Perşembe, Kasım 30, 2006

aralık ayındayız tam altı aralıkta aziz nikola günü olacak yarınsa trakın doğumgünü. sene çabucak geçiyor ama ben össde pek iyi değilim çalışmaya zaman bulamıyorum desem güleceksiniz ama öyle çok meşgul da değilim tabi ama bu zaman nasıl geçiyor ne yaparak geçiyor ben de anlamıyorum gerçekten:( neyse bizim sınavlarımız var hepsi de çok zor bir de saçma sapan ben ki fransızca konuşulan bir memlekette yaşadım bir sene ve sonra ikiyle üç arası bir not aldım fransızcadan yuh diyorum bu ne be, kompozisyonlarımı da hiç beğenmiyorlar bok yesinler kendilerini bir şey sanıyorlar.

ben kilo aldım hem de çok artık hem zayıflayacağım hem de çalışkan olacağım hem de eşyalarımı düzende tutacağım modern ve düzenli ve şehir hayatına uyum sağlamış biri olacağım biraz imkansız gibi görünüyor da olsam ne olacak olmasam ne olacak allah aşkına aman be.

Salı, Kasım 28, 2006

kurulmalık küçük hayal sahneleri

son zamanlarda kurduğum hayal çok basit ve sıradan ama yine de güzel ve eğlendirici: bir akşam, daha yeni geldiğim bir şehirdeyim. orada daha önceden çok ama çok az tanıdığım birileri var. aralarına beni alıyorlar. onlar o bar senin bu bar benim dolaşırken ben de peşlerindeyim. pek konuşmalarına katılmasam da dinliyorum onları ve eğleniyorum. sonra aralarından birinin evine gidiyoruz. balkonda oturuyoruz. biriyle sohbete dalıyorum. ama havadan sudan. ve sonra bana bir köşede bir yer yatağı veriyorlar, ben uyuyorum. ve ertesi sabah pek az konuşarak kahvaltımızı ediyoruz, ben otobüse mi trene mi neye bineceksem ona biniyorum ve yanımdaki küçük not defterime notlar alarak serin bir havada yolculuğumu yapıyorum.

biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
bugün çok hüzünlüydüm. nedenini gerçekten bilmiyorum. trak'la dışarı çıkacaktık. sonra benim on beş dakikalık bir işim çıktı. on beş dakika sonra da gidebilirdik ama trak beklemedi. beni ekti. başkalarıyla tünel'e gitti. bana "sen de gel." dedi. ben tabi ki istemedim. okulda ders çalışacağımı söyledim ona. çıktım yukarı ve somurtarak ders çalışmaya başladım. tabi böyle somurturken hiç de çalışılınmıyordu. insan aklını doğru düzgün derse veremiyordu. ben de dersi bıraktım ve kara kara düşünmeye başladım. durumumu düşünüyordum. önümdeki yılları düşünüyordum. yıllar bana boğucu zaman dilimleri gibi geliyordu. insanlar uzlaşılması imkansız varlıklar. ve karakterim, dünyanın en "penible" yani sıkıntı, ıstırap verici, beraber yaşanılması zor karakteri gibi geldi bana. bunun aslında böyle olmadığını biliyorum ama o an sanki sürekli haksızlığa uğruyormuşum gibi geldi, durmaksızın. büyük olasılıkla gençliğin verdiği bunalımlardı bunlar. oysa ben biliyorum, ben kendim, çünkü yaşadım, gençlik çok da güzel olabiliyor aynı zamanda. benim gençliğimi güzelleştiren şeyler belli başlıdır, tanışmalar, seyahat, sanat müzeleri ve yalnız olmak. şimdi ise gençliğimi karartan şeyler var. örneğin yatılılık. sevdiğim insanların arasındayım gerçekten de ama bunalıyorum. kimse bu kadar abartmıyor ama bana neden bu kadar kara görünüyor her şey bilmiyorum. belki de ben bir çok konuda hem beceriksiz, hem de tatminsiz biriyim. neyse, daha da dramikleştirmek istemem ama bu benim günlüğüm.

