Erasmus denen şeye başladım. Salı günü Paris'e gittim, orda arkadaşım Y.T'in yanında kaldım. Ertesi gün trene binip 5 ay okuyacağım şehir olan Rouen'a gittim. Yurda geldiğimde giriş katta kimse yoktu, sadece çok tuhaf bir çocuk vardı. "Anahtarları burdan mı alıyoruz?" dedim. Sonra karşılıklı sustuk. Sonra onun bir arkadaşı geldi, o daha konuşkan olduğu için onlarla tanışmış oldum. Bunlar dündü, yurttaki ilk arkadaşlarım onlar olmuş oldu böylece. Tuhaf çocuk Montrealli imiş. Arkadaşı Kazablanka'dan geliyormuş. Tuhaf çocuk benimle geldi, işlemleri tamamladık. Sonra bana çikolatalı ekmek getirdi. Sonra bana "sıkılırsan gel" dedi. Ben de işleri yaptım, akşama doğru sıkıldım tuhaf çocuğun yanına gittim. Bir baktım ersamusçuluk yaşamına dalmışlar bu ve bunun 19- 23 yaş arası erasmus arkadaşları.
Bu grup hırt zırt veya pırt için bir araya gelmiş enternasyonal ve banal bir genç grubunun bütün klişelerine sahipti:
Habire bağıran iri yarı Meksikalı genç (o kendine "party animal" diyor)
Bir iki tane süslü ve konuşmayan latin amerikalı kız
İki tane çok güzel Polonyalı kız, biri "oo bensiz mi partiye başladınız!!" "of çok akşamdan kalmayım" laflarını ağzından düşürmez
İri yarı Meksikalı genç gibi bir "party animal" olma meraklısı Kanadalı sessiz çocuk (Meksikalı gençle erotik danslar yapıyorlar)
Şilili ve en azından akıllı bir insan
Üç Faslı (özellikleri politika hakkında konuşmaya olan hevesleri): En çok bunlarla anlaştım. Faslılık üzerine konuştuk.
İki Alman (bunlar bulundukları ortama göre daha olgunlar. aralarında almanca konuşuyorlar): Bunları "woher kommst du?" "ich kann nicht deuscth sprechen aber ich mochte lernen" cümleleriyle tekilemeye çalıştım, "wow" filan dediler.
Yabancılardan nemalanmaya gelmiş iki çıkarcı fransız (geçen sene de Erasmuslarla takılıyorlarmış): Bunlardan biri yabancı kızlara "büyytüful görrrrğl" diyip duruyordu. Önce bu iltifatlara çok sevindim, ama sonra baktım ki herkese yapıyor. Herkesi öpmeye çalışıyordu. Zannediyorum ki buna vakıf olamadı.
Bu tiplerle şehre gittik, sonra Faslı çocukla yine faslılık üzerine duygusal konuşmalar yapa yapa odama çıktım. Bir de baktım anahtar girmiyor. Çok korktum, aşağı indim, görevliye söyledim. onun da yardımıyla kapıyı açtık. Daha doğrusu biz açmadık, uykusundan uyanmış kızgın biri açtı. Meğersem yanlış binaya girmişim.
Böylece yaş 18 bir erasmus günü geçirmiş oldum... Ama çok memnunum.
Perşembe, Eylül 15, 2011
Perşembe, Eylül 01, 2011
her gün biraz daha yakın
bu tatilde uzaktan akrabamız olan ezgi adında 13 yaşında bir kızla tanıştım. minicik suratı, habire gülen yüzüyle çok sempatik bir çocuktu. bir iki gün sonunda bizi herkes "küçük ezgi, büyük ezgi" diye çağırmaya başladı. yaşından daha da küçük ve çok uysal davranan ama aynı zamanda düşüncesinde olgun ve akıllı olan akrabamı sevdim. arkadaşlarıyla ilgili bir sürü şey anlattı, bu anlattıkları beni düşündürdü:
ezgi'yi sınıfta herkes çok seviyormuş, ama onun hiç sevmediği çok otoriter, çok sinirli, kıskanç, iğrenç bir arkadaşı varmış. bu kız habire emirler yağdırıyor, bağırıyor, duygusal şantaj yapıyormuş. son derece de kıskançmış, kıskançlığından bir gün ezgi'nin yılbaşı hediyesini kırmaya kalkmış, kalemkutusunu karalamış. bunların üstüne bir de yılışıklığı eklenince, ezgi ondan nasıl kurtulacağını bilememiş.
