lise günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lise günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Haziran 29, 2007

harika ghost of corporate future şarkısını dinliyorum. annem hiçbir şey yapmamanın mutlu sarhoşluğu içinde olduğumu ne zaman görse hemen bu mutluğu bozmak ister, össm olmadığı halde, hemen yapacak bir iş bulur, gider onu yapar, beni de harekete davet etmek için belli ki, tabi herhalde farkında olmadan ya da benim iyiliğim için ama o ne zaman böyle yapsa surat asıyorum ve kaşınmaya başlıyorum, her tarafım kızarıyor ve şişiyor, alerji kremimiz var bu tür durumlar için. şimdi yine kaşınmaya başlayınca ben o sinir olduğumu anladı tabi ve sinir olduğumu anladığı için o da bana surat asmaya başladı ama galiba haklı böyle hiçbir şey yapmadan olmaz yapılacak tonlarca işimiz var hele bu dönemde ama saat oniki hala internette yapılacak işlerimizi yoluna koymaya çalışıyor ben de yatağın üstüde deli gibi kaşınıyorum bana diyor ki şu kitaplığı bir ara toplaman lazım bana havlunu ver kirliyse ben de yarım ağız tamam olur diyorum daha da sinir oluyor ve aile içi çatışmanın doruğuna çıkıyoruz. şimdi o artık kızdı ve gitti ben de burda boşluğun tadını çıkarıyorum biraz buruk da olsa aslında annem çok tatlıdır ama karakterlerimiz biraz uyuşmaz ben hiç tatlı değilim yani çok gıcığım ama yine de bazıları bana bayılır ben de bunu biliyorum ama ciddiye almamak gerek çünkü biraz iş olsun diye bayılıyorlar öyle önem vermiyorlar ben de cool olmalıyım.

Çarşamba, Haziran 27, 2007

YİHU

genç ezginin acıları dönemi kapanmıştır.

genç ezgi gitti, yerine gencecik ezgi geldi.

imanlı o, şükretmesini biliyor.

belki artık blog bile yazmaz. belli olmaz. belli olmaz. size ne lan benim hayatımdan?? çıkın gidin benim hayatımdan.

havalar 2

havalar hala acayip ama kardeş bu sefer keyfim yerinde. en azından az yemek yiyorum. "hayır" diyorum sadece, "hayır". yemeyeceğim. zaten hava çok sıcak olduğu için ne yemek yiyorum, ne televizyon seyrediyorum. sokaklardayım. gerçi uyarı yaptılar. ama mağazaların içi soğuk. gerçi bir şey almıyorum. kaç gündür düşünüyordum ama sonra rahatladım. bugün arkadaşımı gördüm eskisi gibi, onunla hep eskisi gibi, ne kadar güzel, böyle olması beni rahatlatıyor. bir de onunla birbirimize benzemeye başlamışız, bu da iyi, bir güven çemberi bu sıcak havada. ve polonya'ya mektuplar diye şiir dizesi okudum siyahkahve.comda çok güzeldi. az elektrik tüketen ampul aldık, ben de eskisi gibi saatlerce suyun altında kalmıyorum balık gibi. hemen yap duşunu çık. ne yapalım ki şimdilik bu kadar dikkat edebiliyoruz. yetkililer de akıllı olsun, ama ne onlar akıllı ne de biz o kadar akıllıyız. oh mezun da olduk, işimiz rahat. tam o.c.deki gibi bir hayatım oldu bir anda. yazın çalışacağım falan. valla ha kendime hayranım şu aralar. oje falan sürüyorum.

Cumartesi, Mayıs 19, 2007

HAVALAR

havada baygın bir yasemin kokusu var. içeri girince insanın içi sıkılıyor fena halde. bu havada ancak yanında bir sevgilin olacak tamam mı onunla çimlik bir yerde uzanacaksın, hiçbir şey yapmadan, kolunu bile kıpırdatmadan. dün de hava uzayda marsta ya da 26. yüzyılda gibiydi. beynim şimdi uyuşmuş, gözlerim monitöre bakıyor. sarhoş gibiyim. bacaklarımda bir ağırlık var. ağzım biraz açık ve dudaklarım kurudu. dışarı çıkacağım birazdan, ama şimdi zincire vurdum kendimi. döner koltukların üzerinde sallanıyorum elimde kitaplar. kitapları elimden bırakmamaya zorluyorum kendimi onlarla ilgilenmesem de. iki gün sonrasına dair planlar yapıyorum. ama iki gün sonrası şimdiye benziyor, hem çok yakın hem çok uzak. dünya ısınırken hükümetin bana yaptıklarının hesabını sormak isterdim. ben demek de bana saçma geliyor, öyle bir şey yok, bu ağır külçe ben olamam. ben denen şey de belirsiz. sınırlarım yıvıştı bir amip gibi. ah aslında bu çok güzel. içte bir sıcak sıkıntı, sarhoşluk.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

