Cumartesi, Temmuz 30, 2005

Televizyonda gördüğüm kadarıyla çok şeker bir adam olan doğan cüceloğlu ''yetişkin çocuklar'' adlı kitabında iç çocuğun utanca boğulmasından bahsediyor, bakalım nasıl:

''iç çocuk, ebeveynler veya çevre tarafından bir şekilde utanca boğulduysa, kişi vücundaki küçük kusurları abartabilir. bu yüzden utanır, vücudu bu haldeyken insan içine çıkamayacağını filan düşünür. kozmetik sektörü de bu durumdan bol bol istifade eder.''

utanca boğulmuş iç çocuklarımızı derin kaygılara sokan gazetelerin güzellik sayfaları bir yana, bu uğraşı veren bir sürü komik reklam var:

  1. Blendax ( konserden sonra grupla resim? havalı saçlarımızla kesin.) en aptal yeri esas kızın alaycı alaycı gülüp: o şampuanla asıl elktriklenme saçlarında olacak demesi.şıllık.
  2. Dove ( neden pürüzsüz koltukaltlarına sahip olasın? çünkü herkes koltukaltlarına bakıyor.) hihi, bir keresinde birinin koltukaltına bakmaya çalışmıştım. ortaokulda, güven diye bi çocuktu. anladı ve garip garip suratıma bakmıştı. neden koltukaltına bakmak istemiştim bilmiyorum. allah allah, niye bakmışsam?
  3. Discreet (senin eskisi can burda) kadınlardaki tuhaflık. nasıl görünüyorum? felaket.
  4. Elidor 7/24 (yine can yüzünden yaşanan gerginlikler ve tuhaf arkadaşlar) aa, can değil mi şu? öyleyse git bi merhaba de salak kız. ah, hayır saçlarım felaket. şapkam nerde? değişik arkadaş bu durumda şöyle bir cevabı uygun görmüş: şapka olmaz bunu kullan.
  5. Rexona (kesin ter kokuyorsunuzdur.) iki kişi de birbirinden tiksiniyor, çünkü ikisi de ter kokuyor. siz de ter kokuyor olabilrsiniz, rexona kullanın demek isteniyor.

yani, bu garip dünyada her şey mümkün. koca koca adamlar ve koca koca kızlar, oturmuş kalçalardaki bir tutam selüliti tartışıyor. ben selülite karşı değilim, aksine kızların tombul kalçaları ve narin ayakbilekleri olmalı.

ve bunlar hayatımızı güzelleştirmek yerine, düşüncelerimizi kendimize döndürüyor, hayatı renksiz ve kokusuz yapıyor. güzel filmlerdeki hayat mümkün değil, çünkü acısız ve steril ama dertli bir dünyada yaşıyoruz.

bu iğrenç yazıyı burda sonlandırdım.

Salı, Temmuz 19, 2005

sahtekar sevgi böceği

bazı insanlara biraz aşığım. duyduğum sevgi aşkla karışıyor.

bir kızla konuşurken gözlerim parlıyor, eğer benden güzelse ondan çekinebiliyorum. sanki dünyanın en güzel varlığı oymuş. ona olan yakınlığımı ona anlatmak, onun sevgisini kazanmak istiyorum, coşkulu oluyorum böyle anlarda. utangaçsam eğer, kendimi taşralı, basit bir kız gibi hissediyorum ve tutuklaşıyorum. ve karşımdaki kişi, kız ya da değil, yüceldikçe yüceliyor, bense alçaldıkça alçalıyorum. eğer çekinilecek biri değilse, anaç ve sevimli oluyorum. en son sevdiğim birine bunu dedim: ben sana aşkla karışık bir sevgi duyuyorum. ve hemen ekledim: tabi, yanlış anlamazsan. güldü, ama yanlış anlamamıştı, ve ben çok mutlu oldum. tabi bunu söylemek bazen sevgiyi öldürebilir. hassas bir konudur bu. bazılarını severiz, fakat bazılarını aşkla karışık severiz. sevgilimizin kıskanmaması gerekir.

aşkla karışık sevmek, belki, yalnız yüce bir kalbe mahsustur. ya da şu daha geçerli olabilir:

''komşumuzu sevmemiz, kendimizi kötü sevmemizden gelir. sen kutsanmıştır, fakat ben daha kutsanmamıştır, bu yüzden benden kaçar sana koşarım ben.''

beni yüce değil, ezik yapan da bu zaten.

afs is passing by

bugün belçika vizesi aldık.
keşke bir su balerini, patinajcı, jimnastikçi yahut yüzücü olsaydım. tenisçi de olabilirdim, ama zeynepin tenisçi arkadaşları pek fevkalade değiller, yani şişman olabiliyorlar bazen. dans da edebilirdim tabi. yeter ki zarifçe süzüleyim, biraz da kaslı olmak isterim. fakat hayır, ne yazık ki hiçbir vasfım yok.