sınıfta kimse onu sevmiyormuş. mesela sınıfta şişman başka bir ezgi varmış. bu kız sınıfta sbs'de en yüksek puanı almış, ama aslında çok tembelmiş. annesinin zoruyla çalışıyormuş. bu yüzden de çok depresyondaymış, dengesiz dengesiz harketler yapıyor, bir de jiletle kendini kesiyormuş. "ne yapıyorsun?" diye soran arkadaşlarına "bir şey hissetmiyorum, siz de yapın, çok eğlenceli" diyormuş. bu kötü kız en çok bu şişman ezgi'ye karşı acımasızmış. (bu son ezgi'de kendi ergenliğimi bulmadım diyemem)
şimdi akrabam ezgi diyordu ki "ben okulun ilk gününde bu kızla karşılaşacağım, gelecek bana sarılacak, yanıma oturmak isteyecek, oturtmazsam küsecek, ne yapayım?" "ondan korkuyorum" bu soruya cevap veremedim. soruya cevap veremem de 13 yaşından 10 yıl sonra bile hala biraz ezik bir kadın oluşumdandı. "ilk günlerde idare et." dedim. ama idare etmek akrabam ezgi'yi rahatlatacak mıydı?
hala reddetme, geri çevirme hakkını kullanma konusunda öğüt dahi veremiyordum. yani bol keseden atmak için bile bir cevap hayal edememiştim. soru karşısında cevapsız, çaresiz kalmıştım. sunduğum çözümler hep pasif agresif tipe özgü "pasif direniş" biçimleriydi. "bir şey söylerse hı hı yaparım de ama yapma" gibi.
derken masamıza 21 yaşında, benden 2 yaş küçük bir akrabam, ecem oturdu. konuyu dinledi, hemen "artık seninle arkadaş olmak istemiyorum, benimle konuşma de" dedi. o kadar rahat söyledi ki bunu, küçük ezgi ile ağzımız açık kaldı. küçük ezgi hemen "ay yok ecem abla, nasıl öyle derim?" dedi.
sonra 16 yaşında, benden çok daha rahat, sosyal biri olan kardeşime soruyu yönelttik. "bu arada böyle bir şeyi ben de hemen diyemem" dedi de bizi rahatlattı. "kötü davranırım ona, çirkefleşirim. kendimden soğuturum." dedi.
bu şekilde biz de herkesin davranış tarzının ayrı olduğunu, önemli olanın herkesin hakkını herkese adilce teslim etmek olduğunu bir kez daha anlamış olduk.
ezgi'yi sınıfta herkes çok seviyormuş, ama onun hiç sevmediği çok otoriter, çok sinirli, kıskanç, iğrenç bir arkadaşı varmış. bu kız habire emirler yağdırıyor, bağırıyor, duygusal şantaj yapıyormuş. son derece de kıskançmış, kıskançlığından bir gün ezgi'nin yılbaşı hediyesini kırmaya kalkmış, kalemkutusunu karalamış. bunların üstüne bir de yılışıklığı eklenince, ezgi ondan nasıl kurtulacağını bilememiş.
sınıfta kimse onu sevmiyormuş. mesela sınıfta şişman başka bir ezgi varmış. bu kız sınıfta sbs'de en yüksek puanı almış, ama aslında çok tembelmiş. annesinin zoruyla çalışıyormuş. bu yüzden de çok depresyondaymış, dengesiz dengesiz harketler yapıyor, bir de jiletle kendini kesiyormuş. "ne yapıyorsun?" diye soran arkadaşlarına "bir şey hissetmiyorum, siz de yapın, çok eğlenceli" diyormuş. bu kötü kız en çok bu şişman ezgi'ye karşı acımasızmış. (bu son ezgi'de kendi ergenliğimi bulmadım diyemem)
şimdi akrabam ezgi diyordu ki "ben okulun ilk gününde bu kızla karşılaşacağım, gelecek bana sarılacak, yanıma oturmak isteyecek, oturtmazsam küsecek, ne yapayım?" "ondan korkuyorum" bu soruya cevap veremedim. soruya cevap veremem de 13 yaşından 10 yıl sonra bile hala biraz ezik bir kadın oluşumdandı. "ilk günlerde idare et." dedim. ama idare etmek akrabam ezgi'yi rahatlatacak mıydı?
