Salı, Kasım 29, 2005
bu gun çok uzuldum, çunku adam cumartesi duzenlenen seye gelmiyor. yapilacak daha ilginç isleri varmis, guney sehrinde (adini yazmayacagim) duzenlenen bi aksama (ingilizceden bozmasini yazamam) katilmak gibi. tek basima olurum, herkes sosyallikten olurken, konusmalara girmek, yilbasinda ne yapiyorsunuz demek, telefonlar almak ve becerememek zorunda kalirim. ve ayrica boyle aksamlardan nefret ederim. isviçre'de bir tanesine katilmak zorunda kaldim (bak bak...) (katimak zorunda kalmismis) (ozenti). once çok huzursuzdum, ya gerçi sonradan çok iyiydi. neyse. bak dun bir paragraf yazdim. (once holden, sonra dali, sonra melenkolik, simdi de selimci oldum):
kendimi kaptirmis konusurken içimdekilerin disina çikmasindan korkarim. içindekilerden utanma dersiniz. içimdekiler utanilacak seyler. kliseler dusmeyin.
cansu, annem, hepsi der ki simdi:
bunlardan bize ne? bize ne?
haklilar. ama yazdiklarima kaptirdim iste. gondermeden edemem.
su an kendimde hiç bir ustunluk, hiç bir hak gormuyorum, evet. ama eksisozluge girdim, bakalim selim hakkinda ne yazmislar diye. ne yazmis olduklarini da tahmin ediyordum aslinda ama yine de kendime hakim olamadim. bu insan surusu, selim'i goklere çikarmis. oyle ya, iyi olan begenilmeli. musveddeler, diye geçirdim içimden. holden'i begenirsiniz, selim'i begenirsiniz. unlu olsam beni de begenirdiniz asagilik marjinal populer ortamci parti çocuklari. oysa bi zirvenize gitseydim... selim de gitseydi. sizi hiç begenmezdi, hayir selim benim olarak kalmali. eksisozluge uye oldugunuz halde, boyle ortamci ve dandirik, evet, allahin belasi ukala, asagilayici, ulasilmaz bir siteye uye oldugunuz halde nasil selim'i begenirsiniz ve bunu niye yazarsiniz? bunu bir sozlukçu googledan gorse, sozluge tasisa, dese ki, boyle salak bi kiz var, ezigin allahi, yuzeysel, kultursuz, bize laf atiyo, belli ki kendini selim'le ozdeslestirmis. kiçimin kenari.
ben de boooook ye derdim. sinirimden kudururdum. hepsinin kafasina çekiçle vururdum. yok, tamam.
ya tamam, etkilenip de mi yazdim bunlari, selim'in uslubunda. yoksa hep mi boyleydim. yazilarima baktim onceden, içime fenalik geldi. diyecekler ki etkilendin de boyle oldu. (of selim de boyle der, bu ne megalomanlik) hayir! tamam! ozur dilerim. ben mtlda'dan da etkilendim. istemeden. o donemdeki yazilarim çok kotuydu.
belki bu yazimi okusa bana kizardi ama sanmiyorum. bu tur hatalari affedebilir. sadece eksisozluge olan nefretimi belirtmek istedim. sen tut ah loserlara buyuk saygim var de, sonra aptal aptal zirveler yap. gençligin geri kalanini hor gor. ozenti uslup benimse. okumayi sevsem de sonradan beni hasta et. belki de sizin suçunuz degil. tamam, affettim sizi.
Perşembe, Kasım 24, 2005

baska turlu bir hayat mumkun olabilirdi. nasil oldugunu ben de bilmiyorum. elindekilerle bir sey yapamayan, sikilgan biriyim. bel�ika'ya geliyorum, keske brezilya'ya mi gitseydim diye dusunuyorum. brezilya'da ne yapacaksin diye sorun. cevap veremem. dusledigim bir yer var. annem tutunamayanlar'i yolladi. hemen selim'in gunlugunu okudum. diger bolumlerini hi� okumadim. selim'in seker kralina benzeyen oykuler uydurdum. bunlari ilerleyen gunlerde anlatacagim, baska isim olmadigi ve olan islerimi yapmak istemedigim uzere. kis depresyonu olabilir. hep boyle olur. bana yazin da boyle olur. bilmiyor muyum sanki.
Çarşamba, Kasım 23, 2005
fakat her sey tasarladigim gibi gitmedi, esyalarimi geri almayi unutmusum. okul bittikten sonra farkettim bunu. oysa gara gidip çikolatali gauffre yerken babami aramayi duslemistim okuldan sonra. okula dondum, madami sordum, dogal olarak okulu terketmis.
ertesi gun okula gittim, madamin esyalarimdan haberi yoktu. gozlerim doldu ve akmaya basladi. o gun butun gun çilginlar gibi agladim. her derste bosluga bakiyor, ve içime gelen garip kasilmayla agliyordum. yalnislikla gozleri bana kayanlar agladigimi gorup gulumsuyor ve "courage, ezgi" (cesaret, ezgi) diyorlardi. iki esya için bu kadar agladigimi gormelerinden utandim. kredi kartimin iptali için annemi aramam gerekti. annem bana o kadar iyi davrandi ki bu daha çok aglamama sebep oldu. cep telefonsuz kendimi boslukta hissediyordum. sanki hiç anlayanim, sahibim yokmus gibime geldi. insanlari islerimi yaptiklari için mi sevip sevmedigimi dusundum. dessin scientifique dersinde butun gun aglamis olmanin verdigi yorgunlukla uyudum, ama madame segot uyumama hiç ses çikarmadi. yanima gelip bana kenari 60 derece kadar çikik olan kupu nasil çizecegimi anlatti sefkatlice. bu bana annemin davranisini hatirlatti. beni huzne bogdu. o anlatirken benim gozlerimdeki tukenmeyen yaslar akiyor ve akiyordu. oysa boyle davranmamasi gerekti, diye dusundum sonra. bana neden kagitlarini unuttun diye kizabilirdi. turkum diye beni simartmasi gerekmiyor.
iste bir daha sorumluluklarini baskasini ustune attin, dedim kendi kendime. bu oldukça kolay. hayatin sorumluluklarina katlanacak olgunlukta degilim. cuzdanlarin, anahtarliklarin, odenecek faturalarin dunyasinda yasayamam. yasamak dedigimiz gibi yasama istegim yok zaten. butun bunlar tabi ki affettiremez. zorunda oldugumuz bazi seyler var.
aksam tiyatroya gittim, 6 aralikta yaslilar beni aralarina davet etti. hep bir bosluk duygusuna dusuyorum, bir arabada, sicak ve isikli, tanidigim biriyle olmak istiyorum. bu duyguya çok dustum, oyle geceler oldu ki tanrinin yoklugunu hissederdim. uyanir ve pencereden bakardim, annemin yanima gelmesi durumu degistiremezdi. tanriya inaniyorum tabi. yoklugunu ne zaman hissetsem, tum insanlar, sevdiklerim, hiçbiri o korkunç issiz duyguya çozum degil. aksine, onlar da çaresizlesiyor gozumde, onlar için endiseleniyor ve korkuyorum. ve uzaklasiyorlar.
Perşembe, Kasım 17, 2005
evet, bir gunlugune yeryuzune indim ve kafamdaki tum sisler silindi. etrafimda konusulanlari dinledim, arabalara dikkat ettim, dersi dinledim, yururken ayaklarimi kaldirdim, etrafimda konusulanlari dinledim ve ara sira ilgilenerek sorular sordum. ve yemin ederim, gunlerdir kafama yerlesmis o ot çekmis hissi veren duman dagildi.
bundan gurur duymuyorum, gerçekten. uzun zamandir boyle olmus olmaktan yani. hayir, bu zaten yanilginin kendisi olurdu.
iliski kurmak için seviyorum demek yeterli degil ki, gunluk seyler vardir paylastigimiz. birini seviyorsak butun bu onemsiz seylerle ilgilenmeliyiz, daha onemli sandigimiz seyler bunlardan onemli degil. dusunceyle uyusturulusmus bir kafa demistim, bu yanlis, soyut ve aldatici dusuncelerine kaçan, izole, yukseklerde, sikilgan, yasamayan bir kafa. derinlik bu degil. derinlik sadece bos laflar etmekle olmaz. iliski derinliktir. yalnizlik derin degil. ya da evet, belki de derinliktir. ama bu aptal bir sey. yalniz olmayip akilli olan ne çok insan var. ya da bu kadar anlatmamaliyim. kafam karisiyor ve soyleyecegim pek bir sey kalmadi. oldugum seyleri degil, olmasi gerekeni soyluyorum. bir nevi ahlak dersi.
peki ya yazi? onu da mi birakmak zorundayiz? ya sarkilar? onlari ne için yaziyor insanlar?
sunu kafana sokmalisin ki çocugum, sanatçilar illa ki sorunlu olmak zorunda degil. boyle saçmaliklarina artik ne ben, ne de kimse katlanamiyor. seviyorum diyerek sevemezsin.
Pazartesi, Kasım 14, 2005
al bak iste blog dedigin bu yani bu
dissmissed var ya, acaip super bisiiii:pp:))) chok guselllll:p:p:)))

beni merak eden okuyucularim için gelsin bu fotograf.

bu kadar seksisini siz de beklemiyodunuz tabi...
ya bosluk.... napalim? odevlerim var ama yapmak istemiyorum. biz degisim ogrencisiyiz içeriz siçariz sarkisi gondermis biri bana. haaaaaaaaaaa, dedim, evet. gerçekten oyleymis. hayatinin en guzel yiliymis. afsssss!!!!!! donmek de istemem, kalmak da istemem. yasamak istemem.
