Erasmus denen şeye başladım. Salı günü Paris'e gittim, orda arkadaşım Y.T'in yanında kaldım. Ertesi gün trene binip 5 ay okuyacağım şehir olan Rouen'a gittim. Yurda geldiğimde giriş katta kimse yoktu, sadece çok tuhaf bir çocuk vardı. "Anahtarları burdan mı alıyoruz?" dedim. Sonra karşılıklı sustuk. Sonra onun bir arkadaşı geldi, o daha konuşkan olduğu için onlarla tanışmış oldum. Bunlar dündü, yurttaki ilk arkadaşlarım onlar olmuş oldu böylece. Tuhaf çocuk Montrealli imiş. Arkadaşı Kazablanka'dan geliyormuş. Tuhaf çocuk benimle geldi, işlemleri tamamladık. Sonra bana çikolatalı ekmek getirdi. Sonra bana "sıkılırsan gel" dedi. Ben de işleri yaptım, akşama doğru sıkıldım tuhaf çocuğun yanına gittim. Bir baktım ersamusçuluk yaşamına dalmışlar bu ve bunun 19- 23 yaş arası erasmus arkadaşları.
Bu grup hırt zırt veya pırt için bir araya gelmiş enternasyonal ve banal bir genç grubunun bütün klişelerine sahipti:
Habire bağıran iri yarı Meksikalı genç (o kendine "party animal" diyor)
Bir iki tane süslü ve konuşmayan latin amerikalı kız
İki tane çok güzel Polonyalı kız, biri "oo bensiz mi partiye başladınız!!" "of çok akşamdan kalmayım" laflarını ağzından düşürmez
İri yarı Meksikalı genç gibi bir "party animal" olma meraklısı Kanadalı sessiz çocuk (Meksikalı gençle erotik danslar yapıyorlar)
Şilili ve en azından akıllı bir insan
Üç Faslı (özellikleri politika hakkında konuşmaya olan hevesleri): En çok bunlarla anlaştım. Faslılık üzerine konuştuk.
İki Alman (bunlar bulundukları ortama göre daha olgunlar. aralarında almanca konuşuyorlar): Bunları "woher kommst du?" "ich kann nicht deuscth sprechen aber ich mochte lernen" cümleleriyle tekilemeye çalıştım, "wow" filan dediler.
Yabancılardan nemalanmaya gelmiş iki çıkarcı fransız (geçen sene de Erasmuslarla takılıyorlarmış): Bunlardan biri yabancı kızlara "büyytüful görrrrğl" diyip duruyordu. Önce bu iltifatlara çok sevindim, ama sonra baktım ki herkese yapıyor. Herkesi öpmeye çalışıyordu. Zannediyorum ki buna vakıf olamadı.
Bu tiplerle şehre gittik, sonra Faslı çocukla yine faslılık üzerine duygusal konuşmalar yapa yapa odama çıktım. Bir de baktım anahtar girmiyor. Çok korktum, aşağı indim, görevliye söyledim. onun da yardımıyla kapıyı açtık. Daha doğrusu biz açmadık, uykusundan uyanmış kızgın biri açtı. Meğersem yanlış binaya girmişim.
Böylece yaş 18 bir erasmus günü geçirmiş oldum... Ama çok memnunum.
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Perşembe, Eylül 15, 2011
Pazartesi, Şubat 14, 2011
atina- selanik
baya güzel 5 gün geçirdik. selanik'e yataklı vagonlar var, biz sonuncusuna yetişmişiz ama 2 ay sonra yine geliyormuş. daha önce yataklı vagonda seyahat etmiştim, ankara'ya. bu ikinci seyahatim oldu. çok hoştu. ben rahat rahat uyudum. deniz uykusuzluk derdinden muzdarip olduğu için kıskandı.
selanik'e gelince atina'ya bilet aldık. 5 saat de o sürdü. atina'da acropolis'e ve onun müzesine gittik. plaka'ya, benaki müzesine, monastiraki'ye gittik, bir de tepeye çıktık. deniz tepede rüzgar yedi ve bronşit hastalığına yakalandı. neredeyse tüm haritayı yürüdük ve kitapta yazan her yere gittik ve kaç yıllaında yapıldığını kitaptan deniz'e okudum. bunu seyahatlerde bir tür görev olarak görüyorum.
sanırım en güzeli yemeklerdi. yemekler muhteşemdi. insanlar da çok iyiydi. 6 deniz mili meselesini yetkili otoritelerle tartıştık ve konuyu açığa kavuşturduk. ancak kıbrıs meselesini sonra halledeceğiz. nikos ile nazlı'dan bahsedince yumuşuyorlar. şaka yaptım.
ilk gün deniz'le uzo içtik, ikinci gün deniz hasta olduğu için pek geç duramadı. çok çok hastaydı. ben bir yerde oturup bira içtim. sonra yanıma bir kız gelip beni masalarına davet etti. fiorenzia ve george ile tanıştım. çok çok hoş insanlardı. bana içki ısmarladılar. onların fotoğrafını çektim:

