Cumartesi, Ocak 26, 2008
bu başlığın benim nefret ettiğim cinsten olduğunu belirteyim. ama yine de yazdım, sebebini açıklıyorum: bu yaşam & keyif dergilerinden çıkma başlığı, bu türden dergilerin işlediklerini zannettikleri konunun tersinden ele alınmasında ( fransızca détournement sözcüğü de bunu gayet iyi açıklayacaktır) kullanacağım. itiraf edin, muzurca, alaycı bir davranış. yani onlar büyüleyici mekan kavramını soğuk bir modern mimari örnegi, granit kaplı bir spa salonu içinde ya da mumlarla bezenmiş, klasik bir boğaz manzarası gören sıkıcı bir balık restoranı içinde buluyorlarsa, bu gerizekalı kitle iletişim araçları, çoğunluğun ayrı ayrı küçük, büyüleyici dünyalarına girmektense, editör taşkafalıların yaratıcılıktan yoksun bok gibi dünyalarını geniş halk kitlelerine empoze etmeyi seçen bu salak kitle eritme araçları, ben de, gücüm yettiğince onlarla dalga geçerim. siz de bu çabamı alaya almayınız. ama beni rahatsız eden bir başka konu da var ki, bununla beni eleştirirseniz durup düşünürüm. diyeceksiniz ki sen, "yer" yerine "mekan" demekle, bir koca paragrafta yaşam & keyif ( keyif almadan yaşamanın yönteminin yazdığı bu dergilerde, bu adın kullanılması da ilginç doğrusu, 1984'te savaş bakanlığına barış bakanlığı denmesi gibi) dergilerinden bahsetmekle basını, sadece sana ait bu özel, bu kişisel yazı alanına sokmadın mı? onlara girecek bir kapı da sen açmadın mı? neden bu giriş paragrafını yazmadan sadece seni büyüleyen yerlerden bahsetmedin? neden okuyucuya zaten bildiği durumları temcit pilavı gibi hatırlatmadan önce onlara başka bir yol göstermedin? haklısınız bir bakıma. başka bir bakıma haksızsınız. çünkü gerçek bu, ne yapalım gerçek bu. onlardan bahsetmesem yazım daha iç açıcı olurdu. ama okunduğuyla kalırdı belki. yeni yaşam tarzımızda, "işte keyif de böyle alınır" diyen yazarların ağzından "bu haftasonu da mutlaka şuraya gidin" tarzı baskıcı cümlelere DAYANAMIYORUM!!!!!!!!
Deniz'in çamaşır odası
deniz'in evi, ben hep ordayım artık nerdeyse. hanım kız'ın evi derli toplu. ben genelde açılır kapanır koltukta yatıyorum ama sevmiyorum. çünkü tam bir salon havası hüküm sürüyor orda. kitaplık, çerçeveler filan. tam bir ikea havası. tam bir avrupai, ciddi genç kız odası havası. neyse oha be ne kadar kategorize ettim. üstelik hiçbir işe yaramıyor. ben çok sevmedim ama tamam mı. bir gün deniz yukardaki odadan minder getirmemi istedi. çamaşır odasında çamaşırlar asılıydı açılır kapanır çamaşırlığa. kocaman bir divan. orada oturup kitap okurken ya da tokalarla toka bebek oynarken ya da yazı yazarken ya da ders çalışırken hayal ettim kendimi. bak, nasıl anlatıyım mi, sen divanda oturuyorsun, oda girişe bağlı, mutfağa açılan bir penceresi var ama dışarıya bakan hiç penceresi yok. yani hep loş. küçük, ve divanın yanındaki kocaman, beyaz çamaşırlık, bir tür gizli köşe havası yaratıyor divanda uzanan için.
zonguldak'ta karşı balkonumuz
karşı apatrmanın kocaman, L şeklinde balkonu, beyaz tül perdeleri ve çok orta halli, mutlu görünümü. büyük, dar ve L şeklinde balkonlar bana hep sevinç verir. çünkü antalya'daki haktan abilerin balkonu da bu cinstendi. o balkonlarda, yavaş yavaş geçer zaman. kahvaltının ardından eve bir genç kız kokusu siner ve geçen gün, ne endişe verir insana ne de boşluk duygusu, hele bir ev hanımı, başka bir çocuk, ya da ziyarete gelmiş akraba varsa. şimdi ne yapalım? poğaça, çörek. sütlaç yapayım mı kızıma yesin? nedense hanımlar her tür yemeği yapmayı bilir.
yer betimlemelerinin başarılı olup olmayacağı konusunda zaten endişeliydim biraz ama bilmiyorum. galiba hissedilen şeyleri betimlemek çok zor iş, nasıl gerçekte var olan bir insanın portresini çizmek, benzetmeye çalışmak zorsa. ifadeyi vermek çizimde zor, anlık hissi anlatmak da yazıda. bu blogun konusunun "büyüleyici mekanlar" olduğunu zaten anlamışsınızdır, okuyanlar için söylüyorum. örnek mi istiyorsunuz: kokularla ilgili yazı, denklik bürosu betimlemesi ve mayıs ayındaki bir yazı. belki link verebilirim.
Çarşamba, Ocak 23, 2008
bizim evimizde salon bitkileri, balkon çiçekleri de var. ilgi istiyorlar. konuşmazsan soluyorlar. hayvanlar gibi. odamda bir iranlı kadının tablosu var. onu bütün gün karanlık odamda bırakıyorum. başlarda onunla ingilizce konuşuyordum ama sonra savsakladım. yüzü artık hep hüzünlü bakıyor gibi geliyor bana. balıklar da o tablo veya çiçeklerimiz gibi ilgisizlikten solacak. babam da beni akvaryum alma yükü altına soktu şu final haftamda. o kadar söyledim ama ona di mi. dinlemez mi insan? hadi dinledin, umursamaz mı? sinirleniyorum.
günü yaşayarak ömrümü tüketiyorum. oysa uzun vadeli aktivitelerdir geçmişinde iz bırakan. geçmişinin dönemleri uzun vadede ne yaptıysan odur. günü yaşamak, kendini günün yıldızı yapmak, incir çekirdeğini doldurmayacak konularla vaktini geçirmek, duygusal boşalmalar yaşayıp durmak, sonuç olarak kendini sevmemek ve bunu ulaşılabilecek en doğal varış noktası sanmak, seni ruhen de bedenen de bir halt yapmaz. bugün otobüse bindim, yol uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor tamam mı. bir anda ufff zaman da geçmek bilmiyor dedim hakikaten, insan bazen "oh, her şeye rağmen ben yaşıyorum" der ama ben o anda şöyle dedim: "benim kimseye yararım yok ki, yaşamam bir şeyi değiştirmiyor ki, yaşamasam ne olurdu, şu yolu katetmek gibi külfetler olmazdı."
peygamberler görevlendirildiklerinde hiç isyan etmediler mi? bana ne be, beni mi buldun bu angaryalar için demediler mi? kurtuluş savaşında askerler nasıl savaşı bırakıp gitmediler? ben bunlara şaşıyorum. iki balığa akvaryum almak, onlar sıkılmasın diye konuşmak bana zor geliyor, ama ben olmasam bunları yapacak kimse yok. ve o balıkların benim yüzümden öldüklerini düşünmek beni hüngür hüngür ağlatırdı. bazen sınavlarda da oblomov triplerine giriyorum, bırakıp çıkmak istiyorum. ama kendime küçük imajlar buldum, mesela birisi küçük düşünceli, birisi küçük inek, birisi de küçük şık. ama kimse bunları fark etmiyor, ben kendi kendime eğleniyorum sadece.
Cumartesi, Ocak 12, 2008
Çarşamba, Aralık 19, 2007
belki de o bir çocuk tarzıydı. kızamayışım bundan ama geri dönmek istemeyişim de bundan.
Cumartesi, Aralık 15, 2007
gıcık kardeşim
bir şımarık kız da lilly allen şarkılarını indirdim indirdim dinliyorum.
Cumartesi, Ekim 20, 2007
bir yazı daha
size bayramın ikinci gününü anlatmak isterdim. çünkü o günü yaşarken, bugünü mutlaka yazmalıyım diye düşündüm. neden? öyle bir sebebi yok. bir kere bir cumartesi günüydü. yağmur yağıyordu. sabah ders vermeye gidecektim. otobüs bomboştu. sadece bu mutlu, yağmurlu bayram sabahını paylaşan birkaç mahalleli. otobüsle aktarma yaparak taksim'e geldim. ordan tekrar otobüse bindim (geç kalmıştım) ve nişantaşı'na gittim. üstümde mavi fitilli kadife bir ceket vardı. saçım başım pisti ve ıslanmıştı. derste uzak bir akrabamı gördüm, konuştuk teyzeyle. ders çok güzel geçti. o neşeyle dışarı çıktım ve yürüdüm. yürürken bir salyangoza rastladım ve az kalsın eziyordum. vaktim vardı ama istiklale gitmek de en son isteyeceğim şeydi. parklara bayılıyorum. bir sevgilim olursa elinden tutup parklara sürükleyeceğim onu. istedikleri kadar kıro desinler. kafe yerine çay bahçesi!!! işte hayat! sonra ben çay bahçesinden kalkıp beşiktaş'a doğru yürürken (size hiç artık sabahları kabataş'tan ya da taksim'den ortaköy'e yürüdüğümü söylemiş miydim?) (yürümek cildi güzelleştiriyor) babama rastladım arabasına atladım.
eve geldiğimde bayram havası beni karşıladı. ekmek ve yoğurt aldım bakkaldan. şehrin pis kokularını vücudumdan attım, yıkandım. eski 19 yaşında anaç ve olgum genç kız kokum yine giysilerimin içinden etrafa yayıldı. hadi be narsist demeyin hakikaten böyle bir şey var. sonra o akşam babamın ingilterelerde yaşamış evlenmiş bir de tatlı kızı olmuş sonra boşanmış ve şu an milliyetçi görüşlere sahip akrabasıylan yine bizimkilerin 301 kaldırılsın ermeni azınlıkların hakları hayır istiklal marşı faşist oh yes çok entellektüelim diyen ve benim çok çok sevdiğim arkadaşları geldi. ve tahmin edebileceğiniz gibi bu ikisi bütün gece kavga etti. sonra kavgayı bırakıp gürcü yemeklerinden, löbye ve çerkes tavuğundan bahsettiler de durulduk. giderken de iyiydiler. ben o gece ses kayıt aletine mikares tuço adlı uydurukça bestemi çaldım ve söyledim:
mi, mikares tuço, sono faite sone valt, yayte sudo
lus klaritas işta hoyte sina fayte mayne sudo
diye devam ediyor. yarın da allah kahretmesin yine siyasal bir şey var bu tür şeylerde keşke daha küçük olsaydım diyorum.
gördüğünüz gibi keyfim yerine geldi garip düşüncelere ara verdim ister istemez biraz da çabayla bilmiyorum ama hala değiştirmek istediğim şeyler var, her zaman. din hocamın da dediği gibi: hayatının dümenini eline alırsan renklenir. doğru yöne çevirirsen değer kaznır. okula da gittikçe alışıyorum. işte böyle. blog yazmak çok boş bir uğraş aslında.? ben biraz sorumluluk gibi yazmaya başladım sanki...
