Salı, Eylül 16, 2008

hello sivik

isteyim, yapacak bir seyim yok ben de aklima gelen yeni ve cok sahane fikirleri yaziyim, paylasiyim dedim. son zamanlarda kafami astrolojiyle bozdum. bu da iyi bisey diil. yani kafami karakterimle bozmus olmak demek bu. tamam, saglam temelleri olan bir kac sey var elbette ama gerisi olusturulmus bos bir mukavva kutu gibi. yengec yengec. bu da burcum. ozelliklerini okuyup duruyorum.ve her seferinde kendi kendime hmm ben boyle boyleyim diyerek mutlu oluyorum. ben boyle boyleyim dedikce oyle oyle davranmaya alisiyorum ve sonunda dun, asiri bir ic sikintisiyla uyandim: oha dedim, e.s., kendini nasıl bir dar cemberin icine hapsettiginin farkinda misin??

beni bu dar cemberde tutan bir insan da milan kundera. onun o utangac kizlarini idol yaptim kendime tabi farkinda olmadan. yazdigim oykuler, nasil anlatsam.. bak simdi bu yazarin oykulerinin birinde utangac kiz hakkinda diyor ki "sevgilisine her seyi vermek istiyordu ama buna cabaladikca ona flortlesmenin yuzeysel hazzini veremiyordu." yani ben surekli derinlesmeye calistikca, aslinda olmayan trickadan konular uzerine yogunlastikca yogunlasiyorum ve ne oluyor? sokagin, insanlarin yuzeysel ama guzel seslerini kaciriyorum. ve budur beni bunaltan, yeah. ornegin gecen gun internette amelie hakkinda bir adam soyle demis onu okudum: montmarte da bissuru zenci olmasina ragmen filmde sirf parisin ideal goruntusune uysun diye sadece beyazlar var. benim de kafamda soyle banliyo ya da sokak gibi bi yerde, iste degisik degisik insanlarin yasamini, hayat mucadelelerini ya da eglencelerini konu alindigi bir oyku yazmak gecti. fakat bunun icin sadece dissal ogeleri kullanmak gerekiyordu. fakat ben bunu yapabilir miydim? boyle, insanlari kendimden ayri tutarak onlari sadece disardan ele alabilir miydim? bunun gibi seyler.

ben de ne yaptim, hizli gazeteci adli bir cizgiromanin ikinci cildini aldim. onu okuyarak 1994 yilinda cem boyner in kurdugu liberal siyasi parti hakkinda fikir sahibi oldum. cok sasirticiydi aslinda. ve simdi gulme ama ihtiyacim olan sey buymus! kendimin disinda bir konuda kafa yormak yani.

gecen gun sevil ve kemale ders anlattim. sevil ve kemal, onlar da bana cok iyi geldi. civil civildik. onlara benzeyen insanlarla konusmak, beni kendi trickadan sikintilarimdan uzaklastiriyor, en azindan, uzuldugum konulardan beni uzaklastiriyor, dunyadaki tek secenek bu degil!! diye dusunuyorum yani. okula gittim onlari calistirmak icin, bogaza bakarken, su evlerin birinde olsam diye gecirdim icimden, ama burda degil, ne oldu da yasamdan zevk alamaz oldum dedim, bu uzuntu 1 sene once haberdar bile olmadigin ama buna ragmen mutlu oldugun bir sey icin, sacmalama yavrum ezgi dedim kendime. ama kendine demekle olmuyor, iste.

ohoo, iyice de abartmisim, hayatimi anlatmisim. sen nasilsin? sen nasilsin? nasil oldugunu az cok tahmin ediyorum aslinda. bu maili hotmailde yaziyordum ama su an bloga koymaya karar verdim. bilmem, daha surprizli olacagi icin herhalde. bir de icinde cok ayrinti oldugu icin, okumaya usenenler olabilir. boyle surprizler yapmak da dogamda vardir. muneccim.com oyle diyor. haydi eyw.

Pazar, Eylül 14, 2008

kötü kalpli sahaf!! hızı gazeteci kitaplarının hepsine paramın yetmeyeceğini biliyordun yine de onları bana tek tek satmadın. benden başkası da alacak kadar çok seviyodur eminim. dur ama, olamaz mı?

insan mutsuz olduğunda hep kendininkine benzer acılar çeken bir başkasının yazdıklaını okumak istiyor. bu yüzden ben hep kendi yazdıklarımı okurum. nasıl olsa şu an çektiğim acıları biraz kendim yarattığım ve kendim de hep aynı kişi olduğum için. işte sabahın bu vaktinde uykusuzluktan kıvranırken kendime müthiş bir dert yoldaşı buldum: hızlı gazeteci.

hızlı gazeteciyi okurken insan sıkıntılarını unutuyor. karnı tok olunca ve üzerine uzandığı şilte rahat olunca gerisinin önemi kalmıyor.