Perşembe, Temmuz 07, 2005

melankoli burgacı

aptal şeyleri abartmayı ne çok severim. lise2 psikoloji kitabına göre bir savunma şekli bu. başına kötü bir şey gelince insan ezilmişlik duygularını abartır ve sanat yapar: yüceltme. insana kendini özel hissettirir. mesela kimse seni okumuyor değil mi, buna dersin ki: ''kimsenin beni anladığı yok. şu koca dünyada garip, savunmasız bir varlığım ben. ah, şehir! benim yegane dostum sensin. ne de severim hüzünlü gecede parlayan ışıklarını...'' böyle deyince okunmayan, ezik blogger olma duygusu, yerini anlaşılmamış, değerli fakat değeri bilinmemiş, şerefli bir ''loser''lığa bırakır, ve bu duyguyu yaşamak gerçekten çok hoştur. (işin garibi bunu güzel bir şekilde ifade edersen, eserin beğenilir ve sen de sevilirsin. fakat kimse gerçek yüzünü keşfetmemeli.)

ben de dün, böyle duygular içindeyken tam, babamla arabada, bir sarhoş gelip bir kaç milyon istedi açım diye. sevgili babam adama 5 milyon uzattı. adam ''saol'' dedi, babam ''sen de saol'' dedi. sonra bana bakıp kendine has bir biçimde gülerek ''şarap içmiş lavuk'' dedi. o zaman, tam da bu duygular içindeyken babamı sevdiğimi, sevmekten çok ondan hoşlandığımı düşündüm. bazı insanların bazı şeyleri hoşuma gider, onları severim, ama onlardan hoşlanırım da aynı zamanda.

Pazar, Temmuz 03, 2005

dün doğumgünümdü, ben keyifsizdim. nedeni ise bence tamamen şımarıklık. alınan hediyeleri beğenmedim, ne bileyim, buna benzer şeyler. manavgat'a gittim, halamın eski evine, gerçekten güzel yermiş orası, özlediğim kadar varmış hani. çocukluk arkadaşlarım egzozcu bilal'in oğulları tuna ve ismail'le görüştüm. ikisi de clubber olmuş çıkmış. iyice soğuk nevale gibi davrandım, tabi elimde olmadan ve asla clubber oldukları için değil. ben bu kadar keyifsizken ezgisunun kutlama mesajı geldi: ''nice mutlu senelere, bu yaşam enerjini ve delidoluluğunu hiç kaybetme!'' mesajı tekrar okurken bu son cümle gözüme takıldı, demek ezgisu beni yaşam enerjisiyle dolu ve delidolu sanıyor. insanlara kendimi ne kadar yanlış tanıtıyorum ben. mesela 10 gün önce tatil köyüne gittik biz ve ben, nasıl bir kompleksse bu, etrafıma bakınıyor ve ''yiyin bakalım yiyin, sizi zengin domuzlar.'' diye söyleniyordum. neyse ki babam buranın o kadar pahalı olmadığını, gelenlerin emekli tipli kişiler olduğunu söyledi de ben de ''biz de mi görgüsüz ve zenginiz acaba'' diye düşünmekten kurtuldum. 17 yaşıma girmeme rağmem, kişiliğim henüz oturmamış.

doğumgünü akşamı annemlerle okey oynarken kavga çıkardım, sonra da live8'i izledim. bunu vicdani bir gereklilik olarak ve beni o kadar öküz sanmayın diye söylüyorum, live8'i izlerken sabahtan beri yaptığım şımarıklıklardan utandım.

bu arada blogumun reklamını yakın çevremde yapmaya başladım. şıvgın, cansu, ezgisu blogumu okudular ve şıvgın çok beğendiğini söyledi. hele onuray mete'li kısımlar çok hoşuna gitmiş. ben de bundan sonra blogumda onur'dan bahsetmeyeceğim, çünkü sevgili onuray mete, senin saf varlığını blogumu daha eğlenceli kılmak için kullanmak istemiyorum, gerçi bence bu bir tür edebiyat ve sen dahil her şey malzeme olabilir ama sen şiir sevmiyorsun, ve her yazımı senden bahsederek bitirirsem, bunu blogumun malzemesi yaparsam seni biraz kullanmış olurum ve sen bunu hemen sezebilecek birisin. bu durum hiç hoşuna gitmez ve benimle eskisi gibi konuşmak istemezsin. zaten biri bir şeyi övdüğünde, o şeyi yapmayı hemen kesmek gerekir, bu ne olursa olsun. yayın ilkelerimiz var bizim de.

