Pazartesi, Ocak 31, 2011
espriler, şakalar
bugünlerde espri anlayışım pek bir düştü o yüzden yazı yok sadece aptallık var özür dilerim. hiç de umrunuzda olmadığını biliyorum gerçi tatlı okuyucularım zaten siz de yoksunuz. bay bay.
Çarşamba, Ocak 26, 2011
Pazartesi, Ocak 24, 2011
bugün kelimenin tam anlamıyla yalnız ve tuhaf bir gündü. gece 3te kalktım ve ödev yaptım, 12de ise teslim ettim, ancak ticaret kürsüsünün görüp görebileceği en dandik ödevdi. kapının önünde bazı kimseleri gördüm, deniz'i mesela, ama ben ödevi verene kadar hepsi gitmişti. telefonum da yanımda olmadığı için kimseyi arayamadım. ama eve gitmek de içimden gelmiyordu. ben de deniz'in evine gittim. kapıyı çaldım, çaldım ama kimse yoktu. eve gitmek istemememin sebebi içimde tuhaf bir korkunun peydah olmuş olmasıydı. korku ve mide bullantısı. bir de benim için şaşırtıcı olsa da bu yüzden hiçbir şey yiyemiyordum. ancak eve gittim. kimse yoktu, ben de kendimi oyalamaya çalıştım. olmayınca deniz'i aradım, adana'ya gidiyormuş. sonra sevil'i aradım, bakırköy'deymiş. çisem ise ödev yapıyordu. dışarı çıkabilirdim ama üşendim. çaresiz uyudum. ama uyurken korkuyordum nedense. her an biri gelecek, ellerimi ve ağzımı kapatacak ve beni öldürecek gibi hissediyorum. yalnızlık her zaman güzel bir şeydir benim için, böyle zamanlar hariç. tanrı'ya inanan biri olsun istiyordum yanımda. insan aşkın değerlere inanıyorsa bu benim için yeterlidir, ancak ben korkulu anlarımda bir de tanrı'ya inanma şartı ararım. bir de vegan, hayvansever ve yeşilci bir insan olsun isterim konuşacağım kişi. dünya'nın yeniden emin ve küçük bir yer olması için bu şarttı. aksi halde voldemort gelebilirdi açıkçası.
annemin bağırma sesleriyle uyandım. uyuduğum ve söylemesine rağmen pencereyi kapatmadığım için kızmıştı. ben eve biri geldi diye sevinirken o biri de keyifsizdi, şansa bak! teyzemi aradım. teyzem de kuruntular kraliçesi olduğundan çok güzel moral verir. ama ona da bir şey demedim. ingilizce ödevimi yazıp hocaya gönderdim. sonra ibrahim aradı. genelde ibrahim'in insanlar üzerinde rahatlatıcı bir etkisi vardır, ancak bu gerçekleşmedi. onu da şaşırtarak kapattım telefonu. annemlere isim şehir hayvan oynamayı teklif ettim "yarın işe gidiyoruz biz, iş güç sahibi insanlarız senin aksine" dediler. sonra bu yazıyı yazarken zeki aradı. adana'daymış, halep'e gidiyormuş. yiyecek bir şey ister miymişim. hah hah hah, ne komik ne komik. dünya, eski sıcaklığına ne zaman kavuşacaksın? lütfen bizi suçluluk duygularımızdan arındır ve tanrı sevgisi ile sarmala! her şeyin normal olduğu güzel ve steril bir yaşamdan başka bir şey olmasa şu dünyada ya!
annemin bağırma sesleriyle uyandım. uyuduğum ve söylemesine rağmen pencereyi kapatmadığım için kızmıştı. ben eve biri geldi diye sevinirken o biri de keyifsizdi, şansa bak! teyzemi aradım. teyzem de kuruntular kraliçesi olduğundan çok güzel moral verir. ama ona da bir şey demedim. ingilizce ödevimi yazıp hocaya gönderdim. sonra ibrahim aradı. genelde ibrahim'in insanlar üzerinde rahatlatıcı bir etkisi vardır, ancak bu gerçekleşmedi. onu da şaşırtarak kapattım telefonu. annemlere isim şehir hayvan oynamayı teklif ettim "yarın işe gidiyoruz biz, iş güç sahibi insanlarız senin aksine" dediler. sonra bu yazıyı yazarken zeki aradı. adana'daymış, halep'e gidiyormuş. yiyecek bir şey ister miymişim. hah hah hah, ne komik ne komik. dünya, eski sıcaklığına ne zaman kavuşacaksın? lütfen bizi suçluluk duygularımızdan arındır ve tanrı sevgisi ile sarmala! her şeyin normal olduğu güzel ve steril bir yaşamdan başka bir şey olmasa şu dünyada ya!