"sen bir boyalı kuştun, kitaplara sığındın ve bu yüzden fena keleğe geldin... çünkü bütün o kitapları yazanlar aslında aynı gizli mezhebe aittiler; gerçek dünyaya değil de estetik bir ütopyaya bağlanmışlardı; farkına bile varmadan onlar gibi biri oluvedin: ödlek ve hayalperest.", hızlı gazeteci

"sekiz yıl önceki o harika birkaç saati tanrı bilir kaç kz çoğalttım kafamda ve zamana yaymaya çabaladım, donuk bir hayata renk katsın diye.", hızlı gazeteci

uykusuzluktan kızarmış gözleriyle yıllar sonra kanepede, kitabın içine düşer gibi onun maceralarını okuyan zavallı bir kızcağızın yaşadığını bilseydi, hızlı gazeteci ne düşünürdü acaba?

Cumartesi, Eylül 13, 2008

çagdaş ekin şişmanın bloguna niçin giremiyoruz? sadece davetli okuyuculara açıkmış... iyi madem öyle. zaten şu aralar çok trip atasım var. en çok kullandığım cümle: inşallah ölürüm sen de üzülürsün. bu cümleyi tekrar ede ede insanları ölümüme karşı duyarsızlaştırdığıma inanıyorum. aslında iyi bir şey bu.
fakat böyle diyen birinin tek ihtiyacı olan şey birazcık pışpışlamadır ve herkes bunu görmezden gelir her zaman.

Salı, Eylül 09, 2008

bu sabah rüyamda annemle çok feci bir kavga ettiğimi gördüm. ben, bir de iki arkadaşım anneme ağza alınmayacak şeyler söylüyorduk. üç kişi olmamız annemi yaralıyordu, bunun farkındaydım ve bu beni üzüyordu ama yine de onun rüyadaki anlayışsızlığı karşısında öfkeden titriyor ve bas bas bağırıyordum. hem sinirleniyor, hem de böyle bağırıp kavga ettiğim için garip bir üzüntü duyuyordum. tatlı, vicdani bir üzüntüydü bu.

rüyam daha bitmemişti ki gerçek yaşamda annem işe gidiyordu. işe gitmeden önce gelip uyuyan beni öptü. annem durup duruken amerikan filmlerindeki gibi böyle şeyler söylemez ama seni seviyorum dedi bana. demek ki içinden gelmişti.

insan birini kırınca üzülüyor ama annesini kırınca daha çok üzülüyor çünkü annelerin içinde hep bize karşı meleksi bir yan oluyor.
kocası ölmüş. onu anlatırken ağlıyordu. çektiği acılara mı, ona acıdığı için mi, yoksa onu özlediği için mi? belki de tüm bunların karışımına ağlıyordu.

Pazar, Eylül 07, 2008

öykü

bu senenin ortalarında öykü yazmada çok üretkendim, hala da öyleyim. defterlerime sürekli bir şeyler yazıyorum, sürekli yeni öykü konuları düşünüyorum. bu tek sayfaık öyküyü de defterimi karıştırken buldum. kısa olduğu için de üşenmeyip elektronik ortama aktardım, where i end you begin ve high and dry adlı iki duygusal yabancı şarkı eşliğinde. umarım beğenirsiniz.

ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE

Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.

Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.

Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.

Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.

Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.

Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”

Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.

Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.

Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.

Çarşamba, Eylül 03, 2008

işyerinden gizli gizli blog yazan işçi

bugün 91 sayfalık bir çevirinin rakamları, isimleri doğru yazılmış mı diye kontrol ettim. evet, benim işim bu. ve işimi seviyorum. rakam deyip geçmeyin, hidroelektrik santrallerle ilgili bir şeydi. ve bir sürü de tablo vardı vallahi. yanımda 40 yaşlarında bir düzeltmen abi oturuyor. ve sabahtan beri telefonda sevgilisiyle konuştu. assos'ta tatil yapacaklarmış. aman allahım, ya ben? bütün tatilimi iki tane hıyar arkadaşımla geçirdim. biri temizlik hastası manyak bir kızcağız, biri de öküz gibi kaba bir adam. ve işin en acıklı tarafı, mutluydum! mutluydum, demek ki beklentilerim düşük.
şimdi çevirileri kontrol etmeyi bitirdim, moladayım yani. saat 6da mesai bitecek, benimse bir planım yok. eve gidip yemek filan yaparım herhalde. aman allahım! beklentilerin düşüklüğüne bak. hayır, böyle olmaz. ama nasıl olur? dünyada 400.000 kadın erkek arıyormuş. beni kim ne yapsın?

not: inanmak güç ama düzeltmen beyin 2 sevgilisi varmış. bunu anlattı bize gülerek. dolayısıyla artık onu gizlice dinliyorum ve hangisiyle konuştuğunu çıkarmaya çalışıyorum. tek eğlencem bu:)

Salı, Eylül 02, 2008

KIZ BAHÇESİ

BASIM YILI:2011





E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.

kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.

ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.

olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...


KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları