uzaktan.

bir kere kızın mükemmel, ince bir vücudu vardı ve gerçekten çok hoş bir kızdı. upuzun bacakları vardı. harika bir plaj elbisesi giymişti. yüzü güzel değildi. salına hoplana yürüyordu. onun yanında ben kısa, tombul, pespaye, alakasız, çocuksu kalırdım. birden kızın ne olduğunu anladım. kötü anlamda söylemiyorum. yani kız içimde önceden tanıdığım insanlar kategori defterine bir ucundan girdi demek istiyorum.

istanbul'u araştırırken kendi hayatımın arka planını araştırıyorum aslında. her zaman göz önünde olan yerleri değil, uğrayıp kaybolan, yanıp sönen anları. dokuz yaşındayken gittiğim bir semt pazarı. bir tanıdığın evinin arka bahçesi. çerkezköy'e benzeyen bir apartman. kübik tarzda döşenmiş bir evde yaşanan hoş sohbetler. hava kararınca beşiktaş. garip mi garip, sanki ayrı bir ülkeye benzeyen levent. caddebostan. üsküdar. aksaray'da bir evde öğle uykusu ve güneş. manavgat karnavalı. tuzla. gebze. bandırma. edirne.

en son aklıma gelen ise trende tanıştığım bir adamın bir arkadaşımın vaftiz babası çkmasıydı. bu da ordan bir anı. o adamla konuşan ben miydim? o zamana geri dönebilecek miyim? o adam bana iki saniye elini uzattı ama sonra kayboldu. şimdi kimbilir nerde?

bu duygular içinde, aslında her şeyden çok memnun olduğumu fark ettim. en azından içimde hep bir kendi hayatımdan çıkma arzusu vardı. bu iyi bir şey mi, yoksa kötü mü tartışılır. bana iyi geliyor. kader beni üstelik, o büyük çimli fiyakalı okula değil de, deniz kenarına hukuk fakültesine sürükleyecek. bundan güzel ne olabilir? (zaten herkes nereye gitse memnun oluyor) işte ben buna demek ki allah böyle yazmış derim. ve bilirim ki kaderimde saklı olan başka şeyler de olabilir. ben bunu hep hissediyorum. bir hayat arkadaşı mesela. secret mı okudum ne?

Cuma, Ağustos 10, 2007

eller

taksim gezi parkında yürüyordum. yolumu burdan yürümek hoşuma gidiyor. duvarda "tarlabaşı çetesi. ramazan, yusuf, zaman..." ve yusuf kalp çağla yazıyor. bir an düşündüm de bu ikisi gerçekten çıkıyor olamazlar. tarlabaşı çetesinden yusuf olsa olsa çağla'ya aşıktır. en kuytu yere gelmiştim ve ana caddeye çıkacaktım. biri bana "bir dakikanızı alabilir miyim?" dedi. üstü başı düzgündü, gülüşü de düzgündü. ama ben durmak istemedim. "yok kusura bakmayın" dedim ve kaçtım. hızlı hızlı yürüdüm ama peşimden geliyordu, ya da ben öyle sandım.

para isteyecek olabilirdi. bambaşka bir öykü anlatacaktı belki de. tanışmak da isteyecek olabilirdi. ama bir an kendimi çok umursamaz bir alışveriş kızı gibi hissettim.

işte en büyük kötülüğüm bu. düşündüğüm zaman sadece bu ve bunun gibi şeyler ya da içten içe kıskançlık gibi şeyler.

ama ellerim hiçbir şey yapmadı. ellerimi dün klavyede yazı yazarken inceledim. yazıyı nasıl da masum masum yazıyorlardı. o eller evraklar yırttı bir de. bu evraklar, dedim, ya sahtekarcaysa, o zaman bunu benim ellerim yapmış olabilir mi? hayır, olamaz. kendini ele verir onlar. kimseye vurmadı onlar. bana öyle geliyor ki en ayıp şeyi bile masumca yapar bu eller. doğallıktır.

fakat bilemeyiz. ben bir hamurum. bir gün bir bakarsın o yapmaz dediğim ellerim de değişmiş, bir anda. ben doğduğumdan bu yana aynı kaldım? insan farkına bile varmıyor. bu gün varım, yarın yine varım ama biraz farklı varım. hep değişerek, bozularak ya da güzelleşerek, ya da sadece başka yollara saparak varım. yine de asla ellerin kötü bir şey yapmasını istemem, natürlich.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007







bu haftasonu kırklareli yakınlarında iki yere gittik: saray ve vize. oradaki doğa beni çok cezbetti, insan eli değmiş olmasına rağmen vahşi ve değişik, karadenizin saklı kalmışa benzeyen, güzel bir kıyısı. beni en çok cezbeden ise yağmurlu ve serin havaydı, ve buna eşlik eden soluk, kapalı renkler... akdeniz de güzel ama artık ben alıştığım için o kadar sevmiyorum. renkler capcanlı, mavi fazla mavi, yeşil fazla yeşil, güneş fazla güneş, hepsi çok sırıtır güzellik insanın gözüne gözüne girer. oysa karadeniz ve trakya böyle değil. her neyse.

bu yazıda doğa gezisinden çok yeni arkadaşlardan bahsetmek isterim. babam onların "gerçek" insanlar olduğunu söylüyor, belki de bir bakıma doğru. gerçi böyle diyemeyiz. sonuçta içlerini bilmiyorum. hepsi hayat yarışına bir yerden girmiş, başlamışlar ve mutlular, gerçi benim gerçek insan olmayan arkadaşlarım da milyoner değil ya, onlar da başlarlar bir gün :) ama her zaman içlerinde o mutsuzluk ve bıkkınlığı taşıyarak?? hayır bunu da bilemeyiz. hayat insanı olgunlaştırır bir anda. ve bir gün düşündüm de tanımadığım birinin ölüm haberini alınca, bana pek üzücü gelmedi. çünkü o kafamda benim gibi olmayan biriydi. çünkü biliyorum çok saçma ama ben bir odaya girince o odada bir karakter ve ruh rüzgarı esiyor çünkü ben kendimi önemsiyorum biraz ama örneğin bilmemne mahallesinden bilmemne teyze odaya giryor esen rüzgar bir mücadele rüzgarı, acıklı, tekdüze, ve mutlu, ve alçakgönüllü. benim ölmem milyonlarca saçma sapan günlük sayfasının da beraberimde ölmesi demek, bir tarihin ölmesi demek. yani gerçek olmayan bir insanın ölmesi demek. ama onun ölmesi somut bir varlığın ölmesi. insanları böyle ayırmak hangi önyargı oluyor ne kadar da salak bir düşünce, hemmen geri aldım, onlarcası gibi.