Salı, Ekim 02, 2007
örneğin istiklal caddesi. çok klişe olacak ama ben okula 2002 yılında girdiğimde istiklal caddesi daha güzeldi. daha bir eski tipliydi. şimdi yol yürü yürü bitmiyormuş hissi veren mermerimsi taşlar, kalabalıklaşan cadde, açılan yeni dükkanlar, yok, artık çirkin geliyordu bana. ama okul bir güzellik adasıydı. hiçbir fikri içinde barındırmayan saf bir güzellik. ya da birçok fikri içinde barındırıyor ama belli etmiyordu. böyle bir güzellik meşru muydu? işte bu soru sorgu döneminin konusudur. şifreli konuştuğumun farkındayım ama ancak bu kadarını söyleyebiliyorum, yetinmek zorundasınız, malesef. yeni okulumda ise bir kör göze parmak güzelliği var. resim gibi bir boğaz köprüsü. neymiş, oh ne güzelmiş, insan daha ne istermiş. sırf bunu dedirtmek için... yanlış anlamayın, biliyorum ki şükretmek en büyük erdem. ama insanların yaptıklarına kızıyorum bazen. arkadaşım anlıyor ama bunu. o da sevmiyor manzarayı. biz de onun etüt ablası olduğu eski okula gittik. koltuğun üstüne uzandığında yüzüne yaprakların arasından süzülen güneş vuruyordu. "işte bu! dedim, işte bak bu kendi içinde güzel." biliyorum, burda güzellik bulmak hiç zor değil. herkes bulabilir böyle bir güzellik. canım, ille zor olmak zorunda değil. başka bir şey de olabilirdi. ne bileyim yahuu. aman. işim mi yok.
zaten dedim ya, o güzellik dönemleri geride kaldı. her şeyi bırakıp arkanızda kaçmak istiyor musunuz? dürüst olabileceğiniz bir yaşama doğru, kendi kaypaklığınızdan uzağa, kaprissiz bir yaşama yol almak? işte orda sonsuz iç rahatlığı var ama nasıl? ben bunu yapamıyorum. ama belki yapabilirim. istersem, tüm yaşamım değişebilir. doğru bir yönde değişebilir. korkuyu geride bırakarak.
Cumartesi, Eylül 22, 2007
Perşembe, Eylül 20, 2007
***
ya istiklalde burcunun falına inanmış bir salak gibi sırf arkadan görünüşü güzel diye birinin arkasından kitapçıya girmediğine yan sen. "paçalarına çamur sıçratmak" diye biri bir yerde söylemiş ama bana göre bu ipin ucunu bir uçurumdan aşağı bırakmaktır. sıradan yaşam küçük mutluluklarla ve sıkıntıyla doludur. ipin ucunu kaçırdığında ise işte orda başına her şey gelebilir. korku, ama sonunda müthiş bir mutluluk da olabilir. işte bilmediğin şeyleri öğrenip çok şaşırdığının akşamı insan böyle garip duygular içinde olabilir. benim çizdiğim çılgın korkunç ürkütücü soğuk yapış yapış bir seri resim vardı. onları ipin ucunu kaçırabilmek için çizdiysem de sonradan bu beni o kadar korkuttu ve tiksindirdi ki belki de kötülüğün sınırlarına doğru uzanmamam gerek diye düşündüm. yalnız bu projeden şıvgına biraz bahsettiğimde çok heyecanlandı. değer yargılarının aslında ne kadar göreceli olduğu konusuna girince ise neredeyse çıldıracaktı. ama sonra ona baktım ve dedim ki: "hayır, hayır. ben bunlara inanmıyorum. nereye kadar? içimde duygular var ve kabul etmiyor."
***
son zamanlarda kendimi yalnızlığa götürecek bir plan yaptım. bir iki aydır zaten bu planımı ne zaman bozsam sonra içimi bir ihanet, bir suçluluk kaplıyor. şöyle ki yeni arkadaşlar hiç istemiyorum. ne sinema delisi üniversiteli arkadaş isterim, ne de evinden işine gelip giden mütevazi bir hayat yaşayan arkadaş isterim. arkadaş istemem. çünkü birinci grup içimi bayıyor. ikinci gruba ise kendini sevdirmek için binbir türlü zorluğa katlanıyorsun. üçüncü grup, yani sinemayla ilgili olmayan üniversiteli arkadaşların ise kıkırdaşma konuları belli. o dönemi de atlattık çok şükür. her neyse ya tanıdıklarım? elime bir makas aldım. ilişkilerimi böylece kırt kırt kesmek isterdim. ama bu sabah içimden o kadar çok biriyle çift halinde dolaşmak geldi ki... bir arkadaşla. yalnız dolaşmaktan pörsüdüm. yaprak dökümündeki fikret'e benzer halim. birinci sezonun sonunda nasıl da takdir etmiştim onu. elinde makası ne güzel kesmişti bağlarını. sonra kendini daha kötü bir yalnızlığın içinde buldu. ve özlem... insan ne yaparsa yapsın, eskiden içinde var olduğundan habersiz olduğu duygular o zaman peşini bırakmaz. gösteriş için kendini yakmak denir buna, o zaman da yumuşarsın bencil davranıp. oysa beraberken bencilce, aksi davranışlarıyla gününüzün içine ederler. sadece ilk görüşte içinizi bir umut ve ferahlık kaplar. gün ilerledikçe sıradan olan her şeyin üstüne örtülmüş o gıcık sıkıntı örtüsü sizi de örter. ve o anlar artık bittiğinde yine onları ararsınız. iki ucu boklu değnek. aşk şarkılarında "ne seninle ne de sensiz" lafı, her şeye uyarlanabiliyor.
***
annem de yukardaki lafları benim için düşünüyor olmalı. çünkü benimle yapılamıyor. 2 saat boyunca beni arayıp bulamayınca kızmış. ben de "ne yani hep telefonuma bakmam mı lazım??" dedim. bu kadar çocukça çıkışlar yapmasam annem de rahat ederdi. ama onun ne yazık ki benim gibi bir evladı var. sevgisini alamaadıklarıyla iyi geçinir. kendi emrindekileri haşlar....
Cumartesi, Eylül 15, 2007
fakat ben 19 yılı geride bırakmış olmamla mı alakalıdır, artık bir yaşam biçimi, bir şablon, bir düşünce biçimi seçmem gerektiğini anlamış olmamdan mıdır, ya da sadece etrafımdaki eşyaların çirkinliğinden midir, hep düşünceli, keyifsizim. içim hüzünle çalan bir müzikle dolu. çocukluğumda, bir pazar günü arabayla giderken duyduğum sınırsız sevinçten eser yok. insanları tanımak istemiyorum. çünkü ya içimi sıkıyorlar ya da içim bir tuhaf olup burkuluyor. onların hayatlarına bakıp üzülüyorum. ya tepeleme işle dolu ya da bir kimliksizlik var ya da bir yoksunluk var. otobüsler çok çirkin. vapur bile çirkin. evimiz hepten çirkin. istediğim şeyler çirkin. arkadaşlarımla gece dışarı çıkmamız çirkin. psikiyatriste mi gitsem acaba diye düşünmem çirkin. okuduğum gazete eki çirkin. joy efem çirkin. açık gazetedeki felaket haberleri çirkin. ramazan köşesindeki gelin tövbe edin başlığı bile. salak sulak soyut soyut siyaset yazıları, laiklik kelimeleri, şirket isimleri, talimhane sokakları, hukuki yazışmalar, ortaköydeki müstakbel fakültem, hepsi hepsi çirkin.
çirkin olmayan şeyler de var. onlara ulaşamıyorum. onlar ise bostancıda bir balkon. içinde yaşayanları tanımıyorum. çay bahçeleri. ve kadıköye yanaşmadan o kocaman nakliyat gemisine benzeyen kasalar. onlar bana birer saniyelik zaman içinde birden güzel geliyor. sonra o his de baktıkça kayboluyor. geçmişim de bana güzel geliyor nadiren. ama artık geçmişte yaşamıyorum. her şeyimi bağışlamak, zekat vermek isterdim ama kıyamıyorum. böylece odam darmadağın, suçlulukla aldığım giysiler kayıp, kitaplar okunmuyor, ben oturuyor ve başdöndürücü tempoda gitmek istediğim yerlerin listesini çıkarıp çıkarıp yırtıyorum, o yerler bana tam güzel gelemeyecek, hep kendilerini benden ayrı tutacaklar. anneme babama çok asabi, huysuzum. neyi beğenmediğimi soruyorlar. sonra onlara çok acıyorum ve içimden ağlamak geliyor.
hep kendime bir şeyleri beğendirmeye çalışmak gibi zoraki bir uğraş içindeyim.
işte, içimi de neden buraya döküyorsam.
bu blogu da sevmiyorum zaten.
Cumartesi, Eylül 08, 2007
bugün işten tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşımlaydık. bundan önce de konya'ya gittik. konya ovasının düzlüğü göz kamaştırıcı. dümdüz bir şehir, istanbul gibi yokuşlu ve çetin değil. dümdüz. bahçelerin olduğu kısımda kuru bir yol ve iki yanında uzanan küçüklü büyüklü tek tük evler var. o evlere bakarken birden aklıma Rami'de amcamlarda oturup bütün gün şekerli, börekli, konu komşulu, ayşenur ablamlı, oyunlu, balkonda oturmalı günler geldi. o evlerin içinde sorunlu, parasız insanların yaşamasını hiç istemiyordum.
Cumartesi, Ağustos 18, 2007
yeni konular
dün ilk maaşımı aldım. o kadar güzel bir duyguydu ki daha fazla param olsun, hiç harcamayayım, onlar kenarda dursun istedim. param arttıkça artsın istedim. büyük bir şirketin röpörtajını da okumuştum zaten. adam diyordu ki: o kadar az yılda o kadar çok büyüdük ki, başarımızla gurur duyuyoruz, büyüdükçe büyüyoruz, bu sektörün en büyüğü oluyoruz. büyümek derken resmen romanya'da, macaristan'da, orda burda şubeler açmayı kast ediyordu. tüm röpörtaj resmen sadece buydu. hani çizgifilmlerde dünyayı ele geçirmek isteyen manyaklar gibi. ben onları hiç anlamazdım. sonuçta tüm dünya senin olsa ne olacak ki? yine yapacakların aynı şeyler. benim için gucci çantayla pazar malı çanta aynı şeydi, hatta modeli daha güzelse pazar malı daha iyiydi. böyle aptal bir kızdım yani. dün, elime ilk defa para geçince her şeyi anladım. para sadece istediklerini almaya, taksiye binmeye... yarayan bir araç değilmiş. onun varlığından haberdar olmak bile insanı rahatlatırmış. hiç harcamak istemezmişsin. bir yandan da sanki sadece günü kurtarıyormuşum gibi geldi bana. ben onları yamacımda saklayarak herkesten kaçırıyormuşum gibi geldi. hepsini bağışlasaydım diye düşünmedim değil. devlet onları toplasa, köylerden göçü önlemek için köylere yatırım yapsa keşke diye düşündüm. düşünmedim değil.
gerçek yaşamak
ben bu terimi ünlü varolmanın dayanılmaz hafifliğinden çaldım. şu aralar. orda ben herhalde en çok franz'a benziyorum. evet kesin. işte franz ve sabina üstteki başlığı tartışıyorlar ya. evet bunu hemen blog konusuna bağlayalım. benim bloga başlamadaki amacım her yaptığımı sergileyeyim efendim kendimi göstereyim yazılar yazayım değildi. neydi? valla evden çıkmayan zavallı bir kızcağız olarak bir gün gazeteleri karıştırıyordum. orda blogla ilgili bir yazıya rastladım. birden hani bir şeyle uğraşmak, bir baltaya sap olmak, bir yere ait olmak, bir şey yapmış olmak, bir gruba girmek için hani bazı gençler voleybol oynar, bazıları grup kurar bazıları yonja'ya üye olurdu ya o zamanlar. tabi bunlar hep ergenin varolma uğraşı. kendi halinde ve halinden memnun bir sürü ergen vardı tabi ama ben takmışım bir kere. sanki blog yazınca cv'me süper bir şey ekleyecekmişim gibi geliyordu. evet böyle başladım. ama gerçek yaşamak konusunda sabina'yı destekliyorum, franz'ı değil. şöyle belirteyim: franz her şeyini açık açık yaşamak istiyor. camdan bir evde oturmayı doğru buluyor. sabina'yla aşkını herkese açıklarsa, aldatmayacakmış, gerçek yaşayacakmış gibi geliyor. sabina ise böyle düşünmüyor. diyor ki gözlerden ırak olduğumuz zaman ancak kendimiz olabiliriz. diğer türlü ister istemez rol yapıyor oluruz. evet, samimiyet maskesi altında (tıpkı iyi yürekli görünümlü (belki de gerçekten öyle ama) ersin karabulut gibi) bu blog sahte bir blog. oh öğrenmiş olun siz de. ben buraya aklımdan geçeni yazsam da öyle olacak. bu yüzden kendinizi röntgenci gibi hissetmenize gerek yok arkadaşlar. bu yazıların hepsi tasarlandı. ben ancak kendimle bambaşbaşayken, en kuytu zamanlarda kendim olacağım.
wilhelm reich
zavallı pornocular. ve zavallı bu filmleri izleyenler, yani bütün dünya. bu filmler bir hastalığın habercisidir. ve izledikçe cinsel yaşantımız daha da bozulacak. kadın erkek eşitliği daha da imkansız olacak. mı bilmiyorum, herhalde yukarıdaki adam böyle derdi, eğer onu yanlış anlamadıysam.
Pazar, Ağustos 12, 2007
bugün plajda kimi gördüm tahmin edin, bir blogger. yani blogu olan bir kız. kızın blogu moda, sanat, tasarım vb üstüneydi. ben nerden olduysa önceki senelerde hep okurdum. okurdum ama biraz sinir olarak. çünkü kızın sanat anlayışını anlamıyordum. bana geyik yapıyor gibi geliyordu. bir de kızı gerçek bir insan olarak düşünemiyordum. öyle biri istanbul'da olamazmış gibime geliyordu. ne kaar da safmışım, oysa ki istanbul'da kimler yok kimler. ve en sonunda dayanamayıp, üstü kapalı, eleştiren bir yorum yaptım bir yazısına. sonra pişman oldum. kendimi kompleksli göstermiştim bunu yaparak. işte bu gün o kızın gerçekten var olduğunu gördüm, uzaktan.
bir kere kızın mükemmel, ince bir vücudu vardı ve gerçekten çok hoş bir kızdı. upuzun bacakları vardı. harika bir plaj elbisesi giymişti. yüzü güzel değildi. salına hoplana yürüyordu. onun yanında ben kısa, tombul, pespaye, alakasız, çocuksu kalırdım. birden kızın ne olduğunu anladım. kötü anlamda söylemiyorum. yani kız içimde önceden tanıdığım insanlar kategori defterine bir ucundan girdi demek istiyorum.
istanbul'u araştırırken kendi hayatımın arka planını araştırıyorum aslında. her zaman göz önünde olan yerleri değil, uğrayıp kaybolan, yanıp sönen anları. dokuz yaşındayken gittiğim bir semt pazarı. bir tanıdığın evinin arka bahçesi. çerkezköy'e benzeyen bir apartman. kübik tarzda döşenmiş bir evde yaşanan hoş sohbetler. hava kararınca beşiktaş. garip mi garip, sanki ayrı bir ülkeye benzeyen levent. caddebostan. üsküdar. aksaray'da bir evde öğle uykusu ve güneş. manavgat karnavalı. tuzla. gebze. bandırma. edirne.
en son aklıma gelen ise trende tanıştığım bir adamın bir arkadaşımın vaftiz babası çkmasıydı. bu da ordan bir anı. o adamla konuşan ben miydim? o zamana geri dönebilecek miyim? o adam bana iki saniye elini uzattı ama sonra kayboldu. şimdi kimbilir nerde?
bu duygular içinde, aslında her şeyden çok memnun olduğumu fark ettim. en azından içimde hep bir kendi hayatımdan çıkma arzusu vardı. bu iyi bir şey mi, yoksa kötü mü tartışılır. bana iyi geliyor. kader beni üstelik, o büyük çimli fiyakalı okula değil de, deniz kenarına hukuk fakültesine sürükleyecek. bundan güzel ne olabilir? (zaten herkes nereye gitse memnun oluyor) işte ben buna demek ki allah böyle yazmış derim. ve bilirim ki kaderimde saklı olan başka şeyler de olabilir. ben bunu hep hissediyorum. bir hayat arkadaşı mesela. secret mı okudum ne?
Cuma, Ağustos 10, 2007
eller
para isteyecek olabilirdi. bambaşka bir öykü anlatacaktı belki de. tanışmak da isteyecek olabilirdi. ama bir an kendimi çok umursamaz bir alışveriş kızı gibi hissettim.
işte en büyük kötülüğüm bu. düşündüğüm zaman sadece bu ve bunun gibi şeyler ya da içten içe kıskançlık gibi şeyler.
ama ellerim hiçbir şey yapmadı. ellerimi dün klavyede yazı yazarken inceledim. yazıyı nasıl da masum masum yazıyorlardı. o eller evraklar yırttı bir de. bu evraklar, dedim, ya sahtekarcaysa, o zaman bunu benim ellerim yapmış olabilir mi? hayır, olamaz. kendini ele verir onlar. kimseye vurmadı onlar. bana öyle geliyor ki en ayıp şeyi bile masumca yapar bu eller. doğallıktır.
fakat bilemeyiz. ben bir hamurum. bir gün bir bakarsın o yapmaz dediğim ellerim de değişmiş, bir anda. ben doğduğumdan bu yana aynı kaldım? insan farkına bile varmıyor. bu gün varım, yarın yine varım ama biraz farklı varım. hep değişerek, bozularak ya da güzelleşerek, ya da sadece başka yollara saparak varım. yine de asla ellerin kötü bir şey yapmasını istemem, natürlich.
