aşk hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Kasım 29, 2011

sağlıksız, tuhaf yanlarımı bırakmaya çalıştıkça böyle insanlarla karşılaşıyorum. sanki deliler alemi "hayıır, bizi öylece bırakıp gidemezsin!!" der gibi. huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar bana muhtaçmış gibi geliyor. herhalde kendimi dev aynasında gördüğümden. veya onlarda eski-öz kendimden bir şeyler bulduğumdan.

örneğin geçen sene gezi parkında çay bahçesinde otururken yanıma kendini eski bir tiyatrocu olarak tanıtan (yalan da söylemiyordu) çok şirin, çok yaşlı, kibar bir adamcağız geldi. o kadar duygulu ve tatlıydı ki onu gördükçe içim acıyordu. sonuç olarak baş harflerimden oluşan bir akrostiş yazdı, bana her hafta 50 lira karşılığında seks teklif etti ve kabul etmeyince ağladı. eve gidip uzun uzun yıkandım, kendimi bir çocuk tarafından taciz edilmiş gibi hissediyordum.

buraya geldiğimde amélie nothomb'un "les catallinaires" diye bir kitabını okumuştum. güzel ve gözden ırak bir kır evinde son yıllarını başbaşa geçirmeye karar vermiş yaşlı bir çiftin hikayesiydi. bir gün gayet soğuk, nemrut, sıkıcı, aşırı derecede de kaba bir adam olan, hiç konuşmayan komşuları doktor palamede bunların kapısını çalar, tam 2 saat oturur, kalkar gider. derler ki herhalde hoşgeldin ziyaretine geldi bizi. ama ertesi gün yine gelir, ertesi gün yine gelir, hastalık filan dinlemez yine gelir, tam 2 saat kalkmak bilmez. bu tuhaf durum yaşlı çiftin çocukları gibi sevdikleri ve inzialarında tek görmek istedikleri kişi olan öğrencileri claire'i de onlardan uzaklaştırır. çünkü claire, böyle iğrenç bir adamın arkadaşlıklarından hoşlandıklarına göre bu çiftin de artık bunamış olduğunu düşünmüştür. gitgide yaşamlarındaki en büyük sorun haline gelir. ancak erkek, sadece kibarlığından ve iyi eğitimden dolayı kapıyı açmamazlık edemez. en sonunda palamede'in yaşamda hiçbir şeyden zevk alamayan biri olduğu ortaya çıkar.

bunları niçin dedim? belki de abarttığım için. geçen gün bir fransız çocukla tanıştım. çocuk tanışır tanışmaz "ailemin evine gel (epey turistik bir yerde oturuyorlar), annemle babamla tanış, yabancıları çok severler, seni gezdireyim" dedi. ben de çok şaşırarak ve sevinerek kabul ettim. o da bunu her yabancı öğrenci için yaptığını söyledi. ertesi gün yine buluştuğumuzda, çocuğun deli olduğuna kanaat getirdim. çünkü insanı inanılmaz bir baskı altında tutuyordu. iki dakikada bir "ama geleceksin değil mi? bahane kabul etmem!!" diyordu. akşam zorla bulunduğum yere geldi ve üstelik orayı beğenmedi ve sürekli bir şeyler empoze etmeye çalıştı. ben başka insanlarla konuşmaya çalışıyordum, çünkü sürekli kulağıma bir şeyler söylüyordu. sonradan öğrendim ki konuşmaya çalıştığım insanlara "o benimle beraber, gidin" filan demiş. "aramızdaki arkadaşlık yıllar boyu sürsün, ben türkiye'ye geleyim, efes'e gidelim" bu cümleyi 15 kere tekrar etti. sonuç olarak o gece ailesinin evine gitmemeye karar verdim. çünkü yaptığı iyiliklerle övünüyordu ve ben oraya gitsem, muhtemelen ona borçlu olduğumu düşünerek benden daha fazla şey isteyecek. (sonra yarım saatte bir arayıp "seninle konuşmam gereken şeyler var" dedi.)

şimdi benim sorunum ailesinin evine gitmek istemediğimi nasıl söyleceğimde. aslında her şeyi açık açık söylemeye karar vermiştim ki, şu rüyayı gördüm. rüyalarım bana işkence etmeyi sever de:

buradaki en yakın faslı kız arkadaşım gelmiş. "ezgi, senden artık hiç hoşlanmıyorum. seninle arkadaş olmamız mümkün değil. çünkü sen çok ama çok beceriksizsin ve para konusunda küçük hesapların var. soğudum ben senden" diyor.

bu duygu bana hiç yabancı değildi. yıllar yılı kız arkadaşlarıma yaranmaya çalışmış, fazla üzerlerine düşerek onları bıktırmışım. kız arkadaşların sıkılganlığını, uçarılıklarını benden iyi kim bilebilirdi? ama şimdi idare eder gibiydim, kalbimde fırtınalı heyecanlar yoktu artık. biliyordum az çok insanların neyi sevip neyi sevmediğini.

ama bu rüya, "kimseyi incitme çünkü bir gün sana döner, seni de üzerler" işareti miydi? neydi?

