Cumartesi, Aralık 10, 2011

bugün öğrendiklerim

1. Bir kadın hayır dediğinde, onun adı hayır'dır:

Bunun birçok karmaşık sebebi olabilir. Yani insan ille herkesle yatmak mı isteyecek? Hayır. Hayır demenin zevki kadar güzel bir şey yok. Hayır. Ve bunu kibar kibar, yavaş yavaş, hızlı hızlı söylebilirsiniz: hayır. Hayır. Hayır. Hayır.

Ve sonra isterseniz şu sebepleri sıralayın:

-Başka birine aşığım.
-3 gündür duş almadım.
-Kafamda sana söyleyemeyeceğim kadar özel bir şey var, sana söyleyemiyorum.
-Konsantre olamıyorum.

Ve asıl sebebi sakın ola söylemeyin:

-Senden hoşlanmıyorum.

İşte o zaman insanlığın karanlık, öfkeli yanını göreceksiniz. Plastik bardağınıza daha çok votka koyacak, gözünüzün içine ucuz ucuz bakıp daha çok "çok güzelsin" diyecek. Oysa ki biliyorsunuz ki normal bir insansınız. Güzel veya çirkin değilsiniz. Oyunbozansınız. Bu gece yalnız kalmak istiyorsunuz. Ve içinizden bir şey diyor ki, özgürce hayır diyen özgürce evet de der. Kendinden emin bir hayır veya kendinden emin bir evet, dünyanın en müthiş şeyidir. İçiniz kaynarken hayır demek ne kadar yazıksa, içiniz sopsoğukken evet demek de o kadar yazıktır.

Ve bir insan hayır dediğinde onun adı hayır'dır.

2- Radikal solcularla takılma sebeplerim:

Bugün yine antikapitalistlerleydim, aptal erasmuslların yanına gitmeden önce (Erasmuslar bence çok aptal, birkaç tanesi hariç.) Artık daha iyi hissediyorum kendimi antikapitalistlerin yanında. Bir tanesiyle epey konuştum. Ona radikal solcularla takılma sebeplerimi anlattım:

"Sınıflar arasındaki kesin sınırlar ortadan kalktı ya, ben de kendimi işçi sınıfıyla asla bir tutmazdım. Mezuniyetim yaklaşmadan önce sömürüleceğimi düşünmüyordum bile. Irkçılığa maruz kalmayacağımı düşünüyordum, ben beyazdım, ırkçılık siyahlar içindi. Okuyan bir kızdım, patriyarkanın şanssız kadınlar için olduğunu düşünüyordum. Bana tüketim konusunda verilen azıcık konfor hayal dünyasında yaşatıyordu beni. İlk düşüncemi mezuniyet çürüttü. Avukatlar da gayet sömürülebilirdi. Dünyanın en apolitik insanı doktor annem mitinge katılmıştı. Okul arkadaşım Cihan Kırmızıgül 2 yıldır içerdeydi. Konforum çok kırılgan temeller üzerindeydi. Asıl kapitalist ben değildim. Kendimi bir bok sanmıştım. Ben de Kunta Kinteydim :P

Çok da beyaz olmadığımı anlamam için, 2 hafta Almanya'ya, 3 ay Fransa'ya gitmem yetti.

Patriyarka'nın bana dokunmadığı fikrine ise şimdi kıçımla gülüyorum.

Bu yüzden işte, radikal solun beni de ilgilendirdiğine karar verdim. Ve onlarla takılmaya başladım."

Cuma, Aralık 09, 2011

Yorumlar

Bakın, yorum yapılmı önceki yazılarıma. Cevap verecektim ama hep internetime bir şey oldu ve veremedim ama yorumların hepisnden çok memnunum. Çok tatlı yorumlardı. Blogumu okumasını istediklerimin hepsi okuyor, ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı, anlıyor musunuz? Teyzecim, biliyuorum, sen de blogumu okuyorsun. Ve seni de çok ama çok seviyorum. Senin gibi bir teyzem olduğu için çok mutluyum. Ve sen evine arkdasşı gelecek olan insan, inşallah iyi geçmiştir canım. Sen de bedrosyan, çok tatlısın.

Hepinize iyi geceler dilerim... :))))))))))))))))))))))))))))))))!!!!!!!!!!!!!!!

Salı, Kasım 29, 2011

sağlıksız, tuhaf yanlarımı bırakmaya çalıştıkça böyle insanlarla karşılaşıyorum. sanki deliler alemi "hayıır, bizi öylece bırakıp gidemezsin!!" der gibi. huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar bana muhtaçmış gibi geliyor. herhalde kendimi dev aynasında gördüğümden. veya onlarda eski-öz kendimden bir şeyler bulduğumdan.

örneğin geçen sene gezi parkında çay bahçesinde otururken yanıma kendini eski bir tiyatrocu olarak tanıtan (yalan da söylemiyordu) çok şirin, çok yaşlı, kibar bir adamcağız geldi. o kadar duygulu ve tatlıydı ki onu gördükçe içim acıyordu. sonuç olarak baş harflerimden oluşan bir akrostiş yazdı, bana her hafta 50 lira karşılığında seks teklif etti ve kabul etmeyince ağladı. eve gidip uzun uzun yıkandım, kendimi bir çocuk tarafından taciz edilmiş gibi hissediyordum.

buraya geldiğimde amélie nothomb'un "les catallinaires" diye bir kitabını okumuştum. güzel ve gözden ırak bir kır evinde son yıllarını başbaşa geçirmeye karar vermiş yaşlı bir çiftin hikayesiydi. bir gün gayet soğuk, nemrut, sıkıcı, aşırı derecede de kaba bir adam olan, hiç konuşmayan komşuları doktor palamede bunların kapısını çalar, tam 2 saat oturur, kalkar gider. derler ki herhalde hoşgeldin ziyaretine geldi bizi. ama ertesi gün yine gelir, ertesi gün yine gelir, hastalık filan dinlemez yine gelir, tam 2 saat kalkmak bilmez. bu tuhaf durum yaşlı çiftin çocukları gibi sevdikleri ve inzialarında tek görmek istedikleri kişi olan öğrencileri claire'i de onlardan uzaklaştırır. çünkü claire, böyle iğrenç bir adamın arkadaşlıklarından hoşlandıklarına göre bu çiftin de artık bunamış olduğunu düşünmüştür. gitgide yaşamlarındaki en büyük sorun haline gelir. ancak erkek, sadece kibarlığından ve iyi eğitimden dolayı kapıyı açmamazlık edemez. en sonunda palamede'in yaşamda hiçbir şeyden zevk alamayan biri olduğu ortaya çıkar.

bunları niçin dedim? belki de abarttığım için. geçen gün bir fransız çocukla tanıştım. çocuk tanışır tanışmaz "ailemin evine gel (epey turistik bir yerde oturuyorlar), annemle babamla tanış, yabancıları çok severler, seni gezdireyim" dedi. ben de çok şaşırarak ve sevinerek kabul ettim. o da bunu her yabancı öğrenci için yaptığını söyledi. ertesi gün yine buluştuğumuzda, çocuğun deli olduğuna kanaat getirdim. çünkü insanı inanılmaz bir baskı altında tutuyordu. iki dakikada bir "ama geleceksin değil mi? bahane kabul etmem!!" diyordu. akşam zorla bulunduğum yere geldi ve üstelik orayı beğenmedi ve sürekli bir şeyler empoze etmeye çalıştı. ben başka insanlarla konuşmaya çalışıyordum, çünkü sürekli kulağıma bir şeyler söylüyordu. sonradan öğrendim ki konuşmaya çalıştığım insanlara "o benimle beraber, gidin" filan demiş. "aramızdaki arkadaşlık yıllar boyu sürsün, ben türkiye'ye geleyim, efes'e gidelim" bu cümleyi 15 kere tekrar etti. sonuç olarak o gece ailesinin evine gitmemeye karar verdim. çünkü yaptığı iyiliklerle övünüyordu ve ben oraya gitsem, muhtemelen ona borçlu olduğumu düşünerek benden daha fazla şey isteyecek. (sonra yarım saatte bir arayıp "seninle konuşmam gereken şeyler var" dedi.)

şimdi benim sorunum ailesinin evine gitmek istemediğimi nasıl söyleceğimde. aslında her şeyi açık açık söylemeye karar vermiştim ki, şu rüyayı gördüm. rüyalarım bana işkence etmeyi sever de:

buradaki en yakın faslı kız arkadaşım gelmiş. "ezgi, senden artık hiç hoşlanmıyorum. seninle arkadaş olmamız mümkün değil. çünkü sen çok ama çok beceriksizsin ve para konusunda küçük hesapların var. soğudum ben senden" diyor.

bu duygu bana hiç yabancı değildi. yıllar yılı kız arkadaşlarıma yaranmaya çalışmış, fazla üzerlerine düşerek onları bıktırmışım. kız arkadaşların sıkılganlığını, uçarılıklarını benden iyi kim bilebilirdi? ama şimdi idare eder gibiydim, kalbimde fırtınalı heyecanlar yoktu artık. biliyordum az çok insanların neyi sevip neyi sevmediğini.

ama bu rüya, "kimseyi incitme çünkü bir gün sana döner, seni de üzerler" işareti miydi? neydi?

Cumartesi, Kasım 19, 2011

politika, aşk, teoman

huhu, ne biçim bir başlık oldu.

bugün antikapitalist partinin arjantin'le ilgili formasyonuna gittim. dediler: "sen neden burdasın?" dedim: "ben hiç politik bir insan değilim, bundan suçluluk duyuyorum" dediler: "markizm ahlaka dayalı bir şey değildir". sonuçta neden orda olduğumu anlamadılar.

sonra bir partiye gittim. yeni bir çocuktan hoşlanıyorum. bana azıcık karşılık verir gibi oldu, sonra gitti, uçtu. ben de benden karşılık bekleyenlerle konuştum. onlara o çocuğu anlattım.

http://www.youtube.com/watch?v=oD5sSe-rGWA&ob=av2e

işte teoman'ın en sevdiğim şarkısı. çok seviyorum bu şarkıyı. içim üşüyor bu şarkıyı dinlerken.

bir arkadaşıma bir şarkı yazmış yollamıştım, sonra çok üzüldüm çünkü o şarkı ona umutsuzluk veriyordu, oysa ben ona umut vermek istemiştim, kesinlikle ukalalık yapmak istememiştim...

bazen aynen şöyle hissediyorum:

bana yoksun, biliyorum, usul usul eriyorum,
kararıyor gözlerim hep, yorgunum

evet teoman ne kadar haklı. gelip benimle öyle konuşan insanlar var, asla beğendiğim çocuklardan karşılık göremiyorum, hep beğenmediklerimden karşılık görüyorum, onlar da sanırım benimle çirkinim diye konuşuyorlar, hani kolayca tavlanır diye ve çok üzülüyorum.

Salı, Kasım 15, 2011

Cumartesi, Kasım 12, 2011

bugün alman bir grubun konserine gittim, adı thursday's rhytm and beat organisation. çok güzel bir gruptu, myspace sayfası da var. bugün 1. dünya savaşı ateşkes günü olduğundan biri bağırdı bunlara "biz kazandık ama" diye. solist de "vous avez sarkozy, nous avons merkel. je ne sais pas qui a gagné" (sizde sarkozy var, bizde merkel. bilmem artık kim kazandı) dedi. çok komik oldu bence yani.