uyku dolu bir gün
dün (cumartesi) son sınav ola droit comparé ile finaller bitti sözde. tabi çoğundan büte kaldık, hele son sınav feciydi. herkes gülmeye başladı soruları görünce. umutsuzluk gülüşleriydi bunlar. çıkınca durum çok hoşuma gitti. en azından bu sefer tüm fakülte beraber kalacaktık. final dönemlerini seviyorum galiba, çünkü herkesi kendim kadar derbeder görebildiğim tek zaman dilimi finaller. kapının önünde sınıf arkadaşlarımı makjaysız, renksiz suratlarıyla sıkıntılı sıkıntılı sigara içerken görmek çok hoşuma gidiyor. bir tür kardeşlik, dayanışma duygusu benliğimi tatlı tatlı sarıyor. kaş ve bıyıklarımı almayışımla ilgili "frida istanbul'a geldiği için" diyerek şaka yapıyorum, sanki her zamankinden daha komik. ve işte cumartesi bitti.
pazar günü ise sadece uyudum. yapmamam lazımdı çünkü yarına ödev teslimi var. nitekim şimdi kalktım. uyumadan önce "eroin güncesi"ni okudum. 1987de başlayan, 1997de biten gerçek bir hikaye. kitap çok güzeldi. sonra uyudum, rüyamda neler yoktu neler. daha çok uyuşturucuyla ilgili rüyalar gördüm, wir kinder von der bahnhof zoo mu idi neydi işte almancam olmadığı için yazamadım, o filmden imgeler, bu kitaptan sahneler, françoise sagan'ın ve nedense buket uzuner'in kiatplarından örülmüş bir rüyaydı. protesto gibi bir uyumaktı. prozac sayesinde hiç gündüz uyumuyordum uzun süredir. prozac ne kadar iyi bir şey ya. her doktora gittiğinde aynı şikayetlerle gidiyorsun, ciddi olmayann şeyler, sana 20 mgcık prozac yazıyor, ilk birkaç gün çarpıntı yapıyor sonrası muhteşem. kafan temizleniyor adeta. ama birkaç gün almayınca tekrar sıkıntı oluyor.
sınavlar başlamadan kalbim deli gibi çarpıyordu, uyuyamıyordum. işte galiba şu ilacın ilk günlerdeki etkisi. yattığım yerde karın ağrısıyla kıvranıyordum. annemlerin yanına gidip orda uyumak istiyordum. annemin düzenli nefes alış verişi beni her zaman uyutur. fakat tabi olmazdı. uyuyamadığım zamanlar yanımda sevdiğim birinin uyuduğuna hayal ederim. onun düzenli nefeslerini zihnimde canlandırır, bu vesileyle sakinleşirim ve hemencecik uyurum. "ancak yalnız uyuyabiliyorum" diyenlere hayret ediyorum. babam dedi ki ben çocukken televizyonda uzmanlar hep "çocuğunuz yalnız uyusun" dermiş, bu yüzden beni hiç yanlarına kabul etmemişler. kardeşim küçükken ise böyle bir tavsiye kalmamışmış. o yüzden onu hep aralarına almışlar. şimdi kardeşim sarılmaktan filan hiç hoşlanmayan, yalnız uyumayı seven bir kişi oldu. bilmiyorum buna bağlamak ne derece doğru. işte eskiden hayal ederdim fakat artık edemiyorum. çünkü yaşamda sevdiğim kimse kalmamıştı. aklıma gelen herkese bir kulp taktım. sonra birden yanımda tanımadık bir yüz belirdi, tam seçemiyordum ama gülümsüyordu. bana bakıp "git çişini yap" dedi. çişim varmış ve fark etmemişim. geldim, bu sefer tekrar bakıp "bununla üşüyorsun, üstüne kalın bir şeyler giy." dedi. söyleneni yaptım. "şimdi yanıma gel" dedi. içeri girip bu tanrı-babaya sarıldım. düzenli ve yavaş uyku nefeslerini dinleyerek uyuyakalmışım.
