Salı, Mart 25, 2008

öfke

merhaba, artık ne kadar korkunç bir insan olduğuma dair tek bir yorum bile duymak istemiyorum çünkü... sağ ve sol yanında birer melek dururmuş herkesin ya, günahlarını ve sevaplarını kayda geçirmek için ben her yıl o melekleri değiştirirdim bir yıl o iffetli bir kız olurdu öteki yıl her şeyini ülkesine adamış bir rus işçisi ve son melek salinger. salinger omzumun üstünde dururken (allahım sen affet) size laf söylemek düşmez. okul çıkışı canberk'e rastladım. yürürken yürürken eteğimdeki tüm dertleri döktüm.
insanlar bir şeylerin peşinde hep ve hepsinin suratında hayalkırıklığı asılı. hepsi bir an olmamak istiyor çünkü tatmin olamayacaklarını anlıyorlar kısa bir an bunu hissediyorlar.
öfke doluyum. bugün barbaros'un başında taksiye bindim ve dikilitaş'ın altına gitmek istediğimi rica ettim. adam anlamadı ben de döneceksiniz barbaros'tan gitmek çok kolay dedim. adam gerizekalısı anlamadı zannetti ki dönüp aşağıya kadar inecek. ben de salağın böyle anladığını anlamadım. evet döneceksiniz sonra da yıldız yazan yere sapacaksınız dedim kibar kibar tatlı tatlı. adam gerizekalısı dedi ki ben niye dönüyorum sen karşıya geç trafiğe bak arabamı rahat burak dedi. ARABAMI RAHAT BIRAK DEDİ. ben de dedim ki neden kızıyorsunuz? dedi ki kızmıyorum in arabamdan. gerizekalı oysa ki dikilitaşın altına barbarostan çok kolay gidilir ve daha az para yazıyor ve salak bir boktan anladığı yokken böyle şeyler söylüyor.
indim ve alkım kitabevine doğru yürürken ağlamaya başladım. yolda gördüğüm gerizekalıların hepsini öldürmek istiyordum. hele o ağlıyorum diye öylesine bakan aşağılık kadınları. intikam almak istiyordum. intikam almayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. ama o taksiciden değil çünkü bilmiyorum, nedense magazin yazarlarından ve kadınlardan intikam almak istiyordum. fakat ne yapabilirdim? banklara oturdum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. uzunca bir süre böyle kaldım.
içimde neden bu kadar öfke vardı? neye ve kime karşı? ağlıyorum diye kızıl saçlı, sarışın, zayıf, tayyörlü, gösterişsiz, genç kadınlar bakıp suratlarında lafıma devam ediyorum gülümsemesiyle geçip giderken onları hiçbir zaman sevemeyeceğim galiba diye düşündüm çünkü onlar iletişim bile kurulamaz varlıklar değil miydi?
başımı kaldırdım ve birazcık suçluluk duydum, ben öfkeli biri olmak istemiyordum, aklım başımdayken bu türden duygularım uçup gidiyordu işte, hiçkimseyle problemi olmayan, sevgi dolu, sağlıklı bir genç kız oluveriyordum. affetmek çirkin yanlarımı alıp götürüveriyordu işte.
bu sene bir çiftle tanıştım, biri oyun yönetiyor biri de evde kolaj yapıyor. onlar hiç kinci insanlar değiller. beni de kendileri gibi sanıyorlar şimdiden. oysa bnim nefret ettiğim insanlar var:
magazinciler, gazete ekleri yazarları, vb.
bir romanın edebi değerinden bahsedilir ya, onların insani değeri olduğuna inanamıyorum. kendimin insani değeri olduğuna da inanmıyorum tabi ki ama benim yoksa onların hiç yoktur diye dşünüyorum. ama karşı karşıya gelirsem bir gün onladan biriyle, nefretim sönüp gidecek. çünkü nefretimin kişisel bir düşmanlığa dönüşme ihtimali beni utandıracak, caydıracak. öfkem uçup gidecek. bu da iyi bir şey aslında.

Pazartesi, Mart 10, 2008

çürüyenler

ah acaba o karanlık kafeye sahibinin sevgilisini tanımayanlar gidiyo mu? yani ne zaman öylesine ne biliyim pek de düşmez ya yolum düşse sıkıntıdan patlayıp çıkıyorum. ya tezgahta kendine bira koyan ya da sarsak sarsak kahve yapan birileri inlerinde pinekleyen kaplumbağalar gibi tartışmalar sürer gider dünyadan soyut akıllı bi grup işte ne bileyim. kaç yıldır o insanlar değişmez birbirleriyle çıkar ayrılırlar eski sevgililerle yenileri öpüşür filan bir yerden mi geldin nasıldı diye sorulmaz çünkü hayat ordadır ne bileyim. bir de özel akşamlar yapılıyor sanki başka biri oraya gelecekmiş gibi:)

yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.

Pazartesi, Mart 03, 2008

ezel trackenheim

sorumluluklar sorumluluklar... bana yüklendikçe hafifliyordu sanki. şimdi ben de hassas bir cam parçası değilim. ama yine de. insan bunları demez. çay yapmamış zeytin yiyorduk ekmekle. sabah ezanı okunuyordu. uyku akıyordu gözlerimden. o ise karşımda farklı dünyalara girip çıkıyor deliriyordu. bütün bunları film izler gibi izliyordum sadece, içimdeki sıkıntıdan başka ne hissediyordum? onun hoşuna gidecek bir şey yapmak istiyordum, anlamaya çalışıyor, uygun sözleri arıyordum ama ağzımdan dökülenler ne duygusuzdu. ben duygusuz bir ağacım diye düşündüm. ben yaşamıyorum kendi etrafımdaki bulutla dansediyorum diye düşündüm. zavallı ezel tracekenheim ne ise ben tam karşıtıyım diye düşündüm. ezel trackenheim'in beni düşündürmesini sevmedim.

derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.

ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.

fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.

akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.

ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.

herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.

Pazar, Şubat 24, 2008

ordan burdan

bundan tam... 3? ya da bilmiyorum, evet 3 sene önceydi. bir gün okuldan çıkıp bir küçük salonda, projektör vardı, bir uyuşturucu konulu kısa film şeysine gitmiştik. daha doğrusu birileri götürmüştü bunu hatırlıyorum. filmleri ben peek o kadar beğenmemiştim özellikle bir tanesini flash tvdeki gerçek kesite benzettiğimi yazmışım günlüğüme. bir de lsd filmindeki şeker küplerini hatırlıyorum. ama doğrusu başka hiçbir şeyi de hatırlamıyordum.

şu internet ne mucizevi bir şey ki google'da aradım ve buldum 2 dakikadan az bir zamanda. izlediğim şeyin adı 4. ulusal kısa film festivali imiş. lsd filmi ise jüri özel ödülü almış.

bir de çocukken bir güvercin pazarına gittiğimi çok etkilenip özgürlük konulu bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. salaklık mı diyeyim ne diyeyim. işte o pazarın adı da şiimdi google adlı uşagıma arattım, pazarları kurulan mardin güvercin pazarı imiş. vay be. bilmiyordum. anılarınızı aratın, bilgilerinizi tazeleyin.

ben adım güvercin olsun isterdim aslında. kendimi tanıtırken şöyle diyeyim: "adım buralarda alışılmadık biliyorum ama bizim acaristan'da bu sözcük aynı anlama gelir ve kız çocuklarına çok konur. ben zaten dokuz yaşıma kadar batum'da yaşadım. iki dilliyim yani." ne yazık ki istanbul doğma büyüme, ismi o yıllarda moda sıradan bir kızım. bu içimdeki komik farklı olma istekleri de baydı beni. ya da acaba daha farklı olmayı hayal etmem sadece güzel, normal bir fantezi mi?

ellerime ve saçlarıma kına yakacağım. kına hem eski hem de güzel bir kozmetik ürün.

konudan konuya alamak son derece şımarık, kurduğum cümleler dandik ama organlarımı bağışlatmak için gereken işlemleri başlatabilirim belki. dinimizce kabul gören bir şey olduğu kanısında çoğunluk, bu yönden sorun yok. ben de 19 yaşındayım. bu beden de hem benim hem değil. yani bana emanet ama çürüyüp gitmesi de bir seçim, bir fark yok gibi görünüyor. kimi gömüyor, kimi yakıyor, kimi başkasına veriyor, kimi mumyalatıyor. önemli olan ruh. neyse ahkam kesiyorum farkındayım. bu gibi konularda ahkam kesmek iyi değil. bizim din hocamız ahkam kesmenin tehlikeli olduğunu söylerdi. bugün doğru dediğin yarın yanlış çıkarsa?

ya bugün gastenin ekinde hariçten gazel diye bi grubun röpörtajı vardı ve o gruptan iki adamı ben hep bizim okulda görüyorum sanki ne garip. hep merdivenlerin üstünde oturuyorlar. fotoğraflarından tanıdım. aman ne önemli.

bizim okulda kızlar çok güzel, çok havalı, çok bakımlı ve hepsi birbirine benziyor. bence hepsi boğaz'da oturuyor ya da karşının güzel mahallelerinde çünkü ben başke yerde göremiyorum onları. galatasaray üniversitesi. kızları acayip güzel. ben bence daha güzelim çünkü bakımlı değilim. bakımlı olmamak da bir seçim ve KIZ gibi olmayı reddetmek çok havalı. ama bunu gel de başkalarına kabul ettir çünkü hepsi petek dinçöz hastası olmuş.

Salı, Şubat 12, 2008

sirinlerin ulkesine donus

11 gun icin guzel bir donus, baglarin tazelenmesi. mesela celine ki 2006 yilindan hatirlayacaksiniz. harika bir kizdi ki hala da oyle duruyor.

illustration okuyor, çok hos dersleri var. bizim derslerimiz biraz ayni. tabi daha tam gecemdik. ortacag muzesine gittik. baska ne diyeyim ki her seyi anlatmak istemiyorum. onemsiz de olsa bana kalsinlar, benim olsunlar istiyorum. sizle paylasmak istemiyorum her zaman.

Cumartesi, Ocak 26, 2008

BÜYÜLEYİCİ MEKANLAR

bu başlığın benim nefret ettiğim cinsten olduğunu belirteyim. ama yine de yazdım, sebebini açıklıyorum: bu yaşam & keyif dergilerinden çıkma başlığı, bu türden dergilerin işlediklerini zannettikleri konunun tersinden ele alınmasında ( fransızca détournement sözcüğü de bunu gayet iyi açıklayacaktır) kullanacağım. itiraf edin, muzurca, alaycı bir davranış. yani onlar büyüleyici mekan kavramını soğuk bir modern mimari örnegi, granit kaplı bir spa salonu içinde ya da mumlarla bezenmiş, klasik bir boğaz manzarası gören sıkıcı bir balık restoranı içinde buluyorlarsa, bu gerizekalı kitle iletişim araçları, çoğunluğun ayrı ayrı küçük, büyüleyici dünyalarına girmektense, editör taşkafalıların yaratıcılıktan yoksun bok gibi dünyalarını geniş halk kitlelerine empoze etmeyi seçen bu salak kitle eritme araçları, ben de, gücüm yettiğince onlarla dalga geçerim. siz de bu çabamı alaya almayınız. ama beni rahatsız eden bir başka konu da var ki, bununla beni eleştirirseniz durup düşünürüm. diyeceksiniz ki sen, "yer" yerine "mekan" demekle, bir koca paragrafta yaşam & keyif ( keyif almadan yaşamanın yönteminin yazdığı bu dergilerde, bu adın kullanılması da ilginç doğrusu, 1984'te savaş bakanlığına barış bakanlığı denmesi gibi) dergilerinden bahsetmekle basını, sadece sana ait bu özel, bu kişisel yazı alanına sokmadın mı? onlara girecek bir kapı da sen açmadın mı? neden bu giriş paragrafını yazmadan sadece seni büyüleyen yerlerden bahsetmedin? neden okuyucuya zaten bildiği durumları temcit pilavı gibi hatırlatmadan önce onlara başka bir yol göstermedin? haklısınız bir bakıma. başka bir bakıma haksızsınız. çünkü gerçek bu, ne yapalım gerçek bu. onlardan bahsetmesem yazım daha iç açıcı olurdu. ama okunduğuyla kalırdı belki. yeni yaşam tarzımızda, "işte keyif de böyle alınır" diyen yazarların ağzından "bu haftasonu da mutlaka şuraya gidin" tarzı baskıcı cümlelere DAYANAMIYORUM!!!!!!!!

Deniz'in çamaşır odası

deniz'in evi, ben hep ordayım artık nerdeyse. hanım kız'ın evi derli toplu. ben genelde açılır kapanır koltukta yatıyorum ama sevmiyorum. çünkü tam bir salon havası hüküm sürüyor orda. kitaplık, çerçeveler filan. tam bir ikea havası. tam bir avrupai, ciddi genç kız odası havası. neyse oha be ne kadar kategorize ettim. üstelik hiçbir işe yaramıyor. ben çok sevmedim ama tamam mı. bir gün deniz yukardaki odadan minder getirmemi istedi. çamaşır odasında çamaşırlar asılıydı açılır kapanır çamaşırlığa. kocaman bir divan. orada oturup kitap okurken ya da tokalarla toka bebek oynarken ya da yazı yazarken ya da ders çalışırken hayal ettim kendimi. bak, nasıl anlatıyım mi, sen divanda oturuyorsun, oda girişe bağlı, mutfağa açılan bir penceresi var ama dışarıya bakan hiç penceresi yok. yani hep loş. küçük, ve divanın yanındaki kocaman, beyaz çamaşırlık, bir tür gizli köşe havası yaratıyor divanda uzanan için.

zonguldak'ta karşı balkonumuz

karşı apatrmanın kocaman, L şeklinde balkonu, beyaz tül perdeleri ve çok orta halli, mutlu görünümü. büyük, dar ve L şeklinde balkonlar bana hep sevinç verir. çünkü antalya'daki haktan abilerin balkonu da bu cinstendi. o balkonlarda, yavaş yavaş geçer zaman. kahvaltının ardından eve bir genç kız kokusu siner ve geçen gün, ne endişe verir insana ne de boşluk duygusu, hele bir ev hanımı, başka bir çocuk, ya da ziyarete gelmiş akraba varsa. şimdi ne yapalım? poğaça, çörek. sütlaç yapayım mı kızıma yesin? nedense hanımlar her tür yemeği yapmayı bilir.

yer betimlemelerinin başarılı olup olmayacağı konusunda zaten endişeliydim biraz ama bilmiyorum. galiba hissedilen şeyleri betimlemek çok zor iş, nasıl gerçekte var olan bir insanın portresini çizmek, benzetmeye çalışmak zorsa. ifadeyi vermek çizimde zor, anlık hissi anlatmak da yazıda. bu blogun konusunun "büyüleyici mekanlar" olduğunu zaten anlamışsınızdır, okuyanlar için söylüyorum. örnek mi istiyorsunuz: kokularla ilgili yazı, denklik bürosu betimlemesi ve mayıs ayındaki bir yazı. belki link verebilirim.