Cuma, Kasım 11, 2011

aşklar meşkler

tam karşımda benden hoşlanan biri oturuyor. bunu böyle söylüyorum çünkü birincisi böyle bir şey hiç başıma gelmemişti dolayısıyla azıcık hava atayım dedim ikincisi bu aşk olayı daha önce kendim hakkında hiç fark etmediğim şeyleri fark etmemi sağladı.

bu çocuk çelimsiz, beyaz tenli, esmer. habire kısa boylu, ispanyol bir kızla dolaşıyor. birkaç kere odama gelip bana gitar çaldırdı, sonra da gitmemek için ısrar etti. çok kibar olmasına rağmen çok can sıkıcı. uyumam gerekse ve yüzonbin kere bunu ima etsem, hatta açık açık söylesem de gitmek istemiyor. bahsettiği şeyler: müzik, resim, bunların kendisine hissettirdikleri. burcunu sordum balık dedi. bir kere yüzüne baktım, acaba olur mu diye, ama imkanı yok. çünkü aşırı derecede anneanneme benziyor. gözlerinin etrafındaki çizgiler, iç çekişi, konuşması... en kötüsü de aslında biraz da bana benzemesi.

neden? acaba yıllarca ben de sevdiğim kişilere böyle mi davrandım? acaba ben de gerçekten fiziksel olarak hoşuna gitmediğim insanların peşinden koşup onları daha da mı bıktırdım? eğer böyle yaptıysam ve beni okuyorlarsa, hepsinden özür dilerim.

bugün ormanda yürüyüş yapalım dedi, kabul ettim. biraz yürüdük, o zaman ona olan tiksintim geçti, sonra koridora geldik, yine ayrılıp odasına gitmemeye başladı, ben de yine zalim olmak zorunda kaldım. işin garibi tiksindiğim halde aslında onu sevmem, çünkü iyi bir çocuk. acaba benim hakkımda da sevdiklerim bu şekilde çelişkili duygular içine girmişler miydi?

en kötüsü, bu aşk olayı kendime güvenimi artıracağına azalttı. çünkü en beğenmediğim erkekler gelip beni beğeniyor. beğendiklerim hiç beğenmiyor. bu da demektir ki ancak beğenmediklerimi etkileyebiliyorum...

Pazartesi, Ekim 31, 2011

kilise deneyimi, amsterdam yolculuğu ve belçika'da aile ziyareti

Şu macar "inancım çok önemli" derken aslında önemli bir şey söylüyormuş. geçen hafta peşlerine takılıp evanjelist kiliseye gittim. papazın mütevaziliği, ayinin içtenliği hoşuma gitse de bir şeyler beni korkutmadı diyemem. dindarlıktan zaten biraz korkan biriyimdir. müslüman, "progay" ve "yeni antikapitalist parti"yi destekleyen bir insanım şimdi ben. yani olmaya çalıştığım insan o. o yüzden hafif alakasız kaçtım açıkçası evanjelist kilisede. aman neyse. vaazın konusu "acı çekmek"ti. papaz tanrıyı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin insanı farklı kıldığını, bu farklılığın da acı verdiğini, zaman zaman bir hristiyanın kendine "bu acıları çekmem normal değil" dese de, bu acıların güzel acılar olduğunu söyledi. bu söylemin güzel bir yanı olsa da, farklılığa bu kadar vurgu yapması, "biz farklı yaşıyoruz" diyerek inananlar ve inanmayanlar arasındaki farkı çok yoğun vurgulaması açıkçası her zındık gibi, hoşuma gitmedi. şaka şaka tövbe tövbe.

ayinden sonra duyurular bölümüne geçildi. papaz dedi, broşürleri kim dağıtacak? bir baktım bizim macar ayağa kalktı. papaz "ah, yine sen! kardeşlerim, size ta macaristan'dan gelen kardeşimizi takdim edeyim. kendisi yöremizi hiç tanımasa da kaç haftadır broşür dağıtıyor" dedi. macar da gömleğiyle kazağıyla pek yakışıklıydı. ışıl ışıl gülüyordu. vaaz sırasında yüzünü ellerinin arasına almış ve çok duygulanmıştı. ben de ona kaçamak bakışlar atmış ve ben de duygulanmıştım, elbette çok farklı bir duygulanma idi benimki.

sonra gençler ve papaz, hep beraber yemek yedik. kendimi tanıttım. macar bana okumam için incil temin etti. ben zaten eski ahitin bir bölümünü okumuştum, ama utanarak söylüyorum ki gerisini okumamıştım. aslında fransızca tercümesi o kadar kolay ve güzel ki insan sıkılmadan okuyor.

haftasonu aniden karar verip pazartesi akşamı lille'e gizem diye bir arkadaşımın yanına gittim. o, onun iki arkadaşı laura ve nora, bir de ben amsterdam'a gittik. böylece cepleri boşaltmış oldum, şimdi neyle geçineceğim o da bir dert. yine de çok güzel bir şehir. müzeler pahalı ama çok güzel. red light district denen fuhuş semti, seks ve esrar dükkanları, kanallar ve bisikletler vardı. güzel bir yerdi, ben beğendim.

dönerken doris'e gittim. çok tuhaf, nostaljik bir duyguydu. benoit'nın çocuklarını gördüm. adları david ve hugo. biri üç yaşında, diğeri sekiz aylık. david o kadar tatlı ki. bu çocuklar melez, babaları belçikalı, anneleri burkina fasolu. melez bebekler çok tatlı oluyor. david ile epey oynadık. sonra doris'in annesi ve babasıyla yemeğe gittik. onlara opa ve oma diyorlar, annesi alman çünkü. babası flaman aslında, ama artık frankofonlaşmış. bu ikisi ikinci dünya savaşından sonra tanışmışlar. doris'in babası askermiş, galip tarafın askerleri alman ailelerin evinde kalıyormuş o zaman. babası da evin kızına aşık olmuş, almış belçika'ya getirmiş. işte böyle bir aşk hikayesi. ama oma epey kötüleşmişti. daha ben ordayken hafızasında sorunlar vardı, şimdi iyice kötüleşmişti. beni tanıdı mı tanımadı mı anlamadım. güzel bir gezi oldu.

Cumartesi, Ekim 15, 2011

ünlüler yarışıyor, sivilizeyşınlar çatışıyor :P

bugün rouen'a geleli 1 ay oldu. sabah derse gittim, milletlerarası özel hukuk, yine hiçbir şey anlamadım bence hocada bir sorun var çünkü diğer herkesi hç sorunsuz anlıyorum ve çok da güzel not alıyorum. hatta hoşlandığım gibi olan macar çocuk bana bakıp şaşırıyor not alırken. bugün dersten sonra onunla alışveriş merkezine "ben de geleyim mi?" dedim ama kibar ama ÇOK mesafeli haliyle (bu millete mensup erkeklerde insana kendini tacizci gibi hissettiren bir mesafe, katı bir mahrem alan sınırı var veya ben çok iticiyim) evet dediği için vazgeçtim. sonra aslı ve osman ile buluşup mc donalds'a gittik, sonra da nouveau partis anticapitaliste diye bir partinin (yeni antikapitalist parti) düzenlediği film gösterimine gittik. filmin adı little big man. çok güzel bir filmdi. kızılderili soykırımı sırasında bir "savaş"ı anlatıyor, beyazların sözleşmelere sadık kalmamalarını, verilen toprakları basmaları (sonradan orada altın bulunmuş) filmden sonra bir tartışma oldu. sanırım rouen'da en sevdiğim insanlar şu anda bu partinin mensupları. film 1970 yapımı imiş ve vietnam'a göndermelerle dolu imiş, ben anlamamıştım. özelliği kızılderili kültürünü ve toplumunu mal gibi yüceltip bütün kızılderilileri saf ve iyi kalpli melaikeler olarak tanıtmaması. bir batılı yönetmen veya sanatçı böyle yapınca iğrenç oluyor. çünkü western film ile aynı mantık üzerine kurulu. haçlı seferlerinden beri olan, bush'un geri getirdiği "adil savaş" "kötüye karşı haklı savaş" "kafirlere karşı savaş" bu sefer tersine dönüp "ama onlar kötü değil çook iyileer yazıık" oluyor. film kızılderili toplumunu olduğu gibi gösteriyordu. ikinci şey ise iğneyi kendine batırmakla alakalı tabi. npa mensuplarını o bakımdan çok sevdim. "şiddete dayanmayan, geçmişinde şiddet ve sömürgecilik olmayan kapitalist toplum yoktur" diyorlardı. haftaya da 17 Ekim 1961 Paris katliamı hakkında bir film gösterecekler. dediklerine göre Paris'te de anmak için bir yürüyüş yapılacakmış, 50 sene önce yürünen yol yürünmek isteniyormuş. ancak valiliğin çok yakınından geçileceği için gösteri yasaklanmış, yine de yapılacakmış. taksimde 1 mayıs gibi bir durum meydana gelmiş yani.

sonra maison de l'universite diye bir yerde parti yapmışlar, ona gittik. orda cezayirli "kabil" komşularımı gördüm. türkçe gibi söylersem murat, lilia, amara, sara, ibuş. bu insanları çok seviyorum çünkü yanlarında kendimi çok rahat hissediyorum, tıpkı sevgiye aç bir çocuk gibi. çünkü sıcaklar. veya değillerdir de ben sıcak buluyorumdur çünkü tarzlarımız benziyor. ben her an bir şeyler anlatmayı seven, heyecanlı, kendi utangaç olsa da gözleri konuşan insanları severim. kültür, adet, görenek meselesi bu belki de. çünkü ben de her zaman böyle değilim. bunlar "kabil", murat kafasına cop yemiş, bana gösterdi. dilleri, alfabeleri farklı. "bizim kürtlerle durumumuz aynı" diyorlar. ibuş da bana "idir" diye bir şarkıcıyı dinletti. souad massi'yi zaten biliyordum, onu da dinledim.

bir de kıvaç tatlıtuğ galiba yurtdışında türkiyemizi temsil eden insan:) tanıştığım herkes türkiye'yi dizilerden tanıyoruz dedi. kıvaç tatlıtuğ'a muahammed diyorlarmış arap ülkelerinde, isimleri değiştiriyorlarmış dizilerde.

macar'ın babası cezayir'de çalışmış, mühendis olarak. tam da terörizm döneminde gitmiş oraya. muhtemelen çok kötü zamanlar geçirmiştir tabi. cezayirli buna bir şey sordu: "baban sana cezayir hakkında ne dedi?" dedi. bu hemen düşündü, kibar olmaya çalışan bir sesle "tabi çok farklı bir kültür" dedi. o anda onu dövesim geldi. baban oraya en karışık zamanda gitmişse bunun kültürle ne alakası var? ama hala macar'dan hoşlanmaktan vazgeçemiyorum çünkü bana geçmişimi hatırlatıyor (merak edenler 2005 2006 arasında adam adlı genç adam hakkında yazdıklarıma bakabilir, o da aynı ulustandı ve baş harfleri de benzeşiyor, o halde buna ikinci A vak'ası diyebiliriz) ve ÇOK yakışıklı. sapsarı, sağlıklı, salakça bir yakışıklılığı var. hele e'leri kadar açık söylüyor ki çok sevimli oluyor. sevimli olduğu için sevilen, sonra da bundan memnun olmayan insanlar vardır ya, bu da öyle bir şey.

macar'ın bana söylediği en kişisel şey "inancım benim için çok önemlidir" kendi kendimi davet ettirdiğim odası çok düzenli, her pazar kiliseye gidiyor. bana söylediği ikinci en kişisel şey "yemek yapmayı çok seviyorum" bu çocuk açıkçası biraz mal sanki çünkü gerçekten de hiçbir şey söylemiyor ama şunu anladım ki bir insan yakışıklı olunca bunun da pek bir önemi yok, hayat işte böyle acımasız. belki de benden hoşlanmadığı için bir şey söylemiyor, bilemeyiz. evet, hayat gerçekten acımasız.

kısacası kendimi biraz yapışkan, ısrarcı, ezik hissediyorum macarla iken. ancak komşularımlayken değil. daha bu gece murat "ezgi est ma voisine adorée" (ezgi benimçok sevgili komşum) dedi. ben de onlara elmalı krep yapıp götürdüm. hayatımın hala sevmek ve sevilmek üzerine kurulu olması çok acı. ve 6 yıldır macarlara karşı taktik geliştirememişim.

Perşembe, Ekim 13, 2011

bir erkek taklidi



burada 110 kiloluk göbekli gıdılı bir erkek taklidi yapıyorum.


yoo hayır şişmanlamadım! gerçekte bu kadar şişman değilim! alttan çektim diye öyle oldu. yani şişmanım zaten ama o kadar da değil.

Salı, Eylül 27, 2011

aşağıdaki şarkıyı bu yaz yazmıştım, tramva sonrası stres bozukluğu çeken kişi demiştim ya, onunla ilgili. çok feci bir şey yaşamış biri bunu unutamaz, işte öncelikle uykusuzlukla savaşmalıymış, ilk adım uyumakmış. bununla ilgili bir şarkı.



