günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 17, 2012

Alışkanlıklar

Çok uzun süredir yazmadım. Bu süre içinde annemler geldi, Belçika'ya gittim. Bir sürü müze gezdim, "Bienvenue chez les chitis"yi izledim. Annemler giderken çok üzüldüm. Belçika'da Guy ve Kathe diye 2 kişiyle tanıştım. Yılbaşında antikapitalistlerin evine gittim, ancak ateşim vardı, sonra sınavlar başladı. Sınavlar pek iyi geçiyor diyemem.

Bu özetten sonra (ne işinize yarayacaksa artık) bu gece neden uyumayıp size bunları anlattığıma geleyim:

-Babamı özledim. Hem de çok. İnanılmaz özledim babamı.
-Arkadaşlarımı ve ailemi özledim.
-Rouen'dan ayrılacağım için tahmin edemeyeceğim kadar çok üzülüyorum. Hatta bu satırları yazarken gözlerim doluyor. O kadar insan tanıdım. Hepsini de çok yüzeysel tanıdım. Ama hepsini de sanırım çok sevdim. Yaşama biçimimi, kayıtsızlığı, serseriliği, Normandiya'nın bu güzel yerini çok sevmişim. Mesela Anne Laure. Mesela Meriem. Mesela Cezayirli komşularım. Bunları çok mu tanıdım? Hayır. Ama yarım kaldı ilişkimiz, işte bu üzücü bir şey. Bir yerden ayrılmak, bir alışkanlığı kesmek, birilerini bırakmak, bir daha görmemek. İşte bunlar gerçekten insanı üzüyor. Marcel Proust anneannesine demiş: "Sensiz yaşayamam." İşte ben de şu an bu durumdayım. Ayrılık bana inanılmaz adaletsiz geliyor. Sadece şimdi karşı karşıya kaldığım ayrılık değil. Bütün ayrılıklar. Marcel Proust'un anneannesi de tutup buna diyor ki "Oğlum bu kadar duygusal olma. Ben bugün varım yarın yokum." Marcel P. ne dese beğenirsiniz? "Valla büyükanne, ben alışkanlıkların insanıyım. Önce çok zor gelir, sonra alışırım." İşte sanırım o küçücük yaşında durumu özetlemiş Proust.

Ayrılık her zaman adaletsiz, isyan ettirici, başlarda yürek yakıcı. Bu her şey için böyle. Sonra ise insan alışıyor.

Bir de acaba gidince sınıfı geçebilecek ve okulu bitirebilecek miyim? Okul bitince ne olacak? Aman Allah'ım ne biçim konular? :) Bütün akşam ders çalışırken Billie Holiday'in solitude adlı şarkısını dinlerken (herhalde 350 kere çalmışımdır) bunları düşündüm. Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Ders çalışmayı keseli üç saat oldu, bu saatten beri yatakta dönüp durdum. Yarın kütüphaneye gitmem lazım.

Böyle değişim programları bağlanmadan sevmeyi bilen insanlar için. Ben de belki bağlanmadan seviyorumdur, ancak bende sınavlardan 2 saat önceki bilgileri kullanmaya yönelik kısa süreli hafıza ne kadar güçlüyse kısa süreli bağlanma da o kadar güçlü. Harry Potter filminde de ağlamıştım. (Burasını filmi izlemeyenler okumasın: Dumbledore öldüğünde) Şimdi de ağlıyorum. Ağlamamın sebebi tamamen kısa süreli bağlanmalar. Film boyunca Dumbledore'a nasıl bağlanıp alıştıysam Rouen'a da öyle alıştım. Sadece yaşadıklarıma değil, yaşayıp da uzatamadıklarıma da üzülüyorum. Üniversiteye ilk başladığımda aşk anlayışım şuydu: bir insanla zamanının tümünü geçirmek, ondan hiç kopmamak, ondan hiç ayrılmamak, onu bir alışkanlığa çevirmek. Şimdi ise tam tersi, izlenimler ne kadar fluysa o kadar güçlü oluyorlar. Yarım kalan aşklar hiç ölmüyor. Ben Rouen'a aşığım çünkü onun sadece bir bölümünü ele geçirebildim. Ve alıştığım hiçbir şey henüz bana bıkkınlık vermedi.


Öte yandan İstanbul'un en iyi yanı ordaki insanlar. Ancak tehlikeli bir yanı da var İstanbul'un: beni yeniden tembel, kararsız bir insana çevirmesi. Yani kendi huylarımın beni yenmesinden korkuyorum. Aslında o tembellik vs dediğim şeyler sadece sınav dönemlerinde ortaya çıkıyor. Burda da ortaya çıktılar. Sınav dönemleri dışında her an Beyonce ile dans etmeye hazırım.


Neyse, her şey olacağına varır. Hayat o kadar da korkutucu bir şey değil aslında.

Salı, Kasım 29, 2011

sağlıksız, tuhaf yanlarımı bırakmaya çalıştıkça böyle insanlarla karşılaşıyorum. sanki deliler alemi "hayıır, bizi öylece bırakıp gidemezsin!!" der gibi. huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar bana muhtaçmış gibi geliyor. herhalde kendimi dev aynasında gördüğümden. veya onlarda eski-öz kendimden bir şeyler bulduğumdan.

