Cumartesi, Aralık 26, 2009

Pazartesi, Aralık 21, 2009

hey, siteme adsız adıyla yorum yazan sevgili okurlarım,

bakın, ben hepinizi 20li yaşlarında, yakışıklı, entel ve derbeder genç erkekler olarak hayal ediyorum. içten içe böyle olmadığını bilsem de adsızlar, lütfen bu inancımı bozacak bir şey yapmayın. örneğin bu yazıya "ne alaksı var ben adsızlardan biriyim ve emekli öğretmenim" diye yorum yazarsanız gerçekten hayallerimi yıkmış olursunuz. lütfen hepiniz birer yakışıklı indie şarkısı, o da olmadı teoman'ın gençliğiymiş gibi davranın. olur mu? sevgiler.

Cumartesi, Aralık 19, 2009

dün banyoda bir şey fark ettim. ben bacaklar konusunda takıntılıyımdır. uzun, güzel bacakları severim. kendi bacaklarıma bakıyordum. en sevmediğim, mümkün olsa kesip atacağım kalın uzuvlarıma. sonra birden bir şey oldu.

başka bacak istemediğimi fark ettim. başka bacak istemiyordum. istediği kadar kalın olsundu bacaklarım. iyi ki vardılar, iyi ki daha uzun değillerdi. esmerlikleri içinde ne kadar sevimliydiler. ve benim bacaklarımdı. onlarla yürüyordum, onlarla her yere gidiyordum.

ve iyi ki o çok özendiğim, sarışın, pırıltılı, havalı kızlar gibi güzel değildim. evet, onlar benden daha güzeldi şüphesiz. ama ben bendim ve aslında kendimi arzuluyordum. ben kendimi arzulayınca başkasının da arzulayabileceğini fark ettim. yani, evet, bende ferah, sevimli bir hava yoktu ama tanrı beni yaratmışsa bir bildiği vardı. ve fotomodel olmadığıma göre bu ancak beni ilgilendirirdi. eh, benim de şikayetçi olmak için bir sebebim yoktu ki. belki güzel filan olsam şu anki halime çok daha yabancı bir insan olacak ve kendime ısınamayacaktım.

o an dünyanın en çirkin vücutlarını dahi güzel buldum. en sakatlarını, en garibanlarını. başka boy istemiyordum, 1 65 iyiydi. başka surat istemiyordum. herkes dalında güzeldi.

Perşembe, Aralık 17, 2009

beni her bir yere çağırdıklarında aynı şeyi yapmaya başladım. dün de öyle. sevil'le tiyatroya gittik. ben oyundan sonra espri olsun diye, oyunu çok saçma bulduğumu söylemek amacıyla "absürd tiyatro ne demek bilmiyordum öğrenmiş oldum." dedim. o da bana "bu absürd değil canım." dedi. ben bunun üstüne beni cahil sandığını düşünüp: "biliyorum gerizekalı." dedim. o da "bana gerizekalı deyip durma." dedi. bunun üstüne ben ona dönüp "aa, yeter artık sabahtan beri ikiniz bir oldunuz beni dışlıyorsunuz madem benden bıktınız niye beni çağırıyorsunuz ben yalnız da kalmasını bilirim! bana böyle davranmaya hakkınız yok!" diye bağırdım ve sevil'le deniz'i, ve şaşkın seyirci topluluğunu ardımda bırakarak merdivenleri koşarak çıktım. bunun üzerine sevil gelip bana zılgıt çekti. hiç çekemezmiş. bunun üstüne ağlamaya başladım ve saniyede bir "ben eve gideyim." diyip durdum ama canım eve gitmek istemediği için yine onlarla gittim. içimden bir ses bana kavga çıkarmamı, gerekirse şu dünyada yapayalnız kalmamı yine de kavga çıkarıp ağlayıp türlü ruh hastalığını yapmamı söylüyordu. onlar da bunu görünce üzüldüler biraz, daha anlayışlı davrandılar. sevil "depresyon herhalde bu." dedi. deniz "canım hepimizin dertleri var ama ezgi çok dürtülerine göre hareket ediyor." dedi. bunun üzerine iyice kızdım. ne demek dürtüsel? beni ilkel filan buluyorsa hiç konuşmasın. beğenmedikleriyle arkadaş olsun diye bir kaide mi var? gece uyuyamadım. kendi kendime "onlar benim gerçek arkadaşlarım değil." "şu dünyada yalnızız hepimiz." "kimse beni anlamaz ne kadar uğraşsam da." "ayrı dünyaların insanıyız." gibi fikirleri kafamdan geçirip ağlayıp durdum. sabah uyandığımda içimde bir utanç vardı. sabah onlarla konuşmadım bu utnaç yüzünden. sevil gelip "aramız nasıl?" diye sordu, ben de "bilmem, sence?" diye cevap verdim. sevil bunun üstüne gülmeye başladı. "sevil beni sevmediğini düşünüyorum bu da beni üzüyor dedim." sanki zeka yaşım 11de durmuş gibi. o da "tüm bunlar senin hüsnükuruntun, ben seni çok seviyorum." dedi.