şimdi gelelim fasülyenin faydalarına. gördüğünüz gibi esprileri patlatıyorum demek ki keyfim yerinde. faslılar olayından sonra 2 günlük bunalıma girmiştim. e'nin facebook profiline giriyor, onun mutlu pozlarına üzülüyordum. birden herkese bakış açım değişmişti. örnek vermek gerekirse, şişmanlığım gözüme batar olmuştu. bu yaz annem az dememişti "ezgi çok şimanladın" ben de hep "ne alakası var yaa?" diyordum. şimdi görüyordum ne alakası var. kendime diyordum ki: "kızım bu fransızlar şekilci bir toplum, şu rouen'lı kızların alıma çalımına bak. bak bir bakalım senin gibi şişman olan var mı. yabancılar desen hepsi öğrenci. yabancı öğrenciler hatta daha da şekilcidir."



bu düşünceler içinde debelenirken ve bir partiye daha gitmek bana işkence gibi gelirken trende tanıştığım christoff adlı adam telefon etti. 50 yaş civarlarındaki bu adam işi gereği habire gidip geldiği için o da rouen'da yabancı sayılırdı, dedi gel rouen'da "prendre un verre" yapalım. ben de gittim, 50 yaşında biriyle ne konuşulursa onu konuştum. bu bana bir yandan iyi geldi, bir yandan kötü. iyi geldi çünkü çok iyi bir adamdı ve aslında onunla konuşmaktan zevk alıyordum. kötü geldi çünkü o gece şehirde kocaman bir suare vardı ve şehir öğrenci doluydu. yaşıtlarımdansa tutup christoff ile konuşuyordum, bunu sosyal bir başarı olarak görmüyordum, kendimi hala sosyal bir fiyasko sayıyordum.



o haftasonu dedim ki bari öhöm, paris'e gideyim. master yapan bir sürü arkadaşım var orda, hem de yakın sayılır. böylece gittim. tahmin ettiğim gibi, hem büyük şehir, hem de arkadaşlarım havamı değiştirdiler. işte sonra gelince de bir sürü başka öğrenci olduğunu gördüm. hayat o ikisinden ibaret değildi. ama sonra ne oldu, bir de baktım facebook'ta x'ten bir mesaj: "ezgi'ciğim! görüşmeyeli çok oldu! nerelerdesin?" minvalinden. artık umursamadığım anda gelen bu mesaj içimde demet akalın havaları estirdi. bir de bir şüphe: ulan acaba ben mi yanlış anlamıştım? bu çocuklar bana ama hakikaten öyle davranmışlardı?



tam da yeni arkadaşlarımla eğlenceden geldiğim vakit, bu sefer e'nin mesajını gördüm. işte yok efendim ezgi'ciğim nasılsın, görüşmeyeli çok oldu, nerelere kayboldun vs. ulan dedim ne oluyoruz teker teker gelin hehe. ben de işte böyle "paris'teydim ondandır haha" gibi bir cevap yazdım. o da bana "seninle konuşmak istiyordum" dedi. anlam veremedim ama heyecanlandım. bu kadar olurdu yani! ama şimdi de onları konuşmaya değer bulup bulmadığımı bilmiyordum, birdenbire onları beğenmemeye başlamıştım.





Perşembe, Eylül 22, 2011

ne yazık ki hüsran, gözyaşı dolu

hayatımda gittiğim en acıklı partilerden birinden geliyorum. çünkü demiştim ya faslıların bir parçası oldum diye, artık değilim ve nedenini bilmiyorum gerçekten. şimdi bu grupta çok tatlı kızlar vardı ama ben özellikle iki çocukla daha yakındım. geleli bir hafta oldu ve bir haftadır her akşam onlarlaydım. onlar benim ilk arkadaşlarımdı ve minnet doluydum onlara karşı. ama bugün bir tane parti vardı, dün e.'yi konuşurken duydum ve herkesi davet etti, bana da "sana haber veririm kesin" dedi, bunu da son derece doğal bir şekilde söylemişti. sonra o akşam bana şarap koymuştu ve babacan babacan saçımı okşamıştı, ben komik bir şey söyleyince. meksikalı kız gidip biz odalarımıza dağılınca odama gelip beni yeniden çağırmştı "ezgi gel a.lara gidiyoruz" diye. beni habire bir yerlere çağırıyorlardı. ben de onlara kebap ısmarlıyordum. hatta bu sabah ayıp olmasın hep onlardan otlanıyorum diye marketten votka ve şarap almıştım.

ama bugün bana haber vermediler ve internetten partinin yerini sorduğumda kuru kuru yerini söylediler. ben de ne yaptım oraya yalnız gittim. onları gördüğümde x. bana "ah! you again?" dedi. düşünebiliyor musunuz, "you again?" diye sordu. karşılarında iki türk kız vardı ve onlara flörtöz gülücükler atıyorlardı. atsınlar bana ne, engelleyecek değilim ya, sanki engellemeye gelmişim oraya. sırıtarak azıcık kalayım yanlarında istedim ama bana habire laf soktular. sonra ben de elim mahkum ordan ayrıldım ve taylandlı sıkıcı bir grupla konuşmaya başladım ki onlar beni istemiyorlardı, bu belliydi. genelde çekici olduğumu düşünürüm ama galiba bende çok itici bir yan var ve insanlar kaçıyor. sonra ben de gittim sarhoşla konuşmaya başladım ki sarhoş bile benden sıkıldı.

neredeyse ağlayacağım, inşallah ikisi de ölür. ben onlara ne yaptım da bana bunu layık görüyorlar?

yurttaki afrikalılar çok daha iyi yürekli, benim için artık kuzey afrika dönemi kapanmıştır, siyah afrika dönemi açılmıştır, çünkü onlar ne zaman görsem bana iyi davrandılar.

Çarşamba, Eylül 21, 2011

erasmus ve sinem kobal

farklı bir ülkeye 5 aylığına okumaya gelmenin en kötü yanı yüzeysel arkadaşlıklar kurmaya giden minik adımlar. hep başlangıç noktasından başlayan asla bir adım öteye gidemeyen ve neredeyse acı veren bir yüzeyselliği taşıyan arkadaşlık kırıntıları.

şimdi ben tanımadığım adama ne diyeyim? how do you say this in spanish? oo yeah, fiesta. gerçekten konuşacak konu bulamıyorum ve acı çekiyorum. her gün içmek istiyorum. odamda kaldığım geceler bana batıyor. dün de bununla ilgili bir rüya gördüm:

rüyamda sinem kobal'la çok çok uzaktan tanışıyormuşuz. hiç ortak yanımız yok ve konuşacak konu bulamıyoruz. sinem kobal çok havalı ve "prezantable", makyajı, kıyafeti tam. ben her zamanki halimdeyim, paçoz giysilerim, kambur duruşum, yüzümde yapmacık bir sırıtış. sinem kobal ile bir şov programına çıkacağız. konu sinem kobal. ben ona dans ederken eşlik edecek ve onun reklamını yapmasına yardım edecekmişim.

derken müzik başlıyor. sinem kobal mini elbisesiyle minik adımlarla zarif zarif dans ediyor. ful makjaylı. benim nedense üsütümde kirli bir pijama üstü ve pazen uzun etek var, başımda bir havlu var, yüzüm hiç yıkanmamış gibi. ve deli gibi dans ediyorum. çok komiğim. absürd hareketlerlerle komik bir dans yapıyorum. derken bütün kameralar beni çekmeye başlıyor ve bütün seyirciler bana gülüyor ve sinem kobal bu işe çok bozuluyor. çünkü kameranın çekmesi gerken kişi kendisi. birden yanıma yaklaşıp "sağol yani ezgi, sağol, kariyerimin içine ettin" diye fısıldıyor. benimse amacım bu değil. ben sadece kamera beni çekince ne yapacağımı şaşırmışım ve kıyafetimden utanıp işi şakaya vurmuşum. "ya pardon kusura bakma" diyorum ve kenarda sinem kobal'ı alkışlamaya başlıyorum. sinem kobal topuklu ayakkabıları ve minik adımlarıyla dansını tamamlıyor.

sonra ikimiz çıkıyoruz, ben de üstümdeki iğrenç sabahlığı çıkarıyorum, meğerse onun içinde güzel bir kazak ve etek varmış. sinem kobal'la yürüyoruz gecenin serinliğinde. kaldırıma oturuyoruz, sinem kobal bir şişe şarap açıyor, içiyoruz. bana içini döküyor:

"ya ben erkek arkadaşımdan çok sıkıldım ama ne yaparsın bana sahip çıkıyor ve en önemlisi parası var." diyor (bu arada rüyamda gerçek sevgilisi aklıma gelmedi) "ama tekirdağ'da bir çocuk var ona hastayım sevgilim uzakta zaten şimdi onu eve atıcam" diyor ve ben şok oluyorum. sinem kobal diyor ki: "ne yapalım yani ten uyumu var aramızda müthiş bir cinsel çekim var onunla sadece sevişmek istiyorum o tekirdağlı çocukla. sevgilimden ayrılmak istemiyorum." diyor. sonra bir torba kırık ilaç çıkarıyor. "al minoset iç, iyi kafa yapıyor" diyor ve ağzına bir avuç minoset atıyor. ben de çekine çekine bir tanesini çiğniyorum. "sikicem ha, yarın da başka şova çıkmam lazım" demesiyle başka bir boyuta geçiyorum. sinem kobal bu olamaz. bu resmen ağzı bozuk, isteklerinin doğrultusunda yaşayan, erkek fatma bir kadın. benim şaşkın bakışımı gören sinem kobal bana bakıyor ve: "ay ne tatlısın sen yerim seni. hiç sesin çıkmıyor ha" diyerek bana sarılıyor.

sinem kobal'ı ilk defa seviyorum.

Pazartesi, Eylül 19, 2011

merhaba, ben gitgide faslıların bir parçası olmaya başladım, bundan da memnun gibiyim. bir tane faslı çocuk var. böyle zincirli kolyesi, deri ceketi, odasında boy boy viski şişeleri, hoparlörlerden çıkan bayıcı club ve tekno müziği. ama çok tatlı bir çocuk. annesi yahudi, babası italyanmış. anladığıma göre çok zenginler. burda master yapıyormuş. habire içki alıp bizi odasına çağırıyor ve youtube'dan müzik açıyor. açtığı şeyler de romen house müziği (inna filan gibi şeyler), rus rap müziği, şakira, böyle tiki tiki garip garip şeyler açıyor. ne açtığını söyleyeyim siz anlayın, "vamos a la playa". bu şarkıyı o kadar çok çaldı ki ben de odamda youtube'u açıp bu şarkıyı dinlerken kendimi yakaladım.

bunun dışında habire faslı şarkılar dinliyoruz. aslında çok güzel şarkılar ama her gün yüz kere dinlemekten canım çıktı. çalma sırası bile aynı. habire raşit taha'nın "dın dı nın dın dı nın dırı nın nın nın nın nın nın nın nınnı nın nı nın" diye ünlü bir şarkısı var ya onu açıyor. ben bilgisayara doğru "dur ben de sana bir şey göstereyim" dediğimde tarkan'ın "şıkıdım" şarkısını açıyor hemen. ben de memnun olmuş gibi gülümsüyorum elim mecbur.

ama bu faslı e. tam bir party boy ve beni bir sürü kişiyle tanıştırdı. bunların arasında çok şeker fransız bir kız var. tanıdığımda sarhoştu, ayakları o havada çıplaktı. ağladı ağlayacak bir şeyler konuşuyor. ne diyor diye kulak verdim, fransız olmaktan gurur duyuyormuş çünkü sosyal sistemleri çok iyiymiş. iki dakika sonra diyor ki fransız olmaktan utanıyorum çünkü biz siz yabancı öğrencilere çooook kötü davranıyoruz, çook soğuğuz. kız neredeyse ağlayacaktı. dünyanın en tatlı kızı olmaya aday bir kızdı.

bir de bir sürü türk kız var, onlar da iyi kızlar. üç tanesiyle aram baya iyi. ama zaman yavaş geçiyor, çoğu zaman hava soğuk ve bazen dışarı çıkmaya üşeniyorum. odamda peynir yiyip facebook'tan deniz avcı'ya mesaj atıyorum hep.