Pazar, Kasım 26, 2006

bugün hürriyet gazetesinin pazar ekinde papanın daha önce söylediği sözleri 0kudum. çoğuna hak verdim. şimdi düşünüyorum da aslında dindar biri oluyor ve diyor ki mesela "ben evlilik öncesi sekse ve herkesin ahlak anlayışının kendine olmasına karşıyım." sen kıyametleri koparıyorsun, cahil, örümcek kafalı vs. neden çünkü aslında sen zamanında hakim olan bir görüşü benimsemişsin, 21. yyda savunulan düşünceyi kanun gibi görüyorsun, dindarlığı küçümsüyorsun. halbuki dindarlık da diğerleri gibi bir görüş. ve bence çürütülebilecek bir şey değil. bu aynı bir zamanlar bütün herkesin aynı şekilde arabeski küçümsemesine veya ırkçı söylemelere göz yummasına benziyor. işte, herkes aynı anda diyor ki ıyy oruç mu tutuyorsun, ıyy namaz mı kılıyorsun. oysa insan fikirler arasında kendine en yatkın olanı seçiyor, bu da her zaman günün modasına uymuyor.

her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.

bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.

bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.

ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?

Çarşamba, Kasım 22, 2006

bugün amelie nothombun dişi şeytan kitabını okudum. kendisinin adını ilk kez belçika'da bir televizyon filminde duymuştum, o filmde de aşağıda gördüğünüz adı sylvie mi ne olan kadın oynuyordu. ben filmin bir orasından bir burasından izlemiştim gerçi. fakat kadının yüzü sizce de çok güzel değil mi? çok değişik bir yüzü var gerçekten de:
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.

kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.

her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.

Pazartesi, Kasım 13, 2006

kestane avcıları

kestane aslında bir bitki değil hayvan biliyor musunuz? iğneyle onu iyice incelediğinizde, kabuklarını yani, ağaç derisinin altında tüylü bir tabaka göreceksiniz, bu kuyruk kısmında iyice belirginleşir, tüyler ise aynı fare tüylerine benzer, bu da kestanenin bir bitki olmadığının apaçık kanıtıdır, şimdi diyeceksiniz ki şeftali ve enginar da tüylü, fakat şeftalinin tüyleri bu kadar belirgin değildir, enginarınkiler ise tüy değil sakaldır. kestane uzun zamanlar boyunca eti pek kıymetli bir küçük hayvan oldu. eti tıpkı salyangozun eti gibi kauçuğumsudur, pişirince yumuşar fakat çok lezzetlidir, bunu dünya çapındaki kestane tutkunlarına sorabilirsiniz. gerçek kestane tutkunları kestanenin pasta içinde kullanılmasına karşı çıkarlar, çikolata gibi basit bir tadın altında bu asil hayvanın etinin eşsiz tadının yokolmasına dayanamazlar. kestaneler ağaçta yetişir diye bilinir, ancak burda kastedilen kestanelerin bir bölümüdür, (onlar da ağaçta yetişmez, ağaçta parazit yaşarlar sadece) diğerlerini ise deniz kestanesi adı altında anıyoruz. yalnız tabi onlar yenmez. yiyenler vardır ama daha iyisi kara kestanesidir. ayrıntılı bilgiyi mecmuamızın trend& yaşam ekinde bulabilirsiniz. sizin için istanbul'un en iyi on sokak kestanecisini seçtik. müslüm'ü orhan'ı nasıl moda yaptıysanız onlara da dadanın bakalım. fakat bu trend girişimlerimizin yarısının devamının gelmemesi sinirimizi bozuyor.

