KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.