Çarşamba, Ocak 23, 2008

iki balık aldı babam kardeşime. ama kavanozları o kadar küçük ki ölürlermiş. onlara akvaryum almazsam ben ne işe yararım? o kadar söyledim. gerçekten duyarsız babama o kadar söyledim. su kaplumbağası veya balık alacaksan bari yazık büyük kapta olsunlar da daha rahat dolaşsınlar dedim. kaplarından çıkmaya çalışan su kaplumbağaları ya da kavanozlarına burunlarını yapıştıran balıkçıklar vicdanımı sızlatıyor. ama dinleyen kim? iyi bakarsan ölmez dedi ağzını yaya yaya. ben balık istemedim. 13 yaşındayken bir su kaplumbağam, 6 yaşındayken kafeste muhabbet kuşum vardı öldü ikisi de. ben sorumsuz bir insanım ve bu sorumsuzluğumla insanların canını sıktığım yetiyor bir de hayvanlara acı vermek istemiyorum. onları ayrı ayrı evlerde süs diye tutmak üzüyor beni.

bizim evimizde salon bitkileri, balkon çiçekleri de var. ilgi istiyorlar. konuşmazsan soluyorlar. hayvanlar gibi. odamda bir iranlı kadının tablosu var. onu bütün gün karanlık odamda bırakıyorum. başlarda onunla ingilizce konuşuyordum ama sonra savsakladım. yüzü artık hep hüzünlü bakıyor gibi geliyor bana. balıklar da o tablo veya çiçeklerimiz gibi ilgisizlikten solacak. babam da beni akvaryum alma yükü altına soktu şu final haftamda. o kadar söyledim ama ona di mi. dinlemez mi insan? hadi dinledin, umursamaz mı? sinirleniyorum.

günü yaşayarak ömrümü tüketiyorum. oysa uzun vadeli aktivitelerdir geçmişinde iz bırakan. geçmişinin dönemleri uzun vadede ne yaptıysan odur. günü yaşamak, kendini günün yıldızı yapmak, incir çekirdeğini doldurmayacak konularla vaktini geçirmek, duygusal boşalmalar yaşayıp durmak, sonuç olarak kendini sevmemek ve bunu ulaşılabilecek en doğal varış noktası sanmak, seni ruhen de bedenen de bir halt yapmaz. bugün otobüse bindim, yol uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor tamam mı. bir anda ufff zaman da geçmek bilmiyor dedim hakikaten, insan bazen "oh, her şeye rağmen ben yaşıyorum" der ama ben o anda şöyle dedim: "benim kimseye yararım yok ki, yaşamam bir şeyi değiştirmiyor ki, yaşamasam ne olurdu, şu yolu katetmek gibi külfetler olmazdı."

peygamberler görevlendirildiklerinde hiç isyan etmediler mi? bana ne be, beni mi buldun bu angaryalar için demediler mi? kurtuluş savaşında askerler nasıl savaşı bırakıp gitmediler? ben bunlara şaşıyorum. iki balığa akvaryum almak, onlar sıkılmasın diye konuşmak bana zor geliyor, ama ben olmasam bunları yapacak kimse yok. ve o balıkların benim yüzümden öldüklerini düşünmek beni hüngür hüngür ağlatırdı. bazen sınavlarda da oblomov triplerine giriyorum, bırakıp çıkmak istiyorum. ama kendime küçük imajlar buldum, mesela birisi küçük düşünceli, birisi küçük inek, birisi de küçük şık. ama kimse bunları fark etmiyor, ben kendi kendime eğleniyorum sadece.

Cumartesi, Ocak 12, 2008

bu ne ayol şarkıya bak: baba zula/ babasız kızlar balosu şöyle sözleri var: "babamız bizi sevmedi, sevmedi, sevmedi. babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz." ama bi dakika düşünüyorum.

yazamıyorum çünkü aklıma bir şey gelmiyor. yazmaya çalışacağım. teşekkür ederim.

Çarşamba, Aralık 19, 2007

ahh az önce çok havalı bişey yaptım. dizüstü bilgisayarımla mesleki fransızca hocasına ödevimi yolladım, hem de word le yazdığım. konu: 2007 lizbon anlaşmasıyla avrupa birliğinde öngörülen değişimlerle ilgili bir yazının incelenmesi. rüyamda görsem böyle bir konuyla ilgileneceğime inanmazdım açıkçası hem de böyle gece gece e postalarla göndereceğimi filan hiç. ne yapiyim ben görmemiş bi kızım. fakat üniversite yaratıcılığımı farklı konulara mı çekti, yoksa onu tüketti mi bilemiyorum. az önce mayıs 2006da yazdıklarımı okuyordum ve ah ah ne güzel, ne şeker şeyler yazmışım diyordum kendi kendime. bilmem ki yaşamımın renkleri mi söndü, ben mi kartlaştım? tabi bunlardan utanıyorum, gerçekten utanıyorum okur. artık edebi bir şey gibi sunamıyorum kendimi. aklıma çok kötü durumdaki diğerleri geliyor. ama mayıs 2006 bana yine de değerli geliyor. neden?

belki de o bir çocuk tarzıydı. kızamayışım bundan ama geri dönmek istemeyişim de bundan.

Cumartesi, Aralık 15, 2007

gıcık kardeşim

tam gelip tepemin açıldığı yeri öpüyor bu aptal kız ve biliyorum, akşam da kızarmış hamsi yedi ve öptüğü yer bir tuhaf oluyor o his kalıyor bir de sırf gıcık etmek için uzun uzun öpüyor, yapmasana be diye bağırıyorum gülüyor allahım ne yapalım kardeş işte aynı ana babadanız insan ne kadar kızsa da seviyor ama çok çok şımarık.

bir şımarık kız da lilly allen şarkılarını indirdim indirdim dinliyorum.

Cumartesi, Ekim 20, 2007

bir yazı daha

internetim yok. bilgisayarım bozuk.

size bayramın ikinci gününü anlatmak isterdim. çünkü o günü yaşarken, bugünü mutlaka yazmalıyım diye düşündüm. neden? öyle bir sebebi yok. bir kere bir cumartesi günüydü. yağmur yağıyordu. sabah ders vermeye gidecektim. otobüs bomboştu. sadece bu mutlu, yağmurlu bayram sabahını paylaşan birkaç mahalleli. otobüsle aktarma yaparak taksim'e geldim. ordan tekrar otobüse bindim (geç kalmıştım) ve nişantaşı'na gittim. üstümde mavi fitilli kadife bir ceket vardı. saçım başım pisti ve ıslanmıştı. derste uzak bir akrabamı gördüm, konuştuk teyzeyle. ders çok güzel geçti. o neşeyle dışarı çıktım ve yürüdüm. yürürken bir salyangoza rastladım ve az kalsın eziyordum. vaktim vardı ama istiklale gitmek de en son isteyeceğim şeydi. parklara bayılıyorum. bir sevgilim olursa elinden tutup parklara sürükleyeceğim onu. istedikleri kadar kıro desinler. kafe yerine çay bahçesi!!! işte hayat! sonra ben çay bahçesinden kalkıp beşiktaş'a doğru yürürken (size hiç artık sabahları kabataş'tan ya da taksim'den ortaköy'e yürüdüğümü söylemiş miydim?) (yürümek cildi güzelleştiriyor) babama rastladım arabasına atladım.

eve geldiğimde bayram havası beni karşıladı. ekmek ve yoğurt aldım bakkaldan. şehrin pis kokularını vücudumdan attım, yıkandım. eski 19 yaşında anaç ve olgum genç kız kokum yine giysilerimin içinden etrafa yayıldı. hadi be narsist demeyin hakikaten böyle bir şey var. sonra o akşam babamın ingilterelerde yaşamış evlenmiş bir de tatlı kızı olmuş sonra boşanmış ve şu an milliyetçi görüşlere sahip akrabasıylan yine bizimkilerin 301 kaldırılsın ermeni azınlıkların hakları hayır istiklal marşı faşist oh yes çok entellektüelim diyen ve benim çok çok sevdiğim arkadaşları geldi. ve tahmin edebileceğiniz gibi bu ikisi bütün gece kavga etti. sonra kavgayı bırakıp gürcü yemeklerinden, löbye ve çerkes tavuğundan bahsettiler de durulduk. giderken de iyiydiler. ben o gece ses kayıt aletine mikares tuço adlı uydurukça bestemi çaldım ve söyledim:

mi, mikares tuço, sono faite sone valt, yayte sudo
lus klaritas işta hoyte sina fayte mayne sudo

diye devam ediyor. yarın da allah kahretmesin yine siyasal bir şey var bu tür şeylerde keşke daha küçük olsaydım diyorum.

gördüğünüz gibi keyfim yerine geldi garip düşüncelere ara verdim ister istemez biraz da çabayla bilmiyorum ama hala değiştirmek istediğim şeyler var, her zaman. din hocamın da dediği gibi: hayatının dümenini eline alırsan renklenir. doğru yöne çevirirsen değer kaznır. okula da gittikçe alışıyorum. işte böyle. blog yazmak çok boş bir uğraş aslında.? ben biraz sorumluluk gibi yazmaya başladım sanki...

Salı, Ekim 02, 2007

yazmamamın nedeni binbir soru döneminin tekrar beynimde ve bedenimde başlamasıydı. boş işlerle uğraşmak pek istemedim, blog da biraz boş bir iş hani itiraf etmem gerekirse. bunun yerine evde kara lahana sarması, hünkar beğendi yaptım. ve düşünüp duruyordum. huzurum kaçmıştı, hani hiç huzurum olduysa. yararlı bir soru dönemi olmalıydı bu. alnımın akıyla işin işinden çıkmalıydım. daha anlamlı, daha mutlu bir kişi olarak. dikkatinizi çektiyse, daha zayıf, daha güzel, daha sosyal vs demedim. zaten dünyada yaşayabileceğim ne varsa tattım gibi hissediyorum kendimi. ama yine de bu arada içim biraz bayıldı, bunu da saklamamalıyım. her neyse. sadece güzellikle uğraşıyordum birkaç hafta önce farkındaysanız. sadece daha güzel bir dünya istiyordum. her şey bana daha alımlı, daha güzel gelsin istiyordum, tek derdim buydu.

örneğin istiklal caddesi. çok klişe olacak ama ben okula 2002 yılında girdiğimde istiklal caddesi daha güzeldi. daha bir eski tipliydi. şimdi yol yürü yürü bitmiyormuş hissi veren mermerimsi taşlar, kalabalıklaşan cadde, açılan yeni dükkanlar, yok, artık çirkin geliyordu bana. ama okul bir güzellik adasıydı. hiçbir fikri içinde barındırmayan saf bir güzellik. ya da birçok fikri içinde barındırıyor ama belli etmiyordu. böyle bir güzellik meşru muydu? işte bu soru sorgu döneminin konusudur. şifreli konuştuğumun farkındayım ama ancak bu kadarını söyleyebiliyorum, yetinmek zorundasınız, malesef. yeni okulumda ise bir kör göze parmak güzelliği var. resim gibi bir boğaz köprüsü. neymiş, oh ne güzelmiş, insan daha ne istermiş. sırf bunu dedirtmek için... yanlış anlamayın, biliyorum ki şükretmek en büyük erdem. ama insanların yaptıklarına kızıyorum bazen. arkadaşım anlıyor ama bunu. o da sevmiyor manzarayı. biz de onun etüt ablası olduğu eski okula gittik. koltuğun üstüne uzandığında yüzüne yaprakların arasından süzülen güneş vuruyordu. "işte bu! dedim, işte bak bu kendi içinde güzel." biliyorum, burda güzellik bulmak hiç zor değil. herkes bulabilir böyle bir güzellik. canım, ille zor olmak zorunda değil. başka bir şey de olabilirdi. ne bileyim yahuu. aman. işim mi yok.

zaten dedim ya, o güzellik dönemleri geride kaldı. her şeyi bırakıp arkanızda kaçmak istiyor musunuz? dürüst olabileceğiniz bir yaşama doğru, kendi kaypaklığınızdan uzağa, kaprissiz bir yaşama yol almak? işte orda sonsuz iç rahatlığı var ama nasıl? ben bunu yapamıyorum. ama belki yapabilirim. istersem, tüm yaşamım değişebilir. doğru bir yönde değişebilir. korkuyu geride bırakarak.

Cumartesi, Eylül 22, 2007

holden

holden'ın kitabını gördüm yeniden birinin evinde. ertesi gün okula gittim. sonra beşiktaş'ta boş boş otururken birden o kitabı tekrar istedim. süper teorieri olan harika bir kitap mı bilmiyorum ama insan okudukça okumak istiyor. başkahramanı ben hep biraz a gibi bir tip olarak düşünmüşümdür. ve o anlattıkça bir su gibi, ağzının içine düşerek, anlat anlat diyerek ve hayranlıkla seyrederek dinlerim. a ileyken de aynı şeyi yaşardım. o kitabı daha çok başkahramanını beğendiğim için okuyorum. sanki o kitabı okurken başkahramanıyla buluşmuşuz gibi oluyorum. işte zaman zaman, örneğin beşiktaş'ta boş boş otururken, aniden, onunla tekrar beraber olmak istiyorum birden. keşke bir ikinci kitabı olsaydı, o zaman da bıkar mıydım? bilmem. genelde, bu tip insanlar daha ben kendilerinden bıkmadan elveda derler. onları özer durursunuz. onların bazı sözleri, tikleri size de geçmiştir artık. holden'ın cümle kuruş şekli ve ifadeleri (özler durursunuz), anın dudaklarını büzmesi... onlar gider bu tür tikler kaybolur, ama bir yerde onlarla yeniden karşılaşın, hemen geri geliverir.
kedi mi köpek mi
kediler çok sıcakkanlı. kucağıma geliyorlar. köpekler de. köpekler daha sadık bu yüzden benim tercihim köpek. ha yumuşaklık diyorsan o zaman kedi.
park
çocukların hayatında ne kadar da önemli bir yer tutar parklar. ben de park çocuğuydum. istanbul'un bir düzine semtinde ve başka şehirlerde (örneğin antalya) çeşitli parklara gittim. ve büyümek aslında yavaş yavaş oluyor. ama şaşırtıcı bir şekilde bir kere büyüyünce, genç olunca insan, çocukluğundan o kadar farklı oluyor ki... örneğin ben kendimi eskisi gibi bir parkta düşünemem. bir lokantaya gidince çocuk odasına doğru kendim gibi çocuk arkadaşlarımla koştururdum, daha dün. şimdi ise birdenbire (birdenbire mi?) farkında olmadan, unuttuk bunları. yapmayız yani. yıllar geçti aradan. oysa daha dün şu kocaman, şu ulu ağaçlı, şu güzel parkta yanımda arkadaşımın anneannesiyle oturan bendim. park bursa'daydı, ve bursa'dan aklımda kalan tek anıydı. arkadaşım yoktu, neden yoktu, biz niye ordaydık, bilmiyorum. arkadaşımın anneannesi kendi gibi yaşlıca teyzelerle tanışmıştı, onlara beni tanıtıyordu. beni seviyordu. o park, kocamandı, bir değil birkaç tane oyun seti vardı. ben oynamış da mı gelmiştim, yoksa neden hep onların yanında oturuyordum, bilmiyorum. okula başlamış mıydım, sanırım hayır, hatırlamıyorum. aslında görünmez bir el var biliyorum. istanbullu insanları ayıran. istanbullu dediysem, çok farklı dinamiklere sahip bu şehrin hepsinin bu şekilde ayrılmasını beklemeyiniz. çocuklar ve yaşlılar parklara (evet, tahmin etmemiş olsam da parklarda hala hayat var), gençler starbucks'a. (yetişkinler de ne yazık ki işe)
görünmez el diyordum... evet. bir yaşlı ve bir çocuk strabucksa neden gitsin? hava kötüyse de parka giderler. ama neden yaşlı ve çocuk? çünkü işi olmayan bir tek onlar vardır. peki ya gençler? onlar da okula gider ve değişim geçirdikleri için... daha çok kahve ve içki içiyorlar, hedef grup onlar. tüketen yaş grubu. ama her zaman böyle değil. antalya'da benim halamın tatar görümceleri var. onlarla çocuk ben, annem, halalarım, 20lerinde kuzenlerim, benden az büyük kuzenlerim, hepimiz bir gceparka gitmiştik. büyükler yürürken söyleşti, biz küçükler oyun oynadık. tüm bunları şurda düşündüm, hani holdenın kitabını gördüğüm arkadaşım vardı ya geçen. onun evi abbasağa parkının tam yanında. işte ordan çıkınca bunları düşündüm. önemli mi değil. ama yazayım yani ne var?

Perşembe, Eylül 20, 2007

işte tuvaletin üstüne tünemiş kara kara bunları düşünürken...

***
ya istiklalde burcunun falına inanmış bir salak gibi sırf arkadan görünüşü güzel diye birinin arkasından kitapçıya girmediğine yan sen. "paçalarına çamur sıçratmak" diye biri bir yerde söylemiş ama bana göre bu ipin ucunu bir uçurumdan aşağı bırakmaktır. sıradan yaşam küçük mutluluklarla ve sıkıntıyla doludur. ipin ucunu kaçırdığında ise işte orda başına her şey gelebilir. korku, ama sonunda müthiş bir mutluluk da olabilir. işte bilmediğin şeyleri öğrenip çok şaşırdığının akşamı insan böyle garip duygular içinde olabilir. benim çizdiğim çılgın korkunç ürkütücü soğuk yapış yapış bir seri resim vardı. onları ipin ucunu kaçırabilmek için çizdiysem de sonradan bu beni o kadar korkuttu ve tiksindirdi ki belki de kötülüğün sınırlarına doğru uzanmamam gerek diye düşündüm. yalnız bu projeden şıvgına biraz bahsettiğimde çok heyecanlandı. değer yargılarının aslında ne kadar göreceli olduğu konusuna girince ise neredeyse çıldıracaktı. ama sonra ona baktım ve dedim ki: "hayır, hayır. ben bunlara inanmıyorum. nereye kadar? içimde duygular var ve kabul etmiyor."

***

son zamanlarda kendimi yalnızlığa götürecek bir plan yaptım. bir iki aydır zaten bu planımı ne zaman bozsam sonra içimi bir ihanet, bir suçluluk kaplıyor. şöyle ki yeni arkadaşlar hiç istemiyorum. ne sinema delisi üniversiteli arkadaş isterim, ne de evinden işine gelip giden mütevazi bir hayat yaşayan arkadaş isterim. arkadaş istemem. çünkü birinci grup içimi bayıyor. ikinci gruba ise kendini sevdirmek için binbir türlü zorluğa katlanıyorsun. üçüncü grup, yani sinemayla ilgili olmayan üniversiteli arkadaşların ise kıkırdaşma konuları belli. o dönemi de atlattık çok şükür. her neyse ya tanıdıklarım? elime bir makas aldım. ilişkilerimi böylece kırt kırt kesmek isterdim. ama bu sabah içimden o kadar çok biriyle çift halinde dolaşmak geldi ki... bir arkadaşla. yalnız dolaşmaktan pörsüdüm. yaprak dökümündeki fikret'e benzer halim. birinci sezonun sonunda nasıl da takdir etmiştim onu. elinde makası ne güzel kesmişti bağlarını. sonra kendini daha kötü bir yalnızlığın içinde buldu. ve özlem... insan ne yaparsa yapsın, eskiden içinde var olduğundan habersiz olduğu duygular o zaman peşini bırakmaz. gösteriş için kendini yakmak denir buna, o zaman da yumuşarsın bencil davranıp. oysa beraberken bencilce, aksi davranışlarıyla gününüzün içine ederler. sadece ilk görüşte içinizi bir umut ve ferahlık kaplar. gün ilerledikçe sıradan olan her şeyin üstüne örtülmüş o gıcık sıkıntı örtüsü sizi de örter. ve o anlar artık bittiğinde yine onları ararsınız. iki ucu boklu değnek. aşk şarkılarında "ne seninle ne de sensiz" lafı, her şeye uyarlanabiliyor.
***
annem de yukardaki lafları benim için düşünüyor olmalı. çünkü benimle yapılamıyor. 2 saat boyunca beni arayıp bulamayınca kızmış. ben de "ne yani hep telefonuma bakmam mı lazım??" dedim. bu kadar çocukça çıkışlar yapmasam annem de rahat ederdi. ama onun ne yazık ki benim gibi bir evladı var. sevgisini alamaadıklarıyla iyi geçinir. kendi emrindekileri haşlar....

Cumartesi, Eylül 15, 2007

hayatımda hiç bu kadar çok param olmamıştı, sonracıma kim bana baksa, büyüklerden mesela, aferin, iyi gidiyorsun, aferin, en doğru seçim, iyi işte daha ne istiyorsun gibi takdir edici laflar ediyorlar.

fakat ben 19 yılı geride bırakmış olmamla mı alakalıdır, artık bir yaşam biçimi, bir şablon, bir düşünce biçimi seçmem gerektiğini anlamış olmamdan mıdır, ya da sadece etrafımdaki eşyaların çirkinliğinden midir, hep düşünceli, keyifsizim. içim hüzünle çalan bir müzikle dolu. çocukluğumda, bir pazar günü arabayla giderken duyduğum sınırsız sevinçten eser yok. insanları tanımak istemiyorum. çünkü ya içimi sıkıyorlar ya da içim bir tuhaf olup burkuluyor. onların hayatlarına bakıp üzülüyorum. ya tepeleme işle dolu ya da bir kimliksizlik var ya da bir yoksunluk var. otobüsler çok çirkin. vapur bile çirkin. evimiz hepten çirkin. istediğim şeyler çirkin. arkadaşlarımla gece dışarı çıkmamız çirkin. psikiyatriste mi gitsem acaba diye düşünmem çirkin. okuduğum gazete eki çirkin. joy efem çirkin. açık gazetedeki felaket haberleri çirkin. ramazan köşesindeki gelin tövbe edin başlığı bile. salak sulak soyut soyut siyaset yazıları, laiklik kelimeleri, şirket isimleri, talimhane sokakları, hukuki yazışmalar, ortaköydeki müstakbel fakültem, hepsi hepsi çirkin.

çirkin olmayan şeyler de var. onlara ulaşamıyorum. onlar ise bostancıda bir balkon. içinde yaşayanları tanımıyorum. çay bahçeleri. ve kadıköye yanaşmadan o kocaman nakliyat gemisine benzeyen kasalar. onlar bana birer saniyelik zaman içinde birden güzel geliyor. sonra o his de baktıkça kayboluyor. geçmişim de bana güzel geliyor nadiren. ama artık geçmişte yaşamıyorum. her şeyimi bağışlamak, zekat vermek isterdim ama kıyamıyorum. böylece odam darmadağın, suçlulukla aldığım giysiler kayıp, kitaplar okunmuyor, ben oturuyor ve başdöndürücü tempoda gitmek istediğim yerlerin listesini çıkarıp çıkarıp yırtıyorum, o yerler bana tam güzel gelemeyecek, hep kendilerini benden ayrı tutacaklar. anneme babama çok asabi, huysuzum. neyi beğenmediğimi soruyorlar. sonra onlara çok acıyorum ve içimden ağlamak geliyor.

hep kendime bir şeyleri beğendirmeye çalışmak gibi zoraki bir uğraş içindeyim.
işte, içimi de neden buraya döküyorsam.
bu blogu da sevmiyorum zaten.

Cumartesi, Eylül 08, 2007

bugün beni etkisi altına alan şey, biraz yeni hayat'ı aslıhan pasajı sahafından satın alıp okumaya başlamamdı, biraz da türkçe sözlük denen şeyi orta birden beridir görmediğimi, elime almadığımı fark etmiş olamadı, efendim biraz da ODTÜ'nün ormanına bakan bir yerden ev tutan eski bir tanıdıkla konuşmuş olmamdı. bütün bunlar benim yaşamıyor gibi yaşadığım garip hayatımdan beni tutup biraz çıkardılar. itiraf etmeliyim ki bütün gün Adan aldığım mesajın etkisiyle yaşadım. orta avrupadaki küçük, önemsenmeyen güzel ülkesinden attığı bir mesaj. her zamanki gibi soğuk ve ilgisiz değil, bunu en son cümleden anladım: "vaktin olursa bana yaz!" bana yaz demek. bir kapı açar gibi önüme. fakat o da orda benim burda yaşadığım gibi yaşıyordu. yok efendim o da çalışsa iyi olurmuş, bütün hafta sarhoş gezmiş, ispanyolca öğrenmek istermiş... her gün duymaktan bıktığım bu gibi sıkıcı cümleler onun kaleminden çıkınca güzelleşiyor, bambaşka oluyordu. ben de ona ne anlatsam olurdu, ne anlatsam olmazdı, caymamasını sağlayacak bir şeyler.

bugün işten tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşımlaydık. bundan önce de konya'ya gittik. konya ovasının düzlüğü göz kamaştırıcı. dümdüz bir şehir, istanbul gibi yokuşlu ve çetin değil. dümdüz. bahçelerin olduğu kısımda kuru bir yol ve iki yanında uzanan küçüklü büyüklü tek tük evler var. o evlere bakarken birden aklıma Rami'de amcamlarda oturup bütün gün şekerli, börekli, konu komşulu, ayşenur ablamlı, oyunlu, balkonda oturmalı günler geldi. o evlerin içinde sorunlu, parasız insanların yaşamasını hiç istemiyordum.

Cumartesi, Ağustos 18, 2007

yeni konular

para

dün ilk maaşımı aldım. o kadar güzel bir duyguydu ki daha fazla param olsun, hiç harcamayayım, onlar kenarda dursun istedim. param arttıkça artsın istedim. büyük bir şirketin röpörtajını da okumuştum zaten. adam diyordu ki: o kadar az yılda o kadar çok büyüdük ki, başarımızla gurur duyuyoruz, büyüdükçe büyüyoruz, bu sektörün en büyüğü oluyoruz. büyümek derken resmen romanya'da, macaristan'da, orda burda şubeler açmayı kast ediyordu. tüm röpörtaj resmen sadece buydu. hani çizgifilmlerde dünyayı ele geçirmek isteyen manyaklar gibi. ben onları hiç anlamazdım. sonuçta tüm dünya senin olsa ne olacak ki? yine yapacakların aynı şeyler. benim için gucci çantayla pazar malı çanta aynı şeydi, hatta modeli daha güzelse pazar malı daha iyiydi. böyle aptal bir kızdım yani. dün, elime ilk defa para geçince her şeyi anladım. para sadece istediklerini almaya, taksiye binmeye... yarayan bir araç değilmiş. onun varlığından haberdar olmak bile insanı rahatlatırmış. hiç harcamak istemezmişsin. bir yandan da sanki sadece günü kurtarıyormuşum gibi geldi bana. ben onları yamacımda saklayarak herkesten kaçırıyormuşum gibi geldi. hepsini bağışlasaydım diye düşünmedim değil. devlet onları toplasa, köylerden göçü önlemek için köylere yatırım yapsa keşke diye düşündüm. düşünmedim değil.

gerçek yaşamak

ben bu terimi ünlü varolmanın dayanılmaz hafifliğinden çaldım. şu aralar. orda ben herhalde en çok franz'a benziyorum. evet kesin. işte franz ve sabina üstteki başlığı tartışıyorlar ya. evet bunu hemen blog konusuna bağlayalım. benim bloga başlamadaki amacım her yaptığımı sergileyeyim efendim kendimi göstereyim yazılar yazayım değildi. neydi? valla evden çıkmayan zavallı bir kızcağız olarak bir gün gazeteleri karıştırıyordum. orda blogla ilgili bir yazıya rastladım. birden hani bir şeyle uğraşmak, bir baltaya sap olmak, bir yere ait olmak, bir şey yapmış olmak, bir gruba girmek için hani bazı gençler voleybol oynar, bazıları grup kurar bazıları yonja'ya üye olurdu ya o zamanlar. tabi bunlar hep ergenin varolma uğraşı. kendi halinde ve halinden memnun bir sürü ergen vardı tabi ama ben takmışım bir kere. sanki blog yazınca cv'me süper bir şey ekleyecekmişim gibi geliyordu. evet böyle başladım. ama gerçek yaşamak konusunda sabina'yı destekliyorum, franz'ı değil. şöyle belirteyim: franz her şeyini açık açık yaşamak istiyor. camdan bir evde oturmayı doğru buluyor. sabina'yla aşkını herkese açıklarsa, aldatmayacakmış, gerçek yaşayacakmış gibi geliyor. sabina ise böyle düşünmüyor. diyor ki gözlerden ırak olduğumuz zaman ancak kendimiz olabiliriz. diğer türlü ister istemez rol yapıyor oluruz. evet, samimiyet maskesi altında (tıpkı iyi yürekli görünümlü (belki de gerçekten öyle ama) ersin karabulut gibi) bu blog sahte bir blog. oh öğrenmiş olun siz de. ben buraya aklımdan geçeni yazsam da öyle olacak. bu yüzden kendinizi röntgenci gibi hissetmenize gerek yok arkadaşlar. bu yazıların hepsi tasarlandı. ben ancak kendimle bambaşbaşayken, en kuytu zamanlarda kendim olacağım.

wilhelm reich

zavallı pornocular. ve zavallı bu filmleri izleyenler, yani bütün dünya. bu filmler bir hastalığın habercisidir. ve izledikçe cinsel yaşantımız daha da bozulacak. kadın erkek eşitliği daha da imkansız olacak. mı bilmiyorum, herhalde yukarıdaki adam böyle derdi, eğer onu yanlış anlamadıysam.

