Cumartesi, Eylül 22, 2007

holden

holden'ın kitabını gördüm yeniden birinin evinde. ertesi gün okula gittim. sonra beşiktaş'ta boş boş otururken birden o kitabı tekrar istedim. süper teorieri olan harika bir kitap mı bilmiyorum ama insan okudukça okumak istiyor. başkahramanı ben hep biraz a gibi bir tip olarak düşünmüşümdür. ve o anlattıkça bir su gibi, ağzının içine düşerek, anlat anlat diyerek ve hayranlıkla seyrederek dinlerim. a ileyken de aynı şeyi yaşardım. o kitabı daha çok başkahramanını beğendiğim için okuyorum. sanki o kitabı okurken başkahramanıyla buluşmuşuz gibi oluyorum. işte zaman zaman, örneğin beşiktaş'ta boş boş otururken, aniden, onunla tekrar beraber olmak istiyorum birden. keşke bir ikinci kitabı olsaydı, o zaman da bıkar mıydım? bilmem. genelde, bu tip insanlar daha ben kendilerinden bıkmadan elveda derler. onları özer durursunuz. onların bazı sözleri, tikleri size de geçmiştir artık. holden'ın cümle kuruş şekli ve ifadeleri (özler durursunuz), anın dudaklarını büzmesi... onlar gider bu tür tikler kaybolur, ama bir yerde onlarla yeniden karşılaşın, hemen geri geliverir.
kedi mi köpek mi
kediler çok sıcakkanlı. kucağıma geliyorlar. köpekler de. köpekler daha sadık bu yüzden benim tercihim köpek. ha yumuşaklık diyorsan o zaman kedi.
park
çocukların hayatında ne kadar da önemli bir yer tutar parklar. ben de park çocuğuydum. istanbul'un bir düzine semtinde ve başka şehirlerde (örneğin antalya) çeşitli parklara gittim. ve büyümek aslında yavaş yavaş oluyor. ama şaşırtıcı bir şekilde bir kere büyüyünce, genç olunca insan, çocukluğundan o kadar farklı oluyor ki... örneğin ben kendimi eskisi gibi bir parkta düşünemem. bir lokantaya gidince çocuk odasına doğru kendim gibi çocuk arkadaşlarımla koştururdum, daha dün. şimdi ise birdenbire (birdenbire mi?) farkında olmadan, unuttuk bunları. yapmayız yani. yıllar geçti aradan. oysa daha dün şu kocaman, şu ulu ağaçlı, şu güzel parkta yanımda arkadaşımın anneannesiyle oturan bendim. park bursa'daydı, ve bursa'dan aklımda kalan tek anıydı. arkadaşım yoktu, neden yoktu, biz niye ordaydık, bilmiyorum. arkadaşımın anneannesi kendi gibi yaşlıca teyzelerle tanışmıştı, onlara beni tanıtıyordu. beni seviyordu. o park, kocamandı, bir değil birkaç tane oyun seti vardı. ben oynamış da mı gelmiştim, yoksa neden hep onların yanında oturuyordum, bilmiyorum. okula başlamış mıydım, sanırım hayır, hatırlamıyorum. aslında görünmez bir el var biliyorum. istanbullu insanları ayıran. istanbullu dediysem, çok farklı dinamiklere sahip bu şehrin hepsinin bu şekilde ayrılmasını beklemeyiniz. çocuklar ve yaşlılar parklara (evet, tahmin etmemiş olsam da parklarda hala hayat var), gençler starbucks'a. (yetişkinler de ne yazık ki işe)
görünmez el diyordum... evet. bir yaşlı ve bir çocuk strabucksa neden gitsin? hava kötüyse de parka giderler. ama neden yaşlı ve çocuk? çünkü işi olmayan bir tek onlar vardır. peki ya gençler? onlar da okula gider ve değişim geçirdikleri için... daha çok kahve ve içki içiyorlar, hedef grup onlar. tüketen yaş grubu. ama her zaman böyle değil. antalya'da benim halamın tatar görümceleri var. onlarla çocuk ben, annem, halalarım, 20lerinde kuzenlerim, benden az büyük kuzenlerim, hepimiz bir gceparka gitmiştik. büyükler yürürken söyleşti, biz küçükler oyun oynadık. tüm bunları şurda düşündüm, hani holdenın kitabını gördüğüm arkadaşım vardı ya geçen. onun evi abbasağa parkının tam yanında. işte ordan çıkınca bunları düşündüm. önemli mi değil. ama yazayım yani ne var?