Çarşamba, Ağustos 08, 2007

züne girer. oysa karadeniz ve trakya böyle değil. her neyse.bu yazıda doğa gezisinden çok yeni arkadaşlardan bahsetmek isterim. babam onların "gerçek" insanlar olduğunu söylüyor, belki de bir bakıma doğru. gerçi böyle diyemeyiz. sonuçta içlerini bilmiyorum. hepsi hayat yarışına bir yerden girmiş, başlamışlar ve mutlular, gerçi benim gerçek insan olmayan arkadaşlarım da milyoner değil ya, onlar da başlarlar bir gün :) ama her zaman içlerinde o mutsuzluk ve bıkkınlığı taşıyarak?? hayır bunu da bilemeyiz. hayat insanı olgunlaştırır bir anda. ve bir gün düşündüm de tanımadığım birinin ölüm haberini alınca, bana pek üzücü gelmedi. çünkü o kafamda benim gibi olmayan biriydi. çünkü biliyorum çok saçma ama ben bir odaya girince o odada bir karakter ve ruh rüzgarı esiyor çünkü ben kendimi önemsiyorum biraz ama örneğin bilmemne mahallesinden bilmemne teyze odaya giryor esen rüzgar bir mücadele rüzgarı, acıklı, tekdüze, ve mutlu, ve alçakgönüllü. benim ölmem milyonlarca saçma sapan günlük sayfasının da beraberimde ölmesi demek, bir tarihin ölmesi demek. yani gerçek olmayan bir insanın ölmesi demek. ama onun ölmesi somut bir varlığın ölmesi. insanları böyle ayırmak hangi önyargı oluyor ne kadar da salak bir düşünce, hemmen geri aldım, onlarcası gibi.
Salı, Temmuz 31, 2007
nazi gemisi
gıcık fransız hippisi
Pazar, Temmuz 29, 2007
Salı, Temmuz 24, 2007
bu sabah da evime şeker kız candye benzeyen bir kız geldi, gelir gelmez gitti uyudu üç dört saat, ben bu arada yürüdüm, bacak inceltme hareketleri yaptım, duş aldım, evi topladım, gittim ona kahvaltı hazırladım, çay demledim, masaya helva bile koydum, çeşitli peynirler, üstüne zeytinyağı dökülmüş domates koydum masaya, o da uyanınca bana "ne kadar iyisin, ne kadar şekersin, bana kahvaltı hazırlamışsın" dedi. kahvaltımızı yapıp kriek de içtik, çikolata yedik, ben ona dans ettim, albümlere baktık, sonra o gitti. benim için bu kadar gacemellik yeterdi, gidip uyudum, o ne kadar uyumaymış öyle, kaç saat uyudum. uyandım ve bu satırları yazıyorum.
Pazar, Temmuz 22, 2007
öncelikle sen, onlardan daha iyi olduğunu bilmelisin. onlar karşısında kendine güvenirsen kendini ezdirmezsin asla. onlar bir şey söylediğinde cevabını şak diye verebilmelisin. sonra da hesap sormalısın. yazılarınla, gerekirse yüz yüze. neden korkuyorsun? bu zamanda kimin gücü yetebilir seni bastırmaya? bir şeyi eleştirdiğinde isimler ver. sanki allah bunu böyle yapmış gibi davranma. açık açık konuş. "toplumumuzda ve çağımızda ne yazık ki..." diyorsun. bunu söylersen "evet tüh ne yazık ki vah vah" diyeceklerdir. ama sen "bu olay şunun bunun suçudur"dersen ve dediklerinde haklıysan, sadece susabileceklerdir. sen en ciddi, en akıllı, en uslu olansın. kendine inanmanla başlar her şey.
Perşembe, Temmuz 19, 2007
yemek tarifleri
bugün hürrem sultan pilavı yaptım, kardeşimle. çoooooook leziz oldu. tarifi yemek dergisinden aldım. şöyle, pirinçleri tuzlu kaynar suda 40 dakika kadar dinlendiriyorsun. tavuk göğsünü kuşbaşı doğruyorsun, soğanı ince ince kıyıyorsun, bu ikisini tereyağıyla bir pilav tenceresinde iyice kavuruyorsun. sonra içine iki su bardağı pirincini, birer çay kaşığı yenibahar, tuz, karabiber, hint safranı, istersen tarçın atıyorsun. tekrar kavuruyorsun. sonra beş su bardağı tavuk suyu ekle. bunun için ben hazır tabletlerden kullandım iki tanesini kaynar suyun içinde erittim. bir de haşlanmış ya da konserve bezelye eklemelisin içine bir bardak kadar. sonra tencereyi her pilav yapışında olduğu gibi kapat. evet ama daha işin bitmedi. bir de çiğ bademleri kaynar suda bir iki dakika bekletmelisin, böylece kabukları kolaayca soyulur. sonra onları azıcık yağda kavur ve pilavın suyu çekince içine at ve ateşi iyiice kıs ve beş dakika sonra söndür. pilav bekletilecekse sıcaklığını koruması için tencere bir örtüyle sarılabilir. ama zaten pilav dinlendirilmeden yani biraz bekletilmeden servise sunulmaz yoksa lapaya benzer. burda benim pilavım başta pirinci kaynar suda beklettiğim için biraz yumuşak oldu ama hiç lapa olmadı, yani siz de bekletmelisiniz. ikinci önemli nokta da tencereyi ocağa dengeli koyun ve ateş çok yüksek olmasın çünkü benim pilavımın bir tarafı çok hafif yandı.
KURABİYE
bu kurabiyeyi de kardeşimle yaptık ama ben yapılırken biraz gergin olduğum için yapılışının tadını pek çıkaramadım. kurabiyemizi annem beğendi ama biraz grisini gibi sert oldu. gergin olmamın nedenini az sonra açıklayacağım. bir yumurta, yarım bardaktan biraz fazla süt, yarım bardaktan biraz fazla toz şeker, YOĞURMAYA MÜSAİT bir kaba koy ve çırp. yoğurmaya müsait diyorum çünkü bizim kap çok derindi ve tam yoğuramadık. ah dur dur tereyağını unuttum, iki buçuk çorba kaşığı da tereyağı koy. ve alabildiğine un. bu alabildiğine kelimesini ben anlamadım ve az un koydum, ve hamuru kardeşim yoğurmak istedi ama hamur onun ellerine yapışıyordu ve yoğurulmuyordu, ben de bu manzaraya bakıp bakıp sinir oldum ve bunu kardeşimin beceriksizliğine verdim ama sonra gerçeği anladık ve alabildiğine un koyduk ama çok un koyduk bunu yapana kadar her taraf battı, kavga ettik, ve tabi sonra hamur sertleşti, kulak memesi kıvamından daha daha sert oldu ve ondan toplar yapıp tepsiye dizdik, biraz fazla pişirmişiz galiba çok yumuşa olmadı. yine de tadı çok güzel oldu.
son yazılarımı beğenmediğim halde yazmaya inatla devam ediyorum. özgür, kuş gibi hafif, şeker gibi tatlı, imgeler, görüntülerle dolu yazılar yazmak isterdim. fakat böyle yazılar yazamayacağım hayatımın sonuna kadar artık çünkü çıkılmaz bir yola saptım. yurt sorunlarına duyarlı olmayı gerektiren bir bölüm okumaya karar vermek üzereyim, hukuk. benim hayalim hep psikolog olmaktı. hala bana en uygun mesleğin bu olduğunu düşünüyorum. fakat kendimi zorlamaya, kendimi bir dava kadını yapmaya karar verdim. bir de sınavlar oraya girdirdi diyelim de daha gerçekçi bir yaklaşım olsun. bir de hayatımın sonuna kadar muaynehanede oturmak sıkıcı olur ben şöyle bol maaşla dünyayı gezeyim bakayım keyfime diye düşündüm diyeyim de daha da samimi bir yaklaşım olsun. bir de benden nefret ettiğinizi düşünüyorum haklısınız yazılarım hep birbirinin aynı çok şevksiz yazıyorum kelebek okuyorum blog camiası diye bir camia olduğunu seziyorum hem çok merak ediyorum onları hem de nefret ediyorum. bazı bloglardan hiçbir şey anlamıyorum, kendi aralarında süper cool bir dil kurmuşlar bu da onları gözümde daha da çekici kılıyor, üstelik internetten gördüğüm kadarıyla bütün kızlar güzel, seçimde oyumu kime veriririm belli değil, amerikaya kaçmak ve vatani görevlerimden kurtulmak istiyorum desem, siz, oktay sinanoğlu ve tkp yanlıları, beni topa tutar mısınız, kendimi haklı göstermeye çalışmakla beni suçlar mısınız bu yazıyla? ben pocahantes yanlısıyım. bir kızılderili kız ingilizlere karşı çıkıyor, ama bunu o kadar bilgece, öğreterek yapıyor ki düşmanından john smith'le aşk yaşıyorlar, işte bence olması gereken siyasi görüş, dünya görüşü budur.