Cumartesi, Eylül 17, 2011

sonunda rouen şehir merkezinde dolaşacak vakti buldum. ama yine de çok ayrıntılı değil. zaten küçük bir yer. okula gittim, fakültem seine nehri kıyısındaymış. ama aklınıza paris'teki gibi romantik manzaralar gelmesin. o kadar güzel değil rouen'dan akan seine. buna rağmen rouen katedrali tam bir şaheser. hayatımda gördüğüm en güzel klise. kocaman. claude monet
resimlerini yapmış:

(rouen katedraline gözlüksüz bir bakış.)


katedralin çevresi çok güzeldi. ama dediğim gibi salak salak idari işler yüzünden pek uzun tutamadım bu geziyi.


gece yine faslılar ve diğerleriyle fas müziği dinledik, sonra da salsa bara gittik.

Perşembe, Eylül 15, 2011

Erasmusçuluk ilk günümün izlenimleri

Erasmus denen şeye başladım. Salı günü Paris'e gittim, orda arkadaşım Y.T'in yanında kaldım. Ertesi gün trene binip 5 ay okuyacağım şehir olan Rouen'a gittim. Yurda geldiğimde giriş katta kimse yoktu, sadece çok tuhaf bir çocuk vardı. "Anahtarları burdan mı alıyoruz?" dedim. Sonra karşılıklı sustuk. Sonra onun bir arkadaşı geldi, o daha konuşkan olduğu için onlarla tanışmış oldum. Bunlar dündü, yurttaki ilk arkadaşlarım onlar olmuş oldu böylece. Tuhaf çocuk Montrealli imiş. Arkadaşı Kazablanka'dan geliyormuş. Tuhaf çocuk benimle geldi, işlemleri tamamladık. Sonra bana çikolatalı ekmek getirdi. Sonra bana "sıkılırsan gel" dedi. Ben de işleri yaptım, akşama doğru sıkıldım tuhaf çocuğun yanına gittim. Bir baktım ersamusçuluk yaşamına dalmışlar bu ve bunun 19- 23 yaş arası erasmus arkadaşları.

Bu grup hırt zırt veya pırt için bir araya gelmiş enternasyonal ve banal bir genç grubunun bütün klişelerine sahipti:

Habire bağıran iri yarı Meksikalı genç (o kendine "party animal" diyor)
Bir iki tane süslü ve konuşmayan latin amerikalı kız
İki tane çok güzel Polonyalı kız, biri "oo bensiz mi partiye başladınız!!" "of çok akşamdan kalmayım" laflarını ağzından düşürmez
İri yarı Meksikalı genç gibi bir "party animal" olma meraklısı Kanadalı sessiz çocuk (Meksikalı gençle erotik danslar yapıyorlar)
Şilili ve en azından akıllı bir insan
Üç Faslı (özellikleri politika hakkında konuşmaya olan hevesleri): En çok bunlarla anlaştım. Faslılık üzerine konuştuk.
İki Alman (bunlar bulundukları ortama göre daha olgunlar. aralarında almanca konuşuyorlar): Bunları "woher kommst du?" "ich kann nicht deuscth sprechen aber ich mochte lernen" cümleleriyle tekilemeye çalıştım, "wow" filan dediler.
Yabancılardan nemalanmaya gelmiş iki çıkarcı fransız (geçen sene de Erasmuslarla takılıyorlarmış): Bunlardan biri yabancı kızlara "büyytüful görrrrğl" diyip duruyordu. Önce bu iltifatlara çok sevindim, ama sonra baktım ki herkese yapıyor. Herkesi öpmeye çalışıyordu. Zannediyorum ki buna vakıf olamadı.

Bu tiplerle şehre gittik, sonra Faslı çocukla yine faslılık üzerine duygusal konuşmalar yapa yapa odama çıktım. Bir de baktım anahtar girmiyor. Çok korktum, aşağı indim, görevliye söyledim. onun da yardımıyla kapıyı açtık. Daha doğrusu biz açmadık, uykusundan uyanmış kızgın biri açtı. Meğersem yanlış binaya girmişim.

Böylece yaş 18 bir erasmus günü geçirmiş oldum... Ama çok memnunum.

Perşembe, Eylül 01, 2011

her gün biraz daha yakın

bu tatilde uzaktan akrabamız olan ezgi adında 13 yaşında bir kızla tanıştım. minicik suratı, habire gülen yüzüyle çok sempatik bir çocuktu. bir iki gün sonunda bizi herkes "küçük ezgi, büyük ezgi" diye çağırmaya başladı. yaşından daha da küçük ve çok uysal davranan ama aynı zamanda düşüncesinde olgun ve akıllı olan akrabamı sevdim. arkadaşlarıyla ilgili bir sürü şey anlattı, bu anlattıkları beni düşündürdü:

ezgi'yi sınıfta herkes çok seviyormuş, ama onun hiç sevmediği çok otoriter, çok sinirli, kıskanç, iğrenç bir arkadaşı varmış. bu kız habire emirler yağdırıyor, bağırıyor, duygusal şantaj yapıyormuş. son derece de kıskançmış, kıskançlığından bir gün ezgi'nin yılbaşı hediyesini kırmaya kalkmış, kalemkutusunu karalamış. bunların üstüne bir de yılışıklığı eklenince, ezgi ondan nasıl kurtulacağını bilememiş.

sınıfta kimse onu sevmiyormuş. mesela sınıfta şişman başka bir ezgi varmış. bu kız sınıfta sbs'de en yüksek puanı almış, ama aslında çok tembelmiş. annesinin zoruyla çalışıyormuş. bu yüzden de çok depresyondaymış, dengesiz dengesiz harketler yapıyor, bir de jiletle kendini kesiyormuş. "ne yapıyorsun?" diye soran arkadaşlarına "bir şey hissetmiyorum, siz de yapın, çok eğlenceli" diyormuş. bu kötü kız en çok bu şişman ezgi'ye karşı acımasızmış. (bu son ezgi'de kendi ergenliğimi bulmadım diyemem)

şimdi akrabam ezgi diyordu ki "ben okulun ilk gününde bu kızla karşılaşacağım, gelecek bana sarılacak, yanıma oturmak isteyecek, oturtmazsam küsecek, ne yapayım?" "ondan korkuyorum" bu soruya cevap veremedim. soruya cevap veremem de 13 yaşından 10 yıl sonra bile hala biraz ezik bir kadın oluşumdandı. "ilk günlerde idare et." dedim. ama idare etmek akrabam ezgi'yi rahatlatacak mıydı?

hala reddetme, geri çevirme hakkını kullanma konusunda öğüt dahi veremiyordum. yani bol keseden atmak için bile bir cevap hayal edememiştim. soru karşısında cevapsız, çaresiz kalmıştım. sunduğum çözümler hep pasif agresif tipe özgü "pasif direniş" biçimleriydi. "bir şey söylerse hı hı yaparım de ama yapma" gibi.

derken masamıza 21 yaşında, benden 2 yaş küçük bir akrabam, ecem oturdu. konuyu dinledi, hemen "artık seninle arkadaş olmak istemiyorum, benimle konuşma de" dedi. o kadar rahat söyledi ki bunu, küçük ezgi ile ağzımız açık kaldı. küçük ezgi hemen "ay yok ecem abla, nasıl öyle derim?" dedi.

sonra 16 yaşında, benden çok daha rahat, sosyal biri olan kardeşime soruyu yönelttik. "bu arada böyle bir şeyi ben de hemen diyemem" dedi de bizi rahatlattı. "kötü davranırım ona, çirkefleşirim. kendimden soğuturum." dedi.

bu şekilde biz de herkesin davranış tarzının ayrı olduğunu, önemli olanın herkesin hakkını herkese adilce teslim etmek olduğunu bir kez daha anlamış olduk.
bugün babam kıyamet günü ile ilgili bir kitap okuyordu. o da bu tür şeylere inanıyor. 2012 yılında kıyametin kopacağına inanıyorum dedi.

ben de 2012'de bir şey değişecek ama bu kötü olmayacak dedim. babam da tabi ki dedi. deccal ve mehdi savaşacakmış, deccal bu savaşta yenilecekmiş.

peki bu bizim açımızdan ya iyi olmazsa diye sordum. babam da elbette kısa vadede iyi değil dedi. çok acı çekeceğiz dedi. bütün insanlar gibi biz de bir süre cehennemde kalacağız dedi. ama cehennem ateşli bir yer mi değil mi orasını bilemem dedi. ama sonra uzun vadede daha güzel bir dünyada yaşacağız dedi. tanrı ile bütünleşeceğiz. vahdeti vücut olacağız dedi.

babam da aslını istersen çok şey bildiğinden değil, biraz uyduruyor. ama bu düşünceler bir an beni çok rahatlattı. bir an önce mesih ile mehdi gelsin istedim. sonra da düşününce vazgeçer gibi oldum.

Çarşamba, Ağustos 24, 2011

gazeteye köşe yazısı yazdım lütfen sabah veya hürriyet dikkate alsın!!!








EZGİ'NİN PENCERESİNDEN

GÜNÜN GETİRDİKLERİ
  • tramva sonrası stres bozukluğu yaşayan biriyle karşılaştım, ne türden bir tramva bunu size söylemek istemiyorum, o kişiden izin bile almadım. iş vesiesiyle karşılaştık. doktorun da dediği gibi:" bu yaşadığın şeylerin normal bir insanı etkilememesi olanaksız. bu yüzden diğer insanların seni anlamamasını anlayışla karşılamalısın. çünkü belki onlar da anlattıklarının yükünü taşıyamıyorlar ve uygunsuz bir tepki veriyorlar." gerçekten de, "small talk" yaptığınız, kanınızın da ısındığı bir insanın başına çok kötü bir şey gelmişse? bunu olgunlukla karşılayabilir misiniz?
  • doris geldi, 2 hafta kaldı, bugün gitti. içimde bir hüzün var. bir de nedenini bilmiyorum ama karnıma vurmuş gibi hissediyorum tüm üzüntüm.
  • karın ağrısı demişken, karın ağrısının güzel bir tarafı da var. benim gibi tembel birine bir gün içinde alışık olmadığı üç görev verin hemen karnı ağrır, diyare olur. özellikle eylül ayı okullar açılırken gelir bu ağrı, yaz rutininden çıkma şaşkınlığının sevimli telaşı. ancak yaz miskinliğinden iyidir. ama yaz miskinliği de ekim koşturmacasından, kasım çamurundan, aralığın bit kadar günlerinden iyidir.
  • bir aksilik çıkmazsa ... diye bir şehre erasmusa gideceğim. aile evinden ayrı kalmak bana yarayacaktır diye düşünüyorum.
  • çok komik bir rüya gördüm ama nasıl anlatılır bilmiyorum. seks festivali diye bir festival varmış. bakanlık, stklarla ortak düzenliyormuş. oraya bir hevesle gidiyoruz. ancak festival denen yer bir sınıfmış. sınıfta daire olmuş insanlar, oturuyorlar. bir kişi çıkmış cinsel problemlerini anlatıyor. ben de çıkıp insan cinsel yönünü sosyal hayatıyla nasıl kaynaştırır bunun çok ince bir husus olduğunu, cinsel hayatın hayatın küçük bir yönü olmakla kalır gibi yapıp kalmadığını, insan duygusal ve cinsel açıdan yalnızsa diline vuracağını, habire belaltı şaka yapıp insanları tiksindireceğini anlatan bir konuşma yapıyorum. "bu bakımdan hepimizin çok dikkatli olması gerekir" diye konuşmamı bitiriyorum. seks festivali denen bu katastrofta bu dandik konuşmayı herkes çok beğeniyor. sivilceli, tıfıl bir oğlan gelip ağzımdan öpüyor. midem bulanıyor, allahtan uyanıyorum.
  • bozcaada'dan sözcükler ve bayan yanı diye iki dergi aldım. birincsini beğendim, ikincisini o kadar beğenmedim.
  • eğitim görüp çalıştığım yerde insanlar çok iyi ve sıcak, fakat ben değilim. keşke daha rahat, daha işbilir bir kişi olsaydım diyorum, kimbilir kaçıncı kez... ıssız adaya düşme hayalleri kuruyorum.
  • askeri zımbırtının orda kedi buldum, veterinere götürdüm. bugün almaya gitmem lazımdı ama gitmedim. bilmiyorum neden gitmediğimi, herhalde bakarlar diye düşündüm. korktum açıkçası gidip almaya. bağlanmaktan korktum.
  • biliyorum ki gündem hakkında da az konuşmak lazım. ama ne yalan söyleyeyim, ben de sizler gibi medyadan takip ediyorum. (önemli kişi lafı)