Cuma, Kasım 10, 2006

her şeyi bilen çocuk

her şeyi bilen çocuk'un yaşı benim yaşımın sadece bir fazlasıydı. öf şöyle matematik problemi gibi bilerek sevimli görünmek için yazılmış nil karaibrahimgil cümlelerinden nefret ederim ama kullananların benden bir eksiği olmadığı için kullanabilirim herhalde. ben onu daha büyük sanıyordum. beyoğlu sokaklarını ve baba zulayı bile benden iyi bilen biri. tabi ki bu ikisini iyi bildiğimi söylemiyorum. hatta ikincisini hiç bilmem, müzikle aram tembeldir çünkü dinleyecek aletim yok. sonra bu bildiklerinin en ulaşılabilir kısmı. daha neler biliyor, çevre sorunlarını, politik sorunları, le monde gibi gazeteler okuyor her gün. sebastianmış adı, yiğit duyduğunda gülerek dedi ki "bu çocuk uşaklık yapmış mı bir yerde?" (şimdi bunu söylemek benim için şaşırtıcı ama keşke etrafım hep böyle ciddiyetsiz ve boş kişilerle dolu olsaydı.) ama sırrını açıkladı. her geçirdiği gün mutlaka bir şey yapmış olmak istermiş. kitap okumuş olmak, bir şey dinlemiş olmak, bir yere gitmiş olmak, bir film izlemiş olmak... tabi ona şimdi sıla'yı izlediğimi ve hürriyetin kelebek ekini zevkle okuduğumu söyleyemezdim. hatta bunları yapanlarla (ona hoş görünmek için) dalga bile geçtim. dedim ki: "ya ben anlayamıyorum, bu gizli seks kasetlerine gösterilen ilgiyi, kendi kasetlerini kendi çekseler ya bu salak boş insanlar" dedim. neyse ki mizah anlayışı pek sivrilmemiş ki (kriter olarak kendini mi anlıyorsun yoksa aptal?) güldü.

Pazar, Kasım 05, 2006

ama sıçıcam artık, bir geçen otobüs niçin bir daha geçiyor? benimki nerde*? benimkinin numarasını kendi kendime tekrarlayarak yerime oturuyorum. hadi **, hadi **, diyorum. gelmedi. oturuyorum ve aklımdaki şeylere dalıp gidiyorum, bu arada otobüsü unutup yerlere baktığım için otobüs geçmiş olabilir. denemem kötü geçti, niçin? sonra efendim, kilo aldım. ciddi ders meselelerini bu türden sudan meselerle bir tutmamalıyım. artık bloguma haftalık çözdüğüm soru sayısını yazacağım.

ezgi ezgi ezgi. ne güzel adınız var ezgi hanım. ne güzel, ne narin bir kız adı. 1988 yılı boyunca moda olan bir isimdi. o kızların yarısı tiki, yarısı gotik oldu ezgi. kendi halinde tarzsız olanları da var ama az. hepsi birbirinden farklı, kimisi birbirine benziyor. o ezgilerin içinde bir ezgisiniz. insanları giyinişlerine göre yargılamayın. çünkü herkes istediği gibi giyinebilir. giyinmek çok kolay. cesaret edemeyenler var. yani mesela arkadaşları concon, kendisi punkçı gibi giyinse garip kaçar. ay ne sudan şeylerle uğraşıyoruz biz gençler. fatih sultan mehmet 21 yaşında istanbul'u fethetti. işi kolaydı. kaftan giyiyordu. sarayın terzisi vardır muhtemelen. fatih sultan mehmet bir arkadaş çevresine girmek için çaba da sarf etmemiştir, lalasıyla, veziri azamıyla takılıyordur. hoşlandığı kıza artistik yapıcam diye kasmamıştır, adamın haremi var. oh, öyle ninem de fetheder istanbul'u. biz burda nelerle uğraşıyoruz, vaktimiz mi var?
şimdi son dönem ilham kaynaklarımı inceleyeceğiz. ilham kaynağı nedir? hayır, yanlış anlıyorsunuz. ilham kaynağı dememeliydim, bu benim uydurmam çünkü. tamam, orijin diyelim, ya da sabit nokta. yani kendimizi ona göre ayarladığımız kişi. onun her şeyini doğru kabul eder ve biz kendimizdeki yanlış noktaları

yok canım, bu yazı böyle sürmeyecek. benim kafamda şu an saddam'ın idam kararı var. ben bir şey bilmiyorum. saddam'ın yaptığı korkunçluklar varmış. ama yıllardır ismen tanıdığım bir adamın idam kararı beni üzmedi ama şu an çok garip duygular içindeyim.