Pazartesi, Temmuz 16, 2007
rüyalar ve komik şeyler
dün de ranzanın üst katında uyurken bir rüya gördüm. tırnakları siyaha boyalı, saçları simsiyah, erkek bir piyanist, anlayışlı bir tavırla bana dönüyor ve "bir şarkı seçmelisin ses sınavından geçmek için"diyordu. ben de dergilerin üstündeki şarkılardan birini seçiyordum ama tek bildiğim şarkı küçükken bayıldığım "aboneyim abone" olduğu için onu seçmek zorunda kalıyordum. ve bildiğim bir melodi başlıyordu. fakat şarkı onun üstüne söylenmiyordu. bunun üzerine piyanist bana dönüyor ve şöyle diyor: o zaman şunu söyle, şu alıştırmayı yap: "ben... ali'nin oğlu... zeynep'in... babasıyım babasıyım babsıyım ah. babasıyım babasıyım babasıyım ah." derken sesim yetmedi rüyamda ve uyandım, ne göreyim, ranzanın alt katında komşumuzun küçük oğlu rüyamdaki melodiyi gitarıyla çalmıyor mu? hemen onu durdurdum, ve zeynep'in babası alıştırmasını yaptım, ve sesim rahat rahat yetti, inanın hiç detone olmadım. mutlu oldum.
bir de başka iki rüya var. bu da william reich mi ne işte onun bir kitabı yüzünden gördüğüm iki rüya. iyi arkadaşım saydığım ve candan sevdiğim bir çocuk herkesi etrafında toplamış "kızlar, bu devirde bekaret bir utanç kaynağıdır, bundan hemen kurtulmalısınız" diye vaaz veriyordu. kızlar ise "tabi ki tabi ki, aksi çağdışılık" diye kafa sallıyordu. ikici rüyamda ise düşüncesinin böyle katı olduğunu bildiğim, tanıdığım ama ilgim olmayan biri bakire kızların resmini çiziyordu. ona göre küçük bir parça bile çok önemliydi ve ikiyüzlülüğü temsil ediyordu. bense bütün bunları anlam veremeyerek izledim aslında reich'in düşünceleriydi bunlar, bu kadar katı yürekli ve kuralcı olan oydu, fakat fikirlerini en ilgisiz alakasız umursamaz olan bana bu şekilde, tanıdığım ama alakasız insnlar vasıtasıyla bildiriyordu.
bir de ben küçükken şu üç hilalli parti mensuplarından ve bayraklarından korkardım biliyor musunuz? izlediğim filmlerden midir nedir? annen baban aklına bu fikri sokmuştur demeyin, onların sokmadığına eminim ama çok korkardım. sanki korkunç bir siyasi partiydi onlar. şimdi ise herhangi bir siyasi parti. çoğundan biri.
Cuma, Temmuz 06, 2007
hatırla sevgili
Pazar, Temmuz 01, 2007
doğumgünüm
Cuma, Haziran 29, 2007
Çarşamba, Haziran 27, 2007
YİHU
genç ezgi gitti, yerine gencecik ezgi geldi.
imanlı o, şükretmesini biliyor.
belki artık blog bile yazmaz. belli olmaz. belli olmaz. size ne lan benim hayatımdan?? çıkın gidin benim hayatımdan.
havalar 2
Cumartesi, Mayıs 19, 2007
HAVALAR
Pazartesi, Mayıs 07, 2007
Cuma, Mayıs 04, 2007
uf -yalan izdiva: kendi bokunda debelenmek
benim meziyetlerim
kilo versem ne kadar güzel olurum
keşke şu bana yazsa belki de yazıyordur
ben keşke patinajcı olsaydım
şarkıcı olsam kimlerle polemiğe girerdim
evet evet hep kendi bokumla oynardım ama kararında. bu artık içinde debelenmek oldu. ne yapsam yapayım kafamdaki salak ses susmuyor. ondan baydım ama içimden bir şey yapmak gelmiyor. elimden hiçbir şey gelmiyor. insanın sonsuza dek içindeki aptal konuşmaları dinlemek zorunda oluşu, içindeki sıkıcı insanı bir başkasıyla değiştiremeyecek oluşu ne kötü. bir turn off tuşuna bile razıyım.
Pazar, Nisan 29, 2007
en son cuma günü, o kadar iyiydim ki, akşamüstü taksim'de gloria jeans gibi avrupai (mi desem), pahalı ve güzel bir yerde karamelli kahve gibi değişik ve güzel bir içecek içiyordum, teras'ta oturuyor oluşumuz, yanımızda şıvgın'ın oturuyor oluşu, sonra dört kişi bir arkadaşlık denizi içinde rahatça ve kahkahalar ve espiriler ve telefon konuşmaları ve "take away cup" gibi salakça şeyler üzerine yapılmış güveeeeen... ve iyi olma haliyle bezenmiş konuşmalar. sonra... aksaray!!
ve orda bir kitap. o kitap ise (üst paragrafın havasından kurtulmam lazım endişelerimi size anlatabilmem için önce o endiseleri yeniden yaşamam gerek) batı karşıtı dinci bir kitaptı. neyse, konu neydi ben söyleyeyim: tüketim toplumu bir. avrupa ve amerika'nın üstümüzde oynadığı oyunlar iki. insanların ruhtan uzaklaşması her şeyin her şeyin yalan olması üç. "demokrasi", "laiklik" "eşitlik" gibi şeylerin uydurulmuş, gerçeğin kuranda olması (bunu yazarken tepkilere karşı elim gitmiyor, öyleyse diyelim ki böyle bir iddia var) (oysa ki çoğu kimse buna inanıyor, ben de inanıyorum, şimdi.) her neyse öte yandan ülkemizin içinde bulunduğu karışık durum, benim mitinglere gitmeyi bir görev saymam, sonra bugün durakta bir çocuk "dinsiz hepsi"dedi, ama bu kısım önemsiz.
ya üstteki paragraf baya başarısız oldu, değil mi? tamam o zaman bu yazıyı burda keselim. çünkü ben şu an binbir soru döneminde kafamı hangi sorular kurcaladı bunun yanıtını size tam veremiyorum. veremiyorum çünkü ben o dönemde yazar gibi düşünmedim. hislerimle düşündüm. çünkü azıcık konuşsam bu konuşmam yalanlardan oluşuyormuş gibi gelecekti. üf bu kısmı da çok kötü oldu. neyse, buna da son veriyorum.
hah, örneğin doris'ten mail aldım. bana ne anlatmış biliyor musunuz, evindeki bilmemne aletini, almış, onu anlatmış.
neyse belki de bu dünyanın gidişatı, toplumsal dinamiklerle falan ilgili olabilir. haha, toplumsal dinamikler ne de uyduruk bir sözcük, mesela "bürokratik elit". ben yıllar önce onuray mete'ye bir kağıda yatakhane dinamiklerini çizmiştim, şema yani, çünkü o zaman da o kadar uyduruktuk, mesela: burda da şu ve şunun tarafından sevilmeyenler yatıyor. şu bölge, sağ köşe yani, şunun ve şunun dedikodusunun yapıldığı yer. ayy, ne alakası var ezgi söyler misin?? onuray mete, onuray mete, git gözüm seni görmesin, hiç sevmiyorum seni hiç. (araya da sıkıştırıverdim.)
ya bu arada bir rüya gördüm dün gece, gündüz rüyalar aleminde yaşamanın bir devamı olarak (hayatım bir rüyada gibi geçiyor) ama bu rüya çok güzeldi, hiç bitmesin istedim. bi kere parça parça, karman çorman bir rüyaydı. sonra yine samatya'da kaybolma parçası içine girdiği için çok güzeldi.
Samatya'da Kaybolma'da ben kayboluyorum. bir yer adı arıyorum ve değişik değişik otobüsler, metro istasyonları görüyorum. bu arada kaybolduğum yerin görüntüsünün samatya ile yakından uzaktan bir bağlantısı yok. bu esnada enfes şehir görüntüleri, kanallar, kanallar üzerinde gece gece kayan taksiler, yeşilköy'ü ormanımsı bir yer gibi görme, metro yeraltı istasyonlarında bowling topları, nihan'ların evi olduğu iddia edilen yerin bir polonya gettosuna benzemesi gibi ilginç, hoş, yürek hoplatıcı görsel öğeler var. bu rüya dizisi çok sık girer rüyalarıma. bir de yapmak isteyip de yapamama parçası var ki o çok gıcık. basket topunu sektirememe, bağırmak isteyip de sesinin çıkmamaması.
bu rüya yüzünden uyanamadım be.
Salı, Nisan 24, 2007
yine bireysel yine bireysel bir yazı
böyle zamanlarda kendimi öldürebileceğimi düşünmek beni rahatlatabiliyor. o zaman her şey bana çok komik geliyor ve kafamda beni rahatsız eden duygulanmalar bir anda ciddiyetini kaybediyor. "ehhh, son çare, baktım olmuyor, ölüveririm biter." gibi saçma düşünce bana huzurumu geri veriyor. sonra dışarı çıkmak ve hiçbir şey düşünmemek de çok iyi oluyor. örneğin bir ara bir çocuk vardı ben aslında onu sevmiyordum ama o da beni sevmeyince ona aşık olmuştum. çünkü her şey ama her şey benim olsun istiyordum ve o bana değil başkasına ilgi duyuyordu. sonumuz ne oldu? ben kıskanç bir kadın gibi davrandım, hayalimde sevdiğim çocuğu kendimi öldürmekle tehdit ettim. hatta hayalimde kendimi öldürdüm ve o arkamdan ağlıyor, fotoğraflarıma bakıyordu. bu hayali uzun bir süre sürdürdüm. sonra aslında onu değil başkasını istediğimi fark ettim. bu kimdi?? şöyle bir şeydi: bir çocuk, bana polarını veriyor. ben bu poları her yerde taşıyorum, gündüz ve gece yatarken. ben de ona rumca şarklar söylüyorum. çünkü ben çok güzel rumca şarkı uydurabiliyorum. işte böyle bir aşk uydurdum ve hep bu aşkı istedim. bir yandan da diyordum ki ne kadar çocukmuşum. çünkü görüyordum ki aslında diğer yarım olmayan birini istemek çok bencillik, hem de çok. sıkıntıdan türemiş bir aşk. yine de siz biliyorsunuz ki günümüzde ne yazık ki herkes herkesi istiyor. clublar partiler...
check upon it gençlik!!!!!
Çarşamba, Nisan 18, 2007
pixies hey, jeff buckley last goodbye, beyonce check upon it.
bunlar bugünküler. dün de morrisey i like youyu indirdiydim. ve regina spektor pavlovs daughter, bu ali var ya, o bana bu kadını söylediydi, amanın harika bi kadın bu ya. her neyse, bi de bjork ama ondan indirdiklerimi daha dinlemedim. çünkü sıkılıyorum. tamam, bazen sıkılıyorum.
her neyse az önce ayıldığım bayıldığım check upon it bitti:((( yaaaaaaaaaaaaa. neyse yine çalarız. yihuuu:))) bu şarkının bende özel bir yeri var. haaayır hayır aşkla ilgili değil tabi ki:))) hemen öyle anladınız di mi sizi minik çakallar?? ama hayır, öyle değil.
neyse boş bir yazı oldu. bugün yatakhanede yine eskisi gibi şişe çevirmece oynadık öğleden sonra. bu sefer bana biraz saçma geldi. her şeyimi kız arkadaşlarıma anlatmamam lazımmış gibi geldi. garipsedim. yine de her şeyimi anlattım oyun gereği. aman.