Pazar, Ağustos 12, 2007

bugün plaja gittim. plaja giderken hep şöyle düşünürüm: belki de bu, bu yaz, son denize girişim olacak. ve kumlarda oynayarak, dalgalarla boğuşarak gerçekten güzel bir gün geçer.

bugün plajda kimi gördüm tahmin edin, bir blogger. yani blogu olan bir kız. kızın blogu moda, sanat, tasarım vb üstüneydi. ben nerden olduysa önceki senelerde hep okurdum. okurdum ama biraz sinir olarak. çünkü kızın sanat anlayışını anlamıyordum. bana geyik yapıyor gibi geliyordu. bir de kızı gerçek bir insan olarak düşünemiyordum. öyle biri istanbul'da olamazmış gibime geliyordu. ne kaar da safmışım, oysa ki istanbul'da kimler yok kimler. ve en sonunda dayanamayıp, üstü kapalı, eleştiren bir yorum yaptım bir yazısına. sonra pişman oldum. kendimi kompleksli göstermiştim bunu yaparak. işte bu gün o kızın gerçekten var olduğunu gördüm, uzaktan.

bir kere kızın mükemmel, ince bir vücudu vardı ve gerçekten çok hoş bir kızdı. upuzun bacakları vardı. harika bir plaj elbisesi giymişti. yüzü güzel değildi. salına hoplana yürüyordu. onun yanında ben kısa, tombul, pespaye, alakasız, çocuksu kalırdım. birden kızın ne olduğunu anladım. kötü anlamda söylemiyorum. yani kız içimde önceden tanıdığım insanlar kategori defterine bir ucundan girdi demek istiyorum.

istanbul'u araştırırken kendi hayatımın arka planını araştırıyorum aslında. her zaman göz önünde olan yerleri değil, uğrayıp kaybolan, yanıp sönen anları. dokuz yaşındayken gittiğim bir semt pazarı. bir tanıdığın evinin arka bahçesi. çerkezköy'e benzeyen bir apartman. kübik tarzda döşenmiş bir evde yaşanan hoş sohbetler. hava kararınca beşiktaş. garip mi garip, sanki ayrı bir ülkeye benzeyen levent. caddebostan. üsküdar. aksaray'da bir evde öğle uykusu ve güneş. manavgat karnavalı. tuzla. gebze. bandırma. edirne.

en son aklıma gelen ise trende tanıştığım bir adamın bir arkadaşımın vaftiz babası çkmasıydı. bu da ordan bir anı. o adamla konuşan ben miydim? o zamana geri dönebilecek miyim? o adam bana iki saniye elini uzattı ama sonra kayboldu. şimdi kimbilir nerde?

bu duygular içinde, aslında her şeyden çok memnun olduğumu fark ettim. en azından içimde hep bir kendi hayatımdan çıkma arzusu vardı. bu iyi bir şey mi, yoksa kötü mü tartışılır. bana iyi geliyor. kader beni üstelik, o büyük çimli fiyakalı okula değil de, deniz kenarına hukuk fakültesine sürükleyecek. bundan güzel ne olabilir? (zaten herkes nereye gitse memnun oluyor) işte ben buna demek ki allah böyle yazmış derim. ve bilirim ki kaderimde saklı olan başka şeyler de olabilir. ben bunu hep hissediyorum. bir hayat arkadaşı mesela. secret mı okudum ne?

Cuma, Ağustos 10, 2007

eller

taksim gezi parkında yürüyordum. yolumu burdan yürümek hoşuma gidiyor. duvarda "tarlabaşı çetesi. ramazan, yusuf, zaman..." ve yusuf kalp çağla yazıyor. bir an düşündüm de bu ikisi gerçekten çıkıyor olamazlar. tarlabaşı çetesinden yusuf olsa olsa çağla'ya aşıktır. en kuytu yere gelmiştim ve ana caddeye çıkacaktım. biri bana "bir dakikanızı alabilir miyim?" dedi. üstü başı düzgündü, gülüşü de düzgündü. ama ben durmak istemedim. "yok kusura bakmayın" dedim ve kaçtım. hızlı hızlı yürüdüm ama peşimden geliyordu, ya da ben öyle sandım.

para isteyecek olabilirdi. bambaşka bir öykü anlatacaktı belki de. tanışmak da isteyecek olabilirdi. ama bir an kendimi çok umursamaz bir alışveriş kızı gibi hissettim.

işte en büyük kötülüğüm bu. düşündüğüm zaman sadece bu ve bunun gibi şeyler ya da içten içe kıskançlık gibi şeyler.

ama ellerim hiçbir şey yapmadı. ellerimi dün klavyede yazı yazarken inceledim. yazıyı nasıl da masum masum yazıyorlardı. o eller evraklar yırttı bir de. bu evraklar, dedim, ya sahtekarcaysa, o zaman bunu benim ellerim yapmış olabilir mi? hayır, olamaz. kendini ele verir onlar. kimseye vurmadı onlar. bana öyle geliyor ki en ayıp şeyi bile masumca yapar bu eller. doğallıktır.

fakat bilemeyiz. ben bir hamurum. bir gün bir bakarsın o yapmaz dediğim ellerim de değişmiş, bir anda. ben doğduğumdan bu yana aynı kaldım? insan farkına bile varmıyor. bu gün varım, yarın yine varım ama biraz farklı varım. hep değişerek, bozularak ya da güzelleşerek, ya da sadece başka yollara saparak varım. yine de asla ellerin kötü bir şey yapmasını istemem, natürlich.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007







bu haftasonu kırklareli yakınlarında iki yere gittik: saray ve vize. oradaki doğa beni çok cezbetti, insan eli değmiş olmasına rağmen vahşi ve değişik, karadenizin saklı kalmışa benzeyen, güzel bir kıyısı. beni en çok cezbeden ise yağmurlu ve serin havaydı, ve buna eşlik eden soluk, kapalı renkler... akdeniz de güzel ama artık ben alıştığım için o kadar sevmiyorum. renkler capcanlı, mavi fazla mavi, yeşil fazla yeşil, güneş fazla güneş, hepsi çok sırıtır güzellik insanın gözüne gözüne girer. oysa karadeniz ve trakya böyle değil. her neyse.

bu yazıda doğa gezisinden çok yeni arkadaşlardan bahsetmek isterim. babam onların "gerçek" insanlar olduğunu söylüyor, belki de bir bakıma doğru. gerçi böyle diyemeyiz. sonuçta içlerini bilmiyorum. hepsi hayat yarışına bir yerden girmiş, başlamışlar ve mutlular, gerçi benim gerçek insan olmayan arkadaşlarım da milyoner değil ya, onlar da başlarlar bir gün :) ama her zaman içlerinde o mutsuzluk ve bıkkınlığı taşıyarak?? hayır bunu da bilemeyiz. hayat insanı olgunlaştırır bir anda. ve bir gün düşündüm de tanımadığım birinin ölüm haberini alınca, bana pek üzücü gelmedi. çünkü o kafamda benim gibi olmayan biriydi. çünkü biliyorum çok saçma ama ben bir odaya girince o odada bir karakter ve ruh rüzgarı esiyor çünkü ben kendimi önemsiyorum biraz ama örneğin bilmemne mahallesinden bilmemne teyze odaya giryor esen rüzgar bir mücadele rüzgarı, acıklı, tekdüze, ve mutlu, ve alçakgönüllü. benim ölmem milyonlarca saçma sapan günlük sayfasının da beraberimde ölmesi demek, bir tarihin ölmesi demek. yani gerçek olmayan bir insanın ölmesi demek. ama onun ölmesi somut bir varlığın ölmesi. insanları böyle ayırmak hangi önyargı oluyor ne kadar da salak bir düşünce, hemmen geri aldım, onlarcası gibi.

Salı, Temmuz 31, 2007

nazi gemisi

bu rüyayı göreli çok oldu. ben rüyamda boğazdaydım. boğaz adında değişik bir yerde yani. zira rüyalarda örneğin adının boğaz olduğunu bilirsin ama hiç boğaz'a benzemez. benim boğazım da açık renkte, bir iki şatosu olan uzun ve ıssız bir sahildi. ve ben adında rumeli olan bir yere gitmek istiyordum. oraya giden gemiler olduğunu biliyordum. ama nereden kalktığını soracak kimse yoktu ve boğaz o kadar ıssızdı ki aslında öyle gemilerin olduğundan da şüphe ediyordum. derken bir gemi yanaştı. kesinlikle rumeli gemisi değildi, ama bindim bir kere. bu çok büyük, hem de çok büyük, eski tarzda döşenmiş ve lüks ve benim gitmek istediğim yere gidip gitmediği meçhul bir nazi gemisiydi. rüyamda benim yahudi olma ihtimalim vardı. naziler bunu anlayabilirdi. naziler kibar ama çok hastalıklı ve tehlikeli insanlardı. bu rüya çok korkunç bir rüyaydı. kabus değil gerilimdi.

gıcık fransız hippisi

bugün hayatımdaki ilk işimi yaptım, çok deneyimsiz olmama rağmen, ama tabi çok küçük bir şeydi, kızın tekinin fransa'da geçici oturma izni, tabi otuzluk (ben onun hayatında bir hiçim, oysa o benim için ne kadar önemli ki bakın oturup ona isimler taktım.) buna pasaport diyordu ya anlamadım. o geldiğinde "işte bu o, ilk iş yaptığım kız" diye düşünerek ona hayran hayran bakmaya başladım, ayağında açık ayakkabılar ve koyu renkte çoraplar, hippi elbisesi, sütyen askıları, saçlar kuş yuvası, ben bakıyor ve gülümsüyordum ona ama o hiç oralı olmadı, çok küstah bir kızdı. sonra o gitti, iki yumuşak ve iyi adamdan biri istifasını verdi, hayatından bezmişti.

Pazar, Temmuz 29, 2007

olmalı mı olmamalı mı?






hey! böyle duramam artık!

Salı, Temmuz 24, 2007

geçen gün, gerçekten dünya benimle uyanıp benimle uykuya daldığı için, işte böyle kendime dönük ve hafiften tatlı bir hüzün içerisinde sebze çorbamı karıştırıyordum. dışarıdan seçimleri kutlama sesleri geliyordu, arabalar kornalar çalıyor, neredeyse semtin yüzde ellisi coşkulu kutlamalar yapıyordu diğerlerine nispet yaparcasına. bense düşündüm de yarın bu sevinçlerini unutacaklar, öbür gün daha birçok şeyi unutacaklar, ertesi gün, her şeyi unutacaklar, marc aurele'in dediği gibi sadece ve sadece şimdileri kalacak ellerinde, başka bir şeyleri olmayacak aslında. dediğimde haklı çıktım çünkü gerçekten ondan sonra kimse kutlama yapmak için dışarı çıkmadı, artık bu da geçmişti, bunu da unutmuşlardı biraz. sadece chplilere kendilerini savunan konuşmalar yaptılar biraz, o kadar, geçmişleri bu kadar kaldı. diğerleri de öfkelerini unuttular. yaşam hepsi için yavaş yavaş devam etti. bence hepsi için yavaş çünkü benim için yavaştı, ocağın başında sebze çorbamı karıştırıyordum. sadece kilo vermek için pişiriyordum. midem sulu sebzeyle dolsun, başka bir şey yemeyeyim diye. evde sebze olarak sadece domates, kuru soğan, taze soğan, sarmısak, patlıcan kalmıştı, patlıcanı değil ama diğer sebzeleri küçük bir tencereye koydum üstüne su koydum, içine nane, kekik, karabiber, tuz attım. sonra kaynadı çorbam. elektronik çırpma makinesiyle bütün sebzeleri püre haline getirdim. fakat çok sulu oldu. burada annem devreye girdi ve çorba koyulaşsın bir şeye benzesin diye içine bir avuç bulgur attı. bu arada evet, tabi ki şimdiyi yaşıyorum ama geçmişte aldığım kilolarla.

bu sabah da evime şeker kız candye benzeyen bir kız geldi, gelir gelmez gitti uyudu üç dört saat, ben bu arada yürüdüm, bacak inceltme hareketleri yaptım, duş aldım, evi topladım, gittim ona kahvaltı hazırladım, çay demledim, masaya helva bile koydum, çeşitli peynirler, üstüne zeytinyağı dökülmüş domates koydum masaya, o da uyanınca bana "ne kadar iyisin, ne kadar şekersin, bana kahvaltı hazırlamışsın" dedi. kahvaltımızı yapıp kriek de içtik, çikolata yedik, ben ona dans ettim, albümlere baktık, sonra o gitti. benim için bu kadar gacemellik yeterdi, gidip uyudum, o ne kadar uyumaymış öyle, kaç saat uyudum. uyandım ve bu satırları yazıyorum.

Pazar, Temmuz 22, 2007

güvenmiyorsun hiçbirine. bilgi sahibi olsan da olmasan da biliyorsun ki çoğu üçkağıtçı. dünyada saygın denen birçok şeyin kötü olduğu ortada, sense, o kadar kitap okumana, iyi kalpli, vicdanlı, duyarlı, sanatçı ruhlu, okumuş, saygın olmana rağmen, birçok şeyde, başarıda, bilgide, kariyerde, onları temel alıyorsun, doğru dedikleri şeyi doğrun kabul ediyorsun. önyargıların duraksamana sebep oluyor. en büyük haksızlıklar tarih boyunca o ciddiler tarafından yapıldığı halde, senin, tüm iyi özelliklerine ve ciddiyetine rağmen, onlara haddini bildirmeye gücün yok. meşru meşru diye tuttrudun. şimdi senin eleştirme hakkın meşrulaştı ama ne oldu? eleştiren sesin kendiliğinden kısılmadı mı? kendine dönmedin mi birden? elbette kendinle ilgileneceksin, herkesin hakkıdır bu. ama tek bir hamle yeter aslında. tek bir had bildirme. bu nasıl olacak?

öncelikle sen, onlardan daha iyi olduğunu bilmelisin. onlar karşısında kendine güvenirsen kendini ezdirmezsin asla. onlar bir şey söylediğinde cevabını şak diye verebilmelisin. sonra da hesap sormalısın. yazılarınla, gerekirse yüz yüze. neden korkuyorsun? bu zamanda kimin gücü yetebilir seni bastırmaya? bir şeyi eleştirdiğinde isimler ver. sanki allah bunu böyle yapmış gibi davranma. açık açık konuş. "toplumumuzda ve çağımızda ne yazık ki..." diyorsun. bunu söylersen "evet tüh ne yazık ki vah vah" diyeceklerdir. ama sen "bu olay şunun bunun suçudur"dersen ve dediklerinde haklıysan, sadece susabileceklerdir. sen en ciddi, en akıllı, en uslu olansın. kendine inanmanla başlar her şey.

Perşembe, Temmuz 19, 2007

yemek tarifleri

ÇOK LEZZETLİ PİLAV
bugün hürrem sultan pilavı yaptım, kardeşimle. çoooooook leziz oldu. tarifi yemek dergisinden aldım. şöyle, pirinçleri tuzlu kaynar suda 40 dakika kadar dinlendiriyorsun. tavuk göğsünü kuşbaşı doğruyorsun, soğanı ince ince kıyıyorsun, bu ikisini tereyağıyla bir pilav tenceresinde iyice kavuruyorsun. sonra içine iki su bardağı pirincini, birer çay kaşığı yenibahar, tuz, karabiber, hint safranı, istersen tarçın atıyorsun. tekrar kavuruyorsun. sonra beş su bardağı tavuk suyu ekle. bunun için ben hazır tabletlerden kullandım iki tanesini kaynar suyun içinde erittim. bir de haşlanmış ya da konserve bezelye eklemelisin içine bir bardak kadar. sonra tencereyi her pilav yapışında olduğu gibi kapat. evet ama daha işin bitmedi. bir de çiğ bademleri kaynar suda bir iki dakika bekletmelisin, böylece kabukları kolaayca soyulur. sonra onları azıcık yağda kavur ve pilavın suyu çekince içine at ve ateşi iyiice kıs ve beş dakika sonra söndür. pilav bekletilecekse sıcaklığını koruması için tencere bir örtüyle sarılabilir. ama zaten pilav dinlendirilmeden yani biraz bekletilmeden servise sunulmaz yoksa lapaya benzer. burda benim pilavım başta pirinci kaynar suda beklettiğim için biraz yumuşak oldu ama hiç lapa olmadı, yani siz de bekletmelisiniz. ikinci önemli nokta da tencereyi ocağa dengeli koyun ve ateş çok yüksek olmasın çünkü benim pilavımın bir tarafı çok hafif yandı.