Pazar, Temmuz 31, 2011

dün beni ofisteki tercümanlardan biri feriköy'de düzenlenen afrika kupasına davet etti. daha önce bir kere daha gitmiştim ama bu final maçıydı. gana ile bir ülke daha kapışıyordu ama kim olduğunu anlayamadım. zaten futboldan anlamadığım için maçı da takip edemiyordum, allahtan benim gibileri de düşünerek süper eğlenceli bir maç düzenlemişler. bir yandan bir dj gana ve nijerya müzikleri çalıyordu. afrikadan göç etmiş, maçı izlemeye gelmiş kimselerin de herhalde bildiği şarkılardı bunlar, bir yandan herkes dans ediyordu. allahım bu kadar güzel şarkılar olamaz. gerçekten mükemmel bir müzik türüymüş. insan kendini bir sağa bir sola sallamak istiyor. ama bir şarkıcı adı öğrenemedim, sormaya fırsat olmadı. internette ghana music yazdım. dinlediklerim ünlü şarkıcılar mı bilmiyorum pek ama.

bugün de şöyle bir çorba denedim, bakalım nasıl olacak diye. sıfır yağ var içinde. ve o kadar ama o kadar güzel oldu ki anlatamam:

soğan
sarımsak
havuç
patates
nohut
taze nane, maydonoz, dereotu
fesleğen
kekik
köri
tuz
karabiber

hepsini haşlayın. mikserden geçirin. nohutlar biraz taneli kalabilir.

afiyet olsun. ramazanda ne pişirsem diye düşünen hanımlara da blogumuzdan bir incelik düşünüldü.

Salı, Temmuz 26, 2011

bazı günler insanın midesi ve bağırsakları arasındaki o yerde berbat bir sıkışıklık oluyor. paranoyak bir düşünce yapısı ve her şeyden kendini sorumlu hissetme hissi bir yerlerden peydah oluyor. hormonel midir bilmiyorum, bazı günler bu oluyor.

birinin ufak bir sözü veya gülüşüyle hafifleyen bir gerginlik bu.

Perşembe, Temmuz 07, 2011

şu şarkıyı da çok seviyorum. bir klasik, artık ne demekse...:)
daha önce joan jett'in sesini bilmeme rağmen kendisini görmemiştim. keskin hareketleri çok yakışmış. biraz çatlak bir hanıma benziyor, beğendim... klipteki delikanlılar da çok hoş. söyledikleri şarkıya benziyorlar.

bu
bu

Çarşamba, Temmuz 06, 2011

insan "hoşlandığı çocuk"la asansörde, ıssız adada filan başbaşa kalmak istiyorsa ona yazık. başka kimse olmasın istiyor, çünkü başka seçenekler varken sizin eşleşmeniz mümkün değil. diyeceksiniz ki beni yeterince tanımıyor. tanısa severdi, o yüzden ıssız adada başbaşa kalmak istiyorum. çok safsın, ayrıca yalan söylüyorsun. sana gerçekten yazık. çünkü sen sadece çok acil cinsel ihtiyaç halinde (adada) sana tenezzül edebileceğini biliyorsun, buna da razısın.

bu bağlamda ismail yk'nın yeni şarkısına değinmek istiyorum: sanane. ismail yk'yı her zaman dürüst ve açıksözlü olduğu için severim, abazanlıksa abazanlık, bunu utanmadan söylemesi, üfle filan demesi çok hoş. popçular coolluklarını bozmamaya çalışarak eski sevgililerine laf sokarken ismail yk, samimice "allah belanı versin yar" dedi. ben bu duyguyu daha rahat anlıyorum. ama bu sana ne kesinlikle benim şu şarkımın aynısı:

je veux pas t'oublier (seni unutmak istemiyorum), 2006, sanatçının kendi adını taşıyan ilk allbümü

ancak depresif aşk şarkılarında en güzeli: seni seviyorum, bu gece gir kollarıma. (bora öztoprak) bakın size üzgün aşk şarkısı yapmanın formülünü vereyim: içine biraz abazanlık koyun. ve güzel bir melodi. ama bu şarkı her şeyi aşıyor. müthiş bir şarkı. lisede bunu hoşlandığım voleyboycu çocuğu düşünerek dinlerdim. o da bazen bu şarkıyı söylerdi, sesi de güzeldi. ah ne değişiktir gençlikte hissedilen şeyler! ama daha kötüsü, bundan bir adım öteye gidememektir... bir yerden sonra insan hala geceleri ismail yk gibi kız peşinde, gündüzleri aklına bir platonik aşkı olduğunu getirerek hüzünlü takılmamalı. bu espiri kardeşimin:))

bu arada, gay pride denilen eşcinsel onur yürüşüne çoğu gazete, tv kanalı yer vermemiş, bari blog olarak verelim, çünkü inanılmaz kalabalıktı, bütün istiklal caddesi doluydu. hem de çok hoş, eğlenceliydi. mitinglerde benim gözlerim doluyor. ne mitingi olursa olsun, isterse hitler'in konuşması olsun. ama mitinge gidince ağlıyorum. burada da salak gibi ağladım. sonra bayrağın ucundan tuttum. biber gazı attılar. bu da kendini bilmez bir davranıştı. ulan polis, orda hudutlar içinde uslu uslu, şirin şirin yürüyen bir topluluk var, mal mısın? üstelik o kadar kalabalığın, hele de çocukların, bebeklerin olduğu bir yere gaz atmak ne kadar çirkin. ya bir şey olursa? sen ne hakla benim üstüme gaz atıyorsun? ben senin üstüne gaz atsam hoşuna gider mi? böyle giderse hiç arkadaşınız kalmayacak canım...

tu- shakira

tu

shakira'ya hayranım. şarkılarını da kendi yazıyormuş. sesi, o minyon güzelliği, müthiş şarkıları harika. siyasi olarak bilemiyorum, özel hayatını pek. en sevdiğim şarkısı tu. bu şarkı da size gelsin. shakira depresyondayken yazmış olabilir. ay canım, çok seviyorum.

sevdiğim şarkıcılar:
shakira
atiye
garfunkel and oates

Çarşamba, Haziran 29, 2011

lan buraya bakın

cumartesi benim doğumgünüm. bana hediye vermek isteyen, kutlamak isteyen olursa mail atsın. evde şeyedeceğim herhalde. belki gelmek istersiniz. ama evde şeyetemeye debilirim. ezgi yaldız. özellikle sen canım...

Pazar, Haziran 26, 2011

annemler "beyaz geceler" turuna çıktı. beni evde tek başıma bıraktılar. ben de 40 yılda bir evde yalnız kalmış her ergen gibi "sabahlar olmasın" turuna çıktım.

geçen sene bana farklı mail adreslerinden farklı kişiliklerin ağzından komik komik mailler atan biri vardı. ben ona cevap vermedim çünkü espriyi anlamamıştım. bugün ona burdan teşekkür ediyorum. çünkü o benim "doğumgünümde bana mail atın" çağrıma kulak vermişti. ne tatlı biriydi o.

Cuma, Haziran 24, 2011

stajyerlik

ofiste çok fazla iş yaptığım söylenemez ama çok önemli şeylere tanık oluyorum. yasal danışmanlar var, onlar mültecilere BMMYK'ya giderken yardım ediyorlar. türkiye'de ancak geçici sığınmacı olabiliyorlar, ancak mülteci statüsü elde edemiyorlar. (1951 szöleşmesine konulan coğrafi çekince sebebiyle avrupa dışında mülteci kabul edilmiyor) bm'ye başvurup yıllarca üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeyi beklemeleri lazım. benim işim telefonlara bakmak ve mültecilerden gelen notları yasal danışmanlara iletmek ve birkaç basit bilgi vermek. bunun dışında çok küçük şeyler. giderek, öğrendikçe belki bir mülakata da girip gözlem yapabilirim, öyle dediler. ancak dosyaları okuyorum bir de ülkeler hakkında internette olan raporları. bir dakika önce telefonda seninle kibar kibar, farsça ile karışık türkçe konuşan adamın işkenceden kurtulmuş olduğunu bu dosyalara bakarak okuyorsun. bu herhalde "insan hakları" denen şeyin somutlaşmış hali. birçok insan bunu bir şefkat meselesi olarak görüyor, bence öyle değil. bunu soyut olarak anlayabiliyor gibiydim, anca şimdi bu anlayış pekişmiş oldu.

bugün değişik bir şey oldu. rafta duran bir dergide, hikayesini kamuya anlatmış, iranlı, genç bir kızın röportajını okumuştum. işkence, tecavüz mağduru, lezbiyen. bm buna inanmıyormuş ve habire reddediyormuş. ben de dedim bir bakayım kızın dosyasına. bir baktım ki yerleşmiş 3. bir ülkeye. sevindim.

geçen gün de rüyamda "sorry your case is closed" diyordum birine, çok üzücüydü.

oha az önce de bir adama "yarın arayın" dedim ama yarın cumartesi. neyse en azından az sonra elif gelirse adamı arayabilir çünkü adam "urgent" dedi... ben de söylerim yanlışlıkla yarın açığız dediğimi.

Perşembe, Haziran 23, 2011

işte o şarkı!!!

evet, işte, bluetooth exchange folder'dan çıkan son şaheser, oxford'dan çıkmış gibi bir ingilizceyle yazılmış o eser!!! adı: i hate studying. şarkının kendisi kadar ismi de yaratıcı hani...XDD


işte o düşündürücü sözler...
i hate studying when it becomes an obligation
im lying on the floor with books of law
i find myself lazy and selfsh and shallow
i didnt even go to school all year just to follow
im only 22 and im thinking of retiring
maybe next year cause i find it really tiring
id like to go out and buy myself an ice cream
without even thinking of contract of venture
id like to go out see a new concert without even wondering about its copyrights...

Cuma, Haziran 17, 2011


dünyanın en güzel, en kişilikli, en nazlı organı bence ayaklardır. topuklar hafifçe nasır tutmuşsa bu güzel bir ayaktır. topuğun kavuniçi, görmüş geçirmiş, fakat temiz rengi yok mu! ben fetişist değilim, ancak ayaklardan utanmanın bir insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. mahrem olduğu bir yere kadar doğrudur. ancak bu utanma aşılabilir. çıplak ayakla gezmenin verdiği o hazzı hiçbir şey yaşatamaz. ve boşuna oje filan da sürmenize gerek yok. ayaklar, bir insanın en temiz, en nazik ve narin, en sevimli kısmıdır. çocukların el ve ayakları sevilir. sevgilinin elleri sevilir, ayakları beğenilse de itiraf edilmez. fetişist, sapık sanılmaktan korkulur. böyle saçma bir şey olamaz. sapıklık, vücudun tamamını sevmek, saygı duymak demek değildir. siz de vücudunuzun tamamını sevin ve ona saygı duyun.

Salı, Haziran 14, 2011

yazın gelişi

bugün fransız eva bize milletvekilleri dağılımı, 367 vb ile ilgili şeyler sordu. hepsine cevabım: "oh, yes, yeah maybe, actually i don't know." şimdi de terasta annemlerle arkadaşları oturmuş konuşuyor seçimlerden. "bence sırrı süreyya bir feminist." (ibrahim'den kaptım) "hayır çünkü şivan perwer olayında sesi çıkmadı, ikiyüzlü." "hadi ya, öyle miymiş?" "chp'nin kemikleşmiş tayfası ölerek yok olacak." "ee, o zaman heslere ne diyorsun? allah allah yani!" "hesap uzmanları böyle oluyor."