Perşembe, Eylül 20, 2007

işte tuvaletin üstüne tünemiş kara kara bunları düşünürken...

***
ya istiklalde burcunun falına inanmış bir salak gibi sırf arkadan görünüşü güzel diye birinin arkasından kitapçıya girmediğine yan sen. "paçalarına çamur sıçratmak" diye biri bir yerde söylemiş ama bana göre bu ipin ucunu bir uçurumdan aşağı bırakmaktır. sıradan yaşam küçük mutluluklarla ve sıkıntıyla doludur. ipin ucunu kaçırdığında ise işte orda başına her şey gelebilir. korku, ama sonunda müthiş bir mutluluk da olabilir. işte bilmediğin şeyleri öğrenip çok şaşırdığının akşamı insan böyle garip duygular içinde olabilir. benim çizdiğim çılgın korkunç ürkütücü soğuk yapış yapış bir seri resim vardı. onları ipin ucunu kaçırabilmek için çizdiysem de sonradan bu beni o kadar korkuttu ve tiksindirdi ki belki de kötülüğün sınırlarına doğru uzanmamam gerek diye düşündüm. yalnız bu projeden şıvgına biraz bahsettiğimde çok heyecanlandı. değer yargılarının aslında ne kadar göreceli olduğu konusuna girince ise neredeyse çıldıracaktı. ama sonra ona baktım ve dedim ki: "hayır, hayır. ben bunlara inanmıyorum. nereye kadar? içimde duygular var ve kabul etmiyor."

***

son zamanlarda kendimi yalnızlığa götürecek bir plan yaptım. bir iki aydır zaten bu planımı ne zaman bozsam sonra içimi bir ihanet, bir suçluluk kaplıyor. şöyle ki yeni arkadaşlar hiç istemiyorum. ne sinema delisi üniversiteli arkadaş isterim, ne de evinden işine gelip giden mütevazi bir hayat yaşayan arkadaş isterim. arkadaş istemem. çünkü birinci grup içimi bayıyor. ikinci gruba ise kendini sevdirmek için binbir türlü zorluğa katlanıyorsun. üçüncü grup, yani sinemayla ilgili olmayan üniversiteli arkadaşların ise kıkırdaşma konuları belli. o dönemi de atlattık çok şükür. her neyse ya tanıdıklarım? elime bir makas aldım. ilişkilerimi böylece kırt kırt kesmek isterdim. ama bu sabah içimden o kadar çok biriyle çift halinde dolaşmak geldi ki... bir arkadaşla. yalnız dolaşmaktan pörsüdüm. yaprak dökümündeki fikret'e benzer halim. birinci sezonun sonunda nasıl da takdir etmiştim onu. elinde makası ne güzel kesmişti bağlarını. sonra kendini daha kötü bir yalnızlığın içinde buldu. ve özlem... insan ne yaparsa yapsın, eskiden içinde var olduğundan habersiz olduğu duygular o zaman peşini bırakmaz. gösteriş için kendini yakmak denir buna, o zaman da yumuşarsın bencil davranıp. oysa beraberken bencilce, aksi davranışlarıyla gününüzün içine ederler. sadece ilk görüşte içinizi bir umut ve ferahlık kaplar. gün ilerledikçe sıradan olan her şeyin üstüne örtülmüş o gıcık sıkıntı örtüsü sizi de örter. ve o anlar artık bittiğinde yine onları ararsınız. iki ucu boklu değnek. aşk şarkılarında "ne seninle ne de sensiz" lafı, her şeye uyarlanabiliyor.
***
annem de yukardaki lafları benim için düşünüyor olmalı. çünkü benimle yapılamıyor. 2 saat boyunca beni arayıp bulamayınca kızmış. ben de "ne yani hep telefonuma bakmam mı lazım??" dedim. bu kadar çocukça çıkışlar yapmasam annem de rahat ederdi. ama onun ne yazık ki benim gibi bir evladı var. sevgisini alamaadıklarıyla iyi geçinir. kendi emrindekileri haşlar....

Cumartesi, Eylül 15, 2007

hayatımda hiç bu kadar çok param olmamıştı, sonracıma kim bana baksa, büyüklerden mesela, aferin, iyi gidiyorsun, aferin, en doğru seçim, iyi işte daha ne istiyorsun gibi takdir edici laflar ediyorlar.

fakat ben 19 yılı geride bırakmış olmamla mı alakalıdır, artık bir yaşam biçimi, bir şablon, bir düşünce biçimi seçmem gerektiğini anlamış olmamdan mıdır, ya da sadece etrafımdaki eşyaların çirkinliğinden midir, hep düşünceli, keyifsizim. içim hüzünle çalan bir müzikle dolu. çocukluğumda, bir pazar günü arabayla giderken duyduğum sınırsız sevinçten eser yok. insanları tanımak istemiyorum. çünkü ya içimi sıkıyorlar ya da içim bir tuhaf olup burkuluyor. onların hayatlarına bakıp üzülüyorum. ya tepeleme işle dolu ya da bir kimliksizlik var ya da bir yoksunluk var. otobüsler çok çirkin. vapur bile çirkin. evimiz hepten çirkin. istediğim şeyler çirkin. arkadaşlarımla gece dışarı çıkmamız çirkin. psikiyatriste mi gitsem acaba diye düşünmem çirkin. okuduğum gazete eki çirkin. joy efem çirkin. açık gazetedeki felaket haberleri çirkin. ramazan köşesindeki gelin tövbe edin başlığı bile. salak sulak soyut soyut siyaset yazıları, laiklik kelimeleri, şirket isimleri, talimhane sokakları, hukuki yazışmalar, ortaköydeki müstakbel fakültem, hepsi hepsi çirkin.

çirkin olmayan şeyler de var. onlara ulaşamıyorum. onlar ise bostancıda bir balkon. içinde yaşayanları tanımıyorum. çay bahçeleri. ve kadıköye yanaşmadan o kocaman nakliyat gemisine benzeyen kasalar. onlar bana birer saniyelik zaman içinde birden güzel geliyor. sonra o his de baktıkça kayboluyor. geçmişim de bana güzel geliyor nadiren. ama artık geçmişte yaşamıyorum. her şeyimi bağışlamak, zekat vermek isterdim ama kıyamıyorum. böylece odam darmadağın, suçlulukla aldığım giysiler kayıp, kitaplar okunmuyor, ben oturuyor ve başdöndürücü tempoda gitmek istediğim yerlerin listesini çıkarıp çıkarıp yırtıyorum, o yerler bana tam güzel gelemeyecek, hep kendilerini benden ayrı tutacaklar. anneme babama çok asabi, huysuzum. neyi beğenmediğimi soruyorlar. sonra onlara çok acıyorum ve içimden ağlamak geliyor.

hep kendime bir şeyleri beğendirmeye çalışmak gibi zoraki bir uğraş içindeyim.
işte, içimi de neden buraya döküyorsam.
bu blogu da sevmiyorum zaten.

Cumartesi, Eylül 08, 2007

bugün beni etkisi altına alan şey, biraz yeni hayat'ı aslıhan pasajı sahafından satın alıp okumaya başlamamdı, biraz da türkçe sözlük denen şeyi orta birden beridir görmediğimi, elime almadığımı fark etmiş olamadı, efendim biraz da ODTÜ'nün ormanına bakan bir yerden ev tutan eski bir tanıdıkla konuşmuş olmamdı. bütün bunlar benim yaşamıyor gibi yaşadığım garip hayatımdan beni tutup biraz çıkardılar. itiraf etmeliyim ki bütün gün Adan aldığım mesajın etkisiyle yaşadım. orta avrupadaki küçük, önemsenmeyen güzel ülkesinden attığı bir mesaj. her zamanki gibi soğuk ve ilgisiz değil, bunu en son cümleden anladım: "vaktin olursa bana yaz!" bana yaz demek. bir kapı açar gibi önüme. fakat o da orda benim burda yaşadığım gibi yaşıyordu. yok efendim o da çalışsa iyi olurmuş, bütün hafta sarhoş gezmiş, ispanyolca öğrenmek istermiş... her gün duymaktan bıktığım bu gibi sıkıcı cümleler onun kaleminden çıkınca güzelleşiyor, bambaşka oluyordu. ben de ona ne anlatsam olurdu, ne anlatsam olmazdı, caymamasını sağlayacak bir şeyler.

bugün işten tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşımlaydık. bundan önce de konya'ya gittik. konya ovasının düzlüğü göz kamaştırıcı. dümdüz bir şehir, istanbul gibi yokuşlu ve çetin değil. dümdüz. bahçelerin olduğu kısımda kuru bir yol ve iki yanında uzanan küçüklü büyüklü tek tük evler var. o evlere bakarken birden aklıma Rami'de amcamlarda oturup bütün gün şekerli, börekli, konu komşulu, ayşenur ablamlı, oyunlu, balkonda oturmalı günler geldi. o evlerin içinde sorunlu, parasız insanların yaşamasını hiç istemiyordum.