KURABİYE

bu kurabiyeyi de kardeşimle yaptık ama ben yapılırken biraz gergin olduğum için yapılışının tadını pek çıkaramadım. kurabiyemizi annem beğendi ama biraz grisini gibi sert oldu. gergin olmamın nedenini az sonra açıklayacağım. bir yumurta, yarım bardaktan biraz fazla süt, yarım bardaktan biraz fazla toz şeker, YOĞURMAYA MÜSAİT bir kaba koy ve çırp. yoğurmaya müsait diyorum çünkü bizim kap çok derindi ve tam yoğuramadık. ah dur dur tereyağını unuttum, iki buçuk çorba kaşığı da tereyağı koy. ve alabildiğine un. bu alabildiğine kelimesini ben anlamadım ve az un koydum, ve hamuru kardeşim yoğurmak istedi ama hamur onun ellerine yapışıyordu ve yoğurulmuyordu, ben de bu manzaraya bakıp bakıp sinir oldum ve bunu kardeşimin beceriksizliğine verdim ama sonra gerçeği anladık ve alabildiğine un koyduk ama çok un koyduk bunu yapana kadar her taraf battı, kavga ettik, ve tabi sonra hamur sertleşti, kulak memesi kıvamından daha daha sert oldu ve ondan toplar yapıp tepsiye dizdik, biraz fazla pişirmişiz galiba çok yumuşa olmadı. yine de tadı çok güzel oldu.
omuzlarıma yüklenen bu sorumluluk... hiçbir sorumluluğa alışık olmadığı halde sırf yaşı ondokuz oldu diye türlü duygu sömürüleriyle sandığa yollanan ben. sudan çıkmış balık kadar şaşkınım. seçimim herhalde en iyisi olurdu, hem de kendim için hiç değil. ben ki yıllarca kendim için hep ama hep en iyisini istedim ve kötüsüne surat astım ama gece yatmadan önce kendim için dua etmeyi allaha karşı bir ayıp saymışımdır. işte ben buna haya edep ve vicdan diyorum. peki böyle kendince ahlaklı olan ben oy vermeye gelince neden böyle oldum? çünkü ne yazık ki burda en iyisi çok dolaylı veriliyor ve saklı. hatta kimse en iyinin oy pusulasında saklı olduğuna inanmıyordu bile. ben de bu konuya kafamı takmamıştım büyürken. fakat şimdi değişik sonuçlar verebileceği konuşuluyor. hamlet de böyleydi azizim. en iyinin hangisi olduğuna dair düşündü durdu. oh yes.

son yazılarımı beğenmediğim halde yazmaya inatla devam ediyorum. özgür, kuş gibi hafif, şeker gibi tatlı, imgeler, görüntülerle dolu yazılar yazmak isterdim. fakat böyle yazılar yazamayacağım hayatımın sonuna kadar artık çünkü çıkılmaz bir yola saptım. yurt sorunlarına duyarlı olmayı gerektiren bir bölüm okumaya karar vermek üzereyim, hukuk. benim hayalim hep psikolog olmaktı. hala bana en uygun mesleğin bu olduğunu düşünüyorum. fakat kendimi zorlamaya, kendimi bir dava kadını yapmaya karar verdim. bir de sınavlar oraya girdirdi diyelim de daha gerçekçi bir yaklaşım olsun. bir de hayatımın sonuna kadar muaynehanede oturmak sıkıcı olur ben şöyle bol maaşla dünyayı gezeyim bakayım keyfime diye düşündüm diyeyim de daha da samimi bir yaklaşım olsun. bir de benden nefret ettiğinizi düşünüyorum haklısınız yazılarım hep birbirinin aynı çok şevksiz yazıyorum kelebek okuyorum blog camiası diye bir camia olduğunu seziyorum hem çok merak ediyorum onları hem de nefret ediyorum. bazı bloglardan hiçbir şey anlamıyorum, kendi aralarında süper cool bir dil kurmuşlar bu da onları gözümde daha da çekici kılıyor, üstelik internetten gördüğüm kadarıyla bütün kızlar güzel, seçimde oyumu kime veriririm belli değil, amerikaya kaçmak ve vatani görevlerimden kurtulmak istiyorum desem, siz, oktay sinanoğlu ve tkp yanlıları, beni topa tutar mısınız, kendimi haklı göstermeye çalışmakla beni suçlar mısınız bu yazıyla? ben pocahantes yanlısıyım. bir kızılderili kız ingilizlere karşı çıkıyor, ama bunu o kadar bilgece, öğreterek yapıyor ki düşmanından john smith'le aşk yaşıyorlar, işte bence olması gereken siyasi görüş, dünya görüşü budur.

Pazartesi, Temmuz 16, 2007

rüyalar ve komik şeyler

geçenlerde garip bir rüya gördüm. tıpkı 1984 kitabındaki gibi bir rejim ülkemize gelecekti. her yerde kameralar falan olacaktı. rejime de komünizm diyorlardı, işte rüya bu. ve biz evde oturuyorduk. her yerden kalabalık insan sesleri yükseliyordu. ben panikliyordum ve: "amerika'ya kaçalım! amerika'ya kaçalım!" diye bağırıyordum. o an amerika gözüme gerçekten özgürlükler ülkesi gibi görünüyordu. her neyse sonra anlıyorduk ki türkiye komünizmi o kitaptaki gibi değilmiş. ve rahatlıyorduk ve amerika'ya kaçmaktan vazgeçiyorduk.

dün de ranzanın üst katında uyurken bir rüya gördüm. tırnakları siyaha boyalı, saçları simsiyah, erkek bir piyanist, anlayışlı bir tavırla bana dönüyor ve "bir şarkı seçmelisin ses sınavından geçmek için"diyordu. ben de dergilerin üstündeki şarkılardan birini seçiyordum ama tek bildiğim şarkı küçükken bayıldığım "aboneyim abone" olduğu için onu seçmek zorunda kalıyordum. ve bildiğim bir melodi başlıyordu. fakat şarkı onun üstüne söylenmiyordu. bunun üzerine piyanist bana dönüyor ve şöyle diyor: o zaman şunu söyle, şu alıştırmayı yap: "ben... ali'nin oğlu... zeynep'in... babasıyım babasıyım babsıyım ah. babasıyım babasıyım babasıyım ah." derken sesim yetmedi rüyamda ve uyandım, ne göreyim, ranzanın alt katında komşumuzun küçük oğlu rüyamdaki melodiyi gitarıyla çalmıyor mu? hemen onu durdurdum, ve zeynep'in babası alıştırmasını yaptım, ve sesim rahat rahat yetti, inanın hiç detone olmadım. mutlu oldum.

bir de başka iki rüya var. bu da william reich mi ne işte onun bir kitabı yüzünden gördüğüm iki rüya. iyi arkadaşım saydığım ve candan sevdiğim bir çocuk herkesi etrafında toplamış "kızlar, bu devirde bekaret bir utanç kaynağıdır, bundan hemen kurtulmalısınız" diye vaaz veriyordu. kızlar ise "tabi ki tabi ki, aksi çağdışılık" diye kafa sallıyordu. ikici rüyamda ise düşüncesinin böyle katı olduğunu bildiğim, tanıdığım ama ilgim olmayan biri bakire kızların resmini çiziyordu. ona göre küçük bir parça bile çok önemliydi ve ikiyüzlülüğü temsil ediyordu. bense bütün bunları anlam veremeyerek izledim aslında reich'in düşünceleriydi bunlar, bu kadar katı yürekli ve kuralcı olan oydu, fakat fikirlerini en ilgisiz alakasız umursamaz olan bana bu şekilde, tanıdığım ama alakasız insnlar vasıtasıyla bildiriyordu.

bir de ben küçükken şu üç hilalli parti mensuplarından ve bayraklarından korkardım biliyor musunuz? izlediğim filmlerden midir nedir? annen baban aklına bu fikri sokmuştur demeyin, onların sokmadığına eminim ama çok korkardım. sanki korkunç bir siyasi partiydi onlar. şimdi ise herhangi bir siyasi parti. çoğundan biri.

Cuma, Temmuz 06, 2007

hatırla sevgili

bugün dorisle beraber adaya gittik öyle o görsün diye. vapur oldukça kalabalıktı ve insanlar çok arkadaş canlısıydı, doris yalıları konakları görünce belçikanın fakirleri için para toplamaya karar verdik, tabi "ler" çoğul eki sadece iki kişiyi kapsıyor, doris ve oğlu, bir de ben çünkü parayı kırışacağız. her neyse bense bu haftayı şımarık şımarık doğumgünü haftam ilan ettim ve gelen hediyeleri beğenmiyorum ve diyorum ki bu sayılmaz yenisini alır mısın. bugün harika yakışıklı süper bi garson çocuk gördüm mavi gözlüydü yüzünü ise dur bakayım hani dumanın kaan diye bir şarkıcısı var ya o bir de hatırla sevgili necdet var işte ikisinin karışımı böye sevimli bir ifadesi vardı ama ikisinden de iyiydi valla çocuk, o yüzden çok beğendim ama malesef öyleleri çok çapkın oluyor en iyisi çok da yakışıklı olmayanlarına bakmak bence. ne yapalım. neyse. bu arada ben hatırla sevgili karakterlerine kendimi çok yakın hissediyorum. valla, sanki benim ailemden biri gibiler. çok seviyorum. yaşlılar değil ama gençler çok tatlı hele mesela o ışık ve yaşar bitiriyor beni. en son böyle bir heyecanı hangi dizide duymuştum dur bakayım, lolanın yaşamını anlatan berlin in berlin vardı bir de geniş zamanlar ve çok önceden asmalı konak vardı hepsini aynı tutkuyla izledim bu sefer de bana bu dizi bir diziden beklediğim her şeyi fazlasıyla veriyor harika!!! her gün izlesem bıkmam. ordaki gençler çok delikenlı bence, sevdiler mi tam seviyorlar. hayır ahmetle yasemin hariç, onlar dizinin gereksizleri. hadi bay siz benim gibi televizyon izlemeyin çok zararlı.

Pazar, Temmuz 01, 2007

doğumgünüm

yarın benim doğumgünüm kardeşim sevdiğim şarkıcının şarkılarını internetten indiriyordu bana onun cdsini hediye etmek için üstüne de yazıcıdan çıkardığı resmi koyacaktı ama ben odaya o kadar çok girip çıktım ki ağlamaya başladı ve sürprizini itiraf etti ve tadı kaçtı diye ağlamaya başladı ve o kadar sevimli ve düşünceliydi ki onu kollarımın arasına aldım öptüm öptüm öptüm...

Cuma, Haziran 29, 2007

harika ghost of corporate future şarkısını dinliyorum. annem hiçbir şey yapmamanın mutlu sarhoşluğu içinde olduğumu ne zaman görse hemen bu mutluğu bozmak ister, össm olmadığı halde, hemen yapacak bir iş bulur, gider onu yapar, beni de harekete davet etmek için belli ki, tabi herhalde farkında olmadan ya da benim iyiliğim için ama o ne zaman böyle yapsa surat asıyorum ve kaşınmaya başlıyorum, her tarafım kızarıyor ve şişiyor, alerji kremimiz var bu tür durumlar için. şimdi yine kaşınmaya başlayınca ben o sinir olduğumu anladı tabi ve sinir olduğumu anladığı için o da bana surat asmaya başladı ama galiba haklı böyle hiçbir şey yapmadan olmaz yapılacak tonlarca işimiz var hele bu dönemde ama saat oniki hala internette yapılacak işlerimizi yoluna koymaya çalışıyor ben de yatağın üstüde deli gibi kaşınıyorum bana diyor ki şu kitaplığı bir ara toplaman lazım bana havlunu ver kirliyse ben de yarım ağız tamam olur diyorum daha da sinir oluyor ve aile içi çatışmanın doruğuna çıkıyoruz. şimdi o artık kızdı ve gitti ben de burda boşluğun tadını çıkarıyorum biraz buruk da olsa aslında annem çok tatlıdır ama karakterlerimiz biraz uyuşmaz ben hiç tatlı değilim yani çok gıcığım ama yine de bazıları bana bayılır ben de bunu biliyorum ama ciddiye almamak gerek çünkü biraz iş olsun diye bayılıyorlar öyle önem vermiyorlar ben de cool olmalıyım.

Çarşamba, Haziran 27, 2007

YİHU

genç ezginin acıları dönemi kapanmıştır.

genç ezgi gitti, yerine gencecik ezgi geldi.

imanlı o, şükretmesini biliyor.

belki artık blog bile yazmaz. belli olmaz. belli olmaz. size ne lan benim hayatımdan?? çıkın gidin benim hayatımdan.

havalar 2

havalar hala acayip ama kardeş bu sefer keyfim yerinde. en azından az yemek yiyorum. "hayır" diyorum sadece, "hayır". yemeyeceğim. zaten hava çok sıcak olduğu için ne yemek yiyorum, ne televizyon seyrediyorum. sokaklardayım. gerçi uyarı yaptılar. ama mağazaların içi soğuk. gerçi bir şey almıyorum. kaç gündür düşünüyordum ama sonra rahatladım. bugün arkadaşımı gördüm eskisi gibi, onunla hep eskisi gibi, ne kadar güzel, böyle olması beni rahatlatıyor. bir de onunla birbirimize benzemeye başlamışız, bu da iyi, bir güven çemberi bu sıcak havada. ve polonya'ya mektuplar diye şiir dizesi okudum siyahkahve.comda çok güzeldi. az elektrik tüketen ampul aldık, ben de eskisi gibi saatlerce suyun altında kalmıyorum balık gibi. hemen yap duşunu çık. ne yapalım ki şimdilik bu kadar dikkat edebiliyoruz. yetkililer de akıllı olsun, ama ne onlar akıllı ne de biz o kadar akıllıyız. oh mezun da olduk, işimiz rahat. tam o.c.deki gibi bir hayatım oldu bir anda. yazın çalışacağım falan. valla ha kendime hayranım şu aralar. oje falan sürüyorum.