2007'de, 19 yaşında oy kullanırken ne hissettiysem pazar günü de aynı ruh hali içindeydim (bakın şurada yazmaya çalışmışım) demek ki hala siyasetten hiç anlamıyorum. sağolsun bugün bunu eva ile beraber teyit ettik.

stajım ise muhteşem! gerçekten bir şeyler öğretmeye çalışıyorlar insana. fakat daha çok yeniyim. annemler tatile gidecek diye kendimi, yaz mevsiminin bu zamanlarında hep olduğu gibi boşlukta, sahipsiz, korkunç hissediyorum. geçen yaz da yeraltı sado mazo dünyasını anlatan bir film izliyorduk geceyarısı ekin'le. babam da kanepede uyukluyordu. sonra ekin bana şiddet dolu filmlerle ilgili bir şeyler anlatmaya başladı uyduruk uyduruk. gözlerinde erkek çocuklarının bu tür konulardan bahsederken konunun ciddiyetini kavramamaktan da gelen tuhaf bir zevk pırıltısı vardı. "sus" dedim, "sussana be!" sonra öyle bir bağırmışım ki babam yattığı kanepeden zıplayarak uyandı. o gün ertesi gün, hep içim üşüdü tuhaf tuhaf. annemin koynundan çıkmıyordum. yaz gelince, günler boşalınca böyle oluyorum hep... bir boşluk duygusu, bir tedirginlik. gelecekten korkuş.

Pazar, Haziran 12, 2011

....'de staja başladım. haftada 3 gün, 3 ay sürüyor. iki gün eğitim vardı, iki gün de staj yaptım. insanları sevdim galiba. pek konuşmadım onlarla. iki kişi var bize eğitim veren. ikisi de sakin, sıcak kişiler. bir de tercümanlar var. macid diye bir adam var, güleryüzlü, sıcakkanlı. benimle beraber başlayan eva diye new yorklu bir erasmus öğrencisi kız var. bir de hukuk öğrencisi fransız bir kız, o da eva. aslında yabancı stajyerlerin hepsi biraz birbirine benziyor. new yorklu eva favorim.

Perşembe, Haziran 02, 2011

şu eşşoğlueşeklere bakın hele

çok sevgili blog, şu "mandarins" kitabında camus'nün haytını anlatıyormuş. orada paula var, camus'nün karısıymış. işte bu kadını camus aldattıkça aldatmış ve kadıncağız bu yüzden akıl hastahanelerinde yatıyor, kitapta da var. her neyse, baktım camus bu kadını kimle aldatmış, maria casares diye bir aktris. hatta internette bir filmi var ki orda da 2. kadın olmuş. google'da ilk çıkan şu resme bakın camus ile casares cilveleşiyor:

Cumartesi, Nisan 23, 2011

yes, i've been bitching around (ne demekse)

merhaba, o kadar mutluyum ki anlatamam. bir kere şu sınav denen rezillik bitti. bu konuda bir şarkı yazdım, onu da koyacağım. bilgisayarımın kablosu koptu, onu yaptırdım. ah yaptırmaz olaydım. bilgisayarsız çok mutluydum, sınavlar bitince harikaydı. param da vardı, arkadaşlarımla bira içmeye gidecek. örneğin bugün sevil'in doğumgünüydü. internet denen manyaklıktan uzaktayken şu kitapları okudum:

zülfü livaneli, serenad
esat mahmut karakurt, vahşi bir kız sevdim
esat mahmut karakurt, ankara ekspresi
refik halit karay, iki cisimli kadın
otostopçunun galaksi rehberi
yabancı
işte şimdi hapı yuttum
hadi ama baba

eh, son ikisi christine nöbtsinger'in yazdığı çocuk kitapları ama bence onlar da sayılmalı.

bu kadar az olduğuna bakmayın, bunları iki üç günde okudum yemin ederim. ve bol bol gazete, televizyon... bir de ırmak'la beraber ekososyalistlerin toplantılarına katıldım. ve bir de dedemler geldi. ah, işte böyle. bilgisayarımın tamir edilmesinden dolayı çok üzgünüm... meğersem tüm sıkıntılarımın sebebi buymuş. normal, ideal bir yaşam internetsiz olanmış!

veya ben interneti kullanmayı bilmiyorum. saçma sapan şeyler okuyup duruyorum. kendimi girdapların içine ataıyorum böyle yaparak.

ilerleyen günlerde ankara'ya gideceğiz sınıfla beraber. ticaretten kalacağım. üç sınav açıklandı, üçünden de geçtim. karşılaştırmalı 65, borçlar 65, usul 59. allah beni nazarlardan korusun ya rabbim. gerçi kimileri bu notları beğenmez ama benim için mükemmel notlar. maşallah..

Pazar, Nisan 03, 2011

hüzünlü bir ergenlik şarkısı: dostluk

benim arkadaşlarım var, hepsine de bayılırım, ancak burda eskiden burada sık sık adı geçen t'yi anlatmak isterim. evet çoğu yazımı bu ince ve uzun kıza yazardım ve fakat çoğu zaman farkında dahi değilmişim. ondan sonra birkaç tane daha içine aşk karışmış dostluk yaşadım, 20 yaşımı geçince ise bu kalp ağrıları yatıştı, daha dingin ve sağlıklı duygulara bıraktılar. 20 yaşımdan aşağı inmek hiç ama hiç istemezdim. tüm dünyayı çok acımasız ve tuhaf gördüğünüz bir yaşam kesitidir bu. o duygular hep kalacak zannedersiniz. benzer olaylar için çok daha az heyecanlandığınız 21'inizde güçlü bir duygular fırtınasından sağ çıkmışsınızdır. ben de 2 yıldır bu dinginlik içinde yaşıyorum. ancak eski günleri elbette andığım zamanlar oluyor.

14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.

o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.

t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.

aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)

t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.

t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.

bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.

ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.

ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.

şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.

üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.

u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?

derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.

şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.

Cumartesi, Nisan 02, 2011

manyaklar

sınıf akadaşlarım staj deneyimlerini paylaştıkça sinirden kudurmamak elde değil. bir tanesi bir adamın yanına görüşmeye gitmiş. çok önemli bir pozisyondaymış kendisi, çok da havalı. görüşmede bahçeşehir hukuktan biri varmış, okul birincisi miymiş neymiş. adam "aptalların arasında birinci olmak kolaydır" demiş buna. bizim kızı da epey aşağılamış. "neden?" diye sordum. "dayanıklılığımızı ölçmek için" dedi.

dayanıklılıkmış. tarzan mıyız biz? sen hakarete tahammül gibi köpekçe bi özelliği ölçmek yerine önce insanca bir ortamdaki iletişim becerilerini, sorumluluk duygusunu filan sınasana. ama bu manyaklar insan değil köpek aradıkları için vahşi koşullarda ne kadar dayanıklısın ona bakacaklar.

bahsi geçen herifin odasında yabancı bir alfabeyle "stayjerler köledir" yazılı bir tabela varmış. aman aman, ne orijinal bir fikir. ne kadar da samimi ve taşaklı oldun sen bunu böyle açık açık yazınca. herkes "abi adamın kim olduğu belli, zorluyor adamı ama hakkıdır yani, stajyerler köledir yazacak kadar açık sözlü ve cool herif yaa" dedi. aferin gerzek.

tamam, iğrenç olduğunuzu biliyoruz ama azıcık "politically correct" olun be!

kariyer günlerine de gitmiyorum. giden arkadaşlarım anlatıyor. ana temaları "sizi çok çalıştıracağız." hadi ya? siktirin gidin.

bir başkası izmir'de kendi deyimiyle "kıçıkırık" bir büroya başvurmuş. kıza görüşmede iq testi yapmak isteyince kız okulunun verdiği güvenle "ben size nasıl bir cv ile geliyorum ve bana iq testi mi yapıyorsunuz? hıh" diyerek gitmiş. yani, daha havalı, tanınmış bir büro olsaydı izin verebilir miydi? yok, sanmıyorum. reddetme mantığı yanlış olsa da, bu prosedüral işlemlerden de tiksiniyorum.

bilgisiyle vs herkesin tartışmasız kabul ettiği bir yere ulaştıktan sonra oradan herkese küçümseyici bakışlar fırlatanları da sevmem. bütün bilgini görgünü çöpe at daha iyi. "ama adamın hakkı şimdi, onun gibi kaç tane var?" bana ne? bana ne yani? önce adam olsun. ben ona önemli bir şahıs olamazsın demedim adam olamazsın dedim.

oh, boşalttım içimi dışımı.

Cuma, Nisan 01, 2011

yeni bir şey


biz bu nazmiye teyze ve saf komşusu şeysini teyzemle yarattık. teyzem saf komşu oluyordu: nişanlı, hafif salak ve nazmiye teyzeyi çok ayıplıyor. ben de nazmiye teyze idim: internet delisi yaşlı kadın. internette habire mirc programıyla çet sitelerine giriyor, msn'de görüntülü sohbet ediyor (cam açmak) ve ağzı çok küfürlü. bunu teyzemle yaparken ben acayip küfürler ederdim teyzem de kızardı (gülmeyle karışık)

aslında nazmiye teyze bizim komuşumuzdu ama kesinlikle çok tatlı, saf ve terbiyeli bir kadındı burda onun adını kullandığım için özür diliyorum.

körler sağırlar birbirini ağırlar

körler sağırlar birbirini ağırlar 1

e.y.: ben böyle birbirimize farklı şeylerle gelmemizi seviyorum. her hafta yeni bişeyle geliyoruz yani.
ben: nasıl yani örnek ver?
e.y.: ne bileyim mesela ben sana ece temelkuran'la geldim sen bana arşaluys kayır'ın kim olduğuyla.
ben: sen bana lübnan'la geldin ben sana yenikapı tiyatrosuyla.
e.y.: ben sana kadın araştırmaları kulübüyle geldim sen bana çağrı sert'in okulu çoktan bitirdiği haberiyle.
ben: oha çok yararlı işler konuşmuşuz.
e.y.: kesinlikle çok yararlı işlerlen meşgulüz.

körler sağırlar birbirini ağırlar 2

sevil: e.ş. yerim seni çok tatlısın.
ben: sen asıl var ya çok güzelsin.
sevil: ay hayır sen çok akıllısın asıl.
ben: kesinlikle sende müthiş meziyetler var.
sevil: sensiz bir hayat düşünemiyorum.
ben: asıl senin yerin doldurulmaz.

sonuç

e.y., sevil ve e.ş. 45 yaşında hala kendilerinin ve birbirlerinin süper olduğu inancıyla yaşıyorlardı. bunun için acayip ihtiyaçları olmasına rağmen botoks yaptırmadılar.

Perşembe, Mart 31, 2011

muscled man

bir iki ay oldu bu şarkıyı yazalı. şimdi çektim ve koyuyorum hemen. daha bir sürü şarkı var koyacağım, ama şimdi vaktim yok allah kahretmesin ki yani çok meşgulüm canım.

çirkin şivem, lafları yutmam, cep telefonunun kötü kaydı sebebiyle anlaşılmama ihtimaline karşı sözler:

i get uglier everyday, i get fatter
i didn't even feel like a woman until i met you that evening
for a while
you were shinig in the place, you were shining
oh you looked so cute and ravissant with your fantastic eyes and your fantastic smile
say, why do you keep all these muscles?
do they make you happy?
oh, you're such a, such a pretty boy
i think thaat's what makes you free
from the problems of the world

Çarşamba, Mart 30, 2011















dün derste o kadar sıkıldım ki şunları çizdim. arada bunları
nurbanu'ya gösterdim, o da "aa, ne güzel derken sevil geldi ve "sakın kanma yıllardır aynı şeyleri çiziyor hiçbir gelişme göstermedi" dedi. çok güldüm çünkü sevil çoğu zaman
doğruları söyler.