şimdi de know how çalıyor bilgisayarımda, bu senenin başındaki sonbahar günlerine dönüyorum. insan ne garip, yaşarken sevmediği günleri sonradan seviyor ve özlüyor. öss'ye bir ay kaldı, bu günlere iki üç ay önce ne çok güvenirdim: "evde kalacağım zaman yaparım, çalışırım, o zaman olur." oysa şimdi buna sadece gülüyorum, çünkü ben aynı ben olacağım değil mi, bunu hesaba katsana "yaparım" diyorsun ama o an gelince çuvallıyorsun. ben şimdi bir öğütme makinasına dönüştüm aslında. hayır, bilgi değil yemek öğütme makinası: un kurabiyeleri, kekler, çilek, kuru kayısı, yoğurtlu salça, hepsi ağzımdan içeri giriyor, ben sanki bir ağızdan ibaret oldum, ruhum sanki cılız kalmış da yiyerek bir şeyi sağlamlaştırıp içimi dolgunlaştırmaya çalışıyor gibiyim, ihtiyaç, ihtiyaç. ama ruhum değil de vücudum gerçekten sağlamlaştı, iki geniş omuza sahibim, bunu kimse bilmez ama ben çok gurur duyarım onlarla, şimdi ötesi de sağlamlaştı, yani genişçe bir kız oldum, tabi ben bunun farkında bile değildim, insan fark etmezse zannediyor ki kendisi hep eski kendisi oysa öyle değil işte.

Salı, Nisan 24, 2007

yine bireysel yine bireysel bir yazı

merhaba bugün yine aydan olumsuz etkiler aldım. içimde garip duygular cirit attı durdu.

böyle zamanlarda kendimi öldürebileceğimi düşünmek beni rahatlatabiliyor. o zaman her şey bana çok komik geliyor ve kafamda beni rahatsız eden duygulanmalar bir anda ciddiyetini kaybediyor. "ehhh, son çare, baktım olmuyor, ölüveririm biter." gibi saçma düşünce bana huzurumu geri veriyor. sonra dışarı çıkmak ve hiçbir şey düşünmemek de çok iyi oluyor. örneğin bir ara bir çocuk vardı ben aslında onu sevmiyordum ama o da beni sevmeyince ona aşık olmuştum. çünkü her şey ama her şey benim olsun istiyordum ve o bana değil başkasına ilgi duyuyordu. sonumuz ne oldu? ben kıskanç bir kadın gibi davrandım, hayalimde sevdiğim çocuğu kendimi öldürmekle tehdit ettim. hatta hayalimde kendimi öldürdüm ve o arkamdan ağlıyor, fotoğraflarıma bakıyordu. bu hayali uzun bir süre sürdürdüm. sonra aslında onu değil başkasını istediğimi fark ettim. bu kimdi?? şöyle bir şeydi: bir çocuk, bana polarını veriyor. ben bu poları her yerde taşıyorum, gündüz ve gece yatarken. ben de ona rumca şarklar söylüyorum. çünkü ben çok güzel rumca şarkı uydurabiliyorum. işte böyle bir aşk uydurdum ve hep bu aşkı istedim. bir yandan da diyordum ki ne kadar çocukmuşum. çünkü görüyordum ki aslında diğer yarım olmayan birini istemek çok bencillik, hem de çok. sıkıntıdan türemiş bir aşk. yine de siz biliyorsunuz ki günümüzde ne yazık ki herkes herkesi istiyor. clublar partiler...

check upon it gençlik!!!!!

Çarşamba, Nisan 18, 2007

başkaları ne biçim şarkı tüketiyor ben bu konuda da çok kararsızım. neyse yine de size indirdiğim bazı şarkıların adlarını yazmak istiyorum. bakın, ben öyle müthiş bir kız çocuğuyum ki bir şarkıyı iyice dinlemeden, onun suyunu çıkarmadan ötekine geçmem. bu yüzden birer birer. severek. tadını çıkararak. bu seferki takıntılı olduğum şarkılar. yani her zaman sevdiklerimi indirdim:

pixies hey, jeff buckley last goodbye, beyonce check upon it.

bunlar bugünküler. dün de morrisey i like youyu indirdiydim. ve regina spektor pavlovs daughter, bu ali var ya, o bana bu kadını söylediydi, amanın harika bi kadın bu ya. her neyse, bi de bjork ama ondan indirdiklerimi daha dinlemedim. çünkü sıkılıyorum. tamam, bazen sıkılıyorum.

her neyse az önce ayıldığım bayıldığım check upon it bitti:((( yaaaaaaaaaaaaa. neyse yine çalarız. yihuuu:))) bu şarkının bende özel bir yeri var. haaayır hayır aşkla ilgili değil tabi ki:))) hemen öyle anladınız di mi sizi minik çakallar?? ama hayır, öyle değil.

neyse boş bir yazı oldu. bugün yatakhanede yine eskisi gibi şişe çevirmece oynadık öğleden sonra. bu sefer bana biraz saçma geldi. her şeyimi kız arkadaşlarıma anlatmamam lazımmış gibi geldi. garipsedim. yine de her şeyimi anlattım oyun gereği. aman.