Cuma, Kasım 11, 2011

aşklar meşkler

tam karşımda benden hoşlanan biri oturuyor. bunu böyle söylüyorum çünkü birincisi böyle bir şey hiç başıma gelmemişti dolayısıyla azıcık hava atayım dedim ikincisi bu aşk olayı daha önce kendim hakkında hiç fark etmediğim şeyleri fark etmemi sağladı.

bu çocuk çelimsiz, beyaz tenli, esmer. habire kısa boylu, ispanyol bir kızla dolaşıyor. birkaç kere odama gelip bana gitar çaldırdı, sonra da gitmemek için ısrar etti. çok kibar olmasına rağmen çok can sıkıcı. uyumam gerekse ve yüzonbin kere bunu ima etsem, hatta açık açık söylesem de gitmek istemiyor. bahsettiği şeyler: müzik, resim, bunların kendisine hissettirdikleri. burcunu sordum balık dedi. bir kere yüzüne baktım, acaba olur mu diye, ama imkanı yok. çünkü aşırı derecede anneanneme benziyor. gözlerinin etrafındaki çizgiler, iç çekişi, konuşması... en kötüsü de aslında biraz da bana benzemesi.

neden? acaba yıllarca ben de sevdiğim kişilere böyle mi davrandım? acaba ben de gerçekten fiziksel olarak hoşuna gitmediğim insanların peşinden koşup onları daha da mı bıktırdım? eğer böyle yaptıysam ve beni okuyorlarsa, hepsinden özür dilerim.

bugün ormanda yürüyüş yapalım dedi, kabul ettim. biraz yürüdük, o zaman ona olan tiksintim geçti, sonra koridora geldik, yine ayrılıp odasına gitmemeye başladı, ben de yine zalim olmak zorunda kaldım. işin garibi tiksindiğim halde aslında onu sevmem, çünkü iyi bir çocuk. acaba benim hakkımda da sevdiklerim bu şekilde çelişkili duygular içine girmişler miydi?

en kötüsü, bu aşk olayı kendime güvenimi artıracağına azalttı. çünkü en beğenmediğim erkekler gelip beni beğeniyor. beğendiklerim hiç beğenmiyor. bu da demektir ki ancak beğenmediklerimi etkileyebiliyorum...

Pazartesi, Ekim 31, 2011

kilise deneyimi, amsterdam yolculuğu ve belçika'da aile ziyareti

Şu macar "inancım çok önemli" derken aslında önemli bir şey söylüyormuş. geçen hafta peşlerine takılıp evanjelist kiliseye gittim. papazın mütevaziliği, ayinin içtenliği hoşuma gitse de bir şeyler beni korkutmadı diyemem. dindarlıktan zaten biraz korkan biriyimdir. müslüman, "progay" ve "yeni antikapitalist parti"yi destekleyen bir insanım şimdi ben. yani olmaya çalıştığım insan o. o yüzden hafif alakasız kaçtım açıkçası evanjelist kilisede. aman neyse. vaazın konusu "acı çekmek"ti. papaz tanrıyı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin insanı farklı kıldığını, bu farklılığın da acı verdiğini, zaman zaman bir hristiyanın kendine "bu acıları çekmem normal değil" dese de, bu acıların güzel acılar olduğunu söyledi. bu söylemin güzel bir yanı olsa da, farklılığa bu kadar vurgu yapması, "biz farklı yaşıyoruz" diyerek inananlar ve inanmayanlar arasındaki farkı çok yoğun vurgulaması açıkçası her zındık gibi, hoşuma gitmedi. şaka şaka tövbe tövbe.

ayinden sonra duyurular bölümüne geçildi. papaz dedi, broşürleri kim dağıtacak? bir baktım bizim macar ayağa kalktı. papaz "ah, yine sen! kardeşlerim, size ta macaristan'dan gelen kardeşimizi takdim edeyim. kendisi yöremizi hiç tanımasa da kaç haftadır broşür dağıtıyor" dedi. macar da gömleğiyle kazağıyla pek yakışıklıydı. ışıl ışıl gülüyordu. vaaz sırasında yüzünü ellerinin arasına almış ve çok duygulanmıştı. ben de ona kaçamak bakışlar atmış ve ben de duygulanmıştım, elbette çok farklı bir duygulanma idi benimki.

sonra gençler ve papaz, hep beraber yemek yedik. kendimi tanıttım. macar bana okumam için incil temin etti. ben zaten eski ahitin bir bölümünü okumuştum, ama utanarak söylüyorum ki gerisini okumamıştım. aslında fransızca tercümesi o kadar kolay ve güzel ki insan sıkılmadan okuyor.

haftasonu aniden karar verip pazartesi akşamı lille'e gizem diye bir arkadaşımın yanına gittim. o, onun iki arkadaşı laura ve nora, bir de ben amsterdam'a gittik. böylece cepleri boşaltmış oldum, şimdi neyle geçineceğim o da bir dert. yine de çok güzel bir şehir. müzeler pahalı ama çok güzel. red light district denen fuhuş semti, seks ve esrar dükkanları, kanallar ve bisikletler vardı. güzel bir yerdi, ben beğendim.

dönerken doris'e gittim. çok tuhaf, nostaljik bir duyguydu. benoit'nın çocuklarını gördüm. adları david ve hugo. biri üç yaşında, diğeri sekiz aylık. david o kadar tatlı ki. bu çocuklar melez, babaları belçikalı, anneleri burkina fasolu. melez bebekler çok tatlı oluyor. david ile epey oynadık. sonra doris'in annesi ve babasıyla yemeğe gittik. onlara opa ve oma diyorlar, annesi alman çünkü. babası flaman aslında, ama artık frankofonlaşmış. bu ikisi ikinci dünya savaşından sonra tanışmışlar. doris'in babası askermiş, galip tarafın askerleri alman ailelerin evinde kalıyormuş o zaman. babası da evin kızına aşık olmuş, almış belçika'ya getirmiş. işte böyle bir aşk hikayesi. ama oma epey kötüleşmişti. daha ben ordayken hafızasında sorunlar vardı, şimdi iyice kötüleşmişti. beni tanıdı mı tanımadı mı anlamadım. güzel bir gezi oldu.

