Cumartesi, Nisan 23, 2011

yes, i've been bitching around (ne demekse)

merhaba, o kadar mutluyum ki anlatamam. bir kere şu sınav denen rezillik bitti. bu konuda bir şarkı yazdım, onu da koyacağım. bilgisayarımın kablosu koptu, onu yaptırdım. ah yaptırmaz olaydım. bilgisayarsız çok mutluydum, sınavlar bitince harikaydı. param da vardı, arkadaşlarımla bira içmeye gidecek. örneğin bugün sevil'in doğumgünüydü. internet denen manyaklıktan uzaktayken şu kitapları okudum:

zülfü livaneli, serenad
esat mahmut karakurt, vahşi bir kız sevdim
esat mahmut karakurt, ankara ekspresi
refik halit karay, iki cisimli kadın
otostopçunun galaksi rehberi
yabancı
işte şimdi hapı yuttum
hadi ama baba

eh, son ikisi christine nöbtsinger'in yazdığı çocuk kitapları ama bence onlar da sayılmalı.

bu kadar az olduğuna bakmayın, bunları iki üç günde okudum yemin ederim. ve bol bol gazete, televizyon... bir de ırmak'la beraber ekososyalistlerin toplantılarına katıldım. ve bir de dedemler geldi. ah, işte böyle. bilgisayarımın tamir edilmesinden dolayı çok üzgünüm... meğersem tüm sıkıntılarımın sebebi buymuş. normal, ideal bir yaşam internetsiz olanmış!

veya ben interneti kullanmayı bilmiyorum. saçma sapan şeyler okuyup duruyorum. kendimi girdapların içine ataıyorum böyle yaparak.

ilerleyen günlerde ankara'ya gideceğiz sınıfla beraber. ticaretten kalacağım. üç sınav açıklandı, üçünden de geçtim. karşılaştırmalı 65, borçlar 65, usul 59. allah beni nazarlardan korusun ya rabbim. gerçi kimileri bu notları beğenmez ama benim için mükemmel notlar. maşallah..

Pazar, Nisan 03, 2011

hüzünlü bir ergenlik şarkısı: dostluk

benim arkadaşlarım var, hepsine de bayılırım, ancak burda eskiden burada sık sık adı geçen t'yi anlatmak isterim. evet çoğu yazımı bu ince ve uzun kıza yazardım ve fakat çoğu zaman farkında dahi değilmişim. ondan sonra birkaç tane daha içine aşk karışmış dostluk yaşadım, 20 yaşımı geçince ise bu kalp ağrıları yatıştı, daha dingin ve sağlıklı duygulara bıraktılar. 20 yaşımdan aşağı inmek hiç ama hiç istemezdim. tüm dünyayı çok acımasız ve tuhaf gördüğünüz bir yaşam kesitidir bu. o duygular hep kalacak zannedersiniz. benzer olaylar için çok daha az heyecanlandığınız 21'inizde güçlü bir duygular fırtınasından sağ çıkmışsınızdır. ben de 2 yıldır bu dinginlik içinde yaşıyorum. ancak eski günleri elbette andığım zamanlar oluyor.

14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.

o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.

t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.

aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)

t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.

t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.

bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.

ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.

ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.

şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.

üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.

u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?

derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.

şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.

Cumartesi, Nisan 02, 2011

manyaklar

sınıf akadaşlarım staj deneyimlerini paylaştıkça sinirden kudurmamak elde değil. bir tanesi bir adamın yanına görüşmeye gitmiş. çok önemli bir pozisyondaymış kendisi, çok da havalı. görüşmede bahçeşehir hukuktan biri varmış, okul birincisi miymiş neymiş. adam "aptalların arasında birinci olmak kolaydır" demiş buna. bizim kızı da epey aşağılamış. "neden?" diye sordum. "dayanıklılığımızı ölçmek için" dedi.

dayanıklılıkmış. tarzan mıyız biz? sen hakarete tahammül gibi köpekçe bi özelliği ölçmek yerine önce insanca bir ortamdaki iletişim becerilerini, sorumluluk duygusunu filan sınasana. ama bu manyaklar insan değil köpek aradıkları için vahşi koşullarda ne kadar dayanıklısın ona bakacaklar.