Pazar, Nisan 08, 2007

evet artık sizin beni iyice aptal zannettiğinizi biliyorum çünkü edebiyat öğretmenimiz sürekli kendinden bahsedenlerin eskiden aptal olarak kabul edildiğini, şimdi ise farklıymış gibi göstermenin kendini pek bir prim yaptığını söyledi.

ben de tabi ki bunu aşabilmek isterdim. şimdi kafamdaki şeylerden biri bu: sorumluluk. çaba. başkalarının mutluluğu için çalışma. gerçek sevgi. öte yandan bir yanım da diyor ki salla gitsin böyle şeyleri. sen sensin ve ne yapalım ki böylesin. kendini törpülemeye ve sindirmeye çalışma. öte yandan boş hayallerden ve yalanlardan sıyrılmam gerektiğini biliyorum. bana sunulan şeyleri reddetmem gerektiğini de. yazı yazarken kendim aracılığıyla güzelin ve düşündürücünün bir bileşimini sunmak. bu öyle havadan yapılabilecek bir şey değil.

heeer neyse. benim yazıya oturuş amacım farklı. istanbul. daha doğrusu istanbul'da yaşamanın getirdiği ağırlık. bıkkınlık. içinde dinmeyen ve içinden değil, dışarıdan sana her gün aşılanan hüzün. kings of convenience şarkılarının hafifliği yaşayamaz istanbul'da. nerede? tünel, pera, adalar (?_ emin değilim) belki evet buralarda yine yaşayabilir. oysa kimbilir isveç'te insan ne kadar hafif olur ve bunun farkına bile varmadan yaşar gider...

istanbul sana her gün olmamışlığı gösteriyor. renkli gazete küpürleri, magazinciler ve adları herkesin dilinde siyasetçiler. ezgi trak'ımla konuştuk bu konuyu. onu da bir zamanlar ne kadar çok seviyordum. hala seviyorumdur herhalde ama o zamanlar sevgimi bir coşku biçiminde hissedebilirdim. şimdi sevgimi gönlümce yaşayabileceğim, düşünebileceğim vaktim pek yok ya da ruh halim buna müsait değil. sadece c.yi bir kerecik, çooook hafif, özlemiştim. o kadar, başka kimseye sevgi mevgi hissetmedim. zaten o kadar saldım ki 100 kilo oldum, değil sevgime özen göstereyim. herrr neyse!!! konuyu dağıtıyorum a..na koyiyim. neyse biz bunu e.t.yle konuştuk, çıtlattık. o isyan etti, dolmuş'ta gördüğü ve onu çok sinirlendiren bir adama. sinirini bozmuşlar çocuğun, adam diyormuş ki "kanyon'a buz pisti açıldı gidelim." götübokluya bak diyor, neyine senin kanyon, diyor. valla benim otobüsümde pek öyle şeyler olmuyor e.t.ciğim dedim. benim otobüstekileri biliyorsun. evet dedi, suratını asarak. her neyse, şu istanbul garip, büyüklerimizin de dediği gibi binbir çeşit insan. öyle ki bana sözcüklerin yaşananları hiçbir zaman tam yansıtmadığını, insanları anlamanın imkansız olduğunu düşündürdü. her neyse, yine de e.t.yi anladım ben tam olarak. benim de farklı bir konuyla ilgili düşüncelerim var. son zamanlarda gazete eklerine sardım, örneğin hürriyet. böyyyyk! o nasıl bir yaşam??? istemiyor yine de içine çekiliyorum giderek. zevk alıyorum neredeyse bundan. neyse, peki kim demişti şu sözü, bir kitapta mı yazıyordu, yoksa bir köşeyazısında mı:

topluca yapılan mış gibi ayinleri.

bu söz bana varolmayan bir dünyanın insanlarını düşündürüyor, iç karartıcı, yapay insanlar. kim onlar? gerçi gülben ergen de şarkı yazmış cevap gibi. "ben mış gibi yapmam." demek ki biri o. peki ya diğerleri kim, o grupla tanışmayı çok istiyorum.

şimdi denklik bürosunu siz belki hatırlıyorsunuz. venedik ve floransa'da geçirdiğim o güzel günlerden size de bahsettim. işte o günler geri gelsin isterim. sadece görüntü ve kokular bende heyecan uyandırırdı, sorunsuz bir dünyaydı dünya ve sanat eserleri de ona uygun veriliyordu. (mu?)

ama bunu her düşünüşümde "böyle yaşaman imkansız" lafı geliyor aklıma.