pazar günü ise sadece uyudum. yapmamam lazımdı çünkü yarına ödev teslimi var. nitekim şimdi kalktım. uyumadan önce "eroin güncesi"ni okudum. 1987de başlayan, 1997de biten gerçek bir hikaye. kitap çok güzeldi. sonra uyudum, rüyamda neler yoktu neler. daha çok uyuşturucuyla ilgili rüyalar gördüm, wir kinder von der bahnhof zoo mu idi neydi işte almancam olmadığı için yazamadım, o filmden imgeler, bu kitaptan sahneler, françoise sagan'ın ve nedense buket uzuner'in kiatplarından örülmüş bir rüyaydı. protesto gibi bir uyumaktı. prozac sayesinde hiç gündüz uyumuyordum uzun süredir. prozac ne kadar iyi bir şey ya. her doktora gittiğinde aynı şikayetlerle gidiyorsun, ciddi olmayann şeyler, sana 20 mgcık prozac yazıyor, ilk birkaç gün çarpıntı yapıyor sonrası muhteşem. kafan temizleniyor adeta. ama birkaç gün almayınca tekrar sıkıntı oluyor.
sınavlar başlamadan kalbim deli gibi çarpıyordu, uyuyamıyordum. işte galiba şu ilacın ilk günlerdeki etkisi. yattığım yerde karın ağrısıyla kıvranıyordum. annemlerin yanına gidip orda uyumak istiyordum. annemin düzenli nefes alış verişi beni her zaman uyutur. fakat tabi olmazdı. uyuyamadığım zamanlar yanımda sevdiğim birinin uyuduğuna hayal ederim. onun düzenli nefeslerini zihnimde canlandırır, bu vesileyle sakinleşirim ve hemencecik uyurum. "ancak yalnız uyuyabiliyorum" diyenlere hayret ediyorum. babam dedi ki ben çocukken televizyonda uzmanlar hep "çocuğunuz yalnız uyusun" dermiş, bu yüzden beni hiç yanlarına kabul etmemişler. kardeşim küçükken ise böyle bir tavsiye kalmamışmış. o yüzden onu hep aralarına almışlar. şimdi kardeşim sarılmaktan filan hiç hoşlanmayan, yalnız uyumayı seven bir kişi oldu. bilmiyorum buna bağlamak ne derece doğru. işte eskiden hayal ederdim fakat artık edemiyorum. çünkü yaşamda sevdiğim kimse kalmamıştı. aklıma gelen herkese bir kulp taktım. sonra birden yanımda tanımadık bir yüz belirdi, tam seçemiyordum ama gülümsüyordu. bana bakıp "git çişini yap" dedi. çişim varmış ve fark etmemişim. geldim, bu sefer tekrar bakıp "bununla üşüyorsun, üstüne kalın bir şeyler giy." dedi. söyleneni yaptım. "şimdi yanıma gel" dedi. içeri girip bu tanrı-babaya sarıldım. düzenli ve yavaş uyku nefeslerini dinleyerek uyuyakalmışım.
Pazartesi, Ocak 17, 2011
evlilik ve çocuk
umut sarıkaya demiş bir yazısında. "acaba evleneceğim kadın şu an nerede ne yapıyor?" diye sormuş. ben de düşünürüm bunu, acaba hayatımın aşkı olacak kişi şu an nerede, ne yapıyor? "hayatımın aşkı olacak kişi" de ne demekse... belki böyle bir şey olmayacak. ama öyle zannediyorum ki herkesin hayatının bir aşkı vardır. şu yaşımdan itibaren aşk yaşamayı kesersem benimki ortaokuldan biri olurdu mesela. ama bu çok sıkıcı ve gizemsiz bir durum. meçhulu hayal etmek daha güzel ve umutlu.
hayatımın aşkı derken, evleneceğiz diye de demiyorum. çağımızda sadece evlilik hayli kurulmaz. belki trafik kazasında ölürüz. belki o sonunda evli çıkar, ben onu unutamam. belki çok sarhoşken nefsime yenilip hayatımın aşkını aldatırım ve sonsuza kadar ayrı düşeriz. yine de belirlenebilir biri olur, filmlere konu olabilecek düzeyde bir aşk.
dün gece uyumadan bunu düşündüm. acaba hayatımın aşkı şu an uyuyor mu? uyuyorsa üzerinde ne var? acaba şimdi yanında gelecekteki eski sevgilisi mi yatmakta? bunu düşününce kalbim sıkışıyor. aman bana ne. kiminle yatarsa yatsın. ben şimdi yalnızım, 1-0 gerideyim, ama ilerde onunla karşılaşınca hiç yalnız değildim derim. nerden bilecek?
acaba hali hazırda tanıdığım biri mi ki? aman olmasın. çünkü tanıdıklarımın hepsi normal insanlar. benim hayatımın aşkı ise olağanüstü bir şahıs olmalı. fakat düşündüm de, bu ihtimal de hoşuma gitmedi. ne demek olağanüstü bir kişi? böyle biri mi var? yoktur, sanmıyorum.
ne kadar da önemsiyoruz biz gençler kendi hayatımızı. meçhul, gelecek en önemli şeymiş gibi konuşuyoruz bazen. acaba ne olacak? acaba nasıl biri olacağım? acaba kiminle birlikte olacağım gelecekte? hangi işe gireceğim? biz bunları düşünürken buzullar eriyecek, falan filan. tunus'ta kimbilir neler olacak. çok merak ediyorum.
hayatımın aşkı derken, evleneceğiz diye de demiyorum. çağımızda sadece evlilik hayli kurulmaz. belki trafik kazasında ölürüz. belki o sonunda evli çıkar, ben onu unutamam. belki çok sarhoşken nefsime yenilip hayatımın aşkını aldatırım ve sonsuza kadar ayrı düşeriz. yine de belirlenebilir biri olur, filmlere konu olabilecek düzeyde bir aşk.
dün gece uyumadan bunu düşündüm. acaba hayatımın aşkı şu an uyuyor mu? uyuyorsa üzerinde ne var? acaba şimdi yanında gelecekteki eski sevgilisi mi yatmakta? bunu düşününce kalbim sıkışıyor. aman bana ne. kiminle yatarsa yatsın. ben şimdi yalnızım, 1-0 gerideyim, ama ilerde onunla karşılaşınca hiç yalnız değildim derim. nerden bilecek?
acaba hali hazırda tanıdığım biri mi ki? aman olmasın. çünkü tanıdıklarımın hepsi normal insanlar. benim hayatımın aşkı ise olağanüstü bir şahıs olmalı. fakat düşündüm de, bu ihtimal de hoşuma gitmedi. ne demek olağanüstü bir kişi? böyle biri mi var? yoktur, sanmıyorum.
ne kadar da önemsiyoruz biz gençler kendi hayatımızı. meçhul, gelecek en önemli şeymiş gibi konuşuyoruz bazen. acaba ne olacak? acaba nasıl biri olacağım? acaba kiminle birlikte olacağım gelecekte? hangi işe gireceğim? biz bunları düşünürken buzullar eriyecek, falan filan. tunus'ta kimbilir neler olacak. çok merak ediyorum.
bugün çok tatlı başladı, çok sıkıntılı bitti. annem nöbetçiydi, kardeşimin sınavları vardı, babam da yeminli mali müşavirlik sınavına hazırlanıyor. (şimdilik yeminsiz) benim de ayın 22sine kadar finallerim var, 25ine kadar ise 2 ödev teslimi. kardeşimle kapımızı kapattık, su ısıtıcısını, çayları, kahveleri, çay keyfi bisküvimizi de yanımıza aldık. o koltukta, ben masada tatlı tatlı çalışmaya başladık. sıkı giyinmemize rağmen üşüyorduk, bu yüzden elektrikli radyatörü de yaktık. dışarda yağmur yağar, hayvanlar, insanlar sırılsıklam üşürken doğrusu şanslı kullardandık. bir şansımız da tek çocuk olmayışımızdı. kardeş kardeş oturmak çok hoşumuza gitti. çalışmaktan çok konuşuyorduk neredeyse.
-elif, burayı klüp odası yapalım canım.
-klüp odası ne abla?
-canım sizin lisede yok mu tiyatro klübü odası?
-var ama öyle yuva gibi değil.
-benim kastım yuva gibi olan. afacan beşlerdeki gibi. bir de pano asalım buraya.
-çok süper olur abla. annemleri de almayız.
akşamüstü mutfağa gidip pilav, salata yaptım. babam da biftek yaptı. dünden kalan domates çorbası ve zeytinyağlı fasülye ile güzelce bir yemek yedik. sonrasında kendimi saatlerce çalışan kişileri gözümün önüne getirerek tekrar motive etmeye çalıştım: "kalemler, defterler, saatler süren zihinsel faaliyet, çalışma, çalışma!" diyerek. ama kardeşimi lafa tuttum. "ee, sonra ne olmuş? o ne yapmış? neden?" diyerek. elif de buna sinir olur. biri bir şey anlatmaya başlayınca beni eğlendirsin isterim, masal anlatır gibi de ondan. "ya, yeter senle muhabbet etmekten çok sıkıldım" dedi. ve ben saatlerce burcuoğlu'nun aslında ne dediğini çözmeye çalıştım. doktrin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. doktirin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. ve ümitsizlik içinde bıraktım şimdi. nefret ediyorum, yalvarıyorum ki şu iş bitsin. deniz tren bileti aldı. bana hediye ediyormuş bileti. 3 günlüğüne yunanistan'a götürecek beni. inanılmaz bir şey.
-elif, burayı klüp odası yapalım canım.
