Çarşamba, Haziran 29, 2011

lan buraya bakın

cumartesi benim doğumgünüm. bana hediye vermek isteyen, kutlamak isteyen olursa mail atsın. evde şeyedeceğim herhalde. belki gelmek istersiniz. ama evde şeyetemeye debilirim. ezgi yaldız. özellikle sen canım...

Pazar, Haziran 26, 2011

annemler "beyaz geceler" turuna çıktı. beni evde tek başıma bıraktılar. ben de 40 yılda bir evde yalnız kalmış her ergen gibi "sabahlar olmasın" turuna çıktım.

geçen sene bana farklı mail adreslerinden farklı kişiliklerin ağzından komik komik mailler atan biri vardı. ben ona cevap vermedim çünkü espriyi anlamamıştım. bugün ona burdan teşekkür ediyorum. çünkü o benim "doğumgünümde bana mail atın" çağrıma kulak vermişti. ne tatlı biriydi o.

Cuma, Haziran 24, 2011

stajyerlik

ofiste çok fazla iş yaptığım söylenemez ama çok önemli şeylere tanık oluyorum. yasal danışmanlar var, onlar mültecilere BMMYK'ya giderken yardım ediyorlar. türkiye'de ancak geçici sığınmacı olabiliyorlar, ancak mülteci statüsü elde edemiyorlar. (1951 szöleşmesine konulan coğrafi çekince sebebiyle avrupa dışında mülteci kabul edilmiyor) bm'ye başvurup yıllarca üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeyi beklemeleri lazım. benim işim telefonlara bakmak ve mültecilerden gelen notları yasal danışmanlara iletmek ve birkaç basit bilgi vermek. bunun dışında çok küçük şeyler. giderek, öğrendikçe belki bir mülakata da girip gözlem yapabilirim, öyle dediler. ancak dosyaları okuyorum bir de ülkeler hakkında internette olan raporları. bir dakika önce telefonda seninle kibar kibar, farsça ile karışık türkçe konuşan adamın işkenceden kurtulmuş olduğunu bu dosyalara bakarak okuyorsun. bu herhalde "insan hakları" denen şeyin somutlaşmış hali. birçok insan bunu bir şefkat meselesi olarak görüyor, bence öyle değil. bunu soyut olarak anlayabiliyor gibiydim, anca şimdi bu anlayış pekişmiş oldu.

bugün değişik bir şey oldu. rafta duran bir dergide, hikayesini kamuya anlatmış, iranlı, genç bir kızın röportajını okumuştum. işkence, tecavüz mağduru, lezbiyen. bm buna inanmıyormuş ve habire reddediyormuş. ben de dedim bir bakayım kızın dosyasına. bir baktım ki yerleşmiş 3. bir ülkeye. sevindim.

geçen gün de rüyamda "sorry your case is closed" diyordum birine, çok üzücüydü.

oha az önce de bir adama "yarın arayın" dedim ama yarın cumartesi. neyse en azından az sonra elif gelirse adamı arayabilir çünkü adam "urgent" dedi... ben de söylerim yanlışlıkla yarın açığız dediğimi.

Perşembe, Haziran 23, 2011

işte o şarkı!!!

evet, işte, bluetooth exchange folder'dan çıkan son şaheser, oxford'dan çıkmış gibi bir ingilizceyle yazılmış o eser!!! adı: i hate studying. şarkının kendisi kadar ismi de yaratıcı hani...XDD


işte o düşündürücü sözler...
i hate studying when it becomes an obligation
im lying on the floor with books of law
i find myself lazy and selfsh and shallow
i didnt even go to school all year just to follow
im only 22 and im thinking of retiring
maybe next year cause i find it really tiring
id like to go out and buy myself an ice cream
without even thinking of contract of venture
id like to go out see a new concert without even wondering about its copyrights...

Cuma, Haziran 17, 2011


dünyanın en güzel, en kişilikli, en nazlı organı bence ayaklardır. topuklar hafifçe nasır tutmuşsa bu güzel bir ayaktır. topuğun kavuniçi, görmüş geçirmiş, fakat temiz rengi yok mu! ben fetişist değilim, ancak ayaklardan utanmanın bir insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. mahrem olduğu bir yere kadar doğrudur. ancak bu utanma aşılabilir. çıplak ayakla gezmenin verdiği o hazzı hiçbir şey yaşatamaz. ve boşuna oje filan da sürmenize gerek yok. ayaklar, bir insanın en temiz, en nazik ve narin, en sevimli kısmıdır. çocukların el ve ayakları sevilir. sevgilinin elleri sevilir, ayakları beğenilse de itiraf edilmez. fetişist, sapık sanılmaktan korkulur. böyle saçma bir şey olamaz. sapıklık, vücudun tamamını sevmek, saygı duymak demek değildir. siz de vücudunuzun tamamını sevin ve ona saygı duyun.

Salı, Haziran 14, 2011

yazın gelişi

bugün fransız eva bize milletvekilleri dağılımı, 367 vb ile ilgili şeyler sordu. hepsine cevabım: "oh, yes, yeah maybe, actually i don't know." şimdi de terasta annemlerle arkadaşları oturmuş konuşuyor seçimlerden. "bence sırrı süreyya bir feminist." (ibrahim'den kaptım) "hayır çünkü şivan perwer olayında sesi çıkmadı, ikiyüzlü." "hadi ya, öyle miymiş?" "chp'nin kemikleşmiş tayfası ölerek yok olacak." "ee, o zaman heslere ne diyorsun? allah allah yani!" "hesap uzmanları böyle oluyor."

2007'de, 19 yaşında oy kullanırken ne hissettiysem pazar günü de aynı ruh hali içindeydim (bakın şurada yazmaya çalışmışım) demek ki hala siyasetten hiç anlamıyorum. sağolsun bugün bunu eva ile beraber teyit ettik.

stajım ise muhteşem! gerçekten bir şeyler öğretmeye çalışıyorlar insana. fakat daha çok yeniyim. annemler tatile gidecek diye kendimi, yaz mevsiminin bu zamanlarında hep olduğu gibi boşlukta, sahipsiz, korkunç hissediyorum. geçen yaz da yeraltı sado mazo dünyasını anlatan bir film izliyorduk geceyarısı ekin'le. babam da kanepede uyukluyordu. sonra ekin bana şiddet dolu filmlerle ilgili bir şeyler anlatmaya başladı uyduruk uyduruk. gözlerinde erkek çocuklarının bu tür konulardan bahsederken konunun ciddiyetini kavramamaktan da gelen tuhaf bir zevk pırıltısı vardı. "sus" dedim, "sussana be!" sonra öyle bir bağırmışım ki babam yattığı kanepeden zıplayarak uyandı. o gün ertesi gün, hep içim üşüdü tuhaf tuhaf. annemin koynundan çıkmıyordum. yaz gelince, günler boşalınca böyle oluyorum hep... bir boşluk duygusu, bir tedirginlik. gelecekten korkuş.

Pazar, Haziran 12, 2011

....'de staja başladım. haftada 3 gün, 3 ay sürüyor. iki gün eğitim vardı, iki gün de staj yaptım. insanları sevdim galiba. pek konuşmadım onlarla. iki kişi var bize eğitim veren. ikisi de sakin, sıcak kişiler. bir de tercümanlar var. macid diye bir adam var, güleryüzlü, sıcakkanlı. benimle beraber başlayan eva diye new yorklu bir erasmus öğrencisi kız var. bir de hukuk öğrencisi fransız bir kız, o da eva. aslında yabancı stajyerlerin hepsi biraz birbirine benziyor. new yorklu eva favorim.

Perşembe, Haziran 02, 2011

şu eşşoğlueşeklere bakın hele

çok sevgili blog, şu "mandarins" kitabında camus'nün haytını anlatıyormuş. orada paula var, camus'nün karısıymış. işte bu kadını camus aldattıkça aldatmış ve kadıncağız bu yüzden akıl hastahanelerinde yatıyor, kitapta da var. her neyse, baktım camus bu kadını kimle aldatmış, maria casares diye bir aktris. hatta internette bir filmi var ki orda da 2. kadın olmuş. google'da ilk çıkan şu resme bakın camus ile casares cilveleşiyor:

Cumartesi, Nisan 23, 2011

yes, i've been bitching around (ne demekse)

merhaba, o kadar mutluyum ki anlatamam. bir kere şu sınav denen rezillik bitti. bu konuda bir şarkı yazdım, onu da koyacağım. bilgisayarımın kablosu koptu, onu yaptırdım. ah yaptırmaz olaydım. bilgisayarsız çok mutluydum, sınavlar bitince harikaydı. param da vardı, arkadaşlarımla bira içmeye gidecek. örneğin bugün sevil'in doğumgünüydü. internet denen manyaklıktan uzaktayken şu kitapları okudum:

zülfü livaneli, serenad
esat mahmut karakurt, vahşi bir kız sevdim
esat mahmut karakurt, ankara ekspresi
refik halit karay, iki cisimli kadın
otostopçunun galaksi rehberi
yabancı
işte şimdi hapı yuttum
hadi ama baba

eh, son ikisi christine nöbtsinger'in yazdığı çocuk kitapları ama bence onlar da sayılmalı.

bu kadar az olduğuna bakmayın, bunları iki üç günde okudum yemin ederim. ve bol bol gazete, televizyon... bir de ırmak'la beraber ekososyalistlerin toplantılarına katıldım. ve bir de dedemler geldi. ah, işte böyle. bilgisayarımın tamir edilmesinden dolayı çok üzgünüm... meğersem tüm sıkıntılarımın sebebi buymuş. normal, ideal bir yaşam internetsiz olanmış!

veya ben interneti kullanmayı bilmiyorum. saçma sapan şeyler okuyup duruyorum. kendimi girdapların içine ataıyorum böyle yaparak.

ilerleyen günlerde ankara'ya gideceğiz sınıfla beraber. ticaretten kalacağım. üç sınav açıklandı, üçünden de geçtim. karşılaştırmalı 65, borçlar 65, usul 59. allah beni nazarlardan korusun ya rabbim. gerçi kimileri bu notları beğenmez ama benim için mükemmel notlar. maşallah..

Pazar, Nisan 03, 2011

hüzünlü bir ergenlik şarkısı: dostluk

benim arkadaşlarım var, hepsine de bayılırım, ancak burda eskiden burada sık sık adı geçen t'yi anlatmak isterim. evet çoğu yazımı bu ince ve uzun kıza yazardım ve fakat çoğu zaman farkında dahi değilmişim. ondan sonra birkaç tane daha içine aşk karışmış dostluk yaşadım, 20 yaşımı geçince ise bu kalp ağrıları yatıştı, daha dingin ve sağlıklı duygulara bıraktılar. 20 yaşımdan aşağı inmek hiç ama hiç istemezdim. tüm dünyayı çok acımasız ve tuhaf gördüğünüz bir yaşam kesitidir bu. o duygular hep kalacak zannedersiniz. benzer olaylar için çok daha az heyecanlandığınız 21'inizde güçlü bir duygular fırtınasından sağ çıkmışsınızdır. ben de 2 yıldır bu dinginlik içinde yaşıyorum. ancak eski günleri elbette andığım zamanlar oluyor.

14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.

o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.

t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.

aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)

t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.

t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.

bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.

ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.

ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.

şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.

üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.

u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?

derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.

şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.

Cumartesi, Nisan 02, 2011

manyaklar

sınıf akadaşlarım staj deneyimlerini paylaştıkça sinirden kudurmamak elde değil. bir tanesi bir adamın yanına görüşmeye gitmiş. çok önemli bir pozisyondaymış kendisi, çok da havalı. görüşmede bahçeşehir hukuktan biri varmış, okul birincisi miymiş neymiş. adam "aptalların arasında birinci olmak kolaydır" demiş buna. bizim kızı da epey aşağılamış. "neden?" diye sordum. "dayanıklılığımızı ölçmek için" dedi.

dayanıklılıkmış. tarzan mıyız biz? sen hakarete tahammül gibi köpekçe bi özelliği ölçmek yerine önce insanca bir ortamdaki iletişim becerilerini, sorumluluk duygusunu filan sınasana. ama bu manyaklar insan değil köpek aradıkları için vahşi koşullarda ne kadar dayanıklısın ona bakacaklar.

bahsi geçen herifin odasında yabancı bir alfabeyle "stayjerler köledir" yazılı bir tabela varmış. aman aman, ne orijinal bir fikir. ne kadar da samimi ve taşaklı oldun sen bunu böyle açık açık yazınca. herkes "abi adamın kim olduğu belli, zorluyor adamı ama hakkıdır yani, stajyerler köledir yazacak kadar açık sözlü ve cool herif yaa" dedi. aferin gerzek.

tamam, iğrenç olduğunuzu biliyoruz ama azıcık "politically correct" olun be!

kariyer günlerine de gitmiyorum. giden arkadaşlarım anlatıyor. ana temaları "sizi çok çalıştıracağız." hadi ya? siktirin gidin.

bir başkası izmir'de kendi deyimiyle "kıçıkırık" bir büroya başvurmuş. kıza görüşmede iq testi yapmak isteyince kız okulunun verdiği güvenle "ben size nasıl bir cv ile geliyorum ve bana iq testi mi yapıyorsunuz? hıh" diyerek gitmiş. yani, daha havalı, tanınmış bir büro olsaydı izin verebilir miydi? yok, sanmıyorum. reddetme mantığı yanlış olsa da, bu prosedüral işlemlerden de tiksiniyorum.

bilgisiyle vs herkesin tartışmasız kabul ettiği bir yere ulaştıktan sonra oradan herkese küçümseyici bakışlar fırlatanları da sevmem. bütün bilgini görgünü çöpe at daha iyi. "ama adamın hakkı şimdi, onun gibi kaç tane var?" bana ne? bana ne yani? önce adam olsun. ben ona önemli bir şahıs olamazsın demedim adam olamazsın dedim.

oh, boşalttım içimi dışımı.

Cuma, Nisan 01, 2011

yeni bir şey


biz bu nazmiye teyze ve saf komşusu şeysini teyzemle yarattık. teyzem saf komşu oluyordu: nişanlı, hafif salak ve nazmiye teyzeyi çok ayıplıyor. ben de nazmiye teyze idim: internet delisi yaşlı kadın. internette habire mirc programıyla çet sitelerine giriyor, msn'de görüntülü sohbet ediyor (cam açmak) ve ağzı çok küfürlü. bunu teyzemle yaparken ben acayip küfürler ederdim teyzem de kızardı (gülmeyle karışık)

aslında nazmiye teyze bizim komuşumuzdu ama kesinlikle çok tatlı, saf ve terbiyeli bir kadındı burda onun adını kullandığım için özür diliyorum.

körler sağırlar birbirini ağırlar

körler sağırlar birbirini ağırlar 1

e.y.: ben böyle birbirimize farklı şeylerle gelmemizi seviyorum. her hafta yeni bişeyle geliyoruz yani.
ben: nasıl yani örnek ver?
e.y.: ne bileyim mesela ben sana ece temelkuran'la geldim sen bana arşaluys kayır'ın kim olduğuyla.
ben: sen bana lübnan'la geldin ben sana yenikapı tiyatrosuyla.
e.y.: ben sana kadın araştırmaları kulübüyle geldim sen bana çağrı sert'in okulu çoktan bitirdiği haberiyle.
ben: oha çok yararlı işler konuşmuşuz.
e.y.: kesinlikle çok yararlı işlerlen meşgulüz.

körler sağırlar birbirini ağırlar 2

sevil: e.ş. yerim seni çok tatlısın.
ben: sen asıl var ya çok güzelsin.
sevil: ay hayır sen çok akıllısın asıl.
ben: kesinlikle sende müthiş meziyetler var.
sevil: sensiz bir hayat düşünemiyorum.
ben: asıl senin yerin doldurulmaz.

sonuç

e.y., sevil ve e.ş. 45 yaşında hala kendilerinin ve birbirlerinin süper olduğu inancıyla yaşıyorlardı. bunun için acayip ihtiyaçları olmasına rağmen botoks yaptırmadılar.

Perşembe, Mart 31, 2011

muscled man

bir iki ay oldu bu şarkıyı yazalı. şimdi çektim ve koyuyorum hemen. daha bir sürü şarkı var koyacağım, ama şimdi vaktim yok allah kahretmesin ki yani çok meşgulüm canım.

çirkin şivem, lafları yutmam, cep telefonunun kötü kaydı sebebiyle anlaşılmama ihtimaline karşı sözler:

i get uglier everyday, i get fatter
i didn't even feel like a woman until i met you that evening
for a while
you were shinig in the place, you were shining
oh you looked so cute and ravissant with your fantastic eyes and your fantastic smile
say, why do you keep all these muscles?
do they make you happy?
oh, you're such a, such a pretty boy
i think thaat's what makes you free
from the problems of the world

Çarşamba, Mart 30, 2011















dün derste o kadar sıkıldım ki şunları çizdim. arada bunları
nurbanu'ya gösterdim, o da "aa, ne güzel derken sevil geldi ve "sakın kanma yıllardır aynı şeyleri çiziyor hiçbir gelişme göstermedi" dedi. çok güldüm çünkü sevil çoğu zaman
doğruları söyler.

Pazar, Mart 27, 2011

internet sevdalısı

internete girmeme kararı vermiştim ama bozdum.

bu cuma yüksel abla'nın yazdığı oyuna gittim, ilyas oynuyordu. çok güzel oynadı ilyas. orda ziya'yı gördüm. ziya da öykü gelmiş, ona gidiyormuş. ben de peşine takıldım. sonra akşam eve geldim. sabah annem sabahın köründe beni kaldırdı. spora gittim ama çok koşamadım. eve geldik, dünden kalmış şarabı içtik, uykum geldi, uyudum, akşam kalkıp yetenek sizsiniz'i izledim. bomboş bir gündü.

bu sabah kalktık, yıldız parkı'nda koştuk. nüsa teyze ile balkonda kahvaltı ettik, sonra televizyonda fuat amca'nın programını izledik. sonra sırasıyla çisem'i, ibrahim'i, deniz'i aradım, hiçbiri benimle sinemaya gelmedi. sonra ben de kendim kaybedenler kulübü'ne gittim. merak ediyordum. bizim devrede cansu diye bir kızın amcası bunların öyküsünü yazmıştı, ama ben ne olduğunu bilmiyordum öykünün, cansu ve kardeşi hep bahsederdi. hatta amcasının adı da hikmet temel akarsu. imiş. cansu çok cool bir kızdı, aynı filmdeki tipler gibi. upuzun saçları, alternatif rakçı tarzı vardı. ben çok beğenirdim onları, ama onlara benzemiyordum. yine de heyecanlandırır bu tipler beni. filmi de çok beğendim. ilk defa bu kadar değişik bir şey izliyorum, çok hoşuma gitti. eski meraklarım christiane f, eroin güncesi ve necdet şen'e bu da eklenir. gerçi artık bir feminst olarak necdet şen'i beğenmemem gerekiyor.

filmden en rakın roll duygularla çıktım, dedim bari bir yerimi deldireyim, mesela kulağımı (ne alakaysa yemin ederim). ama baktım yağmur yağıyor, eve geldim. o akşam kolektif ve komandit ortaklıklar konusunu okumaya kararlıydım ama bunu çok "sistemin işi" buldum, bulmaca çözmeye başladım. ama bu da rakın roll bir davranış değildi, ben de mecburen çamaşırları astım ve sonra 2 sayfa okudum.

her neyse bari bu cool satırları yazayım. ama eminim sizi kandıramadım. ay ay. bu yazıyı cool olmak isteyen ama aile evine geç ve alkollü dönemeyen, geç dönse de çok içmemiş numarası yapmak zorunda kalan gençlere adıyorum. bence gerçek kaybeden biziz. sevgiler.

Perşembe, Mart 24, 2011

mutsuzluk rapsodisi

geçen cumadan bu cumaya haftamdan biraz bahsedeyim:

cuma, mutsuzluk rapsodisi başladı. ince ince yağan bir yağmur gibi içimde çiseledi. ıyy, berbat bir tanım. şimdi ben tiyatroya gidecektim. ama eve geldim, uyudum, gitmedim. sonra kalktım. cuma akşamıydı, ooo tüm avrupa kıtası eller havada yapıyordu, ben duvarlarlan konuşuyordum. işte mutsuzluk rapsodisi başlamıştı.

haftasonu spor filan yaptım, bu sayede 2 buçuk kilo verdim. haftaiçi okula gitim, seminerlere katıldım. bir gün okulu ektim, şu kaybedenler klübü adlı programı merak ettim, onu dinledim. çok tuhafmış. irvin yalom'un bir kitabını aldım. ticaretten sunum yaptım. yasaman bana "utangaç mısın?" diye sordu, ben de "hayır, ticaret dersini ve genel olarak özel hukuku sevmiyorum" dedim. (hukuku diyecekken kendimi zor tuttum) ooo, ertesi gün seçil geldi bana dedi ki "kız sen ne demişsin yasaman'a" sanki adama tutup "ticaret ne lan!! ticaret ne!" demişim. bunun üzerine yasaman bana sunum verdi. ah küçük olsam!

küçükken sevdiğim işi yapardım. sevdiğim iş küçük adamcılık oynamaktı. küçük adamcılığın 2 türü vardır:

1.KAĞIT BEBEKLER
dinleyip okuduğum masal karakterlerini resmederdim, sonra da bunları keserdim. bunları konuşturarak oynardım. tabi hepsinin ömrü vardı. yıpranınca yenilerini yapardım. kardeşim doğunca ona da yaptım. o bana "saçı şöyle olsun, gözü şöyle olsun, etek giysin" diye tarif ederdi, ben çizer, keserdim, sonra da saatlerce oynardık.

2.KOL SAATİ, TEL TOKA, KANCALI TOKA
kol saati babadır. kadranı kafa, kolları kolları. 2 tel tokayı birbirine geçir, bu çocuktur. tokalar çocuğun kollarıdır. bir de kancalı lastik toka bul, bu annedir. kancalar onun elleridir. vücutlarının gerisi hayalidir.

Her Zamanki Senaryolar:

a. çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onu bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder.

b. anne ve çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onları bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder. anneyle sevişir, koklaşır. bu sırada çocuk uyur.

dün de eski günlerime dönerek şu yukarıdaki kağıt bebekleri yaptım, ama bunlar çok küçük.

i hate


sabahtan beri ingilizce olarak kafamın içinde tekrarayıp duruyorum: "i hate! i hate!" neden bunu ingilizce olarak tekrarlıyorum, türkçesi yok mu? "nefret ediyorum." yok, ağzı güzelce doldurmuyor. kimbilir şimdi kaç tane ayakkabıcı, kuyumcu, öğrenci, öğretmen, doktor ve hatta terzi benimle aynı şeyi söylüyor. ingilizce, türkçe veya kendi dillerinde.

ve en kötüsü şikayetlerinizin yerine gitmemesi. haydi bir dilekçe yazalım:

"Sayın yetkili,

Dünyanız 1988 doğumlu 02071988trist numaralı kuluyum. Sevmediğim bölümü okumaktan, ev işi yapmaktan, ana baba kısıtlamalarından bezmiş vaziyetteyim. Bunların son bulması için gereğinin yapılmasını arz ederim.

Saygılarımla,

E.Ş."

sizce böyle bir dilekçeyi kim dikkate alır? kimse! bunun adı fransız idare hukukunda "recours gracieux" oluyor, yani çevirmeye çalışırsak "temenni başvuru". yani bir haktan değil, bir temenniden bahsediyoruz. şimdi yetkilinin boş vakti olmuş ve diyelim cevap vermiş:

"Sayın E.Ş,

İdari hedeflerimiz ve yönetim politikamız öncelikle kadersiz Japonya, Libya, ve dünyamızın kanayan yarası olan Somali halklarının durumunun iyileştirilmesi, AİDS'le mücadele vesair hususlar üzerinde yoğunlaştığından, sizin coğrafyanızda ise can sıkıntınızdan daha majör boyutta ve daha acil nitelikte sorunlar saptanmış olduğundan, sözünü ettiğiniz kronik can sıkıntısı ve küçük sorumluluklardan bezmiş olma halinin bir anomali teşkil etmeyip hayatın olağan akışı içinde toplumun büyük bir kesiminin maruz kaldığı gerçekler olduğu tespit edilmiş bulunduğundan, kaldı ki yaz döneminde bu sıkıntılardan kısmen de olsa muaf tutulduğunuz dosyanızdan açıkça anlaşıldığından, Yargıtay istemizin reddine ve hakkınızdaki kararın onanmasına karar vermiştir.

İmza: YETKİLİ KUTSAL GÜÇ (mühür)"

daha yazardım ama ütü yapıcam.

güle güle sevgili bezginler!!!!

Perşembe, Mart 17, 2011

geçen gün ırmak'a "ekolojist, anti militarist, feminist ve devrimci bir grubun içine sok beni" dedim. o da "troçkist mi olsun stalinist mi?" diye sordu. ben de "valla troçkist kulağa daha hoş geliyor. ben öyle çok derin okumalar yapamam. birkaç gazete okurum o kadar. birgün ve bianet iyi midir?" diye sordum. ırmak tabi ki amacımın habire sigara içen, saçlı ve sakallı çocuklarla tanışmak olduğunu anlayıp güldü. "hayatın yalan" demesine rağmen "salı akşamı kantine gel, bir konuşma olacak" dedi.

salı akşamı üniversite gençlik hareketleri konulu çok güzel bir konuşma yaptılar. sonra da çırağan'a içmeye gittik. bana dergilerini verip dalga geçmek için "bunu oku, sonra konuşuruz" diyip güldüle.

ama habire sigara içen saçlı sakallı çocuk yoktu. bir tane imamı kızı vardı, onu sevdim baya.

Pazar, Mart 13, 2011

duygusuzca gezinmekten dönenler


christiane f'nin kitabını okumadım, ama filmi izledim. ve de şu röportajı okudum, o kadar tuhaf bir şey ki, insanın aklı almıyor. röportaj tam benim bayıldığım cinsten.

şimdi ise son şeyler ülkesi gibi bir hale düşecekken canla başla, iyi niyetlerle çalışan japonları izliyorum televizyondan. milyonlarca var olma biçimi var şu dünyada.

bir keresinde sarhoşken deniz avcı'ya "neden uyuşturucu bağımlısı olmalıyız?" konulu bir nutuk atmıştım. sanırım christiane f ve türevlerinin bir tür simge oluşu yüzünden gözümüzde.

bütün bir neslilin!