Perşembe, Mart 29, 2007

arkadaşım bana yıllık yazmış ve şöyle diyor: insana huzur veren birisin. aslında buna bugüne kadar katılmıyordum artık evet katılıyorum. diyordum ki huzursuzlukla dolu ben nasıl başkalarına huzur verebilirim saçma. oysa bugün içimi kemiren bir dertten tam 2006 yılının 22 ocak günü yazdığım bir yazı sayesinde kurtuldum.

bu dert canberk adlı aptal çocukla ilgiliydi. beni konuşmaya değer bulmuyordu. çünkü ben komünizmi onun kadar iyi bilmiyordum. değil komünizmi, ona göre hiçbir şeyi bilmiyordum. bu da beni üzüyordu. şimdiye kadar akıllı fakat pek kitap okumayan biriydim kendime göre. canberk'le tanıştıktan sonra ise aptal olduğumu da anlamıştım. bunun legally blonde filmi vari bir sıkıntı olması da beni bir kat daha üzüyordu. öyle ya, onun ne kadar ulvi dertleri vardı, bense "ben aptalım galiba" diye üzülüyordum. bu sıkıntımı nasıl mı yendim? evet bir yazıyla. anafikri "ne olursan ol intihar edemezsin ya değerli olmak zorundasın" olan bir yazıyla. kısacası bu bilge yazım "boşver" diyor bana.

işte huzurumu bana iade eden o yazım:
http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yuzeysel-isler-gunluk-gazetesi.html

Çarşamba, Mart 21, 2007

e.t,

çok sevdiğimiz belçika'nın, diğer avrupa ülkelerinden ayrı tuttuğumuz, ikinci ülkemiz gibi gördüğümüz belçika'nın ruanda katliamının baş sorumlusu olduğunu öğrendim bugün. ne yazık ki ülkelere güvenilmiyor. ikiyüzlülükleri ortaya çıkıyor. yalnızca insanlara güvenebiliriz aslında ezgi trak. fakat insanlar da bazen istemeden de olsa yaşananları saklayabiliyorlar. örneğin belçikalı coğrafya hocası avrupa birliğini anlatırken "barışın garantörü" vs laflar etmeseydi, açık açık bizim ülkemiz şuna şuna da sebep olmuştur tarihinde deseydi, daha iyi olurdu. gerçi bunu herkesten iyi biliyor.

belçika belçika diye bu ülkeyi bu kadar yücelttiğim için okurlarımdan özür dilerim ama tabi hala jacques brel'e, şirinlere, saksafona, leffe'e ve celine'e saygım sonsuz.

moda tasarımcısı ve dışişlerinde çalışan memur

bizim sınıfta canberk diye bir çocuk var. bir gün sosyoloji hocası bunun elinde bir kitap gördü, fransa kömünist partisinin bilmem ne dönem başkanının mıymış yanlış anlamadıysam neymiş. her şeye eleştiren gözlerle bakan kötümser sosyoloji hocası dedi ki taa fransalardan buraya gelmem gerekiyormuş demek ki bu adamın kitabını okuyan birini görmem için. her neyse. bu çocuk uluslararası ilişkilere girmek istiyor. dün ona ben de dışişlerine girmek isterim büyünce dedim. neden diyince seyahat etmenin farklı yerlerde yaşamanın güzel olacağını söyledim. o zaman turist rehberi ol dedi. bana şu yaşıma kadar siyasetin s'siyle ilgilenmediysem şu yaşımdan sonra içinde siyaset, iktisat vs olan hiçbir şeyden anlayamayacağımı söyledi. aramızda uçurum olurmuş. ama istersem iyi bir moda tasarımcısı olabilirmişim. ya da iletişim sinema okuyabilirmişim. böyle söyledi. ben de ona dedim ki istersem azim ve kararlılıkla yaşamımı başka bir yöne çevirebilirim hiçbir şey için geç değil üstelik bana söylenenleri gerekli bilgiye sahip olunca anlayabilen biriyim. ama bana dedi ki hayatta olmazmış. ben kimmişim. ben de ağlamaya başladım. sıramın üstüne kapanıp ağlıyordum. içimden ağlamak geliyordu. bana selpak verdi başka da hiçbir yatıştırıcı söz söylemedi. onun dışında ona arka çıkan ve benimle "sen git milkshake'te dans et ne anlarsın sen." diye dalga geçen çocuklar da yatıştırıcı hiçbir şey söylemedi. sadece bugün biri yanıma geldi ve özür diledi.

ama bu olay bende derin yara açtı. bende suçluluk duyguları uyandırdı ve hala kendimi biraz kötü hissediyorum. arkadaşlarım böyle düşünmemem gerektiğini söylediler. ama olsun bana ne. kimsede hakkım kalsın istemem.