Cumartesi, Ekim 15, 2011

ünlüler yarışıyor, sivilizeyşınlar çatışıyor :P

bugün rouen'a geleli 1 ay oldu. sabah derse gittim, milletlerarası özel hukuk, yine hiçbir şey anlamadım bence hocada bir sorun var çünkü diğer herkesi hç sorunsuz anlıyorum ve çok da güzel not alıyorum. hatta hoşlandığım gibi olan macar çocuk bana bakıp şaşırıyor not alırken. bugün dersten sonra onunla alışveriş merkezine "ben de geleyim mi?" dedim ama kibar ama ÇOK mesafeli haliyle (bu millete mensup erkeklerde insana kendini tacizci gibi hissettiren bir mesafe, katı bir mahrem alan sınırı var veya ben çok iticiyim) evet dediği için vazgeçtim. sonra aslı ve osman ile buluşup mc donalds'a gittik, sonra da nouveau partis anticapitaliste diye bir partinin (yeni antikapitalist parti) düzenlediği film gösterimine gittik. filmin adı little big man. çok güzel bir filmdi. kızılderili soykırımı sırasında bir "savaş"ı anlatıyor, beyazların sözleşmelere sadık kalmamalarını, verilen toprakları basmaları (sonradan orada altın bulunmuş) filmden sonra bir tartışma oldu. sanırım rouen'da en sevdiğim insanlar şu anda bu partinin mensupları. film 1970 yapımı imiş ve vietnam'a göndermelerle dolu imiş, ben anlamamıştım. özelliği kızılderili kültürünü ve toplumunu mal gibi yüceltip bütün kızılderilileri saf ve iyi kalpli melaikeler olarak tanıtmaması. bir batılı yönetmen veya sanatçı böyle yapınca iğrenç oluyor. çünkü western film ile aynı mantık üzerine kurulu. haçlı seferlerinden beri olan, bush'un geri getirdiği "adil savaş" "kötüye karşı haklı savaş" "kafirlere karşı savaş" bu sefer tersine dönüp "ama onlar kötü değil çook iyileer yazıık" oluyor. film kızılderili toplumunu olduğu gibi gösteriyordu. ikinci şey ise iğneyi kendine batırmakla alakalı tabi. npa mensuplarını o bakımdan çok sevdim. "şiddete dayanmayan, geçmişinde şiddet ve sömürgecilik olmayan kapitalist toplum yoktur" diyorlardı. haftaya da 17 Ekim 1961 Paris katliamı hakkında bir film gösterecekler. dediklerine göre Paris'te de anmak için bir yürüyüş yapılacakmış, 50 sene önce yürünen yol yürünmek isteniyormuş. ancak valiliğin çok yakınından geçileceği için gösteri yasaklanmış, yine de yapılacakmış. taksimde 1 mayıs gibi bir durum meydana gelmiş yani.

sonra maison de l'universite diye bir yerde parti yapmışlar, ona gittik. orda cezayirli "kabil" komşularımı gördüm. türkçe gibi söylersem murat, lilia, amara, sara, ibuş. bu insanları çok seviyorum çünkü yanlarında kendimi çok rahat hissediyorum, tıpkı sevgiye aç bir çocuk gibi. çünkü sıcaklar. veya değillerdir de ben sıcak buluyorumdur çünkü tarzlarımız benziyor. ben her an bir şeyler anlatmayı seven, heyecanlı, kendi utangaç olsa da gözleri konuşan insanları severim. kültür, adet, görenek meselesi bu belki de. çünkü ben de her zaman böyle değilim. bunlar "kabil", murat kafasına cop yemiş, bana gösterdi. dilleri, alfabeleri farklı. "bizim kürtlerle durumumuz aynı" diyorlar. ibuş da bana "idir" diye bir şarkıcıyı dinletti. souad massi'yi zaten biliyordum, onu da dinledim.

bir de kıvaç tatlıtuğ galiba yurtdışında türkiyemizi temsil eden insan:) tanıştığım herkes türkiye'yi dizilerden tanıyoruz dedi. kıvaç tatlıtuğ'a muahammed diyorlarmış arap ülkelerinde, isimleri değiştiriyorlarmış dizilerde.

macar'ın babası cezayir'de çalışmış, mühendis olarak. tam da terörizm döneminde gitmiş oraya. muhtemelen çok kötü zamanlar geçirmiştir tabi. cezayirli buna bir şey sordu: "baban sana cezayir hakkında ne dedi?" dedi. bu hemen düşündü, kibar olmaya çalışan bir sesle "tabi çok farklı bir kültür" dedi. o anda onu dövesim geldi. baban oraya en karışık zamanda gitmişse bunun kültürle ne alakası var? ama hala macar'dan hoşlanmaktan vazgeçemiyorum çünkü bana geçmişimi hatırlatıyor (merak edenler 2005 2006 arasında adam adlı genç adam hakkında yazdıklarıma bakabilir, o da aynı ulustandı ve baş harfleri de benzeşiyor, o halde buna ikinci A vak'ası diyebiliriz) ve ÇOK yakışıklı. sapsarı, sağlıklı, salakça bir yakışıklılığı var. hele e'leri kadar açık söylüyor ki çok sevimli oluyor. sevimli olduğu için sevilen, sonra da bundan memnun olmayan insanlar vardır ya, bu da öyle bir şey.

macar'ın bana söylediği en kişisel şey "inancım benim için çok önemlidir" kendi kendimi davet ettirdiğim odası çok düzenli, her pazar kiliseye gidiyor. bana söylediği ikinci en kişisel şey "yemek yapmayı çok seviyorum" bu çocuk açıkçası biraz mal sanki çünkü gerçekten de hiçbir şey söylemiyor ama şunu anladım ki bir insan yakışıklı olunca bunun da pek bir önemi yok, hayat işte böyle acımasız. belki de benden hoşlanmadığı için bir şey söylemiyor, bilemeyiz. evet, hayat gerçekten acımasız.

kısacası kendimi biraz yapışkan, ısrarcı, ezik hissediyorum macarla iken. ancak komşularımlayken değil. daha bu gece murat "ezgi est ma voisine adorée" (ezgi benimçok sevgili komşum) dedi. ben de onlara elmalı krep yapıp götürdüm. hayatımın hala sevmek ve sevilmek üzerine kurulu olması çok acı. ve 6 yıldır macarlara karşı taktik geliştirememişim.