Cumartesi, Mayıs 19, 2007

HAVALAR

havada baygın bir yasemin kokusu var. içeri girince insanın içi sıkılıyor fena halde. bu havada ancak yanında bir sevgilin olacak tamam mı onunla çimlik bir yerde uzanacaksın, hiçbir şey yapmadan, kolunu bile kıpırdatmadan. dün de hava uzayda marsta ya da 26. yüzyılda gibiydi. beynim şimdi uyuşmuş, gözlerim monitöre bakıyor. sarhoş gibiyim. bacaklarımda bir ağırlık var. ağzım biraz açık ve dudaklarım kurudu. dışarı çıkacağım birazdan, ama şimdi zincire vurdum kendimi. döner koltukların üzerinde sallanıyorum elimde kitaplar. kitapları elimden bırakmamaya zorluyorum kendimi onlarla ilgilenmesem de. iki gün sonrasına dair planlar yapıyorum. ama iki gün sonrası şimdiye benziyor, hem çok yakın hem çok uzak. dünya ısınırken hükümetin bana yaptıklarının hesabını sormak isterdim. ben demek de bana saçma geliyor, öyle bir şey yok, bu ağır külçe ben olamam. ben denen şey de belirsiz. sınırlarım yıvıştı bir amip gibi. ah aslında bu çok güzel. içte bir sıcak sıkıntı, sarhoşluk.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

şimdi de know how çalıyor bilgisayarımda, bu senenin başındaki sonbahar günlerine dönüyorum. insan ne garip, yaşarken sevmediği günleri sonradan seviyor ve özlüyor. öss'ye bir ay kaldı, bu günlere iki üç ay önce ne çok güvenirdim: "evde kalacağım zaman yaparım, çalışırım, o zaman olur." oysa şimdi buna sadece gülüyorum, çünkü ben aynı ben olacağım değil mi, bunu hesaba katsana "yaparım" diyorsun ama o an gelince çuvallıyorsun. ben şimdi bir öğütme makinasına dönüştüm aslında. hayır, bilgi değil yemek öğütme makinası: un kurabiyeleri, kekler, çilek, kuru kayısı, yoğurtlu salça, hepsi ağzımdan içeri giriyor, ben sanki bir ağızdan ibaret oldum, ruhum sanki cılız kalmış da yiyerek bir şeyi sağlamlaştırıp içimi dolgunlaştırmaya çalışıyor gibiyim, ihtiyaç, ihtiyaç. ama ruhum değil de vücudum gerçekten sağlamlaştı, iki geniş omuza sahibim, bunu kimse bilmez ama ben çok gurur duyarım onlarla, şimdi ötesi de sağlamlaştı, yani genişçe bir kız oldum, tabi ben bunun farkında bile değildim, insan fark etmezse zannediyor ki kendisi hep eski kendisi oysa öyle değil işte.

Cuma, Mayıs 04, 2007

uf -yalan izdiva: kendi bokunda debelenmek

ya ben çok sıkıldım en başta kendimden. öyle ki bir yaşıtım arkadaş görsem kollarına atılıcam diyeceğim ki: ayyy hayır hayatta bırakmam seni hadi hadi konuş benimle içmeye gidelim lütfen lütfen çooook sıkıldım spor yapalım dans edelim ya da bilmiyorum... her neyse sıkılmamın nedeni sürekli kafamda kendimle başbaşa olmam ve artık kendim hanımefendi tüm ilginçliğini kaybetti, öyle ki beni eğlendiremiyor hayır, yaptığı tüm espriler önceden yapılmış oluyor, konuşma biçimi de beni çok sıktı hele hele konular baydı beni resmen ay kafayı yiyeceğim sürekli içimde konuşan biri aptal aptal, konuşma konularını size söylesem kıçınızla gülersiniz ki bu konular zaten başlı başına ne kadar sıkılmış olduğumu gösteriyor:
benim meziyetlerim
kilo versem ne kadar güzel olurum
keşke şu bana yazsa belki de yazıyordur
ben keşke patinajcı olsaydım
şarkıcı olsam kimlerle polemiğe girerdim
evet evet hep kendi bokumla oynardım ama kararında. bu artık içinde debelenmek oldu. ne yapsam yapayım kafamdaki salak ses susmuyor. ondan baydım ama içimden bir şey yapmak gelmiyor. elimden hiçbir şey gelmiyor. insanın sonsuza dek içindeki aptal konuşmaları dinlemek zorunda oluşu, içindeki sıkıcı insanı bir başkasıyla değiştiremeyecek oluşu ne kötü. bir turn off tuşuna bile razıyım.

Pazar, Nisan 29, 2007

neredeyse bitkisel bir hayat sürüyorum ama içimde binbir soru dönemi başladı. binbir soru dönemi kötü bir dönemdir ama onun içinde yaşarken bu dönemden nefret etmenize rağmen bu dönemden çıkmayı "rahata kaçmak" saydığınız için kendinizi bu dönemden bile bile KAÇMAMAYA zorlarsınız. benim her zamanki dilimle size bu dönemden bahsetmem ondan çıkmaya başladığımı gösteriyor, en azından en aşırı, en şiddetli, en uçarı dönemi atlatıp basit sorgulamalar dönemine yumuşak bir geçiş yapıyorum.

en son cuma günü, o kadar iyiydim ki, akşamüstü taksim'de gloria jeans gibi avrupai (mi desem), pahalı ve güzel bir yerde karamelli kahve gibi değişik ve güzel bir içecek içiyordum, teras'ta oturuyor oluşumuz, yanımızda şıvgın'ın oturuyor oluşu, sonra dört kişi bir arkadaşlık denizi içinde rahatça ve kahkahalar ve espiriler ve telefon konuşmaları ve "take away cup" gibi salakça şeyler üzerine yapılmış güveeeeen... ve iyi olma haliyle bezenmiş konuşmalar. sonra... aksaray!!

ve orda bir kitap. o kitap ise (üst paragrafın havasından kurtulmam lazım endişelerimi size anlatabilmem için önce o endiseleri yeniden yaşamam gerek) batı karşıtı dinci bir kitaptı. neyse, konu neydi ben söyleyeyim: tüketim toplumu bir. avrupa ve amerika'nın üstümüzde oynadığı oyunlar iki. insanların ruhtan uzaklaşması her şeyin her şeyin yalan olması üç. "demokrasi", "laiklik" "eşitlik" gibi şeylerin uydurulmuş, gerçeğin kuranda olması (bunu yazarken tepkilere karşı elim gitmiyor, öyleyse diyelim ki böyle bir iddia var) (oysa ki çoğu kimse buna inanıyor, ben de inanıyorum, şimdi.) her neyse öte yandan ülkemizin içinde bulunduğu karışık durum, benim mitinglere gitmeyi bir görev saymam, sonra bugün durakta bir çocuk "dinsiz hepsi"dedi, ama bu kısım önemsiz.

ya üstteki paragraf baya başarısız oldu, değil mi? tamam o zaman bu yazıyı burda keselim. çünkü ben şu an binbir soru döneminde kafamı hangi sorular kurcaladı bunun yanıtını size tam veremiyorum. veremiyorum çünkü ben o dönemde yazar gibi düşünmedim. hislerimle düşündüm. çünkü azıcık konuşsam bu konuşmam yalanlardan oluşuyormuş gibi gelecekti. üf bu kısmı da çok kötü oldu. neyse, buna da son veriyorum.

hah, örneğin doris'ten mail aldım. bana ne anlatmış biliyor musunuz, evindeki bilmemne aletini, almış, onu anlatmış.

neyse belki de bu dünyanın gidişatı, toplumsal dinamiklerle falan ilgili olabilir. haha, toplumsal dinamikler ne de uyduruk bir sözcük, mesela "bürokratik elit". ben yıllar önce onuray mete'ye bir kağıda yatakhane dinamiklerini çizmiştim, şema yani, çünkü o zaman da o kadar uyduruktuk, mesela: burda da şu ve şunun tarafından sevilmeyenler yatıyor. şu bölge, sağ köşe yani, şunun ve şunun dedikodusunun yapıldığı yer. ayy, ne alakası var ezgi söyler misin?? onuray mete, onuray mete, git gözüm seni görmesin, hiç sevmiyorum seni hiç. (araya da sıkıştırıverdim.)

ya bu arada bir rüya gördüm dün gece, gündüz rüyalar aleminde yaşamanın bir devamı olarak (hayatım bir rüyada gibi geçiyor) ama bu rüya çok güzeldi, hiç bitmesin istedim. bi kere parça parça, karman çorman bir rüyaydı. sonra yine samatya'da kaybolma parçası içine girdiği için çok güzeldi.

Samatya'da Kaybolma'da ben kayboluyorum. bir yer adı arıyorum ve değişik değişik otobüsler, metro istasyonları görüyorum. bu arada kaybolduğum yerin görüntüsünün samatya ile yakından uzaktan bir bağlantısı yok. bu esnada enfes şehir görüntüleri, kanallar, kanallar üzerinde gece gece kayan taksiler, yeşilköy'ü ormanımsı bir yer gibi görme, metro yeraltı istasyonlarında bowling topları, nihan'ların evi olduğu iddia edilen yerin bir polonya gettosuna benzemesi gibi ilginç, hoş, yürek hoplatıcı görsel öğeler var. bu rüya dizisi çok sık girer rüyalarıma. bir de yapmak isteyip de yapamama parçası var ki o çok gıcık. basket topunu sektirememe, bağırmak isteyip de sesinin çıkmamaması.
bu rüya yüzünden uyanamadım be.

Salı, Nisan 24, 2007

yine bireysel yine bireysel bir yazı

merhaba bugün yine aydan olumsuz etkiler aldım. içimde garip duygular cirit attı durdu.

böyle zamanlarda kendimi öldürebileceğimi düşünmek beni rahatlatabiliyor. o zaman her şey bana çok komik geliyor ve kafamda beni rahatsız eden duygulanmalar bir anda ciddiyetini kaybediyor. "ehhh, son çare, baktım olmuyor, ölüveririm biter." gibi saçma düşünce bana huzurumu geri veriyor. sonra dışarı çıkmak ve hiçbir şey düşünmemek de çok iyi oluyor. örneğin bir ara bir çocuk vardı ben aslında onu sevmiyordum ama o da beni sevmeyince ona aşık olmuştum. çünkü her şey ama her şey benim olsun istiyordum ve o bana değil başkasına ilgi duyuyordu. sonumuz ne oldu? ben kıskanç bir kadın gibi davrandım, hayalimde sevdiğim çocuğu kendimi öldürmekle tehdit ettim. hatta hayalimde kendimi öldürdüm ve o arkamdan ağlıyor, fotoğraflarıma bakıyordu. bu hayali uzun bir süre sürdürdüm. sonra aslında onu değil başkasını istediğimi fark ettim. bu kimdi?? şöyle bir şeydi: bir çocuk, bana polarını veriyor. ben bu poları her yerde taşıyorum, gündüz ve gece yatarken. ben de ona rumca şarklar söylüyorum. çünkü ben çok güzel rumca şarkı uydurabiliyorum. işte böyle bir aşk uydurdum ve hep bu aşkı istedim. bir yandan da diyordum ki ne kadar çocukmuşum. çünkü görüyordum ki aslında diğer yarım olmayan birini istemek çok bencillik, hem de çok. sıkıntıdan türemiş bir aşk. yine de siz biliyorsunuz ki günümüzde ne yazık ki herkes herkesi istiyor. clublar partiler...

check upon it gençlik!!!!!

Çarşamba, Nisan 18, 2007

başkaları ne biçim şarkı tüketiyor ben bu konuda da çok kararsızım. neyse yine de size indirdiğim bazı şarkıların adlarını yazmak istiyorum. bakın, ben öyle müthiş bir kız çocuğuyum ki bir şarkıyı iyice dinlemeden, onun suyunu çıkarmadan ötekine geçmem. bu yüzden birer birer. severek. tadını çıkararak. bu seferki takıntılı olduğum şarkılar. yani her zaman sevdiklerimi indirdim:

pixies hey, jeff buckley last goodbye, beyonce check upon it.

bunlar bugünküler. dün de morrisey i like youyu indirdiydim. ve regina spektor pavlovs daughter, bu ali var ya, o bana bu kadını söylediydi, amanın harika bi kadın bu ya. her neyse, bi de bjork ama ondan indirdiklerimi daha dinlemedim. çünkü sıkılıyorum. tamam, bazen sıkılıyorum.

her neyse az önce ayıldığım bayıldığım check upon it bitti:((( yaaaaaaaaaaaaa. neyse yine çalarız. yihuuu:))) bu şarkının bende özel bir yeri var. haaayır hayır aşkla ilgili değil tabi ki:))) hemen öyle anladınız di mi sizi minik çakallar?? ama hayır, öyle değil.

neyse boş bir yazı oldu. bugün yatakhanede yine eskisi gibi şişe çevirmece oynadık öğleden sonra. bu sefer bana biraz saçma geldi. her şeyimi kız arkadaşlarıma anlatmamam lazımmış gibi geldi. garipsedim. yine de her şeyimi anlattım oyun gereği. aman.

Pazar, Nisan 08, 2007

evet artık sizin beni iyice aptal zannettiğinizi biliyorum çünkü edebiyat öğretmenimiz sürekli kendinden bahsedenlerin eskiden aptal olarak kabul edildiğini, şimdi ise farklıymış gibi göstermenin kendini pek bir prim yaptığını söyledi.

ben de tabi ki bunu aşabilmek isterdim. şimdi kafamdaki şeylerden biri bu: sorumluluk. çaba. başkalarının mutluluğu için çalışma. gerçek sevgi. öte yandan bir yanım da diyor ki salla gitsin böyle şeyleri. sen sensin ve ne yapalım ki böylesin. kendini törpülemeye ve sindirmeye çalışma. öte yandan boş hayallerden ve yalanlardan sıyrılmam gerektiğini biliyorum. bana sunulan şeyleri reddetmem gerektiğini de. yazı yazarken kendim aracılığıyla güzelin ve düşündürücünün bir bileşimini sunmak. bu öyle havadan yapılabilecek bir şey değil.

heeer neyse. benim yazıya oturuş amacım farklı. istanbul. daha doğrusu istanbul'da yaşamanın getirdiği ağırlık. bıkkınlık. içinde dinmeyen ve içinden değil, dışarıdan sana her gün aşılanan hüzün. kings of convenience şarkılarının hafifliği yaşayamaz istanbul'da. nerede? tünel, pera, adalar (?_ emin değilim) belki evet buralarda yine yaşayabilir. oysa kimbilir isveç'te insan ne kadar hafif olur ve bunun farkına bile varmadan yaşar gider...

istanbul sana her gün olmamışlığı gösteriyor. renkli gazete küpürleri, magazinciler ve adları herkesin dilinde siyasetçiler. ezgi trak'ımla konuştuk bu konuyu. onu da bir zamanlar ne kadar çok seviyordum. hala seviyorumdur herhalde ama o zamanlar sevgimi bir coşku biçiminde hissedebilirdim. şimdi sevgimi gönlümce yaşayabileceğim, düşünebileceğim vaktim pek yok ya da ruh halim buna müsait değil. sadece c.yi bir kerecik, çooook hafif, özlemiştim. o kadar, başka kimseye sevgi mevgi hissetmedim. zaten o kadar saldım ki 100 kilo oldum, değil sevgime özen göstereyim. herrr neyse!!! konuyu dağıtıyorum a..na koyiyim. neyse biz bunu e.t.yle konuştuk, çıtlattık. o isyan etti, dolmuş'ta gördüğü ve onu çok sinirlendiren bir adama. sinirini bozmuşlar çocuğun, adam diyormuş ki "kanyon'a buz pisti açıldı gidelim." götübokluya bak diyor, neyine senin kanyon, diyor. valla benim otobüsümde pek öyle şeyler olmuyor e.t.ciğim dedim. benim otobüstekileri biliyorsun. evet dedi, suratını asarak. her neyse, şu istanbul garip, büyüklerimizin de dediği gibi binbir çeşit insan. öyle ki bana sözcüklerin yaşananları hiçbir zaman tam yansıtmadığını, insanları anlamanın imkansız olduğunu düşündürdü. her neyse, yine de e.t.yi anladım ben tam olarak. benim de farklı bir konuyla ilgili düşüncelerim var. son zamanlarda gazete eklerine sardım, örneğin hürriyet. böyyyyk! o nasıl bir yaşam??? istemiyor yine de içine çekiliyorum giderek. zevk alıyorum neredeyse bundan. neyse, peki kim demişti şu sözü, bir kitapta mı yazıyordu, yoksa bir köşeyazısında mı:

topluca yapılan mış gibi ayinleri.

bu söz bana varolmayan bir dünyanın insanlarını düşündürüyor, iç karartıcı, yapay insanlar. kim onlar? gerçi gülben ergen de şarkı yazmış cevap gibi. "ben mış gibi yapmam." demek ki biri o. peki ya diğerleri kim, o grupla tanışmayı çok istiyorum.