Pazar, Nisan 08, 2007
ben de tabi ki bunu aşabilmek isterdim. şimdi kafamdaki şeylerden biri bu: sorumluluk. çaba. başkalarının mutluluğu için çalışma. gerçek sevgi. öte yandan bir yanım da diyor ki salla gitsin böyle şeyleri. sen sensin ve ne yapalım ki böylesin. kendini törpülemeye ve sindirmeye çalışma. öte yandan boş hayallerden ve yalanlardan sıyrılmam gerektiğini biliyorum. bana sunulan şeyleri reddetmem gerektiğini de. yazı yazarken kendim aracılığıyla güzelin ve düşündürücünün bir bileşimini sunmak. bu öyle havadan yapılabilecek bir şey değil.
heeer neyse. benim yazıya oturuş amacım farklı. istanbul. daha doğrusu istanbul'da yaşamanın getirdiği ağırlık. bıkkınlık. içinde dinmeyen ve içinden değil, dışarıdan sana her gün aşılanan hüzün. kings of convenience şarkılarının hafifliği yaşayamaz istanbul'da. nerede? tünel, pera, adalar (?_ emin değilim) belki evet buralarda yine yaşayabilir. oysa kimbilir isveç'te insan ne kadar hafif olur ve bunun farkına bile varmadan yaşar gider...
istanbul sana her gün olmamışlığı gösteriyor. renkli gazete küpürleri, magazinciler ve adları herkesin dilinde siyasetçiler. ezgi trak'ımla konuştuk bu konuyu. onu da bir zamanlar ne kadar çok seviyordum. hala seviyorumdur herhalde ama o zamanlar sevgimi bir coşku biçiminde hissedebilirdim. şimdi sevgimi gönlümce yaşayabileceğim, düşünebileceğim vaktim pek yok ya da ruh halim buna müsait değil. sadece c.yi bir kerecik, çooook hafif, özlemiştim. o kadar, başka kimseye sevgi mevgi hissetmedim. zaten o kadar saldım ki 100 kilo oldum, değil sevgime özen göstereyim. herrr neyse!!! konuyu dağıtıyorum a..na koyiyim. neyse biz bunu e.t.yle konuştuk, çıtlattık. o isyan etti, dolmuş'ta gördüğü ve onu çok sinirlendiren bir adama. sinirini bozmuşlar çocuğun, adam diyormuş ki "kanyon'a buz pisti açıldı gidelim." götübokluya bak diyor, neyine senin kanyon, diyor. valla benim otobüsümde pek öyle şeyler olmuyor e.t.ciğim dedim. benim otobüstekileri biliyorsun. evet dedi, suratını asarak. her neyse, şu istanbul garip, büyüklerimizin de dediği gibi binbir çeşit insan. öyle ki bana sözcüklerin yaşananları hiçbir zaman tam yansıtmadığını, insanları anlamanın imkansız olduğunu düşündürdü. her neyse, yine de e.t.yi anladım ben tam olarak. benim de farklı bir konuyla ilgili düşüncelerim var. son zamanlarda gazete eklerine sardım, örneğin hürriyet. böyyyyk! o nasıl bir yaşam??? istemiyor yine de içine çekiliyorum giderek. zevk alıyorum neredeyse bundan. neyse, peki kim demişti şu sözü, bir kitapta mı yazıyordu, yoksa bir köşeyazısında mı:
topluca yapılan mış gibi ayinleri.
bu söz bana varolmayan bir dünyanın insanlarını düşündürüyor, iç karartıcı, yapay insanlar. kim onlar? gerçi gülben ergen de şarkı yazmış cevap gibi. "ben mış gibi yapmam." demek ki biri o. peki ya diğerleri kim, o grupla tanışmayı çok istiyorum.
şimdi denklik bürosunu siz belki hatırlıyorsunuz. venedik ve floransa'da geçirdiğim o güzel günlerden size de bahsettim. işte o günler geri gelsin isterim. sadece görüntü ve kokular bende heyecan uyandırırdı, sorunsuz bir dünyaydı dünya ve sanat eserleri de ona uygun veriliyordu. (mu?)
ama bunu her düşünüşümde "böyle yaşaman imkansız" lafı geliyor aklıma.
Perşembe, Mart 29, 2007
bu dert canberk adlı aptal çocukla ilgiliydi. beni konuşmaya değer bulmuyordu. çünkü ben komünizmi onun kadar iyi bilmiyordum. değil komünizmi, ona göre hiçbir şeyi bilmiyordum. bu da beni üzüyordu. şimdiye kadar akıllı fakat pek kitap okumayan biriydim kendime göre. canberk'le tanıştıktan sonra ise aptal olduğumu da anlamıştım. bunun legally blonde filmi vari bir sıkıntı olması da beni bir kat daha üzüyordu. öyle ya, onun ne kadar ulvi dertleri vardı, bense "ben aptalım galiba" diye üzülüyordum. bu sıkıntımı nasıl mı yendim? evet bir yazıyla. anafikri "ne olursan ol intihar edemezsin ya değerli olmak zorundasın" olan bir yazıyla. kısacası bu bilge yazım "boşver" diyor bana.
işte huzurumu bana iade eden o yazım:
http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yuzeysel-isler-gunluk-gazetesi.html
Çarşamba, Mart 21, 2007
çok sevdiğimiz belçika'nın, diğer avrupa ülkelerinden ayrı tuttuğumuz, ikinci ülkemiz gibi gördüğümüz belçika'nın ruanda katliamının baş sorumlusu olduğunu öğrendim bugün. ne yazık ki ülkelere güvenilmiyor. ikiyüzlülükleri ortaya çıkıyor. yalnızca insanlara güvenebiliriz aslında ezgi trak. fakat insanlar da bazen istemeden de olsa yaşananları saklayabiliyorlar. örneğin belçikalı coğrafya hocası avrupa birliğini anlatırken "barışın garantörü" vs laflar etmeseydi, açık açık bizim ülkemiz şuna şuna da sebep olmuştur tarihinde deseydi, daha iyi olurdu. gerçi bunu herkesten iyi biliyor.
belçika belçika diye bu ülkeyi bu kadar yücelttiğim için okurlarımdan özür dilerim ama tabi hala jacques brel'e, şirinlere, saksafona, leffe'e ve celine'e saygım sonsuz.
moda tasarımcısı ve dışişlerinde çalışan memur
yaşıma kadar siyasetin s'siyle ilgilenmediysem şu yaşımdan sonra içinde siyaset, iktisat vs olan hiçbir şeyden anlayamayacağımı söyledi. aramızda uçurum olurmuş. ama istersem iyi bir moda tasarımcısı olabilirmişim. ya da iletişim sinema okuyabilirmişim. böyle söyledi. ben de ona dedim ki istersem azim ve kararlılıkla yaşamımı başka bir yöne çevirebilirim hiçbir şey için geç değil üstelik bana söylenenleri gerekli bilgiye sahip olunca anlayabilen biriyim. ama bana dedi ki hayatta olmazmış. ben kimmişim. ben de ağlamaya başladım. sıramın üstüne kapanıp ağlıyordum. içimden ağlamak geliyordu. bana selpak verdi başka da hiçbir yatıştırıcı söz söylemedi. onun dışında ona arka çıkan ve benimle "sen git milkshake'te dans et ne anlarsın sen." diye dalga geçen çocuklar da yatıştırıcı hiçbir şey söylemedi. sadece bugün biri yanıma geldi ve özür diledi.ama bu olay bende derin yara açtı. bende suçluluk duyguları uyandırdı ve hala kendimi biraz kötü hissediyorum. arkadaşlarım böyle düşünmemem gerektiğini söylediler. ama olsun bana ne. kimsede hakkım kalsın istemem.
Cumartesi, Mart 10, 2007
her neyse cuma günü saçımı kestim kendim çok katlı bir kesim uzamıştı tabi güzel olmamıştı ben de kahküllerimi kısaltmak istedim ama baktım besmele modeli dediklerinden olmaya başladı ben de bıraktım yarısında ve şimdi çok değişik bir havaya bürümdü saçım yarısı besleme kahkülü dediklerinden yarısı püfür püfür havada oldu doğrusu yüzüme havalı ve mağrur bir ifade kattı. bunun dışında eskisi gibi çene hizasına getirdim saçlarımı uzun saç bana hiç yakışmıyor bu yüzden.
şimdi de snopp dogg pharellin beautifulu çalmaya başladı bu da ayrı bir güzellik hakkaten insan kendini rio plajında sanıyor. neyse. az önce bakterileri (hayatta kalmamızı saprofitlere borçluymuşuz harika değil mi) çalıştım ve 1. dünya savaşını çalışırken babama da wilson ilkelerini anlattım. insan bu dersi çalışırken hınçlanıyor itilaf devletlerine karşı.
i just wanted youu to know that you are really special o ya o ya o ya o ya...
bir dahaki yazımda size yeni geliştirdiğim kentçilik akımını anlatırdım ama bu yazı çok tatlı olduğu için gerizekalı akımlarımla onu bozmak istemiyorum.
hepininz kendinize iyi bakın.
Pazartesi, Mart 05, 2007
benim hayat felsefemi belirlemem gerek. şu ana kadar geçirdiğim değişimlere bir bakalım:
FONETİK KAKTÜS ÇEKİCİ HANIMEFENDİNİN HAYATINDA ATLADIĞI AŞAMALAR
(biraz özelime girdik ama napalım)
1) huysuzluk- huzursuzluk: ben bebekken acyip huysuz bir bebektim. kreşten dış dünyadan arkadaşlardan annemin beni bir yere bırakmasından çok ama çok korkar uyum bozuklukları çeker gece saat 12lere 1lere kadar ağlardım.