Pazar, Nisan 03, 2011

hüzünlü bir ergenlik şarkısı: dostluk

benim arkadaşlarım var, hepsine de bayılırım, ancak burda eskiden burada sık sık adı geçen t'yi anlatmak isterim. evet çoğu yazımı bu ince ve uzun kıza yazardım ve fakat çoğu zaman farkında dahi değilmişim. ondan sonra birkaç tane daha içine aşk karışmış dostluk yaşadım, 20 yaşımı geçince ise bu kalp ağrıları yatıştı, daha dingin ve sağlıklı duygulara bıraktılar. 20 yaşımdan aşağı inmek hiç ama hiç istemezdim. tüm dünyayı çok acımasız ve tuhaf gördüğünüz bir yaşam kesitidir bu. o duygular hep kalacak zannedersiniz. benzer olaylar için çok daha az heyecanlandığınız 21'inizde güçlü bir duygular fırtınasından sağ çıkmışsınızdır. ben de 2 yıldır bu dinginlik içinde yaşıyorum. ancak eski günleri elbette andığım zamanlar oluyor.

14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.

o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.

t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.

aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)

t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.

t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.

bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.

ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.

ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.

şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.

üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.

u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?

derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.

şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.

Perşembe, Ağustos 12, 2010

"YENGEÇ VE YAY

kısa vadede muhteşem bir deneyimdir. uzun vadede ise mücadele ve acı dolu bir ilişkidir. ateş burcu olan yay özgürlük ister. yengeç ise ömür boyu kalıcı bir ilişki peşindedir. dost ve dışa dönük yay yengeç'in özel olduğunu hissettirir ama güven vermez. yay taahhütte bulunmaz. bir iki hafta çok özel birşki yaşatır ama sonra dünyanın diğer nimetlerini keşfe çıkar (buna başka ilişkiler de dahildir.) yengeç, yay'ın gezinme ihtiyacını asla anlamaz. yaylar baskıdan nefret eder. bu iki burç aşka farklı bakmaktadır. yay sözünü sakınmaz. kısa vadede muhteşem bir aşk ilişkisi olabilir çünkü aradaki çekim yoğundur. ama yengeç başı bulutlarda gezinmeye başladığı anda işler tersine dönecektir." aşk kitabı, maria shaw


astrolojiye olan yüzeysel ilgim, genelde hem küçümsenir hem de sevimli bulunur. mesela herkesin "ayyy sen de yine başladın" diyeceğini bile bile "evet o buna kızıyor, çünkü o bir boğa" filan derim. herkes de iğrenir gibi yaparak güler. sonuçta benim lehime olur her şey. yukardaki saçma sapan paragrafı da ayrılma sebeplerimiz olarak okudum ve her defasında "ne kadar doğru" diyerek iç geçirdim. eh, yıldızlar böyle yazmıştı. okuduğum ikinci teselli edici şey de amelie nothomb'un şu satırları oldu:


iğrenç bir suç dışında insanların ilişkilerini bitirmelerini anlamıyorum. birine bir şeyin bittiğini söylemek, çirkin ve yanlış. bu hiç bitmedi. insan birini düşünmese bile, onun içindeki varlığından nasıl kuşku duyabilir? başkasını düşünen insan düşünülür.

evet bana hatırı sayılır bir iyilikte bulundun, sen beni mutlu eden ilk erkeksin, seni suçlayacağım bir şey yok. seninle harika anılarım var, ama artık seninle birlikte yaşamak istemiyorum.


fakat bu kadar medeniyet fazla geldi. insan hiç gözyaşı dökmeden birinden ayrılabilir mi? önce tabi azıcık votka- portakal içtim, sonra zeki'ye şunları dedim:


- bana bak, ben seni terk edince neden üzülmedin?

- sen kimsenin etkisi altında kalmadan karar ver diye.

- hadi ordan. dünden razıydın değil mi götoş. GÖTOŞ!! (ağlamalar filan)

- ezgi'ciğim ağlama.

- zaten gerçek giden kalandır. unutulanlar unutanları terk eder ve unutanlar sallamaz. sen! seni etrafımda görmek istemiyorum.(küçük sırlar dizisi)


sonra şunu okuyunca hak verdim:


TERK EDİLMİŞ YAY

kısa süre içinde birini bulacaktır. "olan olduktan sonra ağlamanın yararı yok" diye düşünür. iyimserdir. evrenin çok yakında ona yeni birini göndereceğini bilir... ya da flört etmekte olduğu biriyle çıkmaya başlar. onun hayatında, geçmişten kalan ve kendisine ikinci bir fırsat verilmesini bekleyen biri daima vardır. kendi istemedikçe uzun süre yalnız kalmaz.