şimdi denklik bürosunu siz belki hatırlıyorsunuz. venedik ve floransa'da geçirdiğim o güzel günlerden size de bahsettim. işte o günler geri gelsin isterim. sadece görüntü ve kokular bende heyecan uyandırırdı, sorunsuz bir dünyaydı dünya ve sanat eserleri de ona uygun veriliyordu. (mu?)

ama bunu her düşünüşümde "böyle yaşaman imkansız" lafı geliyor aklıma.

Perşembe, Mart 29, 2007

arkadaşım bana yıllık yazmış ve şöyle diyor: insana huzur veren birisin. aslında buna bugüne kadar katılmıyordum artık evet katılıyorum. diyordum ki huzursuzlukla dolu ben nasıl başkalarına huzur verebilirim saçma. oysa bugün içimi kemiren bir dertten tam 2006 yılının 22 ocak günü yazdığım bir yazı sayesinde kurtuldum.

bu dert canberk adlı aptal çocukla ilgiliydi. beni konuşmaya değer bulmuyordu. çünkü ben komünizmi onun kadar iyi bilmiyordum. değil komünizmi, ona göre hiçbir şeyi bilmiyordum. bu da beni üzüyordu. şimdiye kadar akıllı fakat pek kitap okumayan biriydim kendime göre. canberk'le tanıştıktan sonra ise aptal olduğumu da anlamıştım. bunun legally blonde filmi vari bir sıkıntı olması da beni bir kat daha üzüyordu. öyle ya, onun ne kadar ulvi dertleri vardı, bense "ben aptalım galiba" diye üzülüyordum. bu sıkıntımı nasıl mı yendim? evet bir yazıyla. anafikri "ne olursan ol intihar edemezsin ya değerli olmak zorundasın" olan bir yazıyla. kısacası bu bilge yazım "boşver" diyor bana.

işte huzurumu bana iade eden o yazım:
http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yuzeysel-isler-gunluk-gazetesi.html

Çarşamba, Mart 21, 2007

sinema değil ama müzik iç dünyayı anlatmaya daha uygun diye düşünüyorum.

sonuçta hepimizin çocukluktan beri içinde taşıdığı küçük güzel şeyler var. örnek: regina spektor apres moi. resmen iç odacığının müzikle tablosunun yapmış.
e.t,

çok sevdiğimiz belçika'nın, diğer avrupa ülkelerinden ayrı tuttuğumuz, ikinci ülkemiz gibi gördüğümüz belçika'nın ruanda katliamının baş sorumlusu olduğunu öğrendim bugün. ne yazık ki ülkelere güvenilmiyor. ikiyüzlülükleri ortaya çıkıyor. yalnızca insanlara güvenebiliriz aslında ezgi trak. fakat insanlar da bazen istemeden de olsa yaşananları saklayabiliyorlar. örneğin belçikalı coğrafya hocası avrupa birliğini anlatırken "barışın garantörü" vs laflar etmeseydi, açık açık bizim ülkemiz şuna şuna da sebep olmuştur tarihinde deseydi, daha iyi olurdu. gerçi bunu herkesten iyi biliyor.

belçika belçika diye bu ülkeyi bu kadar yücelttiğim için okurlarımdan özür dilerim ama tabi hala jacques brel'e, şirinlere, saksafona, leffe'e ve celine'e saygım sonsuz.

moda tasarımcısı ve dışişlerinde çalışan memur

bizim sınıfta canberk diye bir çocuk var. bir gün sosyoloji hocası bunun elinde bir kitap gördü, fransa kömünist partisinin bilmem ne dönem başkanının mıymış yanlış anlamadıysam neymiş. her şeye eleştiren gözlerle bakan kötümser sosyoloji hocası dedi ki taa fransalardan buraya gelmem gerekiyormuş demek ki bu adamın kitabını okuyan birini görmem için. her neyse. bu çocuk uluslararası ilişkilere girmek istiyor. dün ona ben de dışişlerine girmek isterim büyünce dedim. neden diyince seyahat etmenin farklı yerlerde yaşamanın güzel olacağını söyledim. o zaman turist rehberi ol dedi. bana şu yaşıma kadar siyasetin s'siyle ilgilenmediysem şu yaşımdan sonra içinde siyaset, iktisat vs olan hiçbir şeyden anlayamayacağımı söyledi. aramızda uçurum olurmuş. ama istersem iyi bir moda tasarımcısı olabilirmişim. ya da iletişim sinema okuyabilirmişim. böyle söyledi. ben de ona dedim ki istersem azim ve kararlılıkla yaşamımı başka bir yöne çevirebilirim hiçbir şey için geç değil üstelik bana söylenenleri gerekli bilgiye sahip olunca anlayabilen biriyim. ama bana dedi ki hayatta olmazmış. ben kimmişim. ben de ağlamaya başladım. sıramın üstüne kapanıp ağlıyordum. içimden ağlamak geliyordu. bana selpak verdi başka da hiçbir yatıştırıcı söz söylemedi. onun dışında ona arka çıkan ve benimle "sen git milkshake'te dans et ne anlarsın sen." diye dalga geçen çocuklar da yatıştırıcı hiçbir şey söylemedi. sadece bugün biri yanıma geldi ve özür diledi.

ama bu olay bende derin yara açtı. bende suçluluk duyguları uyandırdı ve hala kendimi biraz kötü hissediyorum. arkadaşlarım böyle düşünmemem gerektiğini söylediler. ama olsun bana ne. kimsede hakkım kalsın istemem.

Cumartesi, Mart 10, 2007

şu an christina aguileranın beautiful adlı şarkısını dinliyorum hadi bakalım dalga geçin o kadar güzel bir şarkı ki valla bayılıyorum ah ah.

her neyse cuma günü saçımı kestim kendim çok katlı bir kesim uzamıştı tabi güzel olmamıştı ben de kahküllerimi kısaltmak istedim ama baktım besmele modeli dediklerinden olmaya başladı ben de bıraktım yarısında ve şimdi çok değişik bir havaya bürümdü saçım yarısı besleme kahkülü dediklerinden yarısı püfür püfür havada oldu doğrusu yüzüme havalı ve mağrur bir ifade kattı. bunun dışında eskisi gibi çene hizasına getirdim saçlarımı uzun saç bana hiç yakışmıyor bu yüzden.

şimdi de snopp dogg pharellin beautifulu çalmaya başladı bu da ayrı bir güzellik hakkaten insan kendini rio plajında sanıyor. neyse. az önce bakterileri (hayatta kalmamızı saprofitlere borçluymuşuz harika değil mi) çalıştım ve 1. dünya savaşını çalışırken babama da wilson ilkelerini anlattım. insan bu dersi çalışırken hınçlanıyor itilaf devletlerine karşı.

i just wanted youu to know that you are really special o ya o ya o ya o ya...

bir dahaki yazımda size yeni geliştirdiğim kentçilik akımını anlatırdım ama bu yazı çok tatlı olduğu için gerizekalı akımlarımla onu bozmak istemiyorum.

hepininz kendinize iyi bakın.

Pazartesi, Mart 05, 2007

az önce burçin beni arabayla evime bıraktı ben de onu eve davet ettim beraber çay içtik.

benim hayat felsefemi belirlemem gerek. şu ana kadar geçirdiğim değişimlere bir bakalım:

FONETİK KAKTÜS ÇEKİCİ HANIMEFENDİNİN HAYATINDA ATLADIĞI AŞAMALAR
(biraz özelime girdik ama napalım)

1) huysuzluk- huzursuzluk: ben bebekken acyip huysuz bir bebektim. kreşten dış dünyadan arkadaşlardan annemin beni bir yere bırakmasından çok ama çok korkar uyum bozuklukları çeker gece saat 12lere 1lere kadar ağlardım.
2) meraklılık: daha çok öpüşme sahneleri için geçerliydi bu aşama.
3) düşçülük: çocukken en büyük ve önemli devrim buydu. kağıt bebekler, birbirine geçirilmiş tel tokalarla kaybolmuş hırpalanmış çocuğa su ve yemek veren onu yıkayan kol saati adam oyunu düşçülüğümün tuğlalarıdır.

bu çocukluk akımları akımdan sayılmaz. bunları ilkokulda korkaklık çalışkanlık ve ortaokulda bunalımlık daha sonra da nu metal ve agresiflik ve biraz da marjinalite soslu herkesten nefret ediyorum ergenlik takip eder. asıl önemli olan bundan sonraki akımlar.

1) köktendinci obsesif devir: bozulmuş bir dünyada yaşıyoruz. ben de değişmezsem cehenneme gidebilirim. yaşadığımız dünya çok maddeci ve gösterişçi. burda benim sözümden çıkmayın yazıyor. ama bunları yaparak bu hayat uyum sağlamak çok zor. yine de vazgeçersem ödün vermiş olurum. önemli olan bu dünya değil.

2) toplumcu gerçekçi devir: 2002 yılında (tahminimce) verdiğim gişe memuru adlı eser bu devrimin en önemli eseridir. tkp bröşürlerinden etkilenme görülür. dünyaya eleştirel gözle bakar. başkalarının çektiği acılar içselleştirilir. edebiyatçılıkla birleşir. bu akımda ise en çok (o yaştaki çoğu insanın aklının çelindiği gibi) sait faik'ten etkilenilir. yerini aşkçılığa hemen hemen bırakır.

3) aşkçılık: yerini zamanla tutkuculuk, tutkunculuk, hatta şehvetçilik (o yaşta bir çocuk bu akımı nasıl anlarsa artık) e bıraktı. yeniyetmeliğin (15 16 yaş) tüm taze heyecanlarıyla tüm kompleks karmaşa ve sıkıntılarımı, tüm istek ve heyecanlarımı tek bir insana yönelttim. aşkçılık zamanla karşılıksız aşkçılığa dönüştü ve umutsuzluk aşkı tetikleyen önemli bir unsur olarak tanındı. bu iki akım birbirinden beslendi. fakat bu akıma bir daha dönülmek istenmedi, bir yeniyetme akımıydı. the smithsin umutsuz ve ezik şarkıları dinlendi, ezik şarkı adında bir eser verildi.

4) tiyatroculuk: gerçek anlamıyla olduğu kadar mecazi anlamıyla da. kendini gösterme, sevimli ve çekici olma, kendini sevdirme, şık giysiler, espricilik. hayatımı daha iyimser ve daha mutlu bir havaya sokması açısından bu akım önemlidir. etkileri (diğer tüm akımlar gibi) bazen bugün de görülebiliyor.

5) nihilzime yakınlaşma: tabi bunu tam anlamıyla söylemiyorum, aklıma bu kelime geldiği için nihilizm demeyi seçtim. daha çok fazlaca inandığı şeylerden bir süreliğine uzaklaşma diyelim. (din, aşk, ideolojiler). tembellik. yerini üç ana akıma bıraktı: sınırsız hoşgörü ve özgürlükçülük(avrupa etkisi), hazcılığa yaklaşma (değişim öğrencisi etkisi), hayatı tanıma isteğiyle hareket etme akımı (yeni yeler tanımak isteme, müze gezileri)

6) sosyal yönün tekrar kabarması ve bunun getirdiği sancılar (geriye dönüş)/ savunma- tembellik ve düşçülüğe sığınma: şu an etkisinde bulunduğum akımdır.

Cumartesi, Mart 03, 2007

bu yazıyı okuyun içiniz kararsın hahahahahahah

hayalimdeki aşk ilişkisini şöyle tarif etmeye başlayınca tehlike çanlarının çoktan çalmaya başladığını anladım. yani benim için. :
"hayalimdeki aşk ilişkisi çok sakin rahat acelesiz kimseden bir şey beklemeyen durgun bir göl gibi bir insanla yaşanıyor. onunla istanbul'un zahmetsiz gidilebilecek bir yerinde buluşulur. buluşmamız ise sessiz ve sakin tavana bakarak, pek bir şey konuşmayarak ve uyuyarak geçer. bu süreç içerisinde birbirimize huzur veririz ve dinlenmiş oluruz."

bu arada dönem ödevimi teslim edeceğim. konusu "ne yaptın da yoruldun?" çok duygulu bir çalışma, çok içli. okuyan acıma hissiyle doluyor ve ağlıyor. kimisi de yazanları pek abartılı buluyor. yalnız yazarla yani benimle karşılaşınca anlıyorlar. bana tavsiyeler vermeye başlıyorlar. hepsine "evet ama şu, evet ama bu" diyorum, içleri kararıyor valla. "bu hepimizin başına geliyor ya boşver" diyenler de var tabi. sonuçta ben dünyada tek değilim yani.

dün arkadaşımla oturuyorduk. benim bir sorunum var. bu sorunum da hürriyet'in kelebek eki. bu salak gazete ekinin bağımlısı oldum. sanki ünlüler dünyasında yaşıyorum. onların şatafatlı hayatını kendi hayatım sanmaya başladım. yazık!

belki de bu gerizekalı kelebek ekinin diliyle bir "orhan pamuk sendromu" olabilir. o nasıl kafayı istanbul, avrupa, batılı doğulu gibi soyut soyut şeylerle bozmuşsa ben de kafamı kelebek eki, eski yaşantılar, belediye otobüsünün içindeki insanlar, istanbulun semtleri arasındaki uçurum, içe kapanma kapanma kapanma kapanma ile bozmuş olabilirim değil mi?

her neyse zaten uydu kentlerde oturan insanlar kentin geleneksel yapısından uzak oldukları için mutsuz olabiliyorlarmış. bir de zaten daha iyisini hak ettiğimi düşünmüyorum. işime de geliyor bu. etrafımda bu kadar acılı insan varken hava atar gibi kendimi gösteremem.

neyse, hepimiz biliyoruz ki son paragrafım yalış düşünceler içeriyor. ne var, ben zamanında sahneye çıkmış bir insanım. isanın kapasitesini, bedenini, aklını en iyi kullanmasının ayıp olmadığını biliyorum. ben de böyle yapınca bana en yakışanı yapmış oluyorum. örneğin ilk şarkılarımda sesimi saklıyordum sanki "benim sesim güzel değil" demeye çalışıyordum. sonra hep bağırmalı, haykırmalı, ses titretmeli şarkılar söylemeye başladım. çok hoşuma gitti. bunalımda olmadığım zamanlar beden dilini de kullanmayı severim. ben böyle yapmayınca dünya daha kötüye gitmez, aksine.

imza: dünyanın en gıcık kızı bitli kaktüs........558820***1111!!!!!!!!!!%()?