2) meraklılık: daha çok öpüşme sahneleri için geçerliydi bu aşama.
3) düşçülük: çocukken en büyük ve önemli devrim buydu. kağıt bebekler, birbirine geçirilmiş tel tokalarla kaybolmuş hırpalanmış çocuğa su ve yemek veren onu yıkayan kol saati adam oyunu düşçülüğümün tuğlalarıdır.
bu çocukluk akımları akımdan sayılmaz. bunları ilkokulda korkaklık çalışkanlık ve ortaokulda bunalımlık daha sonra da nu metal ve agresiflik ve biraz da marjinalite soslu herkesten nefret ediyorum ergenlik takip eder. asıl önemli olan bundan sonraki akımlar.
1) köktendinci obsesif devir: bozulmuş bir dünyada yaşıyoruz. ben de değişmezsem cehenneme gidebilirim. yaşadığımız dünya çok maddeci ve gösterişçi. burda benim sözümden çıkmayın yazıyor. ama bunları yaparak bu hayat uyum sağlamak çok zor. yine de vazgeçersem ödün vermiş olurum. önemli olan bu dünya değil.
2) toplumcu gerçekçi devir: 2002 yılında (tahminimce) verdiğim gişe memuru adlı eser bu devrimin en önemli eseridir. tkp bröşürlerinden etkilenme görülür. dünyaya eleştirel gözle bakar. başkalarının çektiği acılar içselleştirilir. edebiyatçılıkla birleşir. bu akımda ise en çok (o yaştaki çoğu insanın aklının çelindiği gibi) sait faik'ten etkilenilir. yerini aşkçılığa hemen hemen bırakır.
3) aşkçılık: yerini zamanla tutkuculuk, tutkunculuk, hatta şehvetçilik (o yaşta bir çocuk bu akımı nasıl anlarsa artık) e bıraktı. yeniyetmeliğin (15 16 yaş) tüm taze heyecanlarıyla tüm kompleks karmaşa ve sıkıntılarımı, tüm istek ve heyecanlarımı tek bir insana yönelttim. aşkçılık zamanla karşılıksız aşkçılığa dönüştü ve umutsuzluk aşkı tetikleyen önemli bir unsur olarak tanındı. bu iki akım birbirinden beslendi. fakat bu akıma bir daha dönülmek istenmedi, bir yeniyetme akımıydı. the smithsin umutsuz ve ezik şarkıları dinlendi, ezik şarkı adında bir eser verildi.
4) tiyatroculuk: gerçek anlamıyla olduğu kadar mecazi anlamıyla da. kendini gösterme, sevimli ve çekici olma, kendini sevdirme, şık giysiler, espricilik. hayatımı daha iyimser ve daha mutlu bir havaya sokması açısından bu akım önemlidir. etkileri (diğer tüm akımlar gibi) bazen bugün de görülebiliyor.
5) nihilzime yakınlaşma: tabi bunu tam anlamıyla söylemiyorum, aklıma bu kelime geldiği için nihilizm demeyi seçtim. daha çok fazlaca inandığı şeylerden bir süreliğine uzaklaşma diyelim. (din, aşk, ideolojiler). tembellik. yerini üç ana akıma bıraktı: sınırsız hoşgörü ve özgürlükçülük(avrupa etkisi), hazcılığa yaklaşma (değişim öğrencisi etkisi), hayatı tanıma isteğiyle hareket etme akımı (yeni yeler tanımak isteme, müze gezileri)
6) sosyal yönün tekrar kabarması ve bunun getirdiği sancılar (geriye dönüş)/ savunma- tembellik ve düşçülüğe sığınma: şu an etkisinde bulunduğum akımdır.
Cumartesi, Mart 03, 2007
bu yazıyı okuyun içiniz kararsın hahahahahahah
"hayalimdeki aşk ilişkisi çok sakin rahat acelesiz kimseden bir şey beklemeyen durgun bir göl gibi bir insanla yaşanıyor. onunla istanbul'un zahmetsiz gidilebilecek bir yerinde buluşulur. buluşmamız ise sessiz ve sakin tavana bakarak, pek bir şey konuşmayarak ve uyuyarak geçer. bu süreç içerisinde birbirimize huzur veririz ve dinlenmiş oluruz."
bu arada dönem ödevimi teslim edeceğim. konusu "ne yaptın da yoruldun?" çok duygulu bir çalışma, çok içli. okuyan acıma hissiyle doluyor ve ağlıyor. kimisi de yazanları pek abartılı buluyor. yalnız yazarla yani benimle karşılaşınca anlıyorlar. bana tavsiyeler vermeye başlıyorlar. hepsine "evet ama şu, evet ama bu" diyorum, içleri kararıyor valla. "bu hepimizin başına geliyor ya boşver" diyenler de var tabi. sonuçta ben dünyada tek değilim yani.
dün arkadaşımla oturuyorduk. benim bir sorunum var. bu sorunum da hürriyet'in kelebek eki. bu salak gazete ekinin bağımlısı oldum. sanki ünlüler dünyasında yaşıyorum. onların şatafatlı hayatını kendi hayatım sanmaya başladım. yazık!
belki de bu gerizekalı kelebek ekinin diliyle bir "orhan pamuk sendromu" olabilir. o nasıl kafayı istanbul, avrupa, batılı doğulu gibi soyut soyut şeylerle bozmuşsa ben de kafamı kelebek eki, eski yaşantılar, belediye otobüsünün içindeki insanlar, istanbulun semtleri arasındaki uçurum, içe kapanma kapanma kapanma kapanma ile bozmuş olabilirim değil mi?
her neyse zaten uydu kentlerde oturan insanlar kentin geleneksel yapısından uzak oldukları için mutsuz olabiliyorlarmış. bir de zaten daha iyisini hak ettiğimi düşünmüyorum. işime de geliyor bu. etrafımda bu kadar acılı insan varken hava atar gibi kendimi gösteremem.
neyse, hepimiz biliyoruz ki son paragrafım yalış düşünceler içeriyor. ne var, ben zamanında sahneye çıkmış bir insanım. isanın kapasitesini, bedenini, aklını en iyi kullanmasının ayıp olmadığını biliyorum. ben de böyle yapınca bana en yakışanı yapmış oluyorum. örneğin ilk şarkılarımda sesimi saklıyordum sanki "benim sesim güzel değil" demeye çalışıyordum. sonra hep bağırmalı, haykırmalı, ses titretmeli şarkılar söylemeye başladım. çok hoşuma gitti. bunalımda olmadığım zamanlar beden dilini de kullanmayı severim. ben böyle yapmayınca dünya daha kötüye gitmez, aksine.
imza: dünyanın en gıcık kızı bitli kaktüs........558820***1111!!!!!!!!!!%()?
Cumartesi, Şubat 24, 2007
hey bu arada ben yeni kararlar aldım küçük bencil şımarık bireyci hoppa avrupai ve burjuva yaşamımda. yok be şaka yapıyorum arkadaşlar. "hep aynı türden şakalar yapıyosun amaaaaa." tamam arkadaşlar tamam. kararlarımdan biri de bu zaten.
- dar bir bakış açısına sahip olmamak.
- insanları başarısızlıklarım için suçlamamak.
- blogumun tasarımını değiştirmek.
zaman zaman bu bloga rüyalarımı mı yazsam sadece diye düşünüyorum çünkü acayip hiper süper eğlenceli ve ilginç rüyalar görüyorum. hatta arkadaşlar yaşamımın en ilginç yanı rüyalarım oldu ha. ben geceleri yaşıyorum yani, gecelerin kızı oldum. bir de öğle tenefüsleri çünkü bu tenefüslerde gidip gidip kafayı çekiyoruz. yaaa. para bok tabi. hepimizin cebinde dolarlar. hırsız arkadaşlara sesleniyorum burdan. şimdi bir şarkı söylicem bu şarkı hepimize gelsin: yayladan gel allı gelin yayladan.
Perşembe, Şubat 15, 2007
barda filminin etkisiyle yazılmış satırlar
Cuma, Ocak 26, 2007
bugün okuldan erken çıkıp caddebostan sahiline gittik. çok hoşuma gitti çünkü çok uzun zamandır taksim tünel arasında yaşayıp gidiyordum mecburen. oranın sıkışık havası ruhuma işlemişti. oysa caddebostan sahilinde salıncağa bindim denize karşı. zeynep de beni biraz salladı. benim gülümsemem yüzüme yayılmıştı, bir çocuk gibi şendim. sonra zeynep'in iki arkadaşıyla tanıştım, çok sevdim onları. hava soğuktu ama güzeldi. sonra vapura binip eve geldim. kafam yine karmakarışık olmuştu. gitar çaldım. sonra babamla şakalaştım. dün akşam celine'e bir mektup yazdım.