astroloji yüzündendi hepsi. yıllardır bu mereti kıçından anlamam yüzünden kendimi kendi gözümde ana babasının her dediğine "he" diyen sevgi dolu bir insan yapmıştım. zeki'yi de "ahay, gidene kal demem" gibi bir insan gibi görmüştüm. sırf astrolojiyi yanlış anlamam yüzünden. zeki karşımda olanca sevecenliği ve insan canlısı oluşuyla bana bakıyordu. iyi bir insandı, ona kızgın da değildim. ben de kötü niyetli değildim. ama birkaç gün hüzünlü takıldım. biz beraberken bazen durup durup "ben neden zeki'yle beraberim?" diye kendime sorardım. sanki çok saçma bir iş yapmışım gibi gelirdi. şimdi de durup durup "biz neden ayrıldık?" diye soruyordum, sanki yine çok saçma bir iş yapmıştım. sonra bütün bu duygular geçti. yerini eski kasvetlere bıraktı. rüzgar yüzüme vurduğu vakit benliğimin içindeki yalnız kişiyi hissediyordum, yalnız, tek, cinsiyeti bile olmayan, yapayalnız. bu çok hoşuma gidiyordu. zaman zaman da kendimi karnı ağrıyan, izole bir insan gibi gördüm. benim kişiliğimde hep "bir şeyleri kaçırıyorum" hissi vardır, bu da doğrudur. o his doruğa ulaşıyordu. arkadaşlarım vardı ama hepsi uzaktaydı.


kitaptaki karakter gibi ben de "evet, seninim. annemi babamı terk edeceğim, arkadaşlarıma kulak asmayacağım. buraya gelip seninle serbest aşk yaşayacağım. burjuvazi değerlerinden kurtulacağım. gerçek bir kadın olacağım." diyebilir miydim? desem de demesem de bunu kimsenin kalbini kazanmak için yapmayacağım kesin. ama şimdi bunlar çok uzak görünüyor, karnım ağrıyor.

Cumartesi, Nisan 03, 2010

hayatımda galiba bir kişinin açıkça kalbini kırdım, aşık olarak. ondan da pek emin değilim. yine de zaman zaman rüyalarıma girer ve bana "AHIM TUTTU!" der. "sen artık lanetlisin." terleyerek ve "beni affet" diye sayıklayarak uyanırım. gözlerimde biraz da yaş olur.

össden sonraydı, 1 hafta kadar küçük iskender hayranı bir çocukla buluşmuştuk. bana "seni seviyorum, çünkü bir insanı tanımadan sevmek daha güzel, ruhunu sevmek yani" demişti. internet sitesinde aşk şiirleri vardı. gel gör ki çirkin buluyordum onu. hatta orda burda "göze batan bir çirkinliği var." diye milleti kahkahaya boğuyordum. telefonuma onu "mustafa dershane" diye kaydetmiştim. o ise bana "keşke her gün dershane olsa." diyordu. herkese "ayy ayrıldık çünküüü yakışıklı diiilll:PXXX:D:D:Dzuhaahahaasjasj" dedim.

yaptığım keşke bunlardan ibaret olsaydı. kimi liselilere göre hiçbir şeydi bunlar ama allah kişiyi kendine göre sınarmış. o haftadan sonra lanetlendim işte. kendi ininden çıkmayan lanetli, bunalımlı, sivilceli bir genç kız oldum.

Cumartesi, Mart 06, 2010

dandik köşe yazarı tadında bir yazı

ayrı olmanın 2 türü

sevilen bir oğlandan ayrı olmanın iki tür yolunu biliyorum. birincisi, hislerin karşılıksız olmasıdır. o zaman dikkatinizi başka hiçbir şeye veremezsiniz. hep dalgın, mutsuz bir haliniz vardır. aşk, bitmemiş bir iş gibi yakanızdadır. mutsuzluğunuza zamanla alışırsınız ve sonra ondan bir mutluluk çıkarırsınız. yani aslında halinizden memnun olursunuz en nihayetinde. periyodik olarak, size söylediği tek tük güzel şeylerden size aşık olduğu sonucunu çıkarırsınız. karşılıksız aşkından ayrı kalmak çok işkenceli bir şeydir.

ikinci tür, sizi sevdiğini söyleyen ve sizin de sevdiğiniz bir çocuktan ayrı kalmaktır. bu türden bir ayrılık harikadır. dikkatinizi her şeye verebilirsiniz. sadece bazen, ders çalışırken, yemek yaparken, bir arkadaşınızla iken aklınıza gelen bu aşk içinizi ferahlatır. aşk bir çiçekse, bu tür ayrılıklar aşkın suyudur. bu çocuk size ne derse desin, ona pek inanasınız gelmez. ama bazen, sırf o mutlu anlarda, ayrı olduğunuz zaman içinde, tümden ayrılma ihtimali yokmuş gibi gelir, gelse de umursamazsınız, hayalkırıklığına uğrayacağınızı düşünmezsiniz, o zaman aşkınız tavan yapar. sevgili olmadan önce evrimden devrimden bahseden çocuk ve bildiği tek entel olan simone de beauvoir'dan alıntı üstüne alıntı yapan o kız gider ve şöyle konuşan iki gerizekalı onları ikame eder:

"sabah ne yaptın?... hihihi, güzel miydi?... ay ben de ben de! Ay eveeet oraya da gidelim. hihi.... yaaa, bugün noldu biliyo musuuuun?" vs vs.

bütün bu konuşmaların tek anlamı şudur:

"sevgili olmamız ne güzel di mi? evet bence de çok güzel. evet hep sevgili kalalım. ay ay. iyi ki sevgiliyiz."

kaslar spor yaparken gelişmez. spordan sonra dinlenirken gelişir. aşk da beraberken gelişmez. bir iki saatliğine ayrı kaldığınızda gelişir.

Pazar, Eylül 06, 2009

ingilizcemi geliştirmek için yaptıklarımdan o kadar memnun olmasam da yine de idare eder. 50lerde çekilmiş komik dizileri izliyorum televizyonda, onlarda baya kelime oluyor yani bugünkü salak şeylerden daha zengin kelime açısından. paul austerdan 2 kitap okudum. onlar baya basitti. the readerı okudum, hani filmi çekildi ya. o da baya basitti. sonra hemingway'den öyküler okumaya çalıştım, yapamadım. şimdi on the roadu okumaya çalışıyorum. ingilizcem hala kötü ama yine de biraz gelişti sayılır. 1 günümüz kaldı!!! ondan sonra bu fucking parktan ayrılıp new yorka gidiyoruz. oh be, yetti amına koyayım. geliyorum new yorkçuğum, az kaldı. sonra evime. sanki kendi evim yokmuş gibi burda gördüğüm evinden çıkan, arabasına binen insanları kıskanıyorum. inşallah bir gün bizim evin önünden geçen bir turist de beni kıskanır. kardeşimi özledim. ben çok evcil bir insanım, evden hiç çıkmam. ama 1 hafta evde kalınca hemen başka bir yerlerde yaşamak isterim. sanki bir şey kaçırıyormuşum gibi gelir.

az sonra zee'yi göreceğim. dün mutfakta zee'nin salaklığından bahsediliyordu. ben de hemen ilgilendim. dedim ki aa o nerde çalışıyor şimdi falan. valerie hemen anladı, ezgi görmek istiyorsan zee'yi alpine'a gel dedi. ve ekledi, gerçi çok aptal bir insan ama yani dedi. şimdi oraya gidiyorum.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

bugün bir hiç yüzünden kasılıp durdum. sabah dutch fünel keklerine gittim. kasiyeri daha önce hiç görmemiştim. çok salak bir tipti. en unutulmayacak şeyleri unutup duruyordu. ingilizcesi kötüydü. adı zeeydi. sırp imiş. adı zee değil, zjelko muymuş neymiş. hiç yakışıklı olmamasına rağmen onu beğendim. funnel keki yiyip "kolesterol" diyerek kalbini gösterdi. "nerelisin?" diye sorunca "karadağ" dedim. "gerçekten mi?" dedi, "hayır." dedim, güldü. herkese burcunu sordu. sonra burçları yorumladı. seninki ne dedim. başak dedi. keşke boğa olsaydı diye geçirdim içimden. ne işime yarayacaksa. sonra onu kola doldurma noktasına gönderdiler. bizim tam karşımızda. bütün gün tuvalete gidip dönerken şu çocuğa uğrayıp naber desem mi diye düşünüp durdum. hiç yüzünden, çünkü tanımadığım bir insan. görünüşe bakılırsa hiçbir özelliği yok. adı da zee değil zjelko mu ne. kimbilir neye denk geliyordur. cenk filan gibi bir şeydir belki de.

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

trak'a sordum, dedim ki: "A'yı arayayım mı?" yüzü alaycı şakacı ve tatlı ifadesine büründü. dudaklarını büzdü: "ara ara, dedi. eğlenceli olur. bakalım ne yapmış?" bu kızın her şeye yaklaşımı böyledir. böyle bir umursamamazlık hali, son aylarda bana da bulaşan mı diyeyim, gülüp geçerlik havası var. ben de "hadi bakalım" diyip aradım A'yı. ararken nasıl olsa telefonunun kapanmış olacağını düşünüyordum. ama açtı telefonunu. "kim o?"dedi anlamayarak. ben de kıkıdayak "ben ezgi." dedim, onca günden sonra eninde sonunda aramış olduğuma gülüyordum. "aaa" dedi. şaşırmıştı ama biraz sevinmiş gibiydi. "ne yaptın?" dedi. "arkadaşlarımla tatle gittim. sonra ailemle gittim. şimdi dershaneye gidiyorum." dedim ve dershanenin ne olduğunu açıklamaya başladım: "haftasonları gidilen bir okul." dedim, kendi çaresizliğimle alay ederek. telefonun öbür ucundan bir kahkaha geldi. "iğrençmiş." dedi. işte biz böyle yeni nesilden iki genç, her şeye iğrenç demeyi marifet sayarak alay ediyorduk okulla, dershanelerle falan. fakat ben sesini duymaktan çok memnundum. "sen ne yaptın?" dedim. biraz durulmak için artık günlerini ailesiyle geçiriyormuş. "seni ararım ben yine" dedim, dediğime de hemen pişman oldum. düzeltmek için devam ettim. "çok sık aramam tabi, zaten pahalı." dedim. "merak etme, ben de seni ararım" dedi de, ben bunun yalan olduğunu tabi ki biliyordum. "bana verdiğin msn adresi yanlış çıktı" da diyemedim, beni aramayacağını yüzüne de vurmadım, "tamam" diyerek ve ona hiçbir zorunluluk yüklemeyerek kapattım telefonu.

Pazartesi, Temmuz 10, 2006

sevgili ezgi,

seni tanıdığım için çok mutluyum, beraber birçok kez vakit geçirdik ve bu zamanları hep hatırlayacağım çünkü komik birisin ve aynı zamanda çok güzel resim yapıyorsun sanatının birinci hayranı benim.

neyse, hoşçakal.

Pazar, Temmuz 09, 2006

- A!!! seni goremeyecegim bir daha. ne kadar uzucu.
- evet, uzucu ama yani. isin suyunu çikartmaya gerek yok.
- A, evliligimiz konusunu dusun. eger 10 sene sonra hala bos olursan ben hep hazirim seninle evlenmeye. bana mail atarsin.
- daccord on va garder le contact.