Pazar, Mart 27, 2011

internet sevdalısı

internete girmeme kararı vermiştim ama bozdum.

bu cuma yüksel abla'nın yazdığı oyuna gittim, ilyas oynuyordu. çok güzel oynadı ilyas. orda ziya'yı gördüm. ziya da öykü gelmiş, ona gidiyormuş. ben de peşine takıldım. sonra akşam eve geldim. sabah annem sabahın köründe beni kaldırdı. spora gittim ama çok koşamadım. eve geldik, dünden kalmış şarabı içtik, uykum geldi, uyudum, akşam kalkıp yetenek sizsiniz'i izledim. bomboş bir gündü.

bu sabah kalktık, yıldız parkı'nda koştuk. nüsa teyze ile balkonda kahvaltı ettik, sonra televizyonda fuat amca'nın programını izledik. sonra sırasıyla çisem'i, ibrahim'i, deniz'i aradım, hiçbiri benimle sinemaya gelmedi. sonra ben de kendim kaybedenler kulübü'ne gittim. merak ediyordum. bizim devrede cansu diye bir kızın amcası bunların öyküsünü yazmıştı, ama ben ne olduğunu bilmiyordum öykünün, cansu ve kardeşi hep bahsederdi. hatta amcasının adı da hikmet temel akarsu. imiş. cansu çok cool bir kızdı, aynı filmdeki tipler gibi. upuzun saçları, alternatif rakçı tarzı vardı. ben çok beğenirdim onları, ama onlara benzemiyordum. yine de heyecanlandırır bu tipler beni. filmi de çok beğendim. ilk defa bu kadar değişik bir şey izliyorum, çok hoşuma gitti. eski meraklarım christiane f, eroin güncesi ve necdet şen'e bu da eklenir. gerçi artık bir feminst olarak necdet şen'i beğenmemem gerekiyor.

filmden en rakın roll duygularla çıktım, dedim bari bir yerimi deldireyim, mesela kulağımı (ne alakaysa yemin ederim). ama baktım yağmur yağıyor, eve geldim. o akşam kolektif ve komandit ortaklıklar konusunu okumaya kararlıydım ama bunu çok "sistemin işi" buldum, bulmaca çözmeye başladım. ama bu da rakın roll bir davranış değildi, ben de mecburen çamaşırları astım ve sonra 2 sayfa okudum.

her neyse bari bu cool satırları yazayım. ama eminim sizi kandıramadım. ay ay. bu yazıyı cool olmak isteyen ama aile evine geç ve alkollü dönemeyen, geç dönse de çok içmemiş numarası yapmak zorunda kalan gençlere adıyorum. bence gerçek kaybeden biziz. sevgiler.

Perşembe, Mart 24, 2011

mutsuzluk rapsodisi

geçen cumadan bu cumaya haftamdan biraz bahsedeyim:

cuma, mutsuzluk rapsodisi başladı. ince ince yağan bir yağmur gibi içimde çiseledi. ıyy, berbat bir tanım. şimdi ben tiyatroya gidecektim. ama eve geldim, uyudum, gitmedim. sonra kalktım. cuma akşamıydı, ooo tüm avrupa kıtası eller havada yapıyordu, ben duvarlarlan konuşuyordum. işte mutsuzluk rapsodisi başlamıştı.

haftasonu spor filan yaptım, bu sayede 2 buçuk kilo verdim. haftaiçi okula gitim, seminerlere katıldım. bir gün okulu ektim, şu kaybedenler klübü adlı programı merak ettim, onu dinledim. çok tuhafmış. irvin yalom'un bir kitabını aldım. ticaretten sunum yaptım. yasaman bana "utangaç mısın?" diye sordu, ben de "hayır, ticaret dersini ve genel olarak özel hukuku sevmiyorum" dedim. (hukuku diyecekken kendimi zor tuttum) ooo, ertesi gün seçil geldi bana dedi ki "kız sen ne demişsin yasaman'a" sanki adama tutup "ticaret ne lan!! ticaret ne!" demişim. bunun üzerine yasaman bana sunum verdi. ah küçük olsam!

küçükken sevdiğim işi yapardım. sevdiğim iş küçük adamcılık oynamaktı. küçük adamcılığın 2 türü vardır:

1.KAĞIT BEBEKLER
dinleyip okuduğum masal karakterlerini resmederdim, sonra da bunları keserdim. bunları konuşturarak oynardım. tabi hepsinin ömrü vardı. yıpranınca yenilerini yapardım. kardeşim doğunca ona da yaptım. o bana "saçı şöyle olsun, gözü şöyle olsun, etek giysin" diye tarif ederdi, ben çizer, keserdim, sonra da saatlerce oynardık.

2.KOL SAATİ, TEL TOKA, KANCALI TOKA
kol saati babadır. kadranı kafa, kolları kolları. 2 tel tokayı birbirine geçir, bu çocuktur. tokalar çocuğun kollarıdır. bir de kancalı lastik toka bul, bu annedir. kancalar onun elleridir. vücutlarının gerisi hayalidir.

Her Zamanki Senaryolar:

a. çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onu bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder.

b. anne ve çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onları bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder. anneyle sevişir, koklaşır. bu sırada çocuk uyur.

dün de eski günlerime dönerek şu yukarıdaki kağıt bebekleri yaptım, ama bunlar çok küçük.

i hate


sabahtan beri ingilizce olarak kafamın içinde tekrarayıp duruyorum: "i hate! i hate!" neden bunu ingilizce olarak tekrarlıyorum, türkçesi yok mu? "nefret ediyorum." yok, ağzı güzelce doldurmuyor. kimbilir şimdi kaç tane ayakkabıcı, kuyumcu, öğrenci, öğretmen, doktor ve hatta terzi benimle aynı şeyi söylüyor. ingilizce, türkçe veya kendi dillerinde.

ve en kötüsü şikayetlerinizin yerine gitmemesi. haydi bir dilekçe yazalım:

"Sayın yetkili,

Dünyanız 1988 doğumlu 02071988trist numaralı kuluyum. Sevmediğim bölümü okumaktan, ev işi yapmaktan, ana baba kısıtlamalarından bezmiş vaziyetteyim. Bunların son bulması için gereğinin yapılmasını arz ederim.

Saygılarımla,

E.Ş."

sizce böyle bir dilekçeyi kim dikkate alır? kimse! bunun adı fransız idare hukukunda "recours gracieux" oluyor, yani çevirmeye çalışırsak "temenni başvuru". yani bir haktan değil, bir temenniden bahsediyoruz. şimdi yetkilinin boş vakti olmuş ve diyelim cevap vermiş:

"Sayın E.Ş,

İdari hedeflerimiz ve yönetim politikamız öncelikle kadersiz Japonya, Libya, ve dünyamızın kanayan yarası olan Somali halklarının durumunun iyileştirilmesi, AİDS'le mücadele vesair hususlar üzerinde yoğunlaştığından, sizin coğrafyanızda ise can sıkıntınızdan daha majör boyutta ve daha acil nitelikte sorunlar saptanmış olduğundan, sözünü ettiğiniz kronik can sıkıntısı ve küçük sorumluluklardan bezmiş olma halinin bir anomali teşkil etmeyip hayatın olağan akışı içinde toplumun büyük bir kesiminin maruz kaldığı gerçekler olduğu tespit edilmiş bulunduğundan, kaldı ki yaz döneminde bu sıkıntılardan kısmen de olsa muaf tutulduğunuz dosyanızdan açıkça anlaşıldığından, Yargıtay istemizin reddine ve hakkınızdaki kararın onanmasına karar vermiştir.

İmza: YETKİLİ KUTSAL GÜÇ (mühür)"

daha yazardım ama ütü yapıcam.

güle güle sevgili bezginler!!!!

Perşembe, Mart 17, 2011

geçen gün ırmak'a "ekolojist, anti militarist, feminist ve devrimci bir grubun içine sok beni" dedim. o da "troçkist mi olsun stalinist mi?" diye sordu. ben de "valla troçkist kulağa daha hoş geliyor. ben öyle çok derin okumalar yapamam. birkaç gazete okurum o kadar. birgün ve bianet iyi midir?" diye sordum. ırmak tabi ki amacımın habire sigara içen, saçlı ve sakallı çocuklarla tanışmak olduğunu anlayıp güldü. "hayatın yalan" demesine rağmen "salı akşamı kantine gel, bir konuşma olacak" dedi.

salı akşamı üniversite gençlik hareketleri konulu çok güzel bir konuşma yaptılar. sonra da çırağan'a içmeye gittik. bana dergilerini verip dalga geçmek için "bunu oku, sonra konuşuruz" diyip güldüle.

ama habire sigara içen saçlı sakallı çocuk yoktu. bir tane imamı kızı vardı, onu sevdim baya.

Pazar, Mart 13, 2011

duygusuzca gezinmekten dönenler


christiane f'nin kitabını okumadım, ama filmi izledim. ve de şu röportajı okudum, o kadar tuhaf bir şey ki, insanın aklı almıyor. röportaj tam benim bayıldığım cinsten.

şimdi ise son şeyler ülkesi gibi bir hale düşecekken canla başla, iyi niyetlerle çalışan japonları izliyorum televizyondan. milyonlarca var olma biçimi var şu dünyada.

bir keresinde sarhoşken deniz avcı'ya "neden uyuşturucu bağımlısı olmalıyız?" konulu bir nutuk atmıştım. sanırım christiane f ve türevlerinin bir tür simge oluşu yüzünden gözümüzde.

bütün bir neslilin!

samson

bugün regina spektor'ın "samson" adlı şarkısını dinliyordum bulaşık yıkarken. çok tatlı bir şarkı. sözleri şunlar. (ben de google'a alıştım iyice, üstteki resmi de ordan buldum, rembrant'ın imiş) şimdi çok hoş, çünkü erkeklerin gücünü kaybetme korkusuyla iyi dalga geçiyor. "ben samson'ı çok sevdim, o da beni sevdi, saçını da beraber kestik ama incil bunu not düşmedi, tarih bunu yazmadı." diyen sevimli mi sevimli bir şarkı bu.

yukarıdaki duruma düşmekten çok korkarlar bu tipler. korktukça da saldırganlaşırlar. peki, gerek var mı? aramızda bir hükmeden mi olmalı, bir de hükmedilen mi olmalı? belki de bdsm'ciler bu gerçeği bir oyuna dönüştürdükleri için "özgürleştiklerini" söylüyorlar, kimbilir? orada bir efendi, bir de köle var ama "gerçek şiddet" yok, yani bir tür dalga geçmek var, sonra arada rol değişimi var, belki de gerçek rollere bir karşı çıkıştır? bilemeyiz.

işte etrafımız samson öyküsünden ders almış, kadını şeytan zanneden ve orda burda "zerrece değer vermem" beyanatlarında bulunan erkek çocuklarıyla çevrili. onlara aşık veysel stili sormak gerekiyor, "şeytan bunun neresinde?"

Cumartesi, Mart 12, 2011

tabipler eylemi

az önce annem ankara'ya hekimlerin hükümetin sağlık politikasına karşı düzenlediği mitinge katılmaya gitti. çok endişeliyim. beni de götür dedim ama istemedi. böyle bir vaziyete ailesini ve duygularını karıştıramazmış. çok ses tek yürek mitingin adı. neden doktorlar yürüyor derseniz bunu size uzun uzun açıklayamam, şu haber linkine tıklayın:

http://www.haberler.com/antalya-tabip-odasi-13-mart-taki-eyleme-katiliyor-2582933-haberi/

bir de şuna, isterseniz.

doktorlar toplumda bir elleri yağda, bir elleri balda, zengin sahtekar, züppe bir kesim olarak tanınıyor ve hiç sevilmiyor. ama bunun popülist bir politika olduğu, doktor düşmanlığının "ben de kunta kinte'ydim" diyen başbakanın, sağlık bakanının yayılmasını istedikleri bir şey olduğu bilinsin. hastaların kunta kinte olmasının suçu doktorlarda değildir. şu an poliklinikte ortalama 4 dakikada bir hasta bakmak durumundalar. hele asistanlıkta. ben çocukken annem abartısız 2 günde bir nöbetçi olurdu ve eve ölmüş vaziyette gelirdi. üstelik diğer doktorlardan inanılmaz mobbing gördüğünü biliyorum, işler böyle yürüyor çünkü. her meslekte olduğu gibi bu meslekteki insanların çoğunun acayip paracı olduğu da doğrudur. ama bu köleleştirici, çalışma özgürlüğünü kısıtlayıcı politikaları haklı kılmaz.

geçen gün başbakan mı, sağlık bakanı mı bilmiyorum "bir asistan yılda 6000 kazanabiliyor" demiş. yuh!!! nerde o asistan söylesinler. annem 85 yılından beri doktorluk yaapıyor, uzman genel cerrah olarak aldığı maaş döneriyle möneriyle ayda 4000. muaynehanesi ise yok, zaten mevcut yasalarla açması çok zor. bir nöbetin ücreti (36 saat) 25 TL. emekli maaşı 1300 TL. annem emekli olup bir tıp merkezinde part time çalışmak hayalleri kuruyordu, fakat yasal olarak bu mümkün değilmiş.

bu paraların az olduğunu söylemiyorum kesinlikle. sadece kamuoyuna yansıtılan "zengin doktor" şeyinden bahsediyorum. ayrıca bir düşünün. bunlar tuzu kuru insanlar değiller. hep annemi anlattım farkındayım ama annem ilkokul mezunu bir terzinin 4 çocuğundan biri, öss sınavında içel il birincisi. 80 darbesinden 1 yıl önce, 17 yaşında tek başına gelmiş istanbul'a. bizden çok daha kötü koşullarda okumuş ve çalışmak kavramı çok farklıdır. örneğin ben sınıf geçmek için deli gibi çalışırım ve annem bakıp "çok az çalışıyorsun sen" der. hayatı çalışmak çünkü. ayrıca bir doktorun hayatı mesleğidir ister istemez. bir grup hekimi oturup konuşurken dinleyin, hep hekimlikten bahsederler, hayatları budur. "rektoskopi, kolonosopi, meme sea, eks oldu" bu kelimelerden başka şey bilmezler.