buna karşın arsız ezgi yıldız, sürekli neden benden hiç bahsetmiyorsun diyor. budala, kendisinde malzemem olması için hiçbir özellik bulamadım. bunun farkında değil. şaka lan şaka.

neyse, kendimi malzeme yaparım ben de:


GARİP HUYLARIM

1) birbirine bağlı iki kirazdan biri çürükse, sevenleri ayırmayayım diye, diğerini de yemiyorum. eğer iki kiraz birbirine yapışıksa ikisini de yiyorum, biri annesi, öteki yavrusu diye.

2) bir ayakkabının yanından geçerken (misal) o ayakkabı hakkında yüksek sesle ''şu ayakkabılar da ne dandik'' dediysem hemen geri dönüp ayakkabılara kimse görmeden öpücük yollarım. onları kırmak istemediğimi bilsinler.

3) duşakabin kapanmıyorsa onu döverim, sonra da pişman olup özür dilediğm de olur.

yaa, beni tanımadığınıza yanın siz.
uzun süredir düşündüğüm bazı şeyler var. her şeyi çocukluğumuzda olduğu gibi görsek ne güzel olur diye düşünmüştüm otobüste, arkadaşlarımla buluşmaya giderken. eşyalardan bahsettiğim günkü düşünceme benziyor bu. otobüste insanlar vardı, bir an otobüsün içiyle ilgilenmemeye başladım. dışarıya baktım, kenar mahallelerin apartman-gecekonduları ve kaldırım kenarlarında üstüne güneş vurmuş sarı çiçeklerden oluşan bir yerdi burası. bir an dünyanın en güzel yabancılaşmasını duydum, benim yaşadığım, günlük hayattan(otobüşün içi ve şöför), günlük düşüncelerden(şıvgın'ı aramak, kemal'i görecek olmak, şarkıcı olmak istemem) arınmış bir duyguydu bu. dediğim gibi ''neden böyle yaşamışım yıllar boyu, yoksa gözlerimi mi bağladılar?''
o ana kadar yaşamış olduklarım tatsız, kokusuz, huzur vericilikten uzak geldi. bir şizofren kızın güncesinden biraz bahsedersem, o duygunun nasıl olduğunu anlarsınız. gerçekdışılığı eşyaların metalik bir ışıkla parlamasıyla açıklıyordu kız. tamam, çok alakası yok ama, hissettiğim şey, zaman zaman herkesin hissettiği garip gerçekdışılıktı.

huzur veren şey, belki de çocukluğumu buna benzer yerlerde geçirmiş olmam, zira belli bir yaşa kadar bütün hatıralarım huzur verici, ama sonrası değil. her şeye çocukluğumuzdaki gibi bakmak gerektiğini o zaman anladım işte. gerçekte, bir fotoğrafa bakınca güzel deriz, bir kıza bakarsak güzel deriz, günlük ve alışılmış estetik ölçülerine uyuyorsa. ama bana da şu iğrenç binalar güzel geliyordu işte, hem de bu güzel geliş farklıydı, çok hislerle alakalıydı ve bana kendimi her an bu hissi yitirebilecekmişim gibi hissettiriyordu. bir değneğin üstünde yürüyor gibiydim, içim tanımlayamadığım hislerle doluydu, bu hale ''Barok'' adını verdim, uçucu olduğu için. diğer, normal yaşamın getirdiği normal hislere ise ''Klasik'' dedim, herkes tarafından kabul göreni oydu. (kavramları iyi bilenler, lütfen ne alakası var demesin) ve savım şuydu: çocukluğumu halamın mahmutpaşa ve manavgat'taki evlerinde geçirmiş olan ben, sonra konforlu dairelerde yaşamaya başlamıştım, fakat çocukluğum çok güzel geçtiği için gerçek yerim orası olarak kalmış, ailemle yaşadığım evleri sevememiştim. hayat ise yetişkinler için hayalgücünden yoksun ve yüzeysel olduğu için, eşyalara ve dış dünyaya karşı olan çocuksu duyarlılığımı yitirmek üzereydim. bu yüzden akımımın adına tekrar Barok koydum, çocuk olacaktım ve bu gerçekdışılığı hep yaşayacaktım.

insan Klasik haldeyken Barok hale geçmek istemiyor, tabi tam tersi de söz konusu.