ve ruh hastası yaşamımdan bir gün daha yararsız, zararsız aktı gitti...

Cumartesi, Aralık 12, 2009

hey hey!!!! o kadar mutluyum ki. sınavlarım bitti. yemin ederim çok mutluyum kız. dün gece sınavlar bitecek diye heyecandan son sınava çalışamadım. anacığım dedi ki "yavrum heyecanlanacak ne var, sınavların bitince bir şey mi yapacaksın sanki yine eve gelip durursun." yani insanın anası bile asosyalliğiyle dalga geçiyorsa onun durumu kötüdür. ama ben hiç mutsuz değilim. doktor prozac verdi o yüzden olabilir gerçi.

geçen gece uyuyamadım yine. orta sonda başka şubede 4 kız vardı, hiç de konuşmazdık, kendi halinde kızlardı, 8 c'de. onların adını hatırlamaya çalışıyordum. mergezer, elif, ışıl, bir de... dördüncüsünün adını hatırlayamıyordum. aman bana ne diyordum, neyse ne. uyumama bakayım ben. ama deli etti beni. bunun üzerine kalkıp ortaokul yıllığına baktım. dördüncü kızı bulamadım. demek ki üçlülerdi. hayal kırıklığına uğrattı bu beni. sonra yıllığı okudum, lise kısmını. benden 3 yaş büyük çocuklardı hepsi. ama ne güzel bir kuşaktı. sonra gözlerimi yumdum ve rüyamda mezun olduğum ortaokulu gördüm.

o kadar mutluyum ki. o kadar mutluyum. belki yarın deniz avcı'lara giderim. ya da bari şu yiğit ışık'ı arayayım bir ara. aklıma geldi.

Salı, Aralık 08, 2009

sınavdayız, ünlü tarihçi var ya i.o. o bizim hocamız işte geldi, bütün sınav boyunca konuştu ve sınavda o kadar moralim bozuldu ki... geçirecek, geçirecek de şöyle diyor: "bunlardan entellektüel olmaz, olsa olsa piyasa avukatı olur, hepsi cahil bunların." ben tabi bilmiyorum sallayıp sallayıp yazıyorum leibnizmiş konu şöyledir böyledir diye bir yandan da düşünüyorum allahım ne olur o okumasın da bana da kıçıyla gülmesin diye. sınavdan çıktım, ben cahilim diye düşünüp durarak. cem vezir yeni kağıt istedi adam yüzünde berbat bir gülümsemeyle "aman ne ilimler döktürdün kimbilir ne ilimler." dedi. sonra bu konuyu düşünmemeye karar verdim cahilsek cahiliz ne yapalım allah affeder.

Salı, Aralık 01, 2009

aşağıdaki hissin tersi de gerçekleşti. yıllar sonra, bugün:)

asosyalliğimin doruklarındaydım. öyle ki üniversitede orda burda, kantinde gördüğüm insanlar bana insanmışlar gibi gelmiyorlardı. şekilmişler gibi geliyorlardı ve içten içe tanımadıklarımdan nefret ediyordum. tanıdıklarımla ise, 2 tane çok iyi arkadaşım hariç ayaküstü konuşmak bile bana eziyet gibi geliyordu. bir şekilde anlayacaklarmış gibi geliyordu bana, hiç konuşmak istemediğimi, orda olmadığımı. zaten ağzımı her açtığımda kendimi geri zekalıya benzetecek bir laf ediyordum. pek zeki görünmem. hele bunalımlı, asosyal zamanlarda.

bu akşam çıkışta ayaklarım eve gitmek istemedi, bunun da sebepleri ayrı bir yazı konusu teşkil eder. şöyle diyeyim, aslında çok sevdiğim anneannem ve dedem bizdeydi ve biz dinin gereklerine uygun yaşamıyoruz diye üzülüp duruyorlardı. bir yandan eşi görülmedik bir gerginlik, sessizlik ve rahatsızlıktan bıkmıştım öbür yandan onların üzülmelerine hak vermekten kendimi alamıyordum. konuşma konusu bulmak zorlaşmıştı. dün bir cenazeye gitmiştik ve beni aslında ilgilendiren bu ölüm karşısında suçluluk duymaktan kendimi alamıyordum. ama bu konudan burda bahsetmek istemiyorum. demek istediğim, depresyon yapan ünlü sivilce ilacı gerçekten kendine süper bir ortam bulmuştu. nedensiz de olsa kendimi malak gibi hissediyordum.