bahsi geçen herifin odasında yabancı bir alfabeyle "stayjerler köledir" yazılı bir tabela varmış. aman aman, ne orijinal bir fikir. ne kadar da samimi ve taşaklı oldun sen bunu böyle açık açık yazınca. herkes "abi adamın kim olduğu belli, zorluyor adamı ama hakkıdır yani, stajyerler köledir yazacak kadar açık sözlü ve cool herif yaa" dedi. aferin gerzek.

tamam, iğrenç olduğunuzu biliyoruz ama azıcık "politically correct" olun be!

kariyer günlerine de gitmiyorum. giden arkadaşlarım anlatıyor. ana temaları "sizi çok çalıştıracağız." hadi ya? siktirin gidin.

bir başkası izmir'de kendi deyimiyle "kıçıkırık" bir büroya başvurmuş. kıza görüşmede iq testi yapmak isteyince kız okulunun verdiği güvenle "ben size nasıl bir cv ile geliyorum ve bana iq testi mi yapıyorsunuz? hıh" diyerek gitmiş. yani, daha havalı, tanınmış bir büro olsaydı izin verebilir miydi? yok, sanmıyorum. reddetme mantığı yanlış olsa da, bu prosedüral işlemlerden de tiksiniyorum.

bilgisiyle vs herkesin tartışmasız kabul ettiği bir yere ulaştıktan sonra oradan herkese küçümseyici bakışlar fırlatanları da sevmem. bütün bilgini görgünü çöpe at daha iyi. "ama adamın hakkı şimdi, onun gibi kaç tane var?" bana ne? bana ne yani? önce adam olsun. ben ona önemli bir şahıs olamazsın demedim adam olamazsın dedim.

oh, boşalttım içimi dışımı.

Cuma, Nisan 01, 2011

yeni bir şey


biz bu nazmiye teyze ve saf komşusu şeysini teyzemle yarattık. teyzem saf komşu oluyordu: nişanlı, hafif salak ve nazmiye teyzeyi çok ayıplıyor. ben de nazmiye teyze idim: internet delisi yaşlı kadın. internette habire mirc programıyla çet sitelerine giriyor, msn'de görüntülü sohbet ediyor (cam açmak) ve ağzı çok küfürlü. bunu teyzemle yaparken ben acayip küfürler ederdim teyzem de kızardı (gülmeyle karışık)

aslında nazmiye teyze bizim komuşumuzdu ama kesinlikle çok tatlı, saf ve terbiyeli bir kadındı burda onun adını kullandığım için özür diliyorum.

körler sağırlar birbirini ağırlar

körler sağırlar birbirini ağırlar 1

e.y.: ben böyle birbirimize farklı şeylerle gelmemizi seviyorum. her hafta yeni bişeyle geliyoruz yani.
ben: nasıl yani örnek ver?
e.y.: ne bileyim mesela ben sana ece temelkuran'la geldim sen bana arşaluys kayır'ın kim olduğuyla.
ben: sen bana lübnan'la geldin ben sana yenikapı tiyatrosuyla.
e.y.: ben sana kadın araştırmaları kulübüyle geldim sen bana çağrı sert'in okulu çoktan bitirdiği haberiyle.
ben: oha çok yararlı işler konuşmuşuz.
e.y.: kesinlikle çok yararlı işlerlen meşgulüz.

körler sağırlar birbirini ağırlar 2

sevil: e.ş. yerim seni çok tatlısın.
ben: sen asıl var ya çok güzelsin.
sevil: ay hayır sen çok akıllısın asıl.
ben: kesinlikle sende müthiş meziyetler var.
sevil: sensiz bir hayat düşünemiyorum.
ben: asıl senin yerin doldurulmaz.

sonuç

e.y., sevil ve e.ş. 45 yaşında hala kendilerinin ve birbirlerinin süper olduğu inancıyla yaşıyorlardı. bunun için acayip ihtiyaçları olmasına rağmen botoks yaptırmadılar.