Cumartesi, Şubat 24, 2007

buranın tasarımını değiştirmek isterim. bu aradaaa... kimsenin bloguna uğramadığım da bir gerçek yani şu sıralar. amman dikkat edelim, vallahi bu blogger ortamlarının dışında kalırsan işin bitiktir kızım senin!! aa, bak sana link de vermezler. hey! burdan diğer bloggerlara sesleniyorum. link vermezseniz vermeyin adiler!! ben bu işi reyting için yapmıyorum anlıyor musunuz ha? reytingle işim yok benim, benim işim kalbimin derinlikleriyledir. yup.

hey bu arada ben yeni kararlar aldım küçük bencil şımarık bireyci hoppa avrupai ve burjuva yaşamımda. yok be şaka yapıyorum arkadaşlar. "hep aynı türden şakalar yapıyosun amaaaaa." tamam arkadaşlar tamam. kararlarımdan biri de bu zaten.

  1. dar bir bakış açısına sahip olmamak.
  2. insanları başarısızlıklarım için suçlamamak.
  3. blogumun tasarımını değiştirmek.

zaman zaman bu bloga rüyalarımı mı yazsam sadece diye düşünüyorum çünkü acayip hiper süper eğlenceli ve ilginç rüyalar görüyorum. hatta arkadaşlar yaşamımın en ilginç yanı rüyalarım oldu ha. ben geceleri yaşıyorum yani, gecelerin kızı oldum. bir de öğle tenefüsleri çünkü bu tenefüslerde gidip gidip kafayı çekiyoruz. yaaa. para bok tabi. hepimizin cebinde dolarlar. hırsız arkadaşlara sesleniyorum burdan. şimdi bir şarkı söylicem bu şarkı hepimize gelsin: yayladan gel allı gelin yayladan.

Perşembe, Şubat 15, 2007

barda filminin etkisiyle yazılmış satırlar

belçika'da otobüsteki teyzeden tut komşuna, öğretmenine, trendeki adama kadar seni yadırgayan bir kişi bile yoktu. vardı ama azınlıktalardı. çünkü senin yapabildiklerini onlar da yapabiliyorlardı. oysa burda öyle değil. iç karartıcı edebiyatçımızın dediğine katılıyorum. insan yaşadığı çevreden soyutlanamıyor. ve ben ayrıcalıklı olmadığıma göre, başkası nasıl uçup uzaklaşamıyorsa, durup yaşıyorsa kötünün kötüsünü, ben de buna seyirci olmak zorunda olacağım. belki de bir yerden sonra değiştirmek için çabalar göstereceğim ama kaçamayacağım. aslında hepimiz katlanamadığımız durumu düzeltmeye çalışacağız.

Cuma, Ocak 26, 2007

bu şarkıcı kız melek mi? ne kadar güzel bir ses. sözleriyle melodisiyle insanın içine giriyor. hem de çok güzel insanın içi ısınıyor:http://www.reginaspektor.com/index2.html

bugün okuldan erken çıkıp caddebostan sahiline gittik. çok hoşuma gitti çünkü çok uzun zamandır taksim tünel arasında yaşayıp gidiyordum mecburen. oranın sıkışık havası ruhuma işlemişti. oysa caddebostan sahilinde salıncağa bindim denize karşı. zeynep de beni biraz salladı. benim gülümsemem yüzüme yayılmıştı, bir çocuk gibi şendim. sonra zeynep'in iki arkadaşıyla tanıştım, çok sevdim onları. hava soğuktu ama güzeldi. sonra vapura binip eve geldim. kafam yine karmakarışık olmuştu. gitar çaldım. sonra babamla şakalaştım. dün akşam celine'e bir mektup yazdım.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

benim için hayat sadece neşe, eğlence olmalı. böyle olmadığı zaman üzülüyorum. çalışmayı sevmiyorum, çok nadir seviyorum. aslında seviyorum ama çalışmanın bana yarar getireceğini bildğimden mahsus çalışmıyorum.

ama bu böyle gitmez. böyle böyle insan nereye gider? bunalımlı bir surat, bakmayan gözler, hayaller içine çekilmiş bir beyinle insan ölse de bir yaşasa da bir.

ama insan bir ajanda tutabilir. eve gelince meyveli çay içebilir. sonra hiç mızmızlanmadan güzelce dersinin başına oturabilir. sonra otobüste giderken içerdeki insanların ıncığını cıncığını incelemeden onlara bakabilir. onlar ona sıkıntı değil neşe verebilir. sonra yolda yürürken buraları sevebilir. daha sıkı olur insan o zaman. günlük işlerine hiç şikayet etmeden sarılır. tatsız tutsuz hayaller dünyasına kaçma yolları aramaz. o da diğerleri gibi güler yüzlü ve neşeli biridir işte, hem çok sakin.

aşırı kahkahalar atmaz. hep bir şeyden söz edip onu yapmamazlık etmez.

halide edip kimdi bilmemne. işim gücüm yok sanki. bir de bizim bir serap hanım var, kendisi adını vermek istemediğim anadolu liselerinden birinde edebiyat hocası, hep onun başının altından çıkıyor bunlar. çünkü ne zaman türkiye'den ve türk edebiyatından bahsetse acıklı bir film izler gibi oluyorum. yok şu aydın bakış açısıyla bakamamış, yok şu roman başarısız olmuş, yok şu şu sorunu görememiş. eh! sanırsın tutunamayanlar. niçin bizim insanımızda varoluşçu sorunlar yokmuş, çünkü biz birey olamamışız. ne yapalım, oturup ağlayalım mı?? yalnız sorun bu kadar olsa sorun olmaz. bir de doğulu mu batılı mı olduğuna karar veremeyen bizim gibi arada kalmış, sıkıntılı aydınlar varmış. insan toplumsal sorunlardan kendini soyutlayamazmış. yuh artık yuh yuh yuh! benim de hakikaten söylüyorum işim gücüm kalmadı. neler anlatıyorum.

bunalımımda bile bir ilerleme kaydedemedim. artlarımızı ve eksilerimizi toplayalım ve kendimize on üzerinden bir not verelim. ya da artık 18 yaşına gelmiş kocaman reşit oy verme yaşında kocaman bir insan olarak bu türden salak çocukça ergen kendine dönük okul arkadaşlarının kıçınla güleceği uğraşları bir kenara atalım. ARTIK BÜYÜYELİM. belki brigdet jones sevimliydi. ama sen ondan da betersin. yaşıtların çocuk bakıyor. sen de çocuk olmayı bırak.

bunu böyle acıklı bir şeymiş gibi yazıyorum sanmayın. bu 5 aydır falan içinde bulunduğum salak durumdan çıkmamiçin kendime uyarı.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

bugün çoçuğun teki video sitesinde bir yorum yazmış. diyor ki orasına kaş göz çizse benden daha güzel olurmuş sesim de çatlakmış. gidip yemek yapmalıymışım.

evet, gerçekten de çok cesaretlendirici bir yorum. insan bu yorumdan sonra gerçekten blog yazmak için çok istekli olur eminim. ah ah, internette sizden nefret eden binlerce kişi var. neyse. ben ama iki gün öncesinden blog yazmaya karar vermiştim. devam etmeye yani. fakat insanlardan korkuyorum.

bugün iranlı biriyle tanıştım. çok güzel türkçe konuşuyor. iran kültürü çok zengin aslında. bize benzer yanları var.

aslında ucu bana yöneltilmiş (son zamanlarda sayıları gittikçe artan) binlerce zehirli ok görüyorum, sokakta, okulda, her yerde. iyi niyetimi ortaya koymam yetmiyor. beni yok etmek istiyorlar. daha doğrusu beni, neden bilmiyorum, bir şeyden dolayı sorumlu görüyorlar. herkesin birbirine diş bilediğni görüyorum. orta yaşlı adamların arkamdan alaycı alaycı baktığını görüyorum, hatta bu bakış bazen öyle bir şeye dönüyor ki, cinsellik ve yok etme isteğinin dorukta birbiriyle kaynaştığı yerde durduğunu, öldüresiye ve tiksinerek ırza geçmenin, saldırganca yok etmenin, değersiz görmenin ortaya çıktığını hissediyorum. sokakta türbanlı kızlara bakıp nefret sözcükleri söylüyorlar. yazarlara ana avrat sövüyorlar. herkes birbirini. bu kadar nefretin hedefi olan bizler gerçekten hak ettik mi? nefreti duyuranlar mı haklı, yoksa onların da mı üstüne aynı nefretle gidiliyor?

Pazar, Aralık 31, 2006

http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yeni-yilin-ilk-gunude-gozumu-atigimda.html

yeni bir karar:

blogum bitti. belki ara sıra yazarım. belki de bu kararımdan dönerim. ama önemli değil. içimde ne varsa döktüm. artık kafamı dinlemek istiyorum bu yüzden anlatmayı keseceğim. yazdıklarımı kendime saklayacağım. doğrusu da budur. yeni şarkılar yazarsam onları koyabilirim.

Pazar, Aralık 24, 2006

ezginin eski günlüğünden

bu akşam eski günlüklerimi karıştırdım ve çok eğlendim. aslında bazı yerlerinde sıkıldım, ama bazı yerlerinde tekrar tekrar olayları hatırladım ve çok güldüm, ya da şaşırdım. insanın örneğin eski bir rüyasını ya da eski bir gününü ilk ağızdan okuması değişik oluyor. işte hazırlıktan lise 1e geçtiğimin yazında yazdığım bazı satırlar. yani 2002 ya da 2003 yazı oluyor. aradan 4 sene falan geçti:

"neyse, dün burçin'lerde (hati'nin arkadaşı) parti vardı. millet sarhoş oldu kustu mustu ama güzeldi. şimdi başka yazıcak bişeyim olmadığına göre onu yazıyim en iyisi:

öğlen başladık yemek yapmaya. menümüzde şunlar vardı:
  • sosisli börek
  • haydari
  • acılı ezmeli kanepe
  • makarna salatası
  • doğumgünü kekleri
  • kirpi kek
  • profiterol
  • jelibonlu/bonibonlu pasta.

bunlardan kirpi keki Ezgi'yle ben yaptık. kimse yemedi, zaten yenicek gibi değildi. hepsi çöpe. başka da bi katkım olmadı yemeklere. sonra içkiler falan alındı, dans etmeye başladık falan. bi ara sılov müzik koydular, işte millet dans ediyo. naci beni dansa kaldırdı, o çocuğa da kıl kapıyorum, nedeni onun benden bahsederken "o kız" dediğini duymuş olmam. (arka koltukta oturan ezik kız konusu) bu arada Burçin'in Kemal diye unutamadığı bi çocuk varmış, ben Kemal adını duydum, Özden ablaya, sırf dalga geçmek için "unut kemal'i özden abla" dedim, meğersem Kemal Burçin'inkiymiş. ben öyle dalga geçmek için demiştim, Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum, kim bilir ne sanmışlardır.

üf, sonra oturduk ben salak gibi rezil olduğumu düşünüyorum. kendimi "öldün mü? cehenneme mi gittin? alt tarafı salak olduğunu düşünüyorlar" diye telkin etmeye çalıştım falan. sonra ahmet kaya koydular. salak apo beni ahmet kaya'da dansa kaldırdı, gülmekten öldüm. zaten çocuğun kafası iyiydi. biliyo musun, kimse duymasın, ben apo'dan hoşlandığımı sanıyorum. ya da sanıyordum, çünkü şu anda en ufak bir belirti hissetmiyorum. evde kaldım ya, gittiğim her yerde kendime uygun birine bakıyorum.

bu arada sarhoşlar izlenmeye değerdi. bir diyalog:

apo: lan naci, iyice sarhoş oldun lan. (naci uyuyor) lan naci cevap versene lan. aa, uyumuş lan. içmişsin lan sen. naci kustu, ben kusmadım, naci kustu ben kusmadım. naci hemen de sarhoş oldun be! naci kustu ben kusmadım.

burçin: apocum sessiz olur musun?

apo: fenerbahçe şampiyon. (burçin televizyonu açar. spor programı.)

hıncal uluç: inşallah bu sene birinci olucaz.

apo: inşallah. (bana döner) sen de içtin mi?

ben: hayır.

apo: içtin içtiiiin, ben seni gördüm beş tane içtin.

bu ve buna benzer bissürü komik sahne oldu, hepsini aktaramadım, aktardıklarımı da güzel aktaramadım. zaten kolum ağrıyo, burası da boş kalıcak, neyse bari imzamı atiim:

ezgi."

Çarşamba, Aralık 13, 2006

cuma günü çok hastaydım. ama akşam fen dersine gitmem gerekiyordu. ardından da bir arkadaşımın yengesinin oynadığı tiyatro oyununa gitmek istiyordum. hem aylardır hüküm süren can sıkıntımın içinden çıkardım rahat bir nefes almaya böylece, kimbilir.

ama ben çok yorgundum ve hastaydım. hasta olmak bende hiç hal bırakmamıştı. ben de düşündüm ve planlarımın hiçbirine uymamaya karar verdim. bir yandan da ufacık bi hastalık için tembellik yapmamı affedemiyordum. şimdi görüyorum da iyi ki bozmuşum planlarımı çünkü hiç de küçük bir hastalık değilmiş, hala sürüyor. iltihaplı ateşli bir grip.

her neyse. yatakhaneye çıktım ve uyudum. bir kaç saat sonra uyandım, saat kaç oldu telaşıyla ışıkları yakmaya koştum. hava karanlığa dönüyordu ve yatakhane boştu. dışarıda çok hoş, mavi bir loşluk vardı. cep telefonumun saatine baktım. başımı çevirdiğimde trak belirdi birden. gülümsüyordu. "sen uyandığında paf diye bir ses çıkardım, duymadın mı?" dedi. yanına gittim. henüz uyku sersemi olduğum için rüya diliyle konuşuyordum. rüyamı anlatmaya koyuldum:

-bir kız varmış, chadia'ya benzeyen bir kız
-chadia kim?
- faslı bir kız. ya da crista'ya da benziyor olabilir.
-crista kim?
-amelie nothomb'un kitabındaki kızın adı. bu kız bir çizgiroman çiziyor, böyle kare kare. (trak'ın kitabının kabını görür) işte buna benzer kareler. ve bir adam var. bu karelerin sırrını çözmeye çalışıyor. meğersem çizgiroman kadının ortak öyküsüymüş. 1100'lü yıllardan 19. yüzyıla kadar yaşamış olan tüm kadınların. tüm kadınlar bir kadının bedeninde buluşuyor.
-o kadın benim.
-(bakar) sen değilsin.
-ama benim kitabıma benziyormuş.
-evet, olabilir. der.

buna benzer saçma bir şey de bu sabah yaşandı. beni bir arkadaşım dürterek uyandırdı bu sabah, saat yedi oldu diyerek. ben de içimden şöyle düşünüyorum: ay tai ki saat 24, bunu ben de biliyorum. çünkü şu noktayı şu köşeye birleştirirsem alanın dörtte biri eder, köşegenini de çizersem paralelkenarın ayrısı eder yani oniki paralelkenarın alanı da 24.

tavsiye edeceğim şarkı ise mutlaka: bright eyes, haligh haligh(?)