Çarşamba, Kasım 01, 2006

günlük yaşamımı anlatıyorum

dün öss çalışma kütüphanemizde yukarda çalışmaya çalışıyordum ama alt katta babalama team tüm hayvanlıklarını yapıyordu ve bu çok ses çıkarıyordu. ben de dayanamayıp "eeeeh, sıçıcam ha!" diye kavgaya gittim, çalışmaya niyetim olduğundan değil tabi sadece canım uzun zamandır şöyle yumruğumu masaya dayayıp çatır çatır kavgaya tutuşmak istiyordu ve bunun için alt kattaki frpçi erkeklerden uygunu olamazdı. neyse sonra kavgamız bitti ve ben yukarı çıktım, bir de baktım, orta kurdan sesler geliyor, pencereden baktım galatasaray maçını dev projektörlerle yansıtmışlar izliyorlar. vay anasını dedim, oturup pencereye maçı seyrettim bir süre, sonra yatakhaneye çıktım. nihan'ın yanına gittim, ona "hadi gel abazan muhabbeti yapalım" dedim, kıkır kıkır gülerek, o da beni çekip öptü uzun uzun, "canımsın" dedi, sonra yatağını toplattı bana.

bu günüm ise daha güzel geçti. özel ders almaya giderken hocadan dersin iptal olduğunu öğrendim, sonra döndüm geriye, şıvgın ve mesut'la karşılaştım. "ben de tam size geliyordum" dedim, beşiktaş'a gittik beraber. mesut'la ben mesut'un özel parkına gittik. oraya yalnız başıma gitmemi istemiyor çünkü orası onun keşfettiği bir parkmış. mesut'la pek konuşmamıştım daha önceleri. akıllı sözleriyle büyüledi beni. tarihe girmiş insanlardan söz etti, tarihe girmek için neler yapmak gerektiğini anlattı. benim için çok yararlı oldu denilebilir çünkü ben dinleyici pozisyonundaydım. ben mütevazı bir kişi gibi gülüyor ve kendimi bu tür şeyler için fazla yetersiz bulduğumu söylüyordum. "sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu bana, ben de "bazı kişilerin sevdiği ve beğendiği, işini iyi yapmaya çalışan, çok ses getirmeyen ama hoşa gidebilen bir şarkıcı olmak isterim." dedim. "normali de bu zaten." dedi. kalktık ben okula gittim sonra. hava kararıyordu yavaş yavaş. istiklal caddesi fıkır fıkırdı. botaniğe gidip oturdum, çantalarım ağır olduğu için. karşı apartmanda oturan ve röntgenciliğni yaptığım adama baktım bir süre.

içimde bir huzur vardı. daha önceki yaşamımı sıkıntı, yani ıstırap verici buldum. bu doğru gerçekten. niçin yanımda bir platon, bir sokrates yok? diye düşündüm. çok akıllı biri bana yön verebilir, bana benim için neyin yararlı neyin yararsız olduğunu söyleyebilir, beni çekip çevirebilir diye düşündüm. mesut onların senden benden daha akıllı olmadığını söylüyor. ancak ben erkeklere, çıkma mıkma işlerine, alkışlanmaya, günlük yaşama meyilli biriyim bir bakıma, üstelik kendimi çok çok özel hissetmiyorum. iyi ki hissetmiyorum, diye düşündüm. daha çok okumalı, bu adamların düşüncelerini öğrenmeli ve kendim için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye düşündüm. çıkarıp bir kitabın önsözünü okudum. tam yazarın sevmediği birinin yapıt hakkındaki kötü düşüncelerine (yani işin dedikodulu, en zevkli kısmına) gelmiştim ki bıraktım. eve gittim.