pek güzel çıkmadı. çok çok sevdim onları. ikisinin de kökleri izmir'e dayanıyormuş. sarhoşluktan mı bilmiyorum, kanım ısındı ikisine de. ertesi gün davet ettiler bizi. dört arkadaşları ile daha tanıştırdılar. onlar da çok sevecenlerdi. çoğunun soyu sopu türkiye'den göçmüş.
monastiraki'de kebap yedik. yemekler ucuzdu ve baya iyiydi her yerde. monastiraki'nin fotoğrafını çektim. genelde fotoğraf çekemem. ama bu sefer heveslendim. cep telefonum çok dandik, bende de göz yok. aha:

atina'yı üzülerek terk ettik, selanik'e geldik. burada bazı müzeleri ve kiliseleri ziyaret edip sonra da atatürk'ün doğduğu eve gittik. çok güzel ve sade bir evdi. selanik çok güzel bir şehir değil kanımca.

deniz hala çok hastaydı. onu bırakıp dışarı çıktım. bir sandviç ve bir bira yiyip içtim. bu esnada bir matematik öğretmeni ve bir bankacı ile tanıştım. matematik öğretmeni gümülcine'li idi. biraz da türkçesi vardı. beraber raki içip meze yedik. bana para ödetmediler. "raki" dedikleri kesinlikle uzo değil. bizim rakıya benzemiyor. tekila gibi bir şey. çok güzeldi. çingeneler çiçek satıp mastika şarkısını söylediler. yunanlılar dışında en çok çingeneleri, afganları ve zencileri gördüm. bunların durumu kötüydü. matematik öğretmeni bana kırmızı bir gül aldı. mitolojik öyküler anlattı. türk dizilerinden, politikadan, tarihten bahsetti. bankacı ise çok sevimli bir adamdı. reina'ya gitmiş istanbul'da, profiterol yemiş. aman ne sevimli bir adamdı. bana çok şey anlattılar. anladık birbirimizi. çok geç olmadan kalktım ben, facebookta buluşmak sözleriyle. bu ikisinin fotoğrafını çekmeyi unuttum.
selanik'te 1 gece kalıp ertesi gün dödük. ben trende durmadan deniz'in fotoğraflarını çektim. deniz hastalıktan kırılsa da geziyi sevmişti ama artık birlikte olmaya katlanamıyorduk. deniz benim fotoğraf merakımdan bıkmıştı ve bana bir kere bile kafasını kaldırıp poz vermedi:

tamam, hayalimdeki gezi yazısı bu değildi. çok daha fazla düşünce içeren, ayrıntılı ve zeki bir şeydi ama bazen istesem dezeki olamıyorum. bu sabah eve geldim. öööyle bir gün geçti. yarın okul başlıyor. belki artık daha güzel yazılar yazarım. bay!!
selanik'e gelince atina'ya bilet aldık. 5 saat de o sürdü. atina'da acropolis'e ve onun müzesine gittik. plaka'ya, benaki müzesine, monastiraki'ye gittik, bir de tepeye çıktık. deniz tepede rüzgar yedi ve bronşit hastalığına yakalandı. neredeyse tüm haritayı yürüdük ve kitapta yazan her yere gittik ve kaç yıllaında yapıldığını kitaptan deniz'e okudum. bunu seyahatlerde bir tür görev olarak görüyorum.
sanırım en güzeli yemeklerdi. yemekler muhteşemdi. insanlar da çok iyiydi. 6 deniz mili meselesini yetkili otoritelerle tartıştık ve konuyu açığa kavuşturduk. ancak kıbrıs meselesini sonra halledeceğiz. nikos ile nazlı'dan bahsedince yumuşuyorlar. şaka yaptım.
ilk gün deniz'le uzo içtik, ikinci gün deniz hasta olduğu için pek geç duramadı. çok çok hastaydı. ben bir yerde oturup bira içtim. sonra yanıma bir kız gelip beni masalarına davet etti. fiorenzia ve george ile tanıştım. çok çok hoş insanlardı. bana içki ısmarladılar. onların fotoğrafını çektim:

pek güzel çıkmadı. çok çok sevdim onları. ikisinin de kökleri izmir'e dayanıyormuş. sarhoşluktan mı bilmiyorum, kanım ısındı ikisine de. ertesi gün davet ettiler bizi. dört arkadaşları ile daha tanıştırdılar. onlar da çok sevecenlerdi. çoğunun soyu sopu türkiye'den göçmüş.
monastiraki'de kebap yedik. yemekler ucuzdu ve baya iyiydi her yerde. monastiraki'nin fotoğrafını çektim. genelde fotoğraf çekemem. ama bu sefer heveslendim. cep telefonum çok dandik, bende de göz yok. aha:

atina'yı üzülerek terk ettik, selanik'e geldik. burada bazı müzeleri ve kiliseleri ziyaret edip sonra da atatürk'ün doğduğu eve gittik. çok güzel ve sade bir evdi. selanik çok güzel bir şehir değil kanımca.

