holden'ın kitabını gördüm yeniden birinin evinde. ertesi gün okula gittim. sonra beşiktaş'ta boş boş otururken birden o kitabı tekrar istedim. süper teorieri olan harika bir kitap mı bilmiyorum ama insan okudukça okumak istiyor. başkahramanı ben hep biraz a gibi bir tip olarak düşünmüşümdür. ve o anlattıkça bir su gibi, ağzının içine düşerek, anlat anlat diyerek ve hayranlıkla seyrederek dinlerim. a ileyken de aynı şeyi yaşardım. o kitabı daha çok başkahramanını beğendiğim için okuyorum. sanki o kitabı okurken başkahramanıyla buluşmuşuz gibi oluyorum. işte zaman zaman, örneğin beşiktaş'ta boş boş otururken, aniden, onunla tekrar beraber olmak istiyorum birden. keşke bir ikinci kitabı olsaydı, o zaman da bıkar mıydım? bilmem. genelde, bu tip insanlar daha ben kendilerinden bıkmadan elveda derler. onları özer durursunuz. onların bazı sözleri, tikleri size de geçmiştir artık. holden'ın cümle kuruş şekli ve ifadeleri (özler durursunuz), anın dudaklarını büzmesi... onlar gider bu tür tikler kaybolur, ama bir yerde onlarla yeniden karşılaşın, hemen geri geliverir.
kedi mi köpek mi
kediler çok sıcakkanlı. kucağıma geliyorlar. köpekler de. köpekler daha sadık bu yüzden benim tercihim köpek. ha yumuşaklık diyorsan o zaman kedi.
park
çocukların hayatında ne kadar da önemli bir yer tutar parklar. ben de park çocuğuydum. istanbul'un bir düzine semtinde ve başka şehirlerde (örneğin antalya) çeşitli parklara gittim. ve büyümek aslında yavaş yavaş oluyor. ama şaşırtıcı bir şekilde bir kere büyüyünce, genç olunca insan, çocukluğundan o kadar farklı oluyor ki... örneğin ben kendimi eskisi gibi bir parkta düşünemem. bir lokantaya gidince çocuk odasına doğru kendim gibi çocuk arkadaşlarımla koştururdum, daha dün. şimdi ise birdenbire (birdenbire mi?) farkında olmadan, unuttuk bunları. yapmayız yani. yıllar geçti aradan. oysa daha dün şu kocaman, şu ulu ağaçlı, şu güzel parkta yanımda arkadaşımın anneannesiyle oturan bendim. park bursa'daydı, ve bursa'dan aklımda kalan tek anıydı. arkadaşım yoktu, neden yoktu, biz niye ordaydık, bilmiyorum. arkadaşımın anneannesi kendi gibi yaşlıca teyzelerle tanışmıştı, onlara beni tanıtıyordu. beni seviyordu. o park, kocamandı, bir değil birkaç tane oyun seti vardı. ben oynamış da mı gelmiştim, yoksa neden hep onların yanında oturuyordum, bilmiyorum. okula başlamış mıydım, sanırım hayır, hatırlamıyorum. aslında görünmez bir el var biliyorum. istanbullu insanları ayıran. istanbullu dediysem, çok farklı dinamiklere sahip bu şehrin hepsinin bu şekilde ayrılmasını beklemeyiniz. çocuklar ve yaşlılar parklara (evet, tahmin etmemiş olsam da parklarda hala hayat var), gençler starbucks'a. (yetişkinler de ne yazık ki işe)
görünmez el diyordum... evet. bir yaşlı ve bir çocuk strabucksa neden gitsin? hava kötüyse de parka giderler. ama neden yaşlı ve çocuk? çünkü işi olmayan bir tek onlar vardır. peki ya gençler? onlar da okula gider ve değişim geçirdikleri için... daha çok kahve ve içki içiyorlar, hedef grup onlar. tüketen yaş grubu. ama her zaman böyle değil. antalya'da benim halamın tatar görümceleri var. onlarla çocuk ben, annem, halalarım, 20lerinde kuzenlerim, benden az büyük kuzenlerim, hepimiz bir gceparka gitmiştik. büyükler yürürken söyleşti, biz küçükler oyun oynadık. tüm bunları şurda düşündüm, hani holdenın kitabını gördüğüm arkadaşım vardı ya geçen. onun evi abbasağa parkının tam yanında. işte ordan çıkınca bunları düşündüm. önemli mi değil. ama yazayım yani ne var?