Çarşamba, Temmuz 05, 2006

odami bosalttim dun. yarin gelecekmis gibi biraktim, çunku hiç burayi terk edecekmisim gibi gelmiyor. doris ispanya'ya gitti ve bana madrid'den mesaj atti. dogumgunumde tracy champman'i dinlemeye gittim. bruksel'de abimle kaliyorum ve karisiyla. iki avusturalyali'ya belçika'yi tanittik. ben dun ve bugunu hoslandigim insanlarla geçirdim. A. ve iki kiz arkadasiyla bulustum dun. saçlari uzamisti A'nin, agzi burnu kir içindeydi. kiz arkadaslarindan yahudi olan dil okuyormus, bana ural altay dillerinden bahsetti, benim de dil gruplari hakkinda biraz bilgim oldugunu gorunce beni çok sevdi. durmadan A'nin fotograflarini çekiyor bana "çok yakisikli degil mi?" diyordu, ben de "evet" diyordum. sonra A ile bilardo oynayanlari seyrettik bir kosede, baska oglanlarla tanistik, bize yeni bir içki tanittilar. ben de çekingenligimden kurtulayim diye içiyordum. A'ya kendi adindan esinlenerek yaptigim adem ile havva resmimi hediye ettim. bu resimde ikisi de çiplakti, adem havva'yi omzuna oturtmustu ve yasak elmayi çalmaya ugrasiyorlardi. A "çok guzel" dedi. ben A'nin saçlarini oksadim. sarhos bir edaylane kadar sevimli oldugundan bahseden laflar ediyordum, o da oylesine "sen de, sen de" diyordu. daha ileri gitmedim, çunku bu kadar mutluluk bana 3 gun yeterdi. eve gidince bulusmalarini kafalarinda tekrarlayan genç kizlar olur ya, aynen oyleyim. bugun de c ile bulustum, birbirimize yazacagimiza soz verdik. kendisine ondan bahsettim, dedim ki "sakin ve misafirperver bir gol gibisin." o da bana dedi ki "masum ve safsin, ama aptal degilsin." ve son bir bruksel turu yaptim a pied.

Cuma, Mayıs 05, 2006

meraklilar için sevgili A episode 2

Çarsamba gunu L kentinde duzenlenen eglenceye gidecektim. Sicak bir ogledensonraydi. Saçim basim pis, yapisikti, kiyafetlerim guzel degildi. Trene bindim ve S ile karsilastim. Onun yanina oturdum, bir yandan S’nin hiç de fena olmadigini dusunmeye baslamistim. Fakat yanasmalarima karsilik vermedi. Amsterdam’a gitmis, çok eglenmisler. Burayi sevdigini, partilerden geri kalmadigini anlatiyordu. Ben basimla onayliyordum, sonra P geldi. S ve P, yaptiklari yolculuklara ve gittikleri partilere dair koyu bir sohbete daldilar. P, ayda iki kere yolculuk ediyormus ve 4 gecedir uyuyamamis. Bana gittigim yerleri sordular, soyledim. Begenmediler ve tekrar koyu sohbetlerine daldilar. Sonra R geldi. R iyi, mutevazi bir kizdi. Onunla da L kentine ilk gidisi oldugu için epey dalga geçtiler, ama R’nin kismen ortamci olusu ve kendine guvenli durusu bunu abartmalarini engelledi.
Ben kendimi dissmissed programinda gibi hissetmeye baslamistim çunku S ve P iyice yakinlasmisti, S P’ye « bana salsa ogret » diyordu. Yarinki sinav için aldigim kagitlarimi gorup « burda ders mi çalisiyorsun ? » dediler. Ben ise bazi sinavlara çalismak zorunda oldugumu, çunku burda sinifi geçmem gerektigini, yoksa arkadaslarimla okuyamayacagimi ve 1 sene kaybedecegimi soyledim. Baslariyla onayladilar, yerimde olsalardi onlar da biraz çalisirlardi. Yine de çalismayi sevmedigimi ve aslinda pek çaliskan olmadigimi anlayamdilar, çunku onlara o izlenimi verememistim.
Iki saat sonraydi, ben bir kosede birileri ile konusyordum. Artik kendime guvensizligimden bikmistim ve ne kadar çirkin olursam olayim aldirmiyor ve herkesle konusuyordum. Bana sevgiyle gulumsuyor ve soylediklerimi onayliyorlardi. Bir çocuk elimi tuttu, beni dansa kaldirdi. Iki baska çocukla fondip yarisi yaptik, herkes bana gulumsuyor ve iyi seyler soyluyordu, mutluydum. Tuvalete giderken A’yi gordum. Duvarin dibinde yalnizdi, sigara içiyordu. Birden onu aslinda sevdigimi dusundum. Yanina gittim. Gulumsedi. Iyi kalpli bir gulustu bu. Gulumseyerek konusmaya basladim ama ilgisizdi, havaya bakiyordu. Beni içten içe kuçumsedigini anladim ve merdivene oturdum. Basimi ellerimin arasina aldim.

A’ya karsi buyuk bir askla dolu oldugumu anladim, ama bu ask biraz zorlama idi.

Derken bir çocuk yanima geldi, egildi: „ne yapiyorsun burda?“ dedi sefkatli bir sesle. „onu istiyorum“ dedim. Parmagimla A’yi gosterivermistim. Orkestra durdu. Herkes bana bakiyordu. Utanarak kalktim:

_ sen ve ben ayniyiz A, dedim.

Bunu nerden buldugumu dusunurken aklima “Arizona dream” geldi:
“sen ve ben ayniyiz grace. Once…’a asik oldugumu saniyordum, simdi ise o bir bulut gibi dagiliyor, ve bulutun arkasinda seni goruyorum.”

_nerden çikardin bunu? Dedi A.

cevap veremedim. Oylece bakiyordum. “ben, dedim, sana baktikça, gerçekten, dedim, butun bu insanlar bir bulut gibi dagiliyor ve seni goruyorum.”