Cuma, Kasım 11, 2005
bern'de fersaye
sabah her sey cok guzeldi, aksama dogru ustume kotu bir keder coktu. keder dediysem, artist kederi degil. gundelik seylerin getirdigi sikintilardir olsa olsa. artist kederi melankolidir, benim kederim ise melankoliye donusmedi. daha acik anlatmam gerekirse, artist ruhlu insanlari biliyorsunuz. bir seye uzulurler, aslinda uzulmek degildir onlarinki. melankolilerinden zevk alirlar. onu anlatmak icin hos cumleler bulurlar. kederlerinden kurtulmak akillarina gelmez. uzuntuleri onlari sevimli yapar.
oysa benim bu sabah hissettigim utanc verici bir sikintiydi. aynaya baktigimda duydugum seydi, kurtulmak istedim. ozguvensizlikle doluydu. gercek keder, ondan kurtulmak istegiyle vardir. tabi, bahsettigim gercek bir kederse, bu konuya girmiyorum. hemen bir cozum bulayim istedim. sonra her zaman yaptigim gibi yazar gibi dusunmeye basladim, su an okudugunuz, bu savunmanin eseridir. sonra bu beni uzuntumun kaynagindan uzaklastirdi ve duygularimi yatistirdi.
oysa sen olsaydin ezgi trak, daha da uzulecektim. yeter artik diyeceksin ama bu boyle. arkadaslar bu yuzden faydalidir iste. seni somurmek degil amacim tabi ki. bak seni bloguma malzeme yaptim. sayemde googleda cikiyosun, sevin.
Çarşamba, Kasım 09, 2005
ya sen salinger, sen nesin ya?
artik normal deftere yazamiyorum. blog yazarken okuyacaklarini unutuyorum da. yazmak zaten artistik bir sey. oyleyse yazma daha iyi.
yazmak artistik, evet. duygularin tepeye çikiyor, kendini bir filmde gibi hissediyorsun. okuyanlar vayyy diyecekmis gibi. yazdiklarini bir ay sonra oku, begenmezsin. ama yazarken çok muthis geliyor iste. hayatta en onemli sey senin afs deneyiminmis, tum dunya bugun mons'ta ne yaptigini merak ediyormusçasina bloguna akacakmis. su cumleye bir bakalim: tanrinin erkeklere, en azindan rodin'in paolo'suna benzeyenlerine verdigi bir ozellik bu.
ama o zaman neden yazar ki insanlar?
Pazar, Kasım 06, 2005
opucuk heykeli

rodin'in en unlu eserlerinden biri olan "le baiser", donemin heykeltraslarinin da islemeyi pek sevdigi paolo ve francesca'nin hikayesini konu alir. eseri yakindan inceledigimizde onu olusturan iki karakterde birbirinden çok farkli davranis ozellikleri buluruz.
kadin, kollarini cesurca adamin boynuna dolamis, sevgilisini kendine dogru çeker, ne bir tereddut vardir onda, ne baska bir engelleyici duygu, kendinden emin ve açiktir, gururunu saf bir sekilde hiçe sayar, aski her seyin onundedir. opusmelerine ne engel olabilir ki? adama dogru akan odur, bu yuzden kadin, bu heykelde sanki biraz geri plandadir. asil temsil edilmis olan o zannederiz ilk baktigimizda, ama hayir, kadindan ve onun duygularindan hepimiz haberdariz. ilgi çekici olan adamdir.
adam, opucuge karsilik verirken, kadin kadar curetkar olamaz. eserin topraktan yapilmis kuçuk eskizinde daha da açiktir bu. kadinin kalçasina asla dokunmaz adamin eli, tereddutlu bir biçimde yavasça havada asili kalir. mermerden yapilmis buyuk modelde ise, el kalçanin uzerindedir, ama tereddutunu kaybetmemistir. eserin en dokunakli yani iste bu kafa karisikliklariyla dolu eldir. çiplak kalçanin ustunde utanmayla ve agirbaslilikla dolu olarak durur, zariftir. adamin tum davranislarinda bu tereddutu açikça goruruz. bas, alçakgonullukle egilmis, gozler, opusmenin hazziyla kapanmis, ama asla tutkuya kendini kaptirmamis. peki buna sevgisizlik diyebilir miyiz? sogukluk? aslinda kadinin curetkarliginin asktan geldigini soylemek ne kadar yanlissa, adamin tereddutlu davranisinin da sevgisizlikten geldigini soylemek o kadar yanlis olur. ya da, umarim, ve tum kizlar olarak umariz ki, oyledir.
tanrinin erkeklere, en azindan rodin'in paolosuna benzeyenlere verdigi guzel bir ozelliktir bu. asla francesca gibi opusmeyecek olmalari yaralayici, ama çekici bir gerçek. agirbasli çizgileriyle gerçekten çok hostur opucuk'teki paolo. francesca sadece takdir edilesi, cesur bir kadindir, paolo zariftir. ve belki o da francesca'yi seviyordur. insallah oyledir.