-klüp odası ne abla?
-canım sizin lisede yok mu tiyatro klübü odası?
-var ama öyle yuva gibi değil.
-benim kastım yuva gibi olan. afacan beşlerdeki gibi. bir de pano asalım buraya.
-çok süper olur abla. annemleri de almayız.
akşamüstü mutfağa gidip pilav, salata yaptım. babam da biftek yaptı. dünden kalan domates çorbası ve zeytinyağlı fasülye ile güzelce bir yemek yedik. sonrasında kendimi saatlerce çalışan kişileri gözümün önüne getirerek tekrar motive etmeye çalıştım: "kalemler, defterler, saatler süren zihinsel faaliyet, çalışma, çalışma!" diyerek. ama kardeşimi lafa tuttum. "ee, sonra ne olmuş? o ne yapmış? neden?" diyerek. elif de buna sinir olur. biri bir şey anlatmaya başlayınca beni eğlendirsin isterim, masal anlatır gibi de ondan. "ya, yeter senle muhabbet etmekten çok sıkıldım" dedi. ve ben saatlerce burcuoğlu'nun aslında ne dediğini çözmeye çalıştım. doktrin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. doktirin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. ve ümitsizlik içinde bıraktım şimdi. nefret ediyorum, yalvarıyorum ki şu iş bitsin. deniz tren bileti aldı. bana hediye ediyormuş bileti. 3 günlüğüne yunanistan'a götürecek beni. inanılmaz bir şey.
Perşembe, Ocak 06, 2011
sevgili sürüsüne bereket izleyiciler, sizi yeni bir pre-intermediate ingilizce şarkımla başbaşa bırakıyorum. amerika'ya bir defa gidince bende bir ingilizce şarkı hevesi başladı bir daha da dinmedi. lütfen şarkıyı dinlerken bu dil seviyesine takılmayın! biliyorum, bazı gramer ve "vokabüler" hataları var, ama hangimiz yapmıyoruz ki?
bu şarkıyı yazalı ne kadar oldu hatırlamıyorum. şarkıyı yazarken esinlendiğim şeyler şunlar: "mignonne, alors voir si la rose qui ce matin avait declose" diye bir şiir ezberlemiştik, o. tam hatırlamıyorum şiiri ama "gençliğini tüketme, yapraklarınızı şimdiden kopar" mesajı veriyordu gencecik, güzel bir kıza. o şiiri düşünerek yazdım şarkıyı. aman neyse. hiçbir şey düşünerek yazmadım. her şeyi bir şeyler düşünerek yazsaydık kendi adıma söyleyeyim hiçbir şey yazamazdım. zaten sanırım olan da bu.
ben poliçelerde araya girme suretiyle ödeme adlı ödev konuma geri dönüyorum. hah, keşke porno film çekmeye geri dönüyorum deseydim. iğrenç bir ödevim var. gerçi onun da kendine has zor tarafları vardır.
bu okul beni öldürdü, öldürdü. şöyle lafları duymaya bayılıyorum: "uzun zamandır aklımdaydı x konulu sergiye gitmek, uzun zamandır y konseri olsa da gitsem diyordum, kısmet bugüneymiş." o kadar kıskanıyorum ki böyle konuşanları. çünkü uzun zamandır gitmek istediğim bir sergi, bir konser, bir oyun, bir film yok. bunun yerine televizyon, internet, gazete var. hepsine de sınav dönemlerinde bağlanıyorum ve hepsinden de nefret ediyorum. insan sevmediği bir alışkanlığı da uzun bir zaman sürdürebilir, bu sizi şaşırtmasın. hakikaten sanat ruhun gıdası, o güzel şeyler, o yüce şeyler gerekliymiş, bunu insan ticaret hukuku çalışınca anlıyor. daha doğrusu insan günlerini tv ile, gazetelerin magazin ekiyle geçirince anlıyor. kendini biraz boş ve hantal bulmaya başlıyorsun. etrafında daha güzel bir dekor olsun istiyorsun. reşat nuri'nin bir öyküsü vardı, bir kadın tüccar kocasını yeni tanıştığı ince ve romantik gencin yanında çok hakir görüyor oysa ki ince romantik gencin derdi kadınla yatmak. kadın tüccar kocasına "ay ne kabasın, ne basitsin, ne kadar iğrenç şeyler para işleri!" diye bağırıyor. o kadına benzedim. "ah ne iğrenç şu poliçe, ne berbat şey, fransız kültür sanat kanalı arte'yi, trt2'yi açın bana, günlerce izlesem açığım anca kapanır!" ama vallahi durum bu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




