Cumartesi, Ocak 26, 2008

BÜYÜLEYİCİ MEKANLAR

bu başlığın benim nefret ettiğim cinsten olduğunu belirteyim. ama yine de yazdım, sebebini açıklıyorum: bu yaşam & keyif dergilerinden çıkma başlığı, bu türden dergilerin işlediklerini zannettikleri konunun tersinden ele alınmasında ( fransızca détournement sözcüğü de bunu gayet iyi açıklayacaktır) kullanacağım. itiraf edin, muzurca, alaycı bir davranış. yani onlar büyüleyici mekan kavramını soğuk bir modern mimari örnegi, granit kaplı bir spa salonu içinde ya da mumlarla bezenmiş, klasik bir boğaz manzarası gören sıkıcı bir balık restoranı içinde buluyorlarsa, bu gerizekalı kitle iletişim araçları, çoğunluğun ayrı ayrı küçük, büyüleyici dünyalarına girmektense, editör taşkafalıların yaratıcılıktan yoksun bok gibi dünyalarını geniş halk kitlelerine empoze etmeyi seçen bu salak kitle eritme araçları, ben de, gücüm yettiğince onlarla dalga geçerim. siz de bu çabamı alaya almayınız. ama beni rahatsız eden bir başka konu da var ki, bununla beni eleştirirseniz durup düşünürüm. diyeceksiniz ki sen, "yer" yerine "mekan" demekle, bir koca paragrafta yaşam & keyif ( keyif almadan yaşamanın yönteminin yazdığı bu dergilerde, bu adın kullanılması da ilginç doğrusu, 1984'te savaş bakanlığına barış bakanlığı denmesi gibi) dergilerinden bahsetmekle basını, sadece sana ait bu özel, bu kişisel yazı alanına sokmadın mı? onlara girecek bir kapı da sen açmadın mı? neden bu giriş paragrafını yazmadan sadece seni büyüleyen yerlerden bahsetmedin? neden okuyucuya zaten bildiği durumları temcit pilavı gibi hatırlatmadan önce onlara başka bir yol göstermedin? haklısınız bir bakıma. başka bir bakıma haksızsınız. çünkü gerçek bu, ne yapalım gerçek bu. onlardan bahsetmesem yazım daha iç açıcı olurdu. ama okunduğuyla kalırdı belki. yeni yaşam tarzımızda, "işte keyif de böyle alınır" diyen yazarların ağzından "bu haftasonu da mutlaka şuraya gidin" tarzı baskıcı cümlelere DAYANAMIYORUM!!!!!!!!

Deniz'in çamaşır odası

deniz'in evi, ben hep ordayım artık nerdeyse. hanım kız'ın evi derli toplu. ben genelde açılır kapanır koltukta yatıyorum ama sevmiyorum. çünkü tam bir salon havası hüküm sürüyor orda. kitaplık, çerçeveler filan. tam bir ikea havası. tam bir avrupai, ciddi genç kız odası havası. neyse oha be ne kadar kategorize ettim. üstelik hiçbir işe yaramıyor. ben çok sevmedim ama tamam mı. bir gün deniz yukardaki odadan minder getirmemi istedi. çamaşır odasında çamaşırlar asılıydı açılır kapanır çamaşırlığa. kocaman bir divan. orada oturup kitap okurken ya da tokalarla toka bebek oynarken ya da yazı yazarken ya da ders çalışırken hayal ettim kendimi. bak, nasıl anlatıyım mi, sen divanda oturuyorsun, oda girişe bağlı, mutfağa açılan bir penceresi var ama dışarıya bakan hiç penceresi yok. yani hep loş. küçük, ve divanın yanındaki kocaman, beyaz çamaşırlık, bir tür gizli köşe havası yaratıyor divanda uzanan için.

zonguldak'ta karşı balkonumuz

karşı apatrmanın kocaman, L şeklinde balkonu, beyaz tül perdeleri ve çok orta halli, mutlu görünümü. büyük, dar ve L şeklinde balkonlar bana hep sevinç verir. çünkü antalya'daki haktan abilerin balkonu da bu cinstendi. o balkonlarda, yavaş yavaş geçer zaman. kahvaltının ardından eve bir genç kız kokusu siner ve geçen gün, ne endişe verir insana ne de boşluk duygusu, hele bir ev hanımı, başka bir çocuk, ya da ziyarete gelmiş akraba varsa. şimdi ne yapalım? poğaça, çörek. sütlaç yapayım mı kızıma yesin? nedense hanımlar her tür yemeği yapmayı bilir.

yer betimlemelerinin başarılı olup olmayacağı konusunda zaten endişeliydim biraz ama bilmiyorum. galiba hissedilen şeyleri betimlemek çok zor iş, nasıl gerçekte var olan bir insanın portresini çizmek, benzetmeye çalışmak zorsa. ifadeyi vermek çizimde zor, anlık hissi anlatmak da yazıda. bu blogun konusunun "büyüleyici mekanlar" olduğunu zaten anlamışsınızdır, okuyanlar için söylüyorum. örnek mi istiyorsunuz: kokularla ilgili yazı, denklik bürosu betimlemesi ve mayıs ayındaki bir yazı. belki link verebilirim.

Çarşamba, Ocak 23, 2008

iki balık aldı babam kardeşime. ama kavanozları o kadar küçük ki ölürlermiş. onlara akvaryum almazsam ben ne işe yararım? o kadar söyledim. gerçekten duyarsız babama o kadar söyledim. su kaplumbağası veya balık alacaksan bari yazık büyük kapta olsunlar da daha rahat dolaşsınlar dedim. kaplarından çıkmaya çalışan su kaplumbağaları ya da kavanozlarına burunlarını yapıştıran balıkçıklar vicdanımı sızlatıyor. ama dinleyen kim? iyi bakarsan ölmez dedi ağzını yaya yaya. ben balık istemedim. 13 yaşındayken bir su kaplumbağam, 6 yaşındayken kafeste muhabbet kuşum vardı öldü ikisi de. ben sorumsuz bir insanım ve bu sorumsuzluğumla insanların canını sıktığım yetiyor bir de hayvanlara acı vermek istemiyorum. onları ayrı ayrı evlerde süs diye tutmak üzüyor beni.

bizim evimizde salon bitkileri, balkon çiçekleri de var. ilgi istiyorlar. konuşmazsan soluyorlar. hayvanlar gibi. odamda bir iranlı kadının tablosu var. onu bütün gün karanlık odamda bırakıyorum. başlarda onunla ingilizce konuşuyordum ama sonra savsakladım. yüzü artık hep hüzünlü bakıyor gibi geliyor bana. balıklar da o tablo veya çiçeklerimiz gibi ilgisizlikten solacak. babam da beni akvaryum alma yükü altına soktu şu final haftamda. o kadar söyledim ama ona di mi. dinlemez mi insan? hadi dinledin, umursamaz mı? sinirleniyorum.

günü yaşayarak ömrümü tüketiyorum. oysa uzun vadeli aktivitelerdir geçmişinde iz bırakan. geçmişinin dönemleri uzun vadede ne yaptıysan odur. günü yaşamak, kendini günün yıldızı yapmak, incir çekirdeğini doldurmayacak konularla vaktini geçirmek, duygusal boşalmalar yaşayıp durmak, sonuç olarak kendini sevmemek ve bunu ulaşılabilecek en doğal varış noktası sanmak, seni ruhen de bedenen de bir halt yapmaz. bugün otobüse bindim, yol uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor tamam mı. bir anda ufff zaman da geçmek bilmiyor dedim hakikaten, insan bazen "oh, her şeye rağmen ben yaşıyorum" der ama ben o anda şöyle dedim: "benim kimseye yararım yok ki, yaşamam bir şeyi değiştirmiyor ki, yaşamasam ne olurdu, şu yolu katetmek gibi külfetler olmazdı."

peygamberler görevlendirildiklerinde hiç isyan etmediler mi? bana ne be, beni mi buldun bu angaryalar için demediler mi? kurtuluş savaşında askerler nasıl savaşı bırakıp gitmediler? ben bunlara şaşıyorum. iki balığa akvaryum almak, onlar sıkılmasın diye konuşmak bana zor geliyor, ama ben olmasam bunları yapacak kimse yok. ve o balıkların benim yüzümden öldüklerini düşünmek beni hüngür hüngür ağlatırdı. bazen sınavlarda da oblomov triplerine giriyorum, bırakıp çıkmak istiyorum. ama kendime küçük imajlar buldum, mesela birisi küçük düşünceli, birisi küçük inek, birisi de küçük şık. ama kimse bunları fark etmiyor, ben kendi kendime eğleniyorum sadece.

Cumartesi, Ocak 12, 2008

bu ne ayol şarkıya bak: baba zula/ babasız kızlar balosu şöyle sözleri var: "babamız bizi sevmedi, sevmedi, sevmedi. babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz." ama bi dakika düşünüyorum.

yazamıyorum çünkü aklıma bir şey gelmiyor. yazmaya çalışacağım. teşekkür ederim.