hala reddetme, geri çevirme hakkını kullanma konusunda öğüt dahi veremiyordum. yani bol keseden atmak için bile bir cevap hayal edememiştim. soru karşısında cevapsız, çaresiz kalmıştım. sunduğum çözümler hep pasif agresif tipe özgü "pasif direniş" biçimleriydi. "bir şey söylerse hı hı yaparım de ama yapma" gibi.
derken masamıza 21 yaşında, benden 2 yaş küçük bir akrabam, ecem oturdu. konuyu dinledi, hemen "artık seninle arkadaş olmak istemiyorum, benimle konuşma de" dedi. o kadar rahat söyledi ki bunu, küçük ezgi ile ağzımız açık kaldı. küçük ezgi hemen "ay yok ecem abla, nasıl öyle derim?" dedi.
sonra 16 yaşında, benden çok daha rahat, sosyal biri olan kardeşime soruyu yönelttik. "bu arada böyle bir şeyi ben de hemen diyemem" dedi de bizi rahatlattı. "kötü davranırım ona, çirkefleşirim. kendimden soğuturum." dedi.
bu şekilde biz de herkesin davranış tarzının ayrı olduğunu, önemli olanın herkesin hakkını herkese adilce teslim etmek olduğunu bir kez daha anlamış olduk.
bugün babam kıyamet günü ile ilgili bir kitap okuyordu. o da bu tür şeylere inanıyor. 2012 yılında kıyametin kopacağına inanıyorum dedi.
ben de 2012'de bir şey değişecek ama bu kötü olmayacak dedim. babam da tabi ki dedi. deccal ve mehdi savaşacakmış, deccal bu savaşta yenilecekmiş.
peki bu bizim açımızdan ya iyi olmazsa diye sordum. babam da elbette kısa vadede iyi değil dedi. çok acı çekeceğiz dedi. bütün insanlar gibi biz de bir süre cehennemde kalacağız dedi. ama cehennem ateşli bir yer mi değil mi orasını bilemem dedi. ama sonra uzun vadede daha güzel bir dünyada yaşacağız dedi. tanrı ile bütünleşeceğiz. vahdeti vücut olacağız dedi.
babam da aslını istersen çok şey bildiğinden değil, biraz uyduruyor. ama bu düşünceler bir an beni çok rahatlattı. bir an önce mesih ile mehdi gelsin istedim. sonra da düşününce vazgeçer gibi oldum.
ben de 2012'de bir şey değişecek ama bu kötü olmayacak dedim. babam da tabi ki dedi. deccal ve mehdi savaşacakmış, deccal bu savaşta yenilecekmiş.
peki bu bizim açımızdan ya iyi olmazsa diye sordum. babam da elbette kısa vadede iyi değil dedi. çok acı çekeceğiz dedi. bütün insanlar gibi biz de bir süre cehennemde kalacağız dedi. ama cehennem ateşli bir yer mi değil mi orasını bilemem dedi. ama sonra uzun vadede daha güzel bir dünyada yaşacağız dedi. tanrı ile bütünleşeceğiz. vahdeti vücut olacağız dedi.
babam da aslını istersen çok şey bildiğinden değil, biraz uyduruyor. ama bu düşünceler bir an beni çok rahatlattı. bir an önce mesih ile mehdi gelsin istedim. sonra da düşününce vazgeçer gibi oldum.
Etiketler:
günlük,
önemli meseleler (burçlar vs:))
Çarşamba, Ağustos 24, 2011
gazeteye köşe yazısı yazdım lütfen sabah veya hürriyet dikkate alsın!!!
EZGİ'NİN PENCERESİNDEN
GÜNÜN GETİRDİKLERİ
- tramva sonrası stres bozukluğu yaşayan biriyle karşılaştım, ne türden bir tramva bunu size söylemek istemiyorum, o kişiden izin bile almadım. iş vesiesiyle karşılaştık. doktorun da dediği gibi:" bu yaşadığın şeylerin normal bir insanı etkilememesi olanaksız. bu yüzden diğer insanların seni anlamamasını anlayışla karşılamalısın. çünkü belki onlar da anlattıklarının yükünü taşıyamıyorlar ve uygunsuz bir tepki veriyorlar." gerçekten de, "small talk" yaptığınız, kanınızın da ısındığı bir insanın başına çok kötü bir şey gelmişse? bunu olgunlukla karşılayabilir misiniz?
- doris geldi, 2 hafta kaldı, bugün gitti. içimde bir hüzün var. bir de nedenini bilmiyorum ama karnıma vurmuş gibi hissediyorum tüm üzüntüm.
- karın ağrısı demişken, karın ağrısının güzel bir tarafı da var. benim gibi tembel birine bir gün içinde alışık olmadığı üç görev verin hemen karnı ağrır, diyare olur. özellikle eylül ayı okullar açılırken gelir bu ağrı, yaz rutininden çıkma şaşkınlığının sevimli telaşı. ancak yaz miskinliğinden iyidir. ama yaz miskinliği de ekim koşturmacasından, kasım çamurundan, aralığın bit kadar günlerinden iyidir.
- bir aksilik çıkmazsa ... diye bir şehre erasmusa gideceğim. aile evinden ayrı kalmak bana yarayacaktır diye düşünüyorum.
- çok komik bir rüya gördüm ama nasıl anlatılır bilmiyorum. seks festivali diye bir festival varmış. bakanlık, stklarla ortak düzenliyormuş. oraya bir hevesle gidiyoruz. ancak festival denen yer bir sınıfmış. sınıfta daire olmuş insanlar, oturuyorlar. bir kişi çıkmış cinsel problemlerini anlatıyor. ben de çıkıp insan cinsel yönünü sosyal hayatıyla nasıl kaynaştırır bunun çok ince bir husus olduğunu, cinsel hayatın hayatın küçük bir yönü olmakla kalır gibi yapıp kalmadığını, insan duygusal ve cinsel açıdan yalnızsa diline vuracağını, habire belaltı şaka yapıp insanları tiksindireceğini anlatan bir konuşma yapıyorum. "bu bakımdan hepimizin çok dikkatli olması gerekir" diye konuşmamı bitiriyorum. seks festivali denen bu katastrofta bu dandik konuşmayı herkes çok beğeniyor. sivilceli, tıfıl bir oğlan gelip ağzımdan öpüyor. midem bulanıyor, allahtan uyanıyorum.
- bozcaada'dan sözcükler ve bayan yanı diye iki dergi aldım. birincsini beğendim, ikincisini o kadar beğenmedim.
- eğitim görüp çalıştığım yerde insanlar çok iyi ve sıcak, fakat ben değilim. keşke daha rahat, daha işbilir bir kişi olsaydım diyorum, kimbilir kaçıncı kez... ıssız adaya düşme hayalleri kuruyorum.
- askeri zımbırtının orda kedi buldum, veterinere götürdüm. bugün almaya gitmem lazımdı ama gitmedim. bilmiyorum neden gitmediğimi, herhalde bakarlar diye düşündüm. korktum açıkçası gidip almaya. bağlanmaktan korktum.
- biliyorum ki gündem hakkında da az konuşmak lazım. ama ne yalan söyleyeyim, ben de sizler gibi medyadan takip ediyorum. (önemli kişi lafı)
Pazar, Temmuz 31, 2011
dün beni ofisteki tercümanlardan biri feriköy'de düzenlenen afrika kupasına davet etti. daha önce bir kere daha gitmiştim ama bu final maçıydı. gana ile bir ülke daha kapışıyordu ama kim olduğunu anlayamadım. zaten futboldan anlamadığım için maçı da takip edemiyordum, allahtan benim gibileri de düşünerek süper eğlenceli bir maç düzenlemişler. bir yandan bir dj gana ve nijerya müzikleri çalıyordu. afrikadan göç etmiş, maçı izlemeye gelmiş kimselerin de herhalde bildiği şarkılardı bunlar, bir yandan herkes dans ediyordu. allahım bu kadar güzel şarkılar olamaz. gerçekten mükemmel bir müzik türüymüş. insan kendini bir sağa bir sola sallamak istiyor. ama bir şarkıcı adı öğrenemedim, sormaya fırsat olmadı. internette ghana music yazdım. dinlediklerim ünlü şarkıcılar mı bilmiyorum pek ama.
bugün de şöyle bir çorba denedim, bakalım nasıl olacak diye. sıfır yağ var içinde. ve o kadar ama o kadar güzel oldu ki anlatamam:
soğan
sarımsak
havuç
patates
nohut
taze nane, maydonoz, dereotu
fesleğen
kekik
köri
tuz
karabiber
hepsini haşlayın. mikserden geçirin. nohutlar biraz taneli kalabilir.
afiyet olsun. ramazanda ne pişirsem diye düşünen hanımlara da blogumuzdan bir incelik düşünüldü.
bugün de şöyle bir çorba denedim, bakalım nasıl olacak diye. sıfır yağ var içinde. ve o kadar ama o kadar güzel oldu ki anlatamam:
soğan
sarımsak
havuç
patates
nohut
taze nane, maydonoz, dereotu
fesleğen
kekik
köri
tuz
karabiber
hepsini haşlayın. mikserden geçirin. nohutlar biraz taneli kalabilir.
afiyet olsun. ramazanda ne pişirsem diye düşünen hanımlara da blogumuzdan bir incelik düşünüldü.
Salı, Temmuz 26, 2011
bazı günler insanın midesi ve bağırsakları arasındaki o yerde berbat bir sıkışıklık oluyor. paranoyak bir düşünce yapısı ve her şeyden kendini sorumlu hissetme hissi bir yerlerden peydah oluyor. hormonel midir bilmiyorum, bazı günler bu oluyor.
birinin ufak bir sözü veya gülüşüyle hafifleyen bir gerginlik bu.
Perşembe, Temmuz 07, 2011
Çarşamba, Temmuz 06, 2011
insan "hoşlandığı çocuk"la asansörde, ıssız adada filan başbaşa kalmak istiyorsa ona yazık. başka kimse olmasın istiyor, çünkü başka seçenekler varken sizin eşleşmeniz mümkün değil. diyeceksiniz ki beni yeterince tanımıyor. tanısa severdi, o yüzden ıssız adada başbaşa kalmak istiyorum. çok safsın, ayrıca yalan söylüyorsun. sana gerçekten yazık. çünkü sen sadece çok acil cinsel ihtiyaç halinde (adada) sana tenezzül edebileceğini biliyorsun, buna da razısın.
bu bağlamda ismail yk'nın yeni şarkısına değinmek istiyorum: sanane. ismail yk'yı her zaman dürüst ve açıksözlü olduğu için severim, abazanlıksa abazanlık, bunu utanmadan söylemesi, üfle filan demesi çok hoş. popçular coolluklarını bozmamaya çalışarak eski sevgililerine laf sokarken ismail yk, samimice "allah belanı versin yar" dedi. ben bu duyguyu daha rahat anlıyorum. ama bu sana ne kesinlikle benim şu şarkımın aynısı:
je veux pas t'oublier (seni unutmak istemiyorum), 2006, sanatçının kendi adını taşıyan ilk allbümü
ancak depresif aşk şarkılarında en güzeli: seni seviyorum, bu gece gir kollarıma. (bora öztoprak) bakın size üzgün aşk şarkısı yapmanın formülünü vereyim: içine biraz abazanlık koyun. ve güzel bir melodi. ama bu şarkı her şeyi aşıyor. müthiş bir şarkı. lisede bunu hoşlandığım voleyboycu çocuğu düşünerek dinlerdim. o da bazen bu şarkıyı söylerdi, sesi de güzeldi. ah ne değişiktir gençlikte hissedilen şeyler! ama daha kötüsü, bundan bir adım öteye gidememektir... bir yerden sonra insan hala geceleri ismail yk gibi kız peşinde, gündüzleri aklına bir platonik aşkı olduğunu getirerek hüzünlü takılmamalı. bu espiri kardeşimin:))
bu arada, gay pride denilen eşcinsel onur yürüşüne çoğu gazete, tv kanalı yer vermemiş, bari blog olarak verelim, çünkü inanılmaz kalabalıktı, bütün istiklal caddesi doluydu. hem de çok hoş, eğlenceliydi. mitinglerde benim gözlerim doluyor. ne mitingi olursa olsun, isterse hitler'in konuşması olsun. ama mitinge gidince ağlıyorum. burada da salak gibi ağladım. sonra bayrağın ucundan tuttum. biber gazı attılar. bu da kendini bilmez bir davranıştı. ulan polis, orda hudutlar içinde uslu uslu, şirin şirin yürüyen bir topluluk var, mal mısın? üstelik o kadar kalabalığın, hele de çocukların, bebeklerin olduğu bir yere gaz atmak ne kadar çirkin. ya bir şey olursa? sen ne hakla benim üstüme gaz atıyorsun? ben senin üstüne gaz atsam hoşuna gider mi? böyle giderse hiç arkadaşınız kalmayacak canım...
bu bağlamda ismail yk'nın yeni şarkısına değinmek istiyorum: sanane. ismail yk'yı her zaman dürüst ve açıksözlü olduğu için severim, abazanlıksa abazanlık, bunu utanmadan söylemesi, üfle filan demesi çok hoş. popçular coolluklarını bozmamaya çalışarak eski sevgililerine laf sokarken ismail yk, samimice "allah belanı versin yar" dedi. ben bu duyguyu daha rahat anlıyorum. ama bu sana ne kesinlikle benim şu şarkımın aynısı:
je veux pas t'oublier (seni unutmak istemiyorum), 2006, sanatçının kendi adını taşıyan ilk allbümü
ancak depresif aşk şarkılarında en güzeli: seni seviyorum, bu gece gir kollarıma. (bora öztoprak) bakın size üzgün aşk şarkısı yapmanın formülünü vereyim: içine biraz abazanlık koyun. ve güzel bir melodi. ama bu şarkı her şeyi aşıyor. müthiş bir şarkı. lisede bunu hoşlandığım voleyboycu çocuğu düşünerek dinlerdim. o da bazen bu şarkıyı söylerdi, sesi de güzeldi. ah ne değişiktir gençlikte hissedilen şeyler! ama daha kötüsü, bundan bir adım öteye gidememektir... bir yerden sonra insan hala geceleri ismail yk gibi kız peşinde, gündüzleri aklına bir platonik aşkı olduğunu getirerek hüzünlü takılmamalı. bu espiri kardeşimin:))
bu arada, gay pride denilen eşcinsel onur yürüşüne çoğu gazete, tv kanalı yer vermemiş, bari blog olarak verelim, çünkü inanılmaz kalabalıktı, bütün istiklal caddesi doluydu. hem de çok hoş, eğlenceliydi. mitinglerde benim gözlerim doluyor. ne mitingi olursa olsun, isterse hitler'in konuşması olsun. ama mitinge gidince ağlıyorum. burada da salak gibi ağladım. sonra bayrağın ucundan tuttum. biber gazı attılar. bu da kendini bilmez bir davranıştı. ulan polis, orda hudutlar içinde uslu uslu, şirin şirin yürüyen bir topluluk var, mal mısın? üstelik o kadar kalabalığın, hele de çocukların, bebeklerin olduğu bir yere gaz atmak ne kadar çirkin. ya bir şey olursa? sen ne hakla benim üstüme gaz atıyorsun? ben senin üstüne gaz atsam hoşuna gider mi? böyle giderse hiç arkadaşınız kalmayacak canım...
tu- shakira
tu
shakira'ya hayranım. şarkılarını da kendi yazıyormuş. sesi, o minyon güzelliği, müthiş şarkıları harika. siyasi olarak bilemiyorum, özel hayatını pek. en sevdiğim şarkısı tu. bu şarkı da size gelsin. shakira depresyondayken yazmış olabilir. ay canım, çok seviyorum.
sevdiğim şarkıcılar:
shakira
atiye
garfunkel and oates
shakira'ya hayranım. şarkılarını da kendi yazıyormuş. sesi, o minyon güzelliği, müthiş şarkıları harika. siyasi olarak bilemiyorum, özel hayatını pek. en sevdiğim şarkısı tu. bu şarkı da size gelsin. shakira depresyondayken yazmış olabilir. ay canım, çok seviyorum.
sevdiğim şarkıcılar:
shakira
atiye
garfunkel and oates
Çarşamba, Haziran 29, 2011
lan buraya bakın
cumartesi benim doğumgünüm. bana hediye vermek isteyen, kutlamak isteyen olursa mail atsın. evde şeyedeceğim herhalde. belki gelmek istersiniz. ama evde şeyetemeye debilirim. ezgi yaldız. özellikle sen canım...
Pazar, Haziran 26, 2011
annemler "beyaz geceler" turuna çıktı. beni evde tek başıma bıraktılar. ben de 40 yılda bir evde yalnız kalmış her ergen gibi "sabahlar olmasın" turuna çıktım.
geçen sene bana farklı mail adreslerinden farklı kişiliklerin ağzından komik komik mailler atan biri vardı. ben ona cevap vermedim çünkü espriyi anlamamıştım. bugün ona burdan teşekkür ediyorum. çünkü o benim "doğumgünümde bana mail atın" çağrıma kulak vermişti. ne tatlı biriydi o.
geçen sene bana farklı mail adreslerinden farklı kişiliklerin ağzından komik komik mailler atan biri vardı. ben ona cevap vermedim çünkü espriyi anlamamıştım. bugün ona burdan teşekkür ediyorum. çünkü o benim "doğumgünümde bana mail atın" çağrıma kulak vermişti. ne tatlı biriydi o.
Cuma, Haziran 24, 2011
stajyerlik
ofiste çok fazla iş yaptığım söylenemez ama çok önemli şeylere tanık oluyorum. yasal danışmanlar var, onlar mültecilere BMMYK'ya giderken yardım ediyorlar. türkiye'de ancak geçici sığınmacı olabiliyorlar, ancak mülteci statüsü elde edemiyorlar. (1951 szöleşmesine konulan coğrafi çekince sebebiyle avrupa dışında mülteci kabul edilmiyor) bm'ye başvurup yıllarca üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeyi beklemeleri lazım. benim işim telefonlara bakmak ve mültecilerden gelen notları yasal danışmanlara iletmek ve birkaç basit bilgi vermek. bunun dışında çok küçük şeyler. giderek, öğrendikçe belki bir mülakata da girip gözlem yapabilirim, öyle dediler. ancak dosyaları okuyorum bir de ülkeler hakkında internette olan raporları. bir dakika önce telefonda seninle kibar kibar, farsça ile karışık türkçe konuşan adamın işkenceden kurtulmuş olduğunu bu dosyalara bakarak okuyorsun. bu herhalde "insan hakları" denen şeyin somutlaşmış hali. birçok insan bunu bir şefkat meselesi olarak görüyor, bence öyle değil. bunu soyut olarak anlayabiliyor gibiydim, anca şimdi bu anlayış pekişmiş oldu.
bugün değişik bir şey oldu. rafta duran bir dergide, hikayesini kamuya anlatmış, iranlı, genç bir kızın röportajını okumuştum. işkence, tecavüz mağduru, lezbiyen. bm buna inanmıyormuş ve habire reddediyormuş. ben de dedim bir bakayım kızın dosyasına. bir baktım ki yerleşmiş 3. bir ülkeye. sevindim.
geçen gün de rüyamda "sorry your case is closed" diyordum birine, çok üzücüydü.
oha az önce de bir adama "yarın arayın" dedim ama yarın cumartesi. neyse en azından az sonra elif gelirse adamı arayabilir çünkü adam "urgent" dedi... ben de söylerim yanlışlıkla yarın açığız dediğimi.
Perşembe, Haziran 23, 2011
işte o şarkı!!!
evet, işte, bluetooth exchange folder'dan çıkan son şaheser, oxford'dan çıkmış gibi bir ingilizceyle yazılmış o eser!!! adı: i hate studying. şarkının kendisi kadar ismi de yaratıcı hani...XDD
işte o düşündürücü sözler...
i hate studying when it becomes an obligation
im lying on the floor with books of law
i find myself lazy and selfsh and shallow
i didnt even go to school all year just to follow
im only 22 and im thinking of retiring
maybe next year cause i find it really tiring
id like to go out and buy myself an ice cream
without even thinking of contract of venture
id like to go out see a new concert without even wondering about its copyrights...
işte o düşündürücü sözler...
i hate studying when it becomes an obligation
im lying on the floor with books of law
i find myself lazy and selfsh and shallow
i didnt even go to school all year just to follow
im only 22 and im thinking of retiring
maybe next year cause i find it really tiring
id like to go out and buy myself an ice cream
without even thinking of contract of venture
id like to go out see a new concert without even wondering about its copyrights...
Cuma, Haziran 17, 2011

dünyanın en güzel, en kişilikli, en nazlı organı bence ayaklardır. topuklar hafifçe nasır tutmuşsa bu güzel bir ayaktır. topuğun kavuniçi, görmüş geçirmiş, fakat temiz rengi yok mu! ben fetişist değilim, ancak ayaklardan utanmanın bir insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. mahrem olduğu bir yere kadar doğrudur. ancak bu utanma aşılabilir. çıplak ayakla gezmenin verdiği o hazzı hiçbir şey yaşatamaz. ve boşuna oje filan da sürmenize gerek yok. ayaklar, bir insanın en temiz, en nazik ve narin, en sevimli kısmıdır. çocukların el ve ayakları sevilir. sevgilinin elleri sevilir, ayakları beğenilse de itiraf edilmez. fetişist, sapık sanılmaktan korkulur. böyle saçma bir şey olamaz. sapıklık, vücudun tamamını sevmek, saygı duymak demek değildir. siz de vücudunuzun tamamını sevin ve ona saygı duyun.
Salı, Haziran 14, 2011
yazın gelişi
bugün fransız eva bize milletvekilleri dağılımı, 367 vb ile ilgili şeyler sordu. hepsine cevabım: "oh, yes, yeah maybe, actually i don't know." şimdi de terasta annemlerle arkadaşları oturmuş konuşuyor seçimlerden. "bence sırrı süreyya bir feminist." (ibrahim'den kaptım) "hayır çünkü şivan perwer olayında sesi çıkmadı, ikiyüzlü." "hadi ya, öyle miymiş?" "chp'nin kemikleşmiş tayfası ölerek yok olacak." "ee, o zaman heslere ne diyorsun? allah allah yani!" "hesap uzmanları böyle oluyor."
2007'de, 19 yaşında oy kullanırken ne hissettiysem pazar günü de aynı ruh hali içindeydim (bakın şurada yazmaya çalışmışım) demek ki hala siyasetten hiç anlamıyorum. sağolsun bugün bunu eva ile beraber teyit ettik.
stajım ise muhteşem! gerçekten bir şeyler öğretmeye çalışıyorlar insana. fakat daha çok yeniyim. annemler tatile gidecek diye kendimi, yaz mevsiminin bu zamanlarında hep olduğu gibi boşlukta, sahipsiz, korkunç hissediyorum. geçen yaz da yeraltı sado mazo dünyasını anlatan bir film izliyorduk geceyarısı ekin'le. babam da kanepede uyukluyordu. sonra ekin bana şiddet dolu filmlerle ilgili bir şeyler anlatmaya başladı uyduruk uyduruk. gözlerinde erkek çocuklarının bu tür konulardan bahsederken konunun ciddiyetini kavramamaktan da gelen tuhaf bir zevk pırıltısı vardı. "sus" dedim, "sussana be!" sonra öyle bir bağırmışım ki babam yattığı kanepeden zıplayarak uyandı. o gün ertesi gün, hep içim üşüdü tuhaf tuhaf. annemin koynundan çıkmıyordum. yaz gelince, günler boşalınca böyle oluyorum hep... bir boşluk duygusu, bir tedirginlik. gelecekten korkuş.
2007'de, 19 yaşında oy kullanırken ne hissettiysem pazar günü de aynı ruh hali içindeydim (bakın şurada yazmaya çalışmışım) demek ki hala siyasetten hiç anlamıyorum. sağolsun bugün bunu eva ile beraber teyit ettik.
stajım ise muhteşem! gerçekten bir şeyler öğretmeye çalışıyorlar insana. fakat daha çok yeniyim. annemler tatile gidecek diye kendimi, yaz mevsiminin bu zamanlarında hep olduğu gibi boşlukta, sahipsiz, korkunç hissediyorum. geçen yaz da yeraltı sado mazo dünyasını anlatan bir film izliyorduk geceyarısı ekin'le. babam da kanepede uyukluyordu. sonra ekin bana şiddet dolu filmlerle ilgili bir şeyler anlatmaya başladı uyduruk uyduruk. gözlerinde erkek çocuklarının bu tür konulardan bahsederken konunun ciddiyetini kavramamaktan da gelen tuhaf bir zevk pırıltısı vardı. "sus" dedim, "sussana be!" sonra öyle bir bağırmışım ki babam yattığı kanepeden zıplayarak uyandı. o gün ertesi gün, hep içim üşüdü tuhaf tuhaf. annemin koynundan çıkmıyordum. yaz gelince, günