Salı, Kasım 24, 2009
roaccutane etkisi
o his hayatımın dekorunu bana çirkin gösterir. üç kolu vardır o hissin, birincisi memnun olmama, çirkin bulma, ikincisi çirkin bulduğum şeyin tamamen kendime ait olduğunu düşünüp başkalarının bunu fark etmemesini isteme, üçüncüsü vicdan azabı.
15 yaşındaki kardeşim kova burcu ve yükseleni balık. o yüzden o benden çok daha gerçekçi, rahat ve tatlı bir insan. mesela hoşuna gitmeyen bir şey olunca söyler. benim gibi surat asmaz. yalnız biraz asabi. bazen fazlaca kaba söyleyebiliyor.
youtube nefffret ediyorum senden!!!!! ikide bir kesiliyorsun senin yüzünden müzik dinleyemiyorum. her kesilişinde sinirlerim alt üst oluyor körolası. götoş!!!!!
(roaccutane etkisi: sinirli yapıyormuş)
Pazartesi, Kasım 23, 2009
kaldı ki içimdeki sevgiye ve gösterdiğim sevecenliğe inancım yıllarla beraber azaldı. "allaha inanmayanların yaptığı iyiliğe inanmayın." cümlesini okuyup benim için yazıldığını düşünerek üzüm üzüm üzüldüğüm zamanla beraber başlayan bir azalma süreci. o zamanlar bu tip şeylere üzülecek kadar genç ve duyarlı oluyorsun tabi. allaha göstermek ve insanlara göstermek arasında tatmin farkı var olmalıydı, birincisi kendine göstermekten de öte bir şeydi.
bende sevgiden çok doğru olanı yapma isteği olabilir. ama olmuyor işte yahu. tüm sevecenliğinle kollarının arasına almak istiyorsun tam olarak alamıyorsun, unutuyorsun ya da kaçıyor. her şeyi yapsan birini unutmuş oluyorsun, ne yapsan çevreyi kirletiyorsun, tüm önlemlerine rağmen hamile kalıyorsun, çocuğa bakacak durumda olmuyorsun, ev hayvanını öldürüyorsun. öfken, tembelliğin, bir de ifa imkansızlığın, objektif, sübjektif tüm nedenler seni tutuyor. tüm bunlar en sonunda kayıtsızlıkla sonlanıyor, sonra sen anlıyorsun ki tüm o sevecenlik makjaymış. o oğlana göstediğin sevecenlik de sadece onu istediğin içinmiş. böyle bir şey olabilir mi?
Perşembe, Kasım 19, 2009
biz insan değiliz
öncelikle insan olmak için 2 kriter koyduk:
- yaşadığı toplumun değişik kesimleriyle bütünleşebilmek
- karar verme ve risk alma yeteneği
ilk önkoşulu pek beceremiyorduk. bu yüzden yaşamımız çok sıkıcıydı. değişik bir manzarayla karşılaşınca büyüleniyor, fakat o insanların yanında ne diyeceğimiz bilemiyor, birbirimizden ölesiye sıkılıyor fakat birimiz balık, diğerimiz suymuşçasına birbirimizin yanında rahatlıyorduk. konuşma konularımız "şunun cildi güzel, şu fena giyinmiyor, ben şunla çıksam nasıl olur"dan ibaretti. fakat sözle ifade etmediklerimiz alttan akan su gibi bizi yabancılıktan, dış dünyadan temizliyordu.
ikinci önkoşulda ise birer hiçtik. örneğin ikimiz de okuduğumuz bölüme tesadüfen girmiştik. ben beynimin köşesiyle grafiker olmayı düşünmüş fakat kendimi böyle bir meslekte hayal edememiştim. ankara'ya gitmekten günlerce bahsetmiştim ama gitmeyeceğimi bilerek. bir "olmalı", beni girmeyi hiç düşünmediğim okula girdirmişti. iyi kötü karar alıp uygulamış insanların arasında bunlardan hangisi daha tırt acaba diye düşünüyorduk.
sevil'le bunları tartıştıktan sonra şu yan konulara da değindik:
-insanların bunlar da dert mi diye bizi küçümsemesi: bu olgu yüzünden kimseye dertten saydığımız şeyleri anlatmamaya karar verdik.
-bunların dert olup olmadığından kendimizin de pek emin olmaması: emin olamamamızın sorun teşkil etmediğine karar verdik.
-kim gibi yaşamak istediğimiz: yaşıtlarımız arasından kimseyi beğenemedik. bir önceki kuşağın erkekleri gibi yaşamayı çekici bulduk.
-bunları istemenin şımarıkça olup olmadığı: hayır efendim hiç de şımarıkça değildi. biz bir çift ugg çizme, louis vitton çanta istemiyorduk. latin amerika'da planlanmış bohem tatiller de istemiyorduk. biz kendimizi hem yollarımız çizilmiş gibi, hem de belirsizlik içinde hissetmek istemiyorduk. insanın doğal faaliyetini, eyleme geçmeyi arzuluyorduk.
bu şarkı, 12. sınıfta yazdığım "em d c am" 4 akorlu, fransızca furyasından bir şarkı. bu şarkılara 11. sınıfta başladım. ilkini 2006 temmuz linkindeki "pour elise" başlıklı gönderide bulabilirsiniz. 2006 haziranında ve mayısında da o dönemdeki şarkılarımdan var. şarkının sözlerini serbest çevirirsem kısaca şu eğer merak eden olursa: "sen burdayken, yanımda, rahat edemiyorum derimin içinde. bakışını yakalamaya çalışıyorum, bana bir şey söylesin diye. fakat sen bir şey söylemiyorsun, bir ya da iki sigara yakıyorsun. ben de çaresizce atılıyorum: 'burda bir ya da iki akşam kalabilir miyim? bir ya da iki gece? bir ya da iki öpücük? sen ve ben ikimiz bu kadar imkansız mıyız?' şimdi gitmem lazım, şu iş hep aklımda, sen ve ben ikimiz, sen ve ben ikimiz."
o yıllarda azizim, böyle arabesk şarkılar yazmaktan utanmıyordum, şimdi hiç tarzım değildir, merak eden olursa.