Cumartesi, Mart 10, 2007

şu an christina aguileranın beautiful adlı şarkısını dinliyorum hadi bakalım dalga geçin o kadar güzel bir şarkı ki valla bayılıyorum ah ah.

her neyse cuma günü saçımı kestim kendim çok katlı bir kesim uzamıştı tabi güzel olmamıştı ben de kahküllerimi kısaltmak istedim ama baktım besmele modeli dediklerinden olmaya başladı ben de bıraktım yarısında ve şimdi çok değişik bir havaya bürümdü saçım yarısı besleme kahkülü dediklerinden yarısı püfür püfür havada oldu doğrusu yüzüme havalı ve mağrur bir ifade kattı. bunun dışında eskisi gibi çene hizasına getirdim saçlarımı uzun saç bana hiç yakışmıyor bu yüzden.

şimdi de snopp dogg pharellin beautifulu çalmaya başladı bu da ayrı bir güzellik hakkaten insan kendini rio plajında sanıyor. neyse. az önce bakterileri (hayatta kalmamızı saprofitlere borçluymuşuz harika değil mi) çalıştım ve 1. dünya savaşını çalışırken babama da wilson ilkelerini anlattım. insan bu dersi çalışırken hınçlanıyor itilaf devletlerine karşı.

i just wanted youu to know that you are really special o ya o ya o ya o ya...

bir dahaki yazımda size yeni geliştirdiğim kentçilik akımını anlatırdım ama bu yazı çok tatlı olduğu için gerizekalı akımlarımla onu bozmak istemiyorum.

hepininz kendinize iyi bakın.

Pazartesi, Mart 05, 2007

az önce burçin beni arabayla evime bıraktı ben de onu eve davet ettim beraber çay içtik.

benim hayat felsefemi belirlemem gerek. şu ana kadar geçirdiğim değişimlere bir bakalım:

FONETİK KAKTÜS ÇEKİCİ HANIMEFENDİNİN HAYATINDA ATLADIĞI AŞAMALAR
(biraz özelime girdik ama napalım)

1) huysuzluk- huzursuzluk: ben bebekken acyip huysuz bir bebektim. kreşten dış dünyadan arkadaşlardan annemin beni bir yere bırakmasından çok ama çok korkar uyum bozuklukları çeker gece saat 12lere 1lere kadar ağlardım.
2) meraklılık: daha çok öpüşme sahneleri için geçerliydi bu aşama.
3) düşçülük: çocukken en büyük ve önemli devrim buydu. kağıt bebekler, birbirine geçirilmiş tel tokalarla kaybolmuş hırpalanmış çocuğa su ve yemek veren onu yıkayan kol saati adam oyunu düşçülüğümün tuğlalarıdır.

bu çocukluk akımları akımdan sayılmaz. bunları ilkokulda korkaklık çalışkanlık ve ortaokulda bunalımlık daha sonra da nu metal ve agresiflik ve biraz da marjinalite soslu herkesten nefret ediyorum ergenlik takip eder. asıl önemli olan bundan sonraki akımlar.

1) köktendinci obsesif devir: bozulmuş bir dünyada yaşıyoruz. ben de değişmezsem cehenneme gidebilirim. yaşadığımız dünya çok maddeci ve gösterişçi. burda benim sözümden çıkmayın yazıyor. ama bunları yaparak bu hayat uyum sağlamak çok zor. yine de vazgeçersem ödün vermiş olurum. önemli olan bu dünya değil.

2) toplumcu gerçekçi devir: 2002 yılında (tahminimce) verdiğim gişe memuru adlı eser bu devrimin en önemli eseridir. tkp bröşürlerinden etkilenme görülür. dünyaya eleştirel gözle bakar. başkalarının çektiği acılar içselleştirilir. edebiyatçılıkla birleşir. bu akımda ise en çok (o yaştaki çoğu insanın aklının çelindiği gibi) sait faik'ten etkilenilir. yerini aşkçılığa hemen hemen bırakır.

3) aşkçılık: yerini zamanla tutkuculuk, tutkunculuk, hatta şehvetçilik (o yaşta bir çocuk bu akımı nasıl anlarsa artık) e bıraktı. yeniyetmeliğin (15 16 yaş) tüm taze heyecanlarıyla tüm kompleks karmaşa ve sıkıntılarımı, tüm istek ve heyecanlarımı tek bir insana yönelttim. aşkçılık zamanla karşılıksız aşkçılığa dönüştü ve umutsuzluk aşkı tetikleyen önemli bir unsur olarak tanındı. bu iki akım birbirinden beslendi. fakat bu akıma bir daha dönülmek istenmedi, bir yeniyetme akımıydı. the smithsin umutsuz ve ezik şarkıları dinlendi, ezik şarkı adında bir eser verildi.

4) tiyatroculuk: gerçek anlamıyla olduğu kadar mecazi anlamıyla da. kendini gösterme, sevimli ve çekici olma, kendini sevdirme, şık giysiler, espricilik. hayatımı daha iyimser ve daha mutlu bir havaya sokması açısından bu akım önemlidir. etkileri (diğer tüm akımlar gibi) bazen bugün de görülebiliyor.

5) nihilzime yakınlaşma: tabi bunu tam anlamıyla söylemiyorum, aklıma bu kelime geldiği için nihilizm demeyi seçtim. daha çok fazlaca inandığı şeylerden bir süreliğine uzaklaşma diyelim. (din, aşk, ideolojiler). tembellik. yerini üç ana akıma bıraktı: sınırsız hoşgörü ve özgürlükçülük(avrupa etkisi), hazcılığa yaklaşma (değişim öğrencisi etkisi), hayatı tanıma isteğiyle hareket etme akımı (yeni yeler tanımak isteme, müze gezileri)

6) sosyal yönün tekrar kabarması ve bunun getirdiği sancılar (geriye dönüş)/ savunma- tembellik ve düşçülüğe sığınma: şu an etkisinde bulunduğum akımdır.

Cumartesi, Mart 03, 2007

bu yazıyı okuyun içiniz kararsın hahahahahahah

hayalimdeki aşk ilişkisini şöyle tarif etmeye başlayınca tehlike çanlarının çoktan çalmaya başladığını anladım. yani benim için. :
"hayalimdeki aşk ilişkisi çok sakin rahat acelesiz kimseden bir şey beklemeyen durgun bir göl gibi bir insanla yaşanıyor. onunla istanbul'un zahmetsiz gidilebilecek bir yerinde buluşulur. buluşmamız ise sessiz ve sakin tavana bakarak, pek bir şey konuşmayarak ve uyuyarak geçer. bu süreç içerisinde birbirimize huzur veririz ve dinlenmiş oluruz."

bu arada dönem ödevimi teslim edeceğim. konusu "ne yaptın da yoruldun?" çok duygulu bir çalışma, çok içli. okuyan acıma hissiyle doluyor ve ağlıyor. kimisi de yazanları pek abartılı buluyor. yalnız yazarla yani benimle karşılaşınca anlıyorlar. bana tavsiyeler vermeye başlıyorlar. hepsine "evet ama şu, evet ama bu" diyorum, içleri kararıyor valla. "bu hepimizin başına geliyor ya boşver" diyenler de var tabi. sonuçta ben dünyada tek değilim yani.

dün arkadaşımla oturuyorduk. benim bir sorunum var. bu sorunum da hürriyet'in kelebek eki. bu salak gazete ekinin bağımlısı oldum. sanki ünlüler dünyasında yaşıyorum. onların şatafatlı hayatını kendi hayatım sanmaya başladım. yazık!

belki de bu gerizekalı kelebek ekinin diliyle bir "orhan pamuk sendromu" olabilir. o nasıl kafayı istanbul, avrupa, batılı doğulu gibi soyut soyut şeylerle bozmuşsa ben de kafamı kelebek eki, eski yaşantılar, belediye otobüsünün içindeki insanlar, istanbulun semtleri arasındaki uçurum, içe kapanma kapanma kapanma kapanma ile bozmuş olabilirim değil mi?

her neyse zaten uydu kentlerde oturan insanlar kentin geleneksel yapısından uzak oldukları için mutsuz olabiliyorlarmış. bir de zaten daha iyisini hak ettiğimi düşünmüyorum. işime de geliyor bu. etrafımda bu kadar acılı insan varken hava atar gibi kendimi gösteremem.

neyse, hepimiz biliyoruz ki son paragrafım yalış düşünceler içeriyor. ne var, ben zamanında sahneye çıkmış bir insanım. isanın kapasitesini, bedenini, aklını en iyi kullanmasının ayıp olmadığını biliyorum. ben de böyle yapınca bana en yakışanı yapmış oluyorum. örneğin ilk şarkılarımda sesimi saklıyordum sanki "benim sesim güzel değil" demeye çalışıyordum. sonra hep bağırmalı, haykırmalı, ses titretmeli şarkılar söylemeye başladım. çok hoşuma gitti. bunalımda olmadığım zamanlar beden dilini de kullanmayı severim. ben böyle yapmayınca dünya daha kötüye gitmez, aksine.

imza: dünyanın en gıcık kızı bitli kaktüs........558820***1111!!!!!!!!!!%()?

Cumartesi, Şubat 24, 2007

buranın tasarımını değiştirmek isterim. bu aradaaa... kimsenin bloguna uğramadığım da bir gerçek yani şu sıralar. amman dikkat edelim, vallahi bu blogger ortamlarının dışında kalırsan işin bitiktir kızım senin!! aa, bak sana link de vermezler. hey! burdan diğer bloggerlara sesleniyorum. link vermezseniz vermeyin adiler!! ben bu işi reyting için yapmıyorum anlıyor musunuz ha? reytingle işim yok benim, benim işim kalbimin derinlikleriyledir. yup.

hey bu arada ben yeni kararlar aldım küçük bencil şımarık bireyci hoppa avrupai ve burjuva yaşamımda. yok be şaka yapıyorum arkadaşlar. "hep aynı türden şakalar yapıyosun amaaaaa." tamam arkadaşlar tamam. kararlarımdan biri de bu zaten.

  1. dar bir bakış açısına sahip olmamak.
  2. insanları başarısızlıklarım için suçlamamak.
  3. blogumun tasarımını değiştirmek.

zaman zaman bu bloga rüyalarımı mı yazsam sadece diye düşünüyorum çünkü acayip hiper süper eğlenceli ve ilginç rüyalar görüyorum. hatta arkadaşlar yaşamımın en ilginç yanı rüyalarım oldu ha. ben geceleri yaşıyorum yani, gecelerin kızı oldum. bir de öğle tenefüsleri çünkü bu tenefüslerde gidip gidip kafayı çekiyoruz. yaaa. para bok tabi. hepimizin cebinde dolarlar. hırsız arkadaşlara sesleniyorum burdan. şimdi bir şarkı söylicem bu şarkı hepimize gelsin: yayladan gel allı gelin yayladan.

Perşembe, Şubat 15, 2007

barda filminin etkisiyle yazılmış satırlar

belçika'da otobüsteki teyzeden tut komşuna, öğretmenine, trendeki adama kadar seni yadırgayan bir kişi bile yoktu. vardı ama azınlıktalardı. çünkü senin yapabildiklerini onlar da yapabiliyorlardı. oysa burda öyle değil. iç karartıcı edebiyatçımızın dediğine katılıyorum. insan yaşadığı çevreden soyutlanamıyor. ve ben ayrıcalıklı olmadığıma göre, başkası nasıl uçup uzaklaşamıyorsa, durup yaşıyorsa kötünün kötüsünü, ben de buna seyirci olmak zorunda olacağım. belki de bir yerden sonra değiştirmek için çabalar göstereceğim ama kaçamayacağım. aslında hepimiz katlanamadığımız durumu düzeltmeye çalışacağız.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

benim için hayat sadece neşe, eğlence olmalı. böyle olmadığı zaman üzülüyorum. çalışmayı sevmiyorum, çok nadir seviyorum. aslında seviyorum ama çalışmanın bana yarar getireceğini bildğimden mahsus çalışmıyorum.

ama bu böyle gitmez. böyle böyle insan nereye gider? bunalımlı bir surat, bakmayan gözler, hayaller içine çekilmiş bir beyinle insan ölse de bir yaşasa da bir.

ama insan bir ajanda tutabilir. eve gelince meyveli çay içebilir. sonra hiç mızmızlanmadan güzelce dersinin başına oturabilir. sonra otobüste giderken içerdeki insanların ıncığını cıncığını incelemeden onlara bakabilir. onlar ona sıkıntı değil neşe verebilir. sonra yolda yürürken buraları sevebilir. daha sıkı olur insan o zaman. günlük işlerine hiç şikayet etmeden sarılır. tatsız tutsuz hayaller dünyasına kaçma yolları aramaz. o da diğerleri gibi güler yüzlü ve neşeli biridir işte, hem çok sakin.

aşırı kahkahalar atmaz. hep bir şeyden söz edip onu yapmamazlık etmez.

halide edip kimdi bilmemne. işim gücüm yok sanki. bir de bizim bir serap hanım var, kendisi adını vermek istemediğim anadolu liselerinden birinde edebiyat hocası, hep onun başının altından çıkıyor bunlar. çünkü ne zaman türkiye'den ve türk edebiyatından bahsetse acıklı bir film izler gibi oluyorum. yok şu aydın bakış açısıyla bakamamış, yok şu roman başarısız olmuş, yok şu şu sorunu görememiş. eh! sanırsın tutunamayanlar. niçin bizim insanımızda varoluşçu sorunlar yokmuş, çünkü biz birey olamamışız. ne yapalım, oturup ağlayalım mı?? yalnız sorun bu kadar olsa sorun olmaz. bir de doğulu mu batılı mı olduğuna karar veremeyen bizim gibi arada kalmış, sıkıntılı aydınlar varmış. insan toplumsal sorunlardan kendini soyutlayamazmış. yuh artık yuh yuh yuh! benim de hakikaten söylüyorum işim gücüm kalmadı. neler anlatıyorum.

bunalımımda bile bir ilerleme kaydedemedim. artlarımızı ve eksilerimizi toplayalım ve kendimize on üzerinden bir not verelim. ya da artık 18 yaşına gelmiş kocaman reşit oy verme yaşında kocaman bir insan olarak bu türden salak çocukça ergen kendine dönük okul arkadaşlarının kıçınla güleceği uğraşları bir kenara atalım. ARTIK BÜYÜYELİM. belki brigdet jones sevimliydi. ama sen ondan da betersin. yaşıtların çocuk bakıyor. sen de çocuk olmayı bırak.

bunu böyle acıklı bir şeymiş gibi yazıyorum sanmayın. bu 5 aydır falan içinde bulunduğum salak durumdan çıkmamiçin kendime uyarı.

Salı, Kasım 28, 2006

bugün çok hüzünlüydüm. nedenini gerçekten bilmiyorum. trak'la dışarı çıkacaktık. sonra benim on beş dakikalık bir işim çıktı. on beş dakika sonra da gidebilirdik ama trak beklemedi. beni ekti. başkalarıyla tünel'e gitti. bana "sen de gel." dedi. ben tabi ki istemedim. okulda ders çalışacağımı söyledim ona. çıktım yukarı ve somurtarak ders çalışmaya başladım. tabi böyle somurturken hiç de çalışılınmıyordu. insan aklını doğru düzgün derse veremiyordu. ben de dersi bıraktım ve kara kara düşünmeye başladım. durumumu düşünüyordum. önümdeki yılları düşünüyordum. yıllar bana boğucu zaman dilimleri gibi geliyordu. insanlar uzlaşılması imkansız varlıklar. ve karakterim, dünyanın en "penible" yani sıkıntı, ıstırap verici, beraber yaşanılması zor karakteri gibi geldi bana. bunun aslında böyle olmadığını biliyorum ama o an sanki sürekli haksızlığa uğruyormuşum gibi geldi, durmaksızın. büyük olasılıkla gençliğin verdiği bunalımlardı bunlar. oysa ben biliyorum, ben kendim, çünkü yaşadım, gençlik çok da güzel olabiliyor aynı zamanda. benim gençliğimi güzelleştiren şeyler belli başlıdır, tanışmalar, seyahat, sanat müzeleri ve yalnız olmak. şimdi ise gençliğimi karartan şeyler var. örneğin yatılılık. sevdiğim insanların arasındayım gerçekten de ama bunalıyorum. kimse bu kadar abartmıyor ama bana neden bu kadar kara görünüyor her şey bilmiyorum. belki de ben bir çok konuda hem beceriksiz, hem de tatminsiz biriyim. neyse, daha da dramikleştirmek istemem ama bu benim günlüğüm.

Pazar, Kasım 26, 2006

bugün hürriyet gazetesinin pazar ekinde papanın daha önce söylediği sözleri 0kudum. çoğuna hak verdim. şimdi düşünüyorum da aslında dindar biri oluyor ve diyor ki mesela "ben evlilik öncesi sekse ve herkesin ahlak anlayışının kendine olmasına karşıyım." sen kıyametleri koparıyorsun, cahil, örümcek kafalı vs. neden çünkü aslında sen zamanında hakim olan bir görüşü benimsemişsin, 21. yyda savunulan düşünceyi kanun gibi görüyorsun, dindarlığı küçümsüyorsun. halbuki dindarlık da diğerleri gibi bir görüş. ve bence çürütülebilecek bir şey değil. bu aynı bir zamanlar bütün herkesin aynı şekilde arabeski küçümsemesine veya ırkçı söylemelere göz yummasına benziyor. işte, herkes aynı anda diyor ki ıyy oruç mu tutuyorsun, ıyy namaz mı kılıyorsun. oysa insan fikirler arasında kendine en yatkın olanı seçiyor, bu da her zaman günün modasına uymuyor.

her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.

bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.

bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.

ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?

Cuma, Kasım 10, 2006

her şeyi bilen çocuk

her şeyi bilen çocuk'un yaşı benim yaşımın sadece bir fazlasıydı. öf şöyle matematik problemi gibi bilerek sevimli görünmek için yazılmış nil karaibrahimgil cümlelerinden nefret ederim ama kullananların benden bir eksiği olmadığı için kullanabilirim herhalde. ben onu daha büyük sanıyordum. beyoğlu sokaklarını ve baba zulayı bile benden iyi bilen biri. tabi ki bu ikisini iyi bildiğimi söylemiyorum. hatta ikincisini hiç bilmem, müzikle aram tembeldir çünkü dinleyecek aletim yok. sonra bu bildiklerinin en ulaşılabilir kısmı. daha neler biliyor, çevre sorunlarını, politik sorunları, le monde gibi gazeteler okuyor her gün. sebastianmış adı, yiğit duyduğunda gülerek dedi ki "bu çocuk uşaklık yapmış mı bir yerde?" (şimdi bunu söylemek benim için şaşırtıcı ama keşke etrafım hep böyle ciddiyetsiz ve boş kişilerle dolu olsaydı.) ama sırrını açıkladı. her geçirdiği gün mutlaka bir şey yapmış olmak istermiş. kitap okumuş olmak, bir şey dinlemiş olmak, bir yere gitmiş olmak, bir film izlemiş olmak... tabi ona şimdi sıla'yı izlediğimi ve hürriyetin kelebek ekini zevkle okuduğumu söyleyemezdim. hatta bunları yapanlarla (ona hoş görünmek için) dalga bile geçtim. dedim ki: "ya ben anlayamıyorum, bu gizli seks kasetlerine gösterilen ilgiyi, kendi kasetlerini kendi çekseler ya bu salak boş insanlar" dedim. neyse ki mizah anlayışı pek sivrilmemiş ki (kriter olarak kendini mi anlıyorsun yoksa aptal?) güldü.