Pazartesi, Ocak 22, 2007
ama bu böyle gitmez. böyle böyle insan nereye gider? bunalımlı bir surat, bakmayan gözler, hayaller içine çekilmiş bir beyinle insan ölse de bir yaşasa da bir.
ama insan bir ajanda tutabilir. eve gelince meyveli çay içebilir. sonra hiç mızmızlanmadan güzelce dersinin başına oturabilir. sonra otobüste giderken içerdeki insanların ıncığını cıncığını incelemeden onlara bakabilir. onlar ona sıkıntı değil neşe verebilir. sonra yolda yürürken buraları sevebilir. daha sıkı olur insan o zaman. günlük işlerine hiç şikayet etmeden sarılır. tatsız tutsuz hayaller dünyasına kaçma yolları aramaz. o da diğerleri gibi güler yüzlü ve neşeli biridir işte, hem çok sakin.
aşırı kahkahalar atmaz. hep bir şeyden söz edip onu yapmamazlık etmez.
halide edip kimdi bilmemne. işim gücüm yok sanki. bir de bizim bir serap hanım var, kendisi adını vermek istemediğim anadolu liselerinden birinde edebiyat hocası, hep onun başının altından çıkıyor bunlar. çünkü ne zaman türkiye'den ve türk edebiyatından bahsetse acıklı bir film izler gibi oluyorum. yok şu aydın bakış açısıyla bakamamış, yok şu roman başarısız olmuş, yok şu şu sorunu görememiş. eh! sanırsın tutunamayanlar. niçin bizim insanımızda varoluşçu sorunlar yokmuş, çünkü biz birey olamamışız. ne yapalım, oturup ağlayalım mı?? yalnız sorun bu kadar olsa sorun olmaz. bir de doğulu mu batılı mı olduğuna karar veremeyen bizim gibi arada kalmış, sıkıntılı aydınlar varmış. insan toplumsal sorunlardan kendini soyutlayamazmış. yuh artık yuh yuh yuh! benim de hakikaten söylüyorum işim gücüm kalmadı. neler anlatıyorum.
bunalımımda bile bir ilerleme kaydedemedim. artlarımızı ve eksilerimizi toplayalım ve kendimize on üzerinden bir not verelim. ya da artık 18 yaşına gelmiş kocaman reşit oy verme yaşında kocaman bir insan olarak bu türden salak çocukça ergen kendine dönük okul arkadaşlarının kıçınla güleceği uğraşları bir kenara atalım. ARTIK BÜYÜYELİM. belki brigdet jones sevimliydi. ama sen ondan da betersin. yaşıtların çocuk bakıyor. sen de çocuk olmayı bırak.
bunu böyle acıklı bir şeymiş gibi yazıyorum sanmayın. bu 5 aydır falan içinde bulunduğum salak durumdan çıkmamiçin kendime uyarı.
Cumartesi, Ocak 20, 2007
evet, gerçekten de çok cesaretlendirici bir yorum. insan bu yorumdan sonra gerçekten blog yazmak için çok istekli olur eminim. ah ah, internette sizden nefret eden binlerce kişi var. neyse. ben ama iki gün öncesinden blog yazmaya karar vermiştim. devam etmeye yani. fakat insanlardan korkuyorum.
bugün iranlı biriyle tanıştım. çok güzel türkçe konuşuyor. iran kültürü çok zengin aslında. bize benzer yanları var.
aslında ucu bana yöneltilmiş (son zamanlarda sayıları gittikçe artan) binlerce zehirli ok görüyorum, sokakta, okulda, her yerde. iyi niyetimi ortaya koymam yetmiyor. beni yok etmek istiyorlar. daha doğrusu beni, neden bilmiyorum, bir şeyden dolayı sorumlu görüyorlar. herkesin birbirine diş bilediğni görüyorum. orta yaşlı adamların arkamdan alaycı alaycı baktığını görüyorum, hatta bu bakış bazen öyle bir şeye dönüyor ki, cinsellik ve yok etme isteğinin dorukta birbiriyle kaynaştığı yerde durduğunu, öldüresiye ve tiksinerek ırza geçmenin, saldırganca yok etmenin, değersiz görmenin ortaya çıktığını hissediyorum. sokakta türbanlı kızlara bakıp nefret sözcükleri söylüyorlar. yazarlara ana avrat sövüyorlar. herkes birbirini. bu kadar nefretin hedefi olan bizler gerçekten hak ettik mi? nefreti duyuranlar mı haklı, yoksa onların da mı üstüne aynı nefretle gidiliyor?
Pazar, Aralık 31, 2006
yeni bir karar:
blogum bitti. belki ara sıra yazarım. belki de bu kararımdan dönerim. ama önemli değil. içimde ne varsa döktüm. artık kafamı dinlemek istiyorum bu yüzden anlatmayı keseceğim. yazdıklarımı kendime saklayacağım. doğrusu da budur. yeni şarkılar yazarsam onları koyabilirim.
Pazar, Aralık 24, 2006
ezginin eski günlüğünden
"neyse, dün burçin'lerde (hati'nin arkadaşı) parti vardı. millet sarhoş oldu kustu mustu ama güzeldi. şimdi başka yazıcak bişeyim olmadığına göre onu yazıyim en iyisi:
öğlen başladık yemek yapmaya. menümüzde şunlar vardı:
- sosisli börek
- haydari
- acılı ezmeli kanepe
- makarna salatası
- doğumgünü kekleri
- kirpi kek
- profiterol
- jelibonlu/bonibonlu pasta.
bunlardan kirpi keki Ezgi'yle ben yaptık. kimse yemedi, zaten yenicek gibi değildi. hepsi çöpe. başka da bi katkım olmadı yemeklere. sonra içkiler falan alındı, dans etmeye başladık falan. bi ara sılov müzik koydular, işte millet dans ediyo. naci beni dansa kaldırdı, o çocuğa da kıl kapıyorum, nedeni onun benden bahsederken "o kız" dediğini duymuş olmam. (arka koltukta oturan ezik kız konusu) bu arada Burçin'in Kemal diye unutamadığı bi çocuk varmış, ben Kemal adını duydum, Özden ablaya, sırf dalga geçmek için "unut kemal'i özden abla" dedim, meğersem Kemal Burçin'inkiymiş. ben öyle dalga geçmek için demiştim, Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum, kim bilir ne sanmışlardır.
üf, sonra oturduk ben salak gibi rezil olduğumu düşünüyorum. kendimi "öldün mü? cehenneme mi gittin? alt tarafı salak olduğunu düşünüyorlar" diye telkin etmeye çalıştım falan. sonra ahmet kaya koydular. salak apo beni ahmet kaya'da dansa kaldırdı, gülmekten öldüm. zaten çocuğun kafası iyiydi. biliyo musun, kimse duymasın, ben apo'dan hoşlandığımı sanıyorum. ya da sanıyordum, çünkü şu anda en ufak bir belirti hissetmiyorum. evde kaldım ya, gittiğim her yerde kendime uygun birine bakıyorum.
bu arada sarhoşlar izlenmeye değerdi. bir diyalog:
apo: lan naci, iyice sarhoş oldun lan. (naci uyuyor) lan naci cevap versene lan. aa, uyumuş lan. içmişsin lan sen. naci kustu, ben kusmadım, naci kustu ben kusmadım. naci hemen de sarhoş oldun be! naci kustu ben kusmadım.
burçin: apocum sessiz olur musun?
apo: fenerbahçe şampiyon. (burçin televizyonu açar. spor programı.)
hıncal uluç: inşallah bu sene birinci olucaz.
apo: inşallah. (bana döner) sen de içtin mi?
ben: hayır.
apo: içtin içtiiiin, ben seni gördüm beş tane içtin.
bu ve buna benzer bissürü komik sahne oldu, hepsini aktaramadım, aktardıklarımı da güzel aktaramadım. zaten kolum ağrıyo, burası da boş kalıcak, neyse bari imzamı atiim:
ezgi."
Çarşamba, Aralık 13, 2006
ama ben çok yorgundum ve hastaydım. hasta olmak bende hiç hal bırakmamıştı. ben de düşündüm ve planlarımın hiçbirine uymamaya karar verdim. bir yandan da ufacık bi hastalık için tembellik yapmamı affedemiyordum. şimdi görüyorum da iyi ki bozmuşum planlarımı çünkü hiç de küçük bir hastalık değilmiş, hala sürüyor. iltihaplı ateşli bir grip.
her neyse. yatakhaneye çıktım ve uyudum. bir kaç saat sonra uyandım, saat kaç oldu telaşıyla ışıkları yakmaya koştum. hava karanlığa dönüyordu ve yatakhane boştu. dışarıda çok hoş, mavi bir loşluk vardı. cep telefonumun saatine baktım. başımı çevirdiğimde trak belirdi birden. gülümsüyordu. "sen uyandığında paf diye bir ses çıkardım, duymadın mı?" dedi. yanına gittim. henüz uyku sersemi olduğum için rüya diliyle konuşuyordum. rüyamı anlatmaya koyuldum:
-bir kız varmış, chadia'ya benzeyen bir kız
-chadia kim?
- faslı bir kız. ya da crista'ya da benziyor olabilir.
-crista kim?
-amelie nothomb'un kitabındaki kızın adı. bu kız bir çizgiroman çiziyor, böyle kare kare. (trak'ın kitabının kabını görür) işte buna benzer kareler. ve bir adam var. bu karelerin sırrını çözmeye çalışıyor. meğersem çizgiroman kadının ortak öyküsüymüş. 1100'lü yıllardan 19. yüzyıla kadar yaşamış olan tüm kadınların. tüm kadınlar bir kadının bedeninde buluşuyor.
-o kadın benim.
-(bakar) sen değilsin.
-ama benim kitabıma benziyormuş.
-evet, olabilir. der.
buna benzer saçma bir şey de bu sabah yaşandı. beni bir arkadaşım dürterek uyandırdı bu sabah, saat yedi oldu diyerek. ben de içimden şöyle düşünüyorum: ay tai ki saat 24, bunu ben de biliyorum. çünkü şu noktayı şu köşeye birleştirirsem alanın dörtte biri eder, köşegenini de çizersem paralelkenarın ayrısı eder yani oniki paralelkenarın alanı da 24.
tavsiye edeceğim şarkı ise mutlaka: bright eyes, haligh haligh(?)
Perşembe, Kasım 30, 2006
ben kilo aldım hem de çok artık hem zayıflayacağım hem de çalışkan olacağım hem de eşyalarımı düzende tutacağım modern ve düzenli ve şehir hayatına uyum sağlamış biri olacağım biraz imkansız gibi görünüyor da olsam ne olacak olmasam ne olacak allah aşkına aman be.
Salı, Kasım 28, 2006
kurulmalık küçük hayal sahneleri
biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
Pazar, Kasım 26, 2006
her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.
bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.
bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.
ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?
Çarşamba, Kasım 22, 2006
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.
kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.
her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.