O an, hatirlatmalar korosu geldi ve “sen kendini bir sey sanma, bizim gibi degilsin, sut çocugu, kendi dunyasinda, çirkin e.s., çirkin e.s.” sarkisi çalmaya basladi. Ve baska bir hatirlatma korosu daha geldi ve “bu ask degil, sahip olma istegi” adli bestelerini çaldilar. Iki dakika sonar askim geçmisti ve nesem uçup gitmisti. Kendimi komik buluyordum.

Yalniz, bu kotu ani bende hiç kotu tesir yapmadi.

Salı, Mayıs 02, 2006

sevgili A

A'nin sigara içisi ne hos. bu ani izlemek bir zevktir benim için. 18 yasinda çocuk, nasil da buyuk adam gibi tutar ve içine çeker sigarasini. tabi A'nin bir avantaji daha var ki o da guzel, çok guzel ellerininin olusu. uzun piyanist parmaklari ve uzgun, dalgin bir hali var. bir baskasi onun biraktigi gibi biraksaydi disari nefesi, içine çektikten sonra sigarasini, komik olurdu, ama A bu abartili hareketi yillardir yapiyormus, aliskinmis gibi yapiyor. bir yumurta yarisinda sigara bagimlisi A, sigarasini eline aldi ve agzinda kasik, yumurtayi dusurmememeye çalisti zavalli. bunu filme almaliydim, evde sikildikça izlerdim, o denli guzeldi. ben A'yi her gorusumde saklamadigim bir sevince kapilirim. samimiyetimiz buna el vermese de boynuna sarilir, sefkatli ve ilgili bir sesle: "nasilsin A, okul nasil gidiyor?" diye sorarim. A bunlara ilgisiz olsa da sorularima cevap verir. bana A'ya hep iskence ediyorlarmis gibi gelir, oysa A, ortamlarda her zaman benden daha çok kabul gormustur aslinda. A ile olan iliskimizi anlamissinizdir umarim. A'ya asigim diyemem, ama etrafta A'nin olmasi her zaman hosuma gitmistir. fakat kendisini hiç anlayamadim.

Salı, Nisan 18, 2006

romantik sali oykusu

çetinin odasi'na girerken sessiz ve dikkatli olmaliydim. pencere açikti, gunessiz bir gunbatimi vardi disarda. gokyuzunun mavisi koyu ve parlakti, içeriye bir isik gibi suzuluyordu. çetin, yastigina kafasini gommustu. saçlari kumral iplik taneleri gibi yastik kilifinin ustune serilmisti. oda, uykusuyla birlikte nefes aliyordu. canliydi oda. karanlik mavilikte beyazligi seçiliyordu. odada ne yapacagimi bilmiyordum. bu oda, gunlerdir hayal ettigimden daha da masalsiydi. yazlarini teyzesinin çiftliginde geçiren aysegul'u dusundum. iste çetin, boyle bir evde yasiyordu. pencereden disariya baktim, uçsuz bucaksiz sari tarlalar, bu karanlik huzura ayak uydurmuslardi. çetin'in uykusunun nasil tum odayi bu sekilde kaplayabildigini dusundum. çetin uyandi yavasça. gulumsedi. disarisi koyu, koyu bir mavi karanlik, gizli bahçe karanligiydi. kolunu yorganin altindan çikardi, hava serindi.

çetin'in yataginin kenarina oturdum. "odan ne kadar guzelmis" dedim. yuzu hiç tanidik degildi, degismisti. çok garip ve o gune ozgu olmustu. kafasini yere egmis, hiçbir sey soylemiyordu. "neden ve nasil odama girdin?" demiyordu. her seyi biliyor gibiydi.

ve derken bas kahramanimizin ruyasiymis bu megersem de uyanmak zorunda kalmis, uyaninca bir sureligine bu ruyanin etkisinden çikamamis, rutine yenilmemek için gun boyu bu ruyayi dusunmus. aslinda oyle degil ama neyse.

Cuma, Nisan 07, 2006

askindan paramparça bir kalbi tasiyorum
gittigin gunden beri inan yasamiyorum
seni bana sorana haberim yok diyorum
simdi nerde kimlesin bilmek istemiyorum

hakikaten, ask ne guzel bir sey. fakat c. ve t.'yi gordukçe midem bulaniyor, onlar gibi asik olacagima hiç olmayayim daha iyi. 17 yasinda ikisi de, birbirlerine "susu" diye sesleniyorlar. sanki iki yildir evliler. bu ne be? opusmeleri bile mide kaldirici. beni yasamdan ve asktan sogutuyorlar. "antipati"ye verebilecegim en guzel ornek bu çift. oysa ne guzeldir ask.

c. bakimli falan bir kiz. ben guzel bulmuyorum. sevgilisinin ustunde otorite kurmus. sevgilisi de dovulmus kopek bakisli bir çocuk. neden bilmiyorum, tuylerimi diken diken ediyorlar. oysa ki ben durup dururken kimseye gicik olmam. fakat bunlari gore gore delirecegim. yeter ya, boyle çiftler için kanun çikarilsin, asik olamasin bunlar!

abarttim tabi.

Pazar, Ocak 01, 2006

yeni yilin ilk gunude gozumu açtigimda yine seni dusundum. sonra dedim ki kendi kendime, yeni yilda dusunme bari su meseleyi. ama daha sonra fark ettim ki, tum yillar birbirinin benzeri (adres degisikligini saymazsak.) bu dusunce umutsuzlugumu buyuttu, ama yeni yilin tum sorumluluklarindan beni kurtardi.

oysa yeni moda yeni yilda bir seylerin degismesini emreder. ertesi yil yine begenmeyip yine yeni bastan degistirilir her sey. eger degisimler isabetli ve basarili olursa insan yildan yila degisir, basarililasir, zenginlesir, guzellesir, oldugunde tam ve butun bir insan olur.

asi ruhum diyor ki bu sefer alma degisim kararlari.