örneğin geçen sene gezi parkında çay bahçesinde otururken yanıma kendini eski bir tiyatrocu olarak tanıtan (yalan da söylemiyordu) çok şirin, çok yaşlı, kibar bir adamcağız geldi. o kadar duygulu ve tatlıydı ki onu gördükçe içim acıyordu. sonuç olarak baş harflerimden oluşan bir akrostiş yazdı, bana her hafta 50 lira karşılığında seks teklif etti ve kabul etmeyince ağladı. eve gidip uzun uzun yıkandım, kendimi bir çocuk tarafından taciz edilmiş gibi hissediyordum.

buraya geldiğimde amélie nothomb'un "les catallinaires" diye bir kitabını okumuştum. güzel ve gözden ırak bir kır evinde son yıllarını başbaşa geçirmeye karar vermiş yaşlı bir çiftin hikayesiydi. bir gün gayet soğuk, nemrut, sıkıcı, aşırı derecede de kaba bir adam olan, hiç konuşmayan komşuları doktor palamede bunların kapısını çalar, tam 2 saat oturur, kalkar gider. derler ki herhalde hoşgeldin ziyaretine geldi bizi. ama ertesi gün yine gelir, ertesi gün yine gelir, hastalık filan dinlemez yine gelir, tam 2 saat kalkmak bilmez. bu tuhaf durum yaşlı çiftin çocukları gibi sevdikleri ve inzialarında tek görmek istedikleri kişi olan öğrencileri claire'i de onlardan uzaklaştırır. çünkü claire, böyle iğrenç bir adamın arkadaşlıklarından hoşlandıklarına göre bu çiftin de artık bunamış olduğunu düşünmüştür. gitgide yaşamlarındaki en büyük sorun haline gelir. ancak erkek, sadece kibarlığından ve iyi eğitimden dolayı kapıyı açmamazlık edemez. en sonunda palamede'in yaşamda hiçbir şeyden zevk alamayan biri olduğu ortaya çıkar.

bunları niçin dedim? belki de abarttığım için. geçen gün bir fransız çocukla tanıştım. çocuk tanışır tanışmaz "ailemin evine gel (epey turistik bir yerde oturuyorlar), annemle babamla tanış, yabancıları çok severler, seni gezdireyim" dedi. ben de çok şaşırarak ve sevinerek kabul ettim. o da bunu her yabancı öğrenci için yaptığını söyledi. ertesi gün yine buluştuğumuzda, çocuğun deli olduğuna kanaat getirdim. çünkü insanı inanılmaz bir baskı altında tutuyordu. iki dakikada bir "ama geleceksin değil mi? bahane kabul etmem!!" diyordu. akşam zorla bulunduğum yere geldi ve üstelik orayı beğenmedi ve sürekli bir şeyler empoze etmeye çalıştı. ben başka insanlarla konuşmaya çalışıyordum, çünkü sürekli kulağıma bir şeyler söylüyordu. sonradan öğrendim ki konuşmaya çalıştığım insanlara "o benimle beraber, gidin" filan demiş. "aramızdaki arkadaşlık yıllar boyu sürsün, ben türkiye'ye geleyim, efes'e gidelim" bu cümleyi 15 kere tekrar etti. sonuç olarak o gece ailesinin evine gitmemeye karar verdim. çünkü yaptığı iyiliklerle övünüyordu ve ben oraya gitsem, muhtemelen ona borçlu olduğumu düşünerek benden daha fazla şey isteyecek. (sonra yarım saatte bir arayıp "seninle konuşmam gereken şeyler var" dedi.)

şimdi benim sorunum ailesinin evine gitmek istemediğimi nasıl söyleceğimde. aslında her şeyi açık açık söylemeye karar vermiştim ki, şu rüyayı gördüm. rüyalarım bana işkence etmeyi sever de:

buradaki en yakın faslı kız arkadaşım gelmiş. "ezgi, senden artık hiç hoşlanmıyorum. seninle arkadaş olmamız mümkün değil. çünkü sen çok ama çok beceriksizsin ve para konusunda küçük hesapların var. soğudum ben senden" diyor.

bu duygu bana hiç yabancı değildi. yıllar yılı kız arkadaşlarıma yaranmaya çalışmış, fazla üzerlerine düşerek onları bıktırmışım. kız arkadaşların sıkılganlığını, uçarılıklarını benden iyi kim bilebilirdi? ama şimdi idare eder gibiydim, kalbimde fırtınalı heyecanlar yoktu artık. biliyordum az çok insanların neyi sevip neyi sevmediğini.

ama bu rüya, "kimseyi incitme çünkü bir gün sana döner, seni de üzerler" işareti miydi? neydi?

Perşembe, Eylül 22, 2011

ne yazık ki hüsran, gözyaşı dolu

hayatımda gittiğim en acıklı partilerden birinden geliyorum. çünkü demiştim ya faslıların bir parçası oldum diye, artık değilim ve nedenini bilmiyorum gerçekten. şimdi bu grupta çok tatlı kızlar vardı ama ben özellikle iki çocukla daha yakındım. geleli bir hafta oldu ve bir haftadır her akşam onlarlaydım. onlar benim ilk arkadaşlarımdı ve minnet doluydum onlara karşı. ama bugün bir tane parti vardı, dün e.'yi konuşurken duydum ve herkesi davet etti, bana da "sana haber veririm kesin" dedi, bunu da son derece doğal bir şekilde söylemişti. sonra o akşam bana şarap koymuştu ve babacan babacan saçımı okşamıştı, ben komik bir şey söyleyince. meksikalı kız gidip biz odalarımıza dağılınca odama gelip beni yeniden çağırmştı "ezgi gel a.lara gidiyoruz" diye. beni habire bir yerlere çağırıyorlardı. ben de onlara kebap ısmarlıyordum. hatta bu sabah ayıp olmasın hep onlardan otlanıyorum diye marketten votka ve şarap almıştım.

ama bugün bana haber vermediler ve internetten partinin yerini sorduğumda kuru kuru yerini söylediler. ben de ne yaptım oraya yalnız gittim. onları gördüğümde x. bana "ah! you again?" dedi. düşünebiliyor musunuz, "you again?" diye sordu. karşılarında iki türk kız vardı ve onlara flörtöz gülücükler atıyorlardı. atsınlar bana ne, engelleyecek değilim ya, sanki engellemeye gelmişim oraya. sırıtarak azıcık kalayım yanlarında istedim ama bana habire laf soktular. sonra ben de elim mahkum ordan ayrıldım ve taylandlı sıkıcı bir grupla konuşmaya başladım ki onlar beni istemiyorlardı, bu belliydi. genelde çekici olduğumu düşünürüm ama galiba bende çok itici bir yan var ve insanlar kaçıyor. sonra ben de gittim sarhoşla konuşmaya başladım ki sarhoş bile benden sıkıldı.

neredeyse ağlayacağım, inşallah ikisi de ölür. ben onlara ne yaptım da bana bunu layık görüyorlar?

yurttaki afrikalılar çok daha iyi yürekli, benim için artık kuzey afrika dönemi kapanmıştır, siyah afrika dönemi açılmıştır, çünkü onlar ne zaman görsem bana iyi davrandılar.