deniz hala çok hastaydı. onu bırakıp dışarı çıktım. bir sandviç ve bir bira yiyip içtim. bu esnada bir matematik öğretmeni ve bir bankacı ile tanıştım. matematik öğretmeni gümülcine'li idi. biraz da türkçesi vardı. beraber raki içip meze yedik. bana para ödetmediler. "raki" dedikleri kesinlikle uzo değil. bizim rakıya benzemiyor. tekila gibi bir şey. çok güzeldi. çingeneler çiçek satıp mastika şarkısını söylediler. yunanlılar dışında en çok çingeneleri, afganları ve zencileri gördüm. bunların durumu kötüydü. matematik öğretmeni bana kırmızı bir gül aldı. mitolojik öyküler anlattı. türk dizilerinden, politikadan, tarihten bahsetti. bankacı ise çok sevimli bir adamdı. reina'ya gitmiş istanbul'da, profiterol yemiş. aman ne sevimli bir adamdı. bana çok şey anlattılar. anladık birbirimizi. çok geç olmadan kalktım ben, facebookta buluşmak sözleriyle. bu ikisinin fotoğrafını çekmeyi unuttum.
selanik'te 1 gece kalıp ertesi gün dödük. ben trende durmadan deniz'in fotoğraflarını çektim. deniz hastalıktan kırılsa da geziyi sevmişti ama artık birlikte olmaya katlanamıyorduk. deniz benim fotoğraf merakımdan bıkmıştı ve bana bir kere bile kafasını kaldırıp poz vermedi:

tamam, hayalimdeki gezi yazısı bu değildi. çok daha fazla düşünce içeren, ayrıntılı ve zeki bir şeydi ama bazen istesem dezeki olamıyorum. bu sabah eve geldim. öööyle bir gün geçti. yarın okul başlıyor. belki artık daha güzel yazılar yazarım. bay!!
Pazar, Nisan 30, 2006
guzel bir pazar gunu: ostende
bu haftasonum guzel ve huzurlu geçti. cuma aksami bira bayramina gittim, cumartesi sabahi patro'ya gittim. cumartesi gununu sinifta kalmamak için kimya çalisarak geçirmem gerekti. fen notlarim kotu. cumartesi gecesi depresyona girdim ve asagidaki yazilari yazdim. bu sabah ise yasitim bir kaç genç kizla ostende'a gittik.

ayiklanmis karidesler adina! ostende, kuzey denizine kiyisi olan bir fersaye sehridir. burada fersaye kavramini açiklamaliyim:
bir yaz gecesi, bir kaç genç oturmus bir seyler içiyor ve deniz kiyisinda ustlerine esen akdeniz yelinin verdigi mayismislikla gulusup konusuyorlardi. aralarindan adi cansu olani soyle dedi: "bu hale bir ad verelim. "ne haline?" "bu iyi olma haline." ve "ferah"tan turemis "fersaye"yi hallerine uygun buldular. ostende da bir fersaye sehridir.
ben kumsala "ezgi was here" yazarken, françoise sagan'in da dedigi gibi, mutluydum, çunku "pour moi, le bonheur, c'est etre bien" (mutluluk iyi olma halidir benim için) oysa mutsuzken bu mutlu oldugum zamanlari nasil da kuçumserim:
"yanilmis olmaliyim muhakkak, mutlu olabilecek donanimim yok. ne kadar yazik ki bir aldatmacanin içinde yasiyormusum. kendimden nasil memnun olabildim, ki o zamanlar daha da kotuydum, saftirik."oysa mutluluk, sarti, limiti, sebebi olmayan, fiziksel, çok fiziksel bir sey idi.
neyse, ostende yeni binalarla kaplidir. çok guzel bir sehir. eve donmek istemiyordum, mons'ta biraz daha dolasmak istiyordum. evimizde negatif enerji var sanirim. yapmam gereken islerdendir.

ayiklanmis karidesler adina! ostende, kuzey denizine kiyisi olan bir fersaye sehridir. burada fersaye kavramini açiklamaliyim:
bir yaz gecesi, bir kaç genç oturmus bir seyler içiyor ve deniz kiyisinda ustlerine esen akdeniz yelinin verdigi mayismislikla gulusup konusuyorlardi. aralarindan adi cansu olani soyle dedi: "bu hale bir ad verelim. "ne haline?" "bu iyi olma haline." ve "ferah"tan turemis "fersaye"yi hallerine uygun buldular. ostende da bir fersaye sehridir.
ben kumsala "ezgi was here" yazarken, françoise sagan'in da dedigi gibi, mutluydum, çunku "pour moi, le bonheur, c'est etre bien" (mutluluk iyi olma halidir benim için) oysa mutsuzken bu mutlu oldugum zamanlari nasil da kuçumserim:
"yanilmis olmaliyim muhakkak, mutlu olabilecek donanimim yok. ne kadar yazik ki bir aldatmacanin içinde yasiyormusum. kendimden nasil memnun olabildim, ki o zamanlar daha da kotuydum, saftirik."oysa mutluluk, sarti, limiti, sebebi olmayan, fiziksel, çok fiziksel bir sey idi.
neyse, ostende yeni binalarla kaplidir. çok guzel bir sehir. eve donmek istemiyordum, mons'ta biraz daha dolasmak istiyordum. evimizde negatif enerji var sanirim. yapmam gereken islerdendir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)