ırmak'la beraber kütüphaneye devletler hukuku sınavına çalışmaya gittik. onun bazı tanımadığım arkadaşları da vardı. bunlar aslında fena insanlar değillerdi. ama dediğim gibi benim için uzaylıyla birdiler. kahve almak için dışarı çıktık. hava alacakaranlığa dönüyordu. sonra kütüphaneye döndük. ve sonra birden... o his geldi. proust'un swan'lerin tarafı kitabında bahsettiğine benzettiğim o muhteşem haz duygusu... o kadar mutlu oldum ki birden anlatamam. dışarısı alacakaranlıktı, gökyüzünün koyu mavi rengi kütüphanenin ahşap sıcaklığına karışıyordu. masanın üsütnde "para" isimli bir kitap duruyordu ve ben ilham gelmiş gibi "boston!" dedim. evet, benim günün en sevdiğim saatiydi şimdi. aynı bu saatlerde deniz avcı ben ve çisem boston umumi kütüphanesine gitmiştik. kütüphane o kadar güzeldi ki, boston'da yaşamak, her gün buraya gelmek, kitaplar arasında boğulmak, boğulmak istemiştim. sonra o muhteşem avluya çıkmıştık. gökyüzü şimdiki gibi koyu maviydi, alacakaranlık mavisi. yine şimdiki gibi coşkulanmıştım. deniz avcı'ya ne harika, ne kadar güzel diyip durmuştum. ırmak'ın arkadaşlarına sevgiyle baktım. onlar benim hayali boston'ımın figuranlarıydılar.

böyle bir his lisede de oldu. ezgi trak'ın elleri sayesinde. bayram tatilinden okula dönmüştük. gitarımı yatakhaneye çıkarmıştım. ezgi trak da ordaydı. pencerelerin önündeki yataklarda yattığımız yıldı. kafasını kaldırdıve gitarımı akord etmeye başlamıştı. onun ellerine bakmış "tanrım ne güzel..." diye düşünmüştüm. onun elleri o kadar huzur vericiydi ki. tanıdık ve yabancıydı, aynı anda.

sonra sevil'in yüzü de bana aynı hissi verir bazen. o kadar tanıdığım o kız, günlük ve banal dünyamın parçası o kız bazen yabancı bir insan olur nazarımda ve çekicileşir. aşık olduğumuz kişiyi bize yabancı ve girmek istediğimiz bir dünyanın parçası olduğu için severiz demiş proust, işte sevil de bana o anlarda o kadar ulaşılmaz geliyordu. patates burnu, sevimli gülümsemesi, kumral saçlarıyla ışıl ışıldı. buraya değil de cumhuriyetin ilk yıllarına, doğu bloku ülkelerine ait gibiydi. o zaman ona "sen şimdi ne kadar farklısın sevil" derdim o da "üf saçmalama benim işte" derdi. o zaman şüpheye düşerdim, ama onda olup bende olmayan şeyden yoksun olduğumu bilmediğinden böyle dediğini de düşünürdüm.

geçen sene tiyatro klübünde pek de tanımadığım öykü diye bir kıza hayrandım. kızı tanısam hayranlığım geçeceğinden, yani kız benim için banalleşeceğinden tanımak da istemezdim. neden onu sevdiğimi açıklayamıyordum. seviyordum çünkü teni çok pürüssüzdü. orta boylu orta kiloluydu. abartılı olmayan ama çok hoşa giden bir yeteneği vardı. tepkileri çok normal, çok abartısızdı. ne bileyim... ziya koskoca klüpte en az tanıdığım kişiyi en çok sevmemle dalga geçer, "kimseyi sevmiyorum, öyküyü seviyorum. kimseyi sevmiyorum cem'in kardeşini seviyorum" derdi.

ah bilmiyorum işte böyle. havadan sudan konuştuk, söyleştik. etrafımdaki insanların tacizine maruz kalıyorum şu an. kalmasam rahat rahat yazardım anacım.