şüphesiz en çok çalışan bu meslek grubuna karşı hastayı düşman etmek, kendi yapamadığının suçunu başkasına atmak değildir de nedir? tüm başhekimleri yandaşlarından seç, hastahaneleri bir tür şirkete dönüştür, ve sonra gidip seçmene sağlık sistemini ne kadar düzelttiğinle hava at. oysa gerçek, hasta hakları ve hekim haklarının ayrılmaz olduğudur. paracı, düzenbaz insanlar her meslekte vardır, ama esasen çoğu hekim hastaları için yaşar. karşılığında ise sadece saygı görmek, ciddiye alınmak ister. tıpkı diğer meslek grubu mensupları gibi. ama iktidar hala halkı tebaası gibi görüyorsa hiçbir meslek grubu hak ettiği saygıya ve saygınlığa kavuşamaz.

bu arada, internette "inversion recovery" takma isimli bir kişinin görüşlerini çok beğendim, yazayım:
bu miting ile ilgili ifade etmek istediğim birkaç şey var:
1- bu miting, hekimler daha çok para alsın diye yapılmıyor.
2- mitingin amacı son kullanıcı olarak sizlere sunulacak hizmetin kalitesinin arttırılması için bir farkındalık yaratmaktır.
3- yoksa eskiden standart sosyal güvenceyle ulaşabildiğimiz hekimlere, tetkik ve tedavilere artık ulaşamayacağız.
4- mantık dışı kurum ödemesi (hekim ödemesi değil) metodları nedeniyle daha az tetkik edileceksiniz.
5- kalite değil kantite öne çıktığı için daha fazla hastanın görüldüğü bu iklimde minimum tetkikle tedaviden tanınıza gidilmeye çalışılacak. gripten öksürüyor iseniz sorun yok. ama ya başka bir neden söz konusu ise?
6- canınızı emanet ettiğiniz insanların kalite profili düşmek yolunda. bu mesleklerin fakültelerini tercih edecek öğrenci profili aşağı doğru gidecek, k12'den farksız tıp fakültelerinde bir de deneyimli öğretim üyeleri kaçmış ya da uzaklaşmış olacağı için her anlamda kötü / tecrübesiz / bilgisiz biçimde mezun olacaklar. bu insanlar ihtiyarlığınızda size ya da çocuklarınıza sağlık hizmeti sunacak. o zaman gerçekten doktorlardan nefret etme sebepleri neymiş herkes görecek.

baya iyi yazmış. vay anam vay nasıl yazanlar varr.

Salı, Mart 08, 2011

soraya'yı taşlamak

bugün okulda soraya'yı taşlamak filminin gösterimi vardı. bu film hakkında ne yazacağımı bilmiyorum, zira insanı hissizleştiren bir yanı var. ağla, ağla ve gözpınarları sonunda kuruyor. en kötüsü de şu ibare: "based on a true story" tüm görmezden gelme yollarını tıkayan ifade.

yollu adlı arkadaş blogunda "sikliler" diyordu hep, "dünya bir sikin keyfinin etrafında dönüyor". sanırım ne demek istediğini bu filmi izledikten sonra daha açık, dümdüz, net anladım. öfkenin de faydasız kaldığı bir alan bu. acıma duygusunu hissetmek istemediğiniz bir alan. filmin kanımca en yumuşacık sahnesi süreyya'nın kızlarıyla kırlarda dolaştığı ve onları "azizem" diye sevdiği sahneydi. en öfkelendiğim sahneyse filmin ta en başında, süreyya kocasına "biz neyle yaşayacağız? senin şerefin yok mu?" dediğinde, o küçücük oğlunun kalkıp "sen babamla ne hakla böyle konuşuyorsun?" diyerek diklendiği sahneydi. bir çocuğun beyninin bir "erkek"in beynine nasıl hunharca dönüştürüldüğünü vs. ve iğrençlik, taşlama sahnesi. süreyya'nın "bir insana bunu nasıl yapabilirsiniz?" dediği sahne. kanlar içinde tek gözünü açması, hala yaşıyor olması. o gözle linççi kalabalığa bakması. bizim de onunla beraber hissettiğimiz bir yalnızlık. insanın duygusal, zihinsel kapasitesini zorluyor.

bunun üzerine biraz bakındım ilk ulaştığım(ki kaynak da ekşisözlük) siteler şunlar oldu, bir yazar belirtmiş. daha fazla site görürsem onları da yazarım. bir de eskiden beri olan avaaz.org'u biliyorum:
http://www.stophonourkillings.com/
http://www.stopstonningnow.com/
http://www.stop-stoning.org/

bilmiyorum ki daha ne diyebilirim. gösterimi yapan klüpteki kız "sakine'yi kurtarmaya çalışıyoruz şimdi" dedi. uzun süreden beri bunu duyuyordum. facebook ne kadar etkili bir site bilmiyorum ama sayfası şu:

http://www.facebook.com/savesakineh

çocuklarının hazırladığı şöyle bir çağrı var:

http://stopstonningnow.com/sakine/sakin284.php?nr=50326944&lang=tu

bir an için kendi anneme baktım. benim pamuk tenli, güzel yüzlü, güzel kadın anneme. köylerde "kadın anam" derler ve bu bir iltifattır. onu kaybettiğimi, onu korkunç sahneler içinde gördüğümü bir an için tasavvur ettim.

valla ben bunları dile getirmek konusunda çok beceriksizim. nitekim bu akşam da lüzumsuz yere babama "sen cinsiyetçi ve maço bir herifsin" diye bağırdım. galiba yanlış kişiye bağırdım çünkü sonradan kalbimde pişmanlık ve hüzün hissettim. gidip özür diledim babamdan. o da az sonra kabul etti özürümü, sarıldık.

bu dünyada hayatını penisinin keyfine göre yönlendirmeyen, dünyaya sikinin penceresinden bakmayan, ideolojileri, dini, her şeyi sikine göre biçimlendirmeyen erkekler de var. karşındakinin insan olduğunu unutmayan, saygı denen şeyden haberdar erkekler bunlar. ben hayatımı bunlarla geçireceğim ve diğerlerinin bomboş ve dünyayı bombok bir yer haline sokan özgüvenleriyle savaşacağım. inşallah.

kadın sorunuyla ilgili biri değilim pek, hatta neredeyse hiç, bu konuda hiç okuyup kafa yormam, ama hislerim ve düşüncelerim bunlar. sevgiler.

Pazartesi, Mart 07, 2011

4 gün ne boş işlerle geçti

cuma günü annemle sinemaya gittik (zoraki kral). sonra spor yaptım.

cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.

pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.

pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.

bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.

sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...

bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.

yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.

bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.

Perşembe, Mart 03, 2011

esmeray, deniz

bugün itü ayazağa'da yalnız kadın diye bir oyun vardı, ezgi yaldız beni de çağırdı. esmeray diye bir oyuncu oynuyordu. ünlüymüş ve travestiymiş. çok güzel bir oyundu, hem de esmeray çok güzel oynuyordu. şiveli bir konuşması vardı ki rolüne çok yakışmıştı. ben istanbul türkçesindense şiveleri daha çok beğeniyorum. sınıf arkadaşım ibrahim'in (urfa) hafif hafif, alttan alttan beliren şivesiyle başladım şiveleri sevmeye. o gün bugündür güzel bir şive duyunca içimin yağları eriyor.

sonra da denizlere gittim. çok güzel bir yemek yapmış. elim boş gittiğim için habire yemeği övmek zorunda kaldım. ama allahı var, yemek güzeldi. saat 11 olmadan deniz beni postaladı. işte bugünüm de böyle geçti. gizemli, az konuşan insanlara özeniyorum.

"inşallah bir gün senin de başına gelir de görürsün." demek lazım. "usulsüz işler inşallah sizin de başınıza gelir, kapalı kapılar ardında çürürsünüz, tıpkı bugün 'oh olsun' dedikleriniz gibi." bu kadar da fevri ve kinciyim. ama usulsüz işlere karşı içinde isyan duymamak elde değil.

Çarşamba, Mart 02, 2011

sevgili üniversite dö strazburg,

size yazdığım o motivasyon mektubu var ya, tamamen yalan. size gelmek, sizde okumak istiyorum evet, ama tek motivasyonum ezgi yaldız'ın "tam öğrenci şehri, eskişehir gibi, ortam süper" lafıdır.

"sanatla yakından ilgiliyim. aynı zamanda kamu hukuna, özellikle devletler umumi hukukuna, karşılaştırmalı hukuka ve insan hakları hukukuna tutku derecesinde bir ilgim var. sanatsal ve politik dünyanın ayrılmaz bir ikili olduğuna inanıyorum." demiştim. aslında bu cümleleri geçen sene ilker'in yazdığı mektuptan çaldım. ha, bu dersleri nispeten sevdiğim doğrudur, çünkü ticaretten filan tiksiniyorum.

"carré de malberg, aubry gibi isimlerle tanınmış, bir geleneği olan, topluluk hukukuna önemli doktrinal katkılarıyla ünü üniversitenizde okumak bir ayrıcalıktır" yazmıştım. açıkçası bu isimleri internet sitenizde gördüm. ha derslerde de duyduk, ama ben pek ilgilenmemiştim açıkçası. ama herhalde öyledir.

"bir amacım var, o da daha yaşanılabilir bir dünya. hukukçu olmak artık uluslar üstü bir anlam kazandı. avrupa birliği hukuku için çok yaşamsal bir yere sahip şehrinizde erasmus programıyla bir dönem geçirecek olmak beni heyecanlandırıyor" da demiştim. ay buna inandıysanız çok safsınız gerçekten. türklerin yüzde 99unun avrupa birliğine karşı olduğu biliniyor. ayrıca götü kalkık, züppe fransızlardan tiksinti derecesinde hoşlanmıyorum. yaşamda da bir amacım yok. duyarlı olduğum tek konu eşcinsel hakları. o da annemle babama eşcinsel arkadaşlarımdan bahsederek provokasyon yaratmaktan ibaret bir uğraş sadece...

motivasyon mektubu yaz demişsiniz, beni motive eden tek şeyi söyleyeyim mi? jean, pierre ve arnaud. bunlardan da açıkçası çok umudum yok... erasmusa gitmek isteyen yüzlerce türk gencinden hiçbi farkım yok. hatta dünya gencinden, çünkü sevgili strazburg, dünya gençleri de en az biz türk gençleri kadar boşbeleş insanlar. sorry.

not: strazburg, sana sınıftan başka bir çocuk daha başvurmuş. ne olur onu kabul etme, beni et. benim not ortalamam çok çok daha düşük, ama beni tanısan daha çok seversin bence. o, nasıl diyeyim, o kadar da iyi bir çocuk değil. yani onun da seni yazdığını öğrenince düşmanım oldu. pliiiz pliiiz pliiiz.

sincerly yourzzzz, xxxx

e.ş.