Pazar, Mayıs 25, 2008

ŞARKILAR

Nisan Yağmuru

Sevgi denen şey yalanmış daldan dala konan için
Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak için

Kadıncağızın hüzünlü, sakin sesi bilgisayardan çıkıyor tüm odaya yayılarak, sevgili Belkıs Hanımınki ama, Zuhal Olcay’ın değil. O kadar hüzünleniyorum ki sanki o değil ben aldatılmışım gibi hissediyorum. Şimdi aynı ses tonuyla “hayatta tek gerçek şey sevgi” dese, ona da katılacağım. Yeter ki böyle mahzun, böyle kabullenmiş, önemsemez görünmeye çalışan bir havayla söylesin. Herhalde sadece sevimli, buruk bir sitemden başkasına hakkı olmadığını düşünerek söyledi bu güzel şarkıyı. 18. kez playe basıp gözlerimden neredeyse yaşlar gelerek şarkının neşeli girişini dinledim.

Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız durmaz bir saadet arar
Bir sevgiye canı adar

Belkıs Hanım kimse sizi Shopenhauer denen derbeder, kalbi kırık felsefeciyle tanıştırdı mı? Yok, ben de bilmiyorum ama o kalbinizi dolduran istekleriniz gerçekleştiğinde kim bilir ne kadar sevindiniz, narin burnunuzla tezat oluşturan harika bir gülücükle karşılık verdiniz kaderin bu tatlı sürprizine.

Bu şarkının bestekârı o değildir herhalde, narin bir burnu var mı bilmiyorum, ama öyle söylüyor ki sanki bütün bunlar gerçek, ben de sanki büyük hayal kırıkları yaşamışım gibi üzülüyorum.

19 oldu. 20 oldu. Çıldıracağım. Ben bu kadar güzel söyleyemiyorum. Ben işi geyiğe vurarak söylüyorum. Bir daha bu şarkıyla dalga geçmeyeceğim. Bu şarkı kim ben kim? Şimdiki şarkılar ses denemesinden ibaret. Zevkli ve az ruhlu.

Across the Univers

Fiona Apple’ın söylediği ama sözlerini, ben İngilizce pek bilmem, anlamadığım bu şarkı bana soğuk, zengin ülkeleri hatırlatırdı, şimdi o kadar da değil ama yine de öyle bir yanı hala var şarkının. Kanada gibi, kuzey Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere gibi ülkeler. Aklıma bir de otoyola benzeyen yolla ve yeşil, yağmurlu parklar gelirdi. Bir gün Brüksel’e arabayla giderken filmlerden, çocukluktan, bilmem nerden hatırladığım işte o soğuk, muhteşem, ürpertici görüntüler, anılar, soğuk ve sessiz, çekici, içinde kaybolunası, harika anılar. Fakat o anılar ne zaman yaşanmıştı? Hahaha. Blogda en sık tekrarlanan cümlelerden biri geliyor şimdi: onlar yaşanırken değil, akla tekrar gelince güzel oluyor. Fakat ne soğuk, ne titretici, ne yabancı, ne garip görüntüler geliyor insanın aklına bu şarkıyı dinlerken.

TV’deki Kız

Bu da Mor ve Ötesi’nin, sözleri çok klasik 2000li yıllar gençlik söz yazımı gibi (uyu, uyu, yoruldun uyu) ama neden bunu söyledim ki burada şarkıyla dalga geçmek miydi amacım, neyse. Beni hala biraz duygulandırıp hayallere sürüklüyor. Bu şarkının semtleri vardır ve ben o semtleri eskiden çok severdim. Hala da öyle. Bu şarkının vakti ise bence akşamüstü, gün batımına yakın, ortalık kızıl olmadan, sadece gölge her tarafı kaplamışken, o alacakaranlıkta, şehir İstanbul gibi geliyor bana, bilemem, bu şehrin bazı evlerinin, balkonlarda oturan yalnız gençlerin, ya da o divanlı mivanlı salonda duran, camdan bakan ve evlerden hoşlanan ama kızdan başka şey de düşünmeyen zavallı çocuk. Şu spikere âşık olmak meselesi de çok hoş aslında. Spikere âşık olan biri yarı deli, yarı baygın, her şey yapabilir vaziyetteki genç, aşk sarhoşu genç! Ama şarkının medyayı, televizyonu eleştirdiğinin filan sözünü etmeyeceğim, o ne be.

I like you (Morrissey)

Could it be, i like you
It’s so shameful of me, i like you

Envy makes them cry

Kimsenin özünde hayranlık verici bir yanı olduğunu düşünmediğim için eskisi kadar beni etkilemeyen bu güzel şarkıyı yine de hep dinlerim çünkü bütün bunlar çok heyecan verici konulardır hala. Yetişkinler hep bu konularda şarkı yazar, film çeker. Fakat kimse ergenler kadar ölüm kalım meselesi yapmıyor bunu artık. Yazık değil, daha yararlı işler yaptıkları sürece.