Perşembe, Eylül 01, 2011

bugün babam kıyamet günü ile ilgili bir kitap okuyordu. o da bu tür şeylere inanıyor. 2012 yılında kıyametin kopacağına inanıyorum dedi.

ben de 2012'de bir şey değişecek ama bu kötü olmayacak dedim. babam da tabi ki dedi. deccal ve mehdi savaşacakmış, deccal bu savaşta yenilecekmiş.

peki bu bizim açımızdan ya iyi olmazsa diye sordum. babam da elbette kısa vadede iyi değil dedi. çok acı çekeceğiz dedi. bütün insanlar gibi biz de bir süre cehennemde kalacağız dedi. ama cehennem ateşli bir yer mi değil mi orasını bilemem dedi. ama sonra uzun vadede daha güzel bir dünyada yaşacağız dedi. tanrı ile bütünleşeceğiz. vahdeti vücut olacağız dedi.

babam da aslını istersen çok şey bildiğinden değil, biraz uyduruyor. ama bu düşünceler bir an beni çok rahatlattı. bir an önce mesih ile mehdi gelsin istedim. sonra da düşününce vazgeçer gibi oldum.

Pazar, Temmuz 31, 2011

dün beni ofisteki tercümanlardan biri feriköy'de düzenlenen afrika kupasına davet etti. daha önce bir kere daha gitmiştim ama bu final maçıydı. gana ile bir ülke daha kapışıyordu ama kim olduğunu anlayamadım. zaten futboldan anlamadığım için maçı da takip edemiyordum, allahtan benim gibileri de düşünerek süper eğlenceli bir maç düzenlemişler. bir yandan bir dj gana ve nijerya müzikleri çalıyordu. afrikadan göç etmiş, maçı izlemeye gelmiş kimselerin de herhalde bildiği şarkılardı bunlar, bir yandan herkes dans ediyordu. allahım bu kadar güzel şarkılar olamaz. gerçekten mükemmel bir müzik türüymüş. insan kendini bir sağa bir sola sallamak istiyor. ama bir şarkıcı adı öğrenemedim, sormaya fırsat olmadı. internette ghana music yazdım. dinlediklerim ünlü şarkıcılar mı bilmiyorum pek ama.

bugün de şöyle bir çorba denedim, bakalım nasıl olacak diye. sıfır yağ var içinde. ve o kadar ama o kadar güzel oldu ki anlatamam:

soğan
sarımsak
havuç
patates
nohut
taze nane, maydonoz, dereotu
fesleğen
kekik
köri
tuz
karabiber

hepsini haşlayın. mikserden geçirin. nohutlar biraz taneli kalabilir.

afiyet olsun. ramazanda ne pişirsem diye düşünen hanımlara da blogumuzdan bir incelik düşünüldü.

Pazar, Haziran 26, 2011

annemler "beyaz geceler" turuna çıktı. beni evde tek başıma bıraktılar. ben de 40 yılda bir evde yalnız kalmış her ergen gibi "sabahlar olmasın" turuna çıktım.

geçen sene bana farklı mail adreslerinden farklı kişiliklerin ağzından komik komik mailler atan biri vardı. ben ona cevap vermedim çünkü espriyi anlamamıştım. bugün ona burdan teşekkür ediyorum. çünkü o benim "doğumgünümde bana mail atın" çağrıma kulak vermişti. ne tatlı biriydi o.

Pazar, Haziran 12, 2011

....'de staja başladım. haftada 3 gün, 3 ay sürüyor. iki gün eğitim vardı, iki gün de staj yaptım. insanları sevdim galiba. pek konuşmadım onlarla. iki kişi var bize eğitim veren. ikisi de sakin, sıcak kişiler. bir de tercümanlar var. macid diye bir adam var, güleryüzlü, sıcakkanlı. benimle beraber başlayan eva diye new yorklu bir erasmus öğrencisi kız var. bir de hukuk öğrencisi fransız bir kız, o da eva. aslında yabancı stajyerlerin hepsi biraz birbirine benziyor. new yorklu eva favorim.

Çarşamba, Mart 30, 2011















dün derste o kadar sıkıldım ki şunları çizdim. arada bunları
nurbanu'ya gösterdim, o da "aa, ne güzel derken sevil geldi ve "sakın kanma yıllardır aynı şeyleri çiziyor hiçbir gelişme göstermedi" dedi. çok güldüm çünkü sevil çoğu zaman
doğruları söyler.

Pazar, Mart 27, 2011

internet sevdalısı

internete girmeme kararı vermiştim ama bozdum.

bu cuma yüksel abla'nın yazdığı oyuna gittim, ilyas oynuyordu. çok güzel oynadı ilyas. orda ziya'yı gördüm. ziya da öykü gelmiş, ona gidiyormuş. ben de peşine takıldım. sonra akşam eve geldim. sabah annem sabahın köründe beni kaldırdı. spora gittim ama çok koşamadım. eve geldik, dünden kalmış şarabı içtik, uykum geldi, uyudum, akşam kalkıp yetenek sizsiniz'i izledim. bomboş bir gündü.

bu sabah kalktık, yıldız parkı'nda koştuk. nüsa teyze ile balkonda kahvaltı ettik, sonra televizyonda fuat amca'nın programını izledik. sonra sırasıyla çisem'i, ibrahim'i, deniz'i aradım, hiçbiri benimle sinemaya gelmedi. sonra ben de kendim kaybedenler kulübü'ne gittim. merak ediyordum. bizim devrede cansu diye bir kızın amcası bunların öyküsünü yazmıştı, ama ben ne olduğunu bilmiyordum öykünün, cansu ve kardeşi hep bahsederdi. hatta amcasının adı da hikmet temel akarsu. imiş. cansu çok cool bir kızdı, aynı filmdeki tipler gibi. upuzun saçları, alternatif rakçı tarzı vardı. ben çok beğenirdim onları, ama onlara benzemiyordum. yine de heyecanlandırır bu tipler beni. filmi de çok beğendim. ilk defa bu kadar değişik bir şey izliyorum, çok hoşuma gitti. eski meraklarım christiane f, eroin güncesi ve necdet şen'e bu da eklenir. gerçi artık bir feminst olarak necdet şen'i beğenmemem gerekiyor.

filmden en rakın roll duygularla çıktım, dedim bari bir yerimi deldireyim, mesela kulağımı (ne alakaysa yemin ederim). ama baktım yağmur yağıyor, eve geldim. o akşam kolektif ve komandit ortaklıklar konusunu okumaya kararlıydım ama bunu çok "sistemin işi" buldum, bulmaca çözmeye başladım. ama bu da rakın roll bir davranış değildi, ben de mecburen çamaşırları astım ve sonra 2 sayfa okudum.

her neyse bari bu cool satırları yazayım. ama eminim sizi kandıramadım. ay ay. bu yazıyı cool olmak isteyen ama aile evine geç ve alkollü dönemeyen, geç dönse de çok içmemiş numarası yapmak zorunda kalan gençlere adıyorum. bence gerçek kaybeden biziz. sevgiler.

Perşembe, Mart 24, 2011

mutsuzluk rapsodisi

geçen cumadan bu cumaya haftamdan biraz bahsedeyim:

cuma, mutsuzluk rapsodisi başladı. ince ince yağan bir yağmur gibi içimde çiseledi. ıyy, berbat bir tanım. şimdi ben tiyatroya gidecektim. ama eve geldim, uyudum, gitmedim. sonra kalktım. cuma akşamıydı, ooo tüm avrupa kıtası eller havada yapıyordu, ben duvarlarlan konuşuyordum. işte mutsuzluk rapsodisi başlamıştı.

haftasonu spor filan yaptım, bu sayede 2 buçuk kilo verdim. haftaiçi okula gitim, seminerlere katıldım. bir gün okulu ektim, şu kaybedenler klübü adlı programı merak ettim, onu dinledim. çok tuhafmış. irvin yalom'un bir kitabını aldım. ticaretten sunum yaptım. yasaman bana "utangaç mısın?" diye sordu, ben de "hayır, ticaret dersini ve genel olarak özel hukuku sevmiyorum" dedim. (hukuku diyecekken kendimi zor tuttum) ooo, ertesi gün seçil geldi bana dedi ki "kız sen ne demişsin yasaman'a" sanki adama tutup "ticaret ne lan!! ticaret ne!" demişim. bunun üzerine yasaman bana sunum verdi. ah küçük olsam!

küçükken sevdiğim işi yapardım. sevdiğim iş küçük adamcılık oynamaktı. küçük adamcılığın 2 türü vardır:

1.KAĞIT BEBEKLER
dinleyip okuduğum masal karakterlerini resmederdim, sonra da bunları keserdim. bunları konuşturarak oynardım. tabi hepsinin ömrü vardı. yıpranınca yenilerini yapardım. kardeşim doğunca ona da yaptım. o bana "saçı şöyle olsun, gözü şöyle olsun, etek giysin" diye tarif ederdi, ben çizer, keserdim, sonra da saatlerce oynardık.

2.KOL SAATİ, TEL TOKA, KANCALI TOKA
kol saati babadır. kadranı kafa, kolları kolları. 2 tel tokayı birbirine geçir, bu çocuktur. tokalar çocuğun kollarıdır. bir de kancalı lastik toka bul, bu annedir. kancalar onun elleridir. vücutlarının gerisi hayalidir.

Her Zamanki Senaryolar:

a. çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onu bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder.

b. anne ve çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onları bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder. anneyle sevişir, koklaşır. bu sırada çocuk uyur.

dün de eski günlerime dönerek şu yukarıdaki kağıt bebekleri yaptım, ama bunlar çok küçük.

i hate


sabahtan beri ingilizce olarak kafamın içinde tekrarayıp duruyorum: "i hate! i hate!" neden bunu ingilizce olarak tekrarlıyorum, türkçesi yok mu? "nefret ediyorum." yok, ağzı güzelce doldurmuyor. kimbilir şimdi kaç tane ayakkabıcı, kuyumcu, öğrenci, öğretmen, doktor ve hatta terzi benimle aynı şeyi söylüyor. ingilizce, türkçe veya kendi dillerinde.

ve en kötüsü şikayetlerinizin yerine gitmemesi. haydi bir dilekçe yazalım:

"Sayın yetkili,

Dünyanız 1988 doğumlu 02071988trist numaralı kuluyum. Sevmediğim bölümü okumaktan, ev işi yapmaktan, ana baba kısıtlamalarından bezmiş vaziyetteyim. Bunların son bulması için gereğinin yapılmasını arz ederim.

Saygılarımla,

E.Ş."

sizce böyle bir dilekçeyi kim dikkate alır? kimse! bunun adı fransız idare hukukunda "recours gracieux" oluyor, yani çevirmeye çalışırsak "temenni başvuru". yani bir haktan değil, bir temenniden bahsediyoruz. şimdi yetkilinin boş vakti olmuş ve diyelim cevap vermiş:

"Sayın E.Ş,

İdari hedeflerimiz ve yönetim politikamız öncelikle kadersiz Japonya, Libya, ve dünyamızın kanayan yarası olan Somali halklarının durumunun iyileştirilmesi, AİDS'le mücadele vesair hususlar üzerinde yoğunlaştığından, sizin coğrafyanızda ise can sıkıntınızdan daha majör boyutta ve daha acil nitelikte sorunlar saptanmış olduğundan, sözünü ettiğiniz kronik can sıkıntısı ve küçük sorumluluklardan bezmiş olma halinin bir anomali teşkil etmeyip hayatın olağan akışı içinde toplumun büyük bir kesiminin maruz kaldığı gerçekler olduğu tespit edilmiş bulunduğundan, kaldı ki yaz döneminde bu sıkıntılardan kısmen de olsa muaf tutulduğunuz dosyanızdan açıkça anlaşıldığından, Yargıtay istemizin reddine ve hakkınızdaki kararın onanmasına karar vermiştir.

İmza: YETKİLİ KUTSAL GÜÇ (mühür)"

daha yazardım ama ütü yapıcam.

güle güle sevgili bezginler!!!!

Perşembe, Mart 17, 2011

geçen gün ırmak'a "ekolojist, anti militarist, feminist ve devrimci bir grubun içine sok beni" dedim. o da "troçkist mi olsun stalinist mi?" diye sordu. ben de "valla troçkist kulağa daha hoş geliyor. ben öyle çok derin okumalar yapamam. birkaç gazete okurum o kadar. birgün ve bianet iyi midir?" diye sordum. ırmak tabi ki amacımın habire sigara içen, saçlı ve sakallı çocuklarla tanışmak olduğunu anlayıp güldü. "hayatın yalan" demesine rağmen "salı akşamı kantine gel, bir konuşma olacak" dedi.

salı akşamı üniversite gençlik hareketleri konulu çok güzel bir konuşma yaptılar. sonra da çırağan'a içmeye gittik. bana dergilerini verip dalga geçmek için "bunu oku, sonra konuşuruz" diyip güldüle.

ama habire sigara içen saçlı sakallı çocuk yoktu. bir tane imamı kızı vardı, onu sevdim baya.

Pazar, Mart 13, 2011

duygusuzca gezinmekten dönenler


christiane f'nin kitabını okumadım, ama filmi izledim. ve de şu röportajı okudum, o kadar tuhaf bir şey ki, insanın aklı almıyor. röportaj tam benim bayıldığım cinsten.

şimdi ise son şeyler ülkesi gibi bir hale düşecekken canla başla, iyi niyetlerle çalışan japonları izliyorum televizyondan. milyonlarca var olma biçimi var şu dünyada.

bir keresinde sarhoşken deniz avcı'ya "neden uyuşturucu bağımlısı olmalıyız?" konulu bir nutuk atmıştım. sanırım christiane f ve türevlerinin bir tür simge oluşu yüzünden gözümüzde.

bütün bir neslilin!

samson

bugün regina spektor'ın "samson" adlı şarkısını dinliyordum bulaşık yıkarken. çok tatlı bir şarkı. sözleri şunlar. (ben de google'a alıştım iyice, üstteki resmi de ordan buldum, rembrant'ın imiş) şimdi çok hoş, çünkü erkeklerin gücünü kaybetme korkusuyla iyi dalga geçiyor. "ben samson'ı çok sevdim, o da beni sevdi, saçını da beraber kestik ama incil bunu not düşmedi, tarih bunu yazmadı." diyen sevimli mi sevimli bir şarkı bu.

yukarıdaki duruma düşmekten çok korkarlar bu tipler. korktukça da saldırganlaşırlar. peki, gerek var mı? aramızda bir hükmeden mi olmalı, bir de hükmedilen mi olmalı? belki de bdsm'ciler bu gerçeği bir oyuna dönüştürdükleri için "özgürleştiklerini" söylüyorlar, kimbilir? orada bir efendi, bir de köle var ama "gerçek şiddet" yok, yani bir tür dalga geçmek var, sonra arada rol değişimi var, belki de gerçek rollere bir karşı çıkıştır? bilemeyiz.

işte etrafımız samson öyküsünden ders almış, kadını şeytan zanneden ve orda burda "zerrece değer vermem" beyanatlarında bulunan erkek çocuklarıyla çevrili. onlara aşık veysel stili sormak gerekiyor, "şeytan bunun neresinde?"

Cumartesi, Mart 12, 2011

tabipler eylemi

az önce annem ankara'ya hekimlerin hükümetin sağlık politikasına karşı düzenlediği mitinge katılmaya gitti. çok endişeliyim. beni de götür dedim ama istemedi. böyle bir vaziyete ailesini ve duygularını karıştıramazmış. çok ses tek yürek mitingin adı. neden doktorlar yürüyor derseniz bunu size uzun uzun açıklayamam, şu haber linkine tıklayın:

http://www.haberler.com/antalya-tabip-odasi-13-mart-taki-eyleme-katiliyor-2582933-haberi/

bir de şuna, isterseniz.

doktorlar toplumda bir elleri yağda, bir elleri balda, zengin sahtekar, züppe bir kesim olarak tanınıyor ve hiç sevilmiyor. ama bunun popülist bir politika olduğu, doktor düşmanlığının "ben de kunta kinte'ydim" diyen başbakanın, sağlık bakanının yayılmasını istedikleri bir şey olduğu bilinsin. hastaların kunta kinte olmasının suçu doktorlarda değildir. şu an poliklinikte ortalama 4 dakikada bir hasta bakmak durumundalar. hele asistanlıkta. ben çocukken annem abartısız 2 günde bir nöbetçi olurdu ve eve ölmüş vaziyette gelirdi. üstelik diğer doktorlardan inanılmaz mobbing gördüğünü biliyorum, işler böyle yürüyor çünkü. her meslekte olduğu gibi bu meslekteki insanların çoğunun acayip paracı olduğu da doğrudur. ama bu köleleştirici, çalışma özgürlüğünü kısıtlayıcı politikaları haklı kılmaz.

geçen gün başbakan mı, sağlık bakanı mı bilmiyorum "bir asistan yılda 6000 kazanabiliyor" demiş. yuh!!! nerde o asistan söylesinler. annem 85 yılından beri doktorluk yaapıyor, uzman genel cerrah olarak aldığı maaş döneriyle möneriyle ayda 4000. muaynehanesi ise yok, zaten mevcut yasalarla açması çok zor. bir nöbetin ücreti (36 saat) 25 TL. emekli maaşı 1300 TL. annem emekli olup bir tıp merkezinde part time çalışmak hayalleri kuruyordu, fakat yasal olarak bu mümkün değilmiş.

bu paraların az olduğunu söylemiyorum kesinlikle. sadece kamuoyuna yansıtılan "zengin doktor" şeyinden bahsediyorum. ayrıca bir düşünün. bunlar tuzu kuru insanlar değiller. hep annemi anlattım farkındayım ama annem ilkokul mezunu bir terzinin 4 çocuğundan biri, öss sınavında içel il birincisi. 80 darbesinden 1 yıl önce, 17 yaşında tek başına gelmiş istanbul'a. bizden çok daha kötü koşullarda okumuş ve çalışmak kavramı çok farklıdır. örneğin ben sınıf geçmek için deli gibi çalışırım ve annem bakıp "çok az çalışıyorsun sen" der. hayatı çalışmak çünkü. ayrıca bir doktorun hayatı mesleğidir ister istemez. bir grup hekimi oturup konuşurken dinleyin, hep hekimlikten bahsederler, hayatları budur. "rektoskopi, kolonosopi, meme sea, eks oldu" bu kelimelerden başka şey bilmezler.

şüphesiz en çok çalışan bu meslek grubuna karşı hastayı düşman etmek, kendi yapamadığının suçunu başkasına atmak değildir de nedir? tüm başhekimleri yandaşlarından seç, hastahaneleri bir tür şirkete dönüştür, ve sonra gidip seçmene sağlık sistemini ne kadar düzelttiğinle hava at. oysa gerçek, hasta hakları ve hekim haklarının ayrılmaz olduğudur. paracı, düzenbaz insanlar her meslekte vardır, ama esasen çoğu hekim hastaları için yaşar. karşılığında ise sadece saygı görmek, ciddiye alınmak ister. tıpkı diğer meslek grubu mensupları gibi. ama iktidar hala halkı tebaası gibi görüyorsa hiçbir meslek grubu hak ettiği saygıya ve saygınlığa kavuşamaz.

bu arada, internette "inversion recovery" takma isimli bir kişinin görüşlerini çok beğendim, yazayım:
bu miting ile ilgili ifade etmek istediğim birkaç şey var:
1- bu miting, hekimler daha çok para alsın diye yapılmıyor.
2- mitingin amacı son kullanıcı olarak sizlere sunulacak hizmetin kalitesinin arttırılması için bir farkındalık yaratmaktır.
3- yoksa eskiden standart sosyal güvenceyle ulaşabildiğimiz hekimlere, tetkik ve tedavilere artık ulaşamayacağız.
4- mantık dışı kurum ödemesi (hekim ödemesi değil) metodları nedeniyle daha az tetkik edileceksiniz.
5- kalite değil kantite öne çıktığı için daha fazla hastanın görüldüğü bu iklimde minimum tetkikle tedaviden tanınıza gidilmeye çalışılacak. gripten öksürüyor iseniz sorun yok. ama ya başka bir neden söz konusu ise?
6- canınızı emanet ettiğiniz insanların kalite profili düşmek yolunda. bu mesleklerin fakültelerini tercih edecek öğrenci profili aşağı doğru gidecek, k12'den farksız tıp fakültelerinde bir de deneyimli öğretim üyeleri kaçmış ya da uzaklaşmış olacağı için her anlamda kötü / tecrübesiz / bilgisiz biçimde mezun olacaklar. bu insanlar ihtiyarlığınızda size ya da çocuklarınıza sağlık hizmeti sunacak. o zaman gerçekten doktorlardan nefret etme sebepleri neymiş herkes görecek.

baya iyi yazmış. vay anam vay nasıl yazanlar varr.

Salı, Mart 08, 2011

soraya'yı taşlamak

bugün okulda soraya'yı taşlamak filminin gösterimi vardı. bu film hakkında ne yazacağımı bilmiyorum, zira insanı hissizleştiren bir yanı var. ağla, ağla ve gözpınarları sonunda kuruyor. en kötüsü de şu ibare: "based on a true story" tüm görmezden gelme yollarını tıkayan ifade.

yollu adlı arkadaş blogunda "sikliler" diyordu hep, "dünya bir sikin keyfinin etrafında dönüyor". sanırım ne demek istediğini bu filmi izledikten sonra daha açık, dümdüz, net anladım. öfkenin de faydasız kaldığı bir alan bu. acıma duygusunu hissetmek istemediğiniz bir alan. filmin kanımca en yumuşacık sahnesi süreyya'nın kızlarıyla kırlarda dolaştığı ve onları "azizem" diye sevdiği sahneydi. en öfkelendiğim sahneyse filmin ta en başında, süreyya kocasına "biz neyle yaşayacağız? senin şerefin yok mu?" dediğinde, o küçücük oğlunun kalkıp "sen babamla ne hakla böyle konuşuyorsun?" diyerek diklendiği sahneydi. bir çocuğun beyninin bir "erkek"in beynine nasıl hunharca dönüştürüldüğünü vs. ve iğrençlik, taşlama sahnesi. süreyya'nın "bir insana bunu nasıl yapabilirsiniz?" dediği sahne. kanlar içinde tek gözünü açması, hala yaşıyor olması. o gözle linççi kalabalığa bakması. bizim de onunla beraber hissettiğimiz bir yalnızlık. insanın duygusal, zihinsel kapasitesini zorluyor.

bunun üzerine biraz bakındım ilk ulaştığım(ki kaynak da ekşisözlük) siteler şunlar oldu, bir yazar belirtmiş. daha fazla site görürsem onları da yazarım. bir de eskiden beri olan avaaz.org'u biliyorum:
http://www.stophonourkillings.com/
http://www.stopstonningnow.com/
http://www.stop-stoning.org/

bilmiyorum ki daha ne diyebilirim. gösterimi yapan klüpteki kız "sakine'yi kurtarmaya çalışıyoruz şimdi" dedi. uzun süreden beri bunu duyuyordum. facebook ne kadar etkili bir site bilmiyorum ama sayfası şu:

http://www.facebook.com/savesakineh

çocuklarının hazırladığı şöyle bir çağrı var:

http://stopstonningnow.com/sakine/sakin284.php?nr=50326944&lang=tu

bir an için kendi anneme baktım. benim pamuk tenli, güzel yüzlü, güzel kadın anneme. köylerde "kadın anam" derler ve bu bir iltifattır. onu kaybettiğimi, onu korkunç sahneler içinde gördüğümü bir an için tasavvur ettim.

valla ben bunları dile getirmek konusunda çok beceriksizim. nitekim bu akşam da lüzumsuz yere babama "sen cinsiyetçi ve maço bir herifsin" diye bağırdım. galiba yanlış kişiye bağırdım çünkü sonradan kalbimde pişmanlık ve hüzün hissettim. gidip özür diledim babamdan. o da az sonra kabul etti özürümü, sarıldık.

bu dünyada hayatını penisinin keyfine göre yönlendirmeyen, dünyaya sikinin penceresinden bakmayan, ideolojileri, dini, her şeyi sikine göre biçimlendirmeyen erkekler de var. karşındakinin insan olduğunu unutmayan, saygı denen şeyden haberdar erkekler bunlar. ben hayatımı bunlarla geçireceğim ve diğerlerinin bomboş ve dünyayı bombok bir yer haline sokan özgüvenleriyle savaşacağım. inşallah.

kadın sorunuyla ilgili biri değilim pek, hatta neredeyse hiç, bu konuda hiç okuyup kafa yormam, ama hislerim ve düşüncelerim bunlar. sevgiler.

Pazartesi, Mart 07, 2011

4 gün ne boş işlerle geçti

cuma günü annemle sinemaya gittik (zoraki kral). sonra spor yaptım.

cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.

pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.

pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.

bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.

sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...

bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.

yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.

bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.

Perşembe, Mart 03, 2011

esmeray, deniz

bugün itü ayazağa'da yalnız kadın diye bir oyun vardı, ezgi yaldız beni de çağırdı. esmeray diye bir oyuncu oynuyordu. ünlüymüş ve travestiymiş. çok güzel bir oyundu, hem de esmeray çok güzel oynuyordu. şiveli bir konuşması vardı ki rolüne çok yakışmıştı. ben istanbul türkçesindense şiveleri daha çok beğeniyorum. sınıf arkadaşım ibrahim'in (urfa) hafif hafif, alttan alttan beliren şivesiyle başladım şiveleri sevmeye. o gün bugündür güzel bir şive duyunca içimin yağları eriyor.

sonra da denizlere gittim. çok güzel bir yemek yapmış. elim boş gittiğim için habire yemeği övmek zorunda kaldım. ama allahı var, yemek güzeldi. saat 11 olmadan deniz beni postaladı. işte bugünüm de böyle geçti. gizemli, az konuşan insanlara özeniyorum.

"inşallah bir gün senin de başına gelir de görürsün." demek lazım. "usulsüz işler inşallah sizin de başınıza gelir, kapalı kapılar ardında çürürsünüz, tıpkı bugün 'oh olsun' dedikleriniz gibi." bu kadar da fevri ve kinciyim. ama usulsüz işlere karşı içinde isyan duymamak elde değil.

Çarşamba, Mart 02, 2011

sevgili üniversite dö strazburg,

size yazdığım o motivasyon mektubu var ya, tamamen yalan. size gelmek, sizde okumak istiyorum evet, ama tek motivasyonum ezgi yaldız'ın "tam öğrenci şehri, eskişehir gibi, ortam süper" lafıdır.

"sanatla yakından ilgiliyim. aynı zamanda kamu hukuna, özellikle devletler umumi hukukuna, karşılaştırmalı hukuka ve insan hakları hukukuna tutku derecesinde bir ilgim var. sanatsal ve politik dünyanın ayrılmaz bir ikili olduğuna inanıyorum." demiştim. aslında bu cümleleri geçen sene ilker'in yazdığı mektuptan çaldım. ha, bu dersleri nispeten sevdiğim doğrudur, çünkü ticaretten filan tiksiniyorum.

"carré de malberg, aubry gibi isimlerle tanınmış, bir geleneği olan, topluluk hukukuna önemli doktrinal katkılarıyla ünü üniversitenizde okumak bir ayrıcalıktır" yazmıştım. açıkçası bu isimleri internet sitenizde gördüm. ha derslerde de duyduk, ama ben pek ilgilenmemiştim açıkçası. ama herhalde öyledir.

"bir amacım var, o da daha yaşanılabilir bir dünya. hukukçu olmak artık uluslar üstü bir anlam kazandı. avrupa birliği hukuku için çok yaşamsal bir yere sahip şehrinizde erasmus programıyla bir dönem geçirecek olmak beni heyecanlandırıyor" da demiştim. ay buna inandıysanız çok safsınız gerçekten. türklerin yüzde 99unun avrupa birliğine karşı olduğu biliniyor. ayrıca götü kalkık, züppe fransızlardan tiksinti derecesinde hoşlanmıyorum. yaşamda da bir amacım yok. duyarlı olduğum tek konu eşcinsel hakları. o da annemle babama eşcinsel arkadaşlarımdan bahsederek provokasyon yaratmaktan ibaret bir uğraş sadece...

motivasyon mektubu yaz demişsiniz, beni motive eden tek şeyi söyleyeyim mi? jean, pierre ve arnaud. bunlardan da açıkçası çok umudum yok... erasmusa gitmek isteyen yüzlerce türk gencinden hiçbi farkım yok. hatta dünya gencinden, çünkü sevgili strazburg, dünya gençleri de en az biz türk gençleri kadar boşbeleş insanlar. sorry.

not: strazburg, sana sınıftan başka bir çocuk daha başvurmuş. ne olur onu kabul etme, beni et. benim not ortalamam çok çok daha düşük, ama beni tanısan daha çok seversin bence. o, nasıl diyeyim, o kadar da iyi bir çocuk değil. yani onun da seni yazdığını öğrenince düşmanım oldu. pliiiz pliiiz pliiiz.

sincerly yourzzzz, xxxx

e.ş.

Pazar, Şubat 27, 2011

oburkız'ın bir günü

benim en az benim kadar işsiz güçsüz teyzem, 1 hafta kadar önce beni aradı:

-ezgi, az önce burçlara göre diyet diye bir program izledim. senin bir yengeç burcu olarak asla rejim yapmaman gerekirmiş.
-neden?
-çünkü rejim yapmak seni depresyona sokarmış, daha çok yermiş ve kilo alırmışsın. bence seni çözmüşler.
-peki o zaman nasıl kilo vereceğim?
-spor yaparak.

bunun pek mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü kilom neredeyse 70 oldu. o kadar iştahla ve durmaksızın yiyorum ki son 1 yılda 10 kilo aldım ve bu beni o kadar da üzmüyor aslında. astrolog- diyetisyenlerin de onayıyla hiç rejim yapmamaya karar verdim ve 1 haftadır her gün deliler gibi spor yapmaya başladım. kan ter içinde kalıyorum, çok hoşuma gidiyor. ve bu kendime güveni de nereden bulduysam, rejimi bıraktım, kimbilir kaçıncı kez.

bu sabah annemin teyzesi ve eniştesiyle güzel bir kahvaltı yaptık:

ıspanaklı yumurta
peynir
domates
ceviz
portakal ve incir reçelleri
ekmek
çay

annemin teyzesi ve eniştesi yıllardır arabistan'da yaşıyorlar. dindar, içten, temiz, güleryüzlü insanlar. teyzemde lenfoma şüphesi vardı, tahlilleri yaptırdık ama yokmuş. sevindik.

sonra spora gittim ve 2 saat kendimi yordum. eve gelince acıkmıştım:

1 elma
nohutlu tarhana çorbası
sarmısak ve kornişon turşusu (çok severim)
1 kırmızı lahananın kökü

sonra annemle beraber kereviz ve salata yaptık. kerevizi çok severim. içine limon, arpacık soğanı, portakal suyu koyduk. ama yemedik. çünkü bugün kuzenim nişanlandı. ona gittik.

hatice benden 4 yaş büyük ve 22 kuzenim arasından en yakın olduğumdur. beraber büyüdük gibi bir şey. çünkü ben küçükken annem asistandı ve habire nöbetçi olurdu ve beni onlara bırakırdı. hayatımız beraber geçti denebilir. bu yüzden onun nişanlanması tuhafıma gidiyor. nişanlılık, evlilik, bunlara pek değer vermem çünkü ben cool bir gencim, yine de çok hoşuma gittiğini inkar edemem.

hatice'nin arkadaşları da ordaydı. çoğunu yıllardır görmemiştim. çok hoştu, sanki yıllar öncesine ışınlanmışım gibi. hepsinin fotoğraflarını çektim. bende fotğraf çekme huyu hiç yoktu, yeni oluştu bu huy.






































ve akşam eşşek gibi, öküz gibi, dana gibi yedim. utanmasam kusup bir daha yiyecektim. çünkü (oğlan tarafı gelmeden gizlice çektim bu fotoğrafı) şöyle bir sofra vardı:












şarap ve viski kola içtim. pek samimi olmadığım bu insanlara karşı önce tutuktum, içince ağzım kulaklarıma vardı ve pek mutlu oldum. damadın ikizi avcılar'da club fox'a gitmeyi önerdi. ama sonra yalan oldu. çok üzüldüm, eve dönmeyi hiç istemiyordum. hatice nişanlanıyordu sonuçta.

bugün babam iki komik espiri yaptı, bunları da izninizle sizinle paylaşmak isterim. battı balık yan gider, evet bari onları da paylaşayım. bunlardan birinde haticelere giderken arabada, babam bir şey anlatıyordu, ta ben doğmadan önce olmuş bir şey. ""30 yıl filan önceydi." dedi. sonra bana döndü ve "ezgi, senin de yaşın ortaya çıktı." dedi. gül gül öldüm. ikinci komikliği de haticelere gittikten sonraydı. damadın ailesi mailesi etrafımızdayken yanıma gelip elini uzattı ve "merhaba ben dayısıyım." dedi. bir de kimse başlamadan masadaki yemeklerden yedi, ama bunu espiri olsun diye yapmadı, doğal hali. bu konularda benziyoruz biraz.

her yemek başka bir şey, sadece yemek değil.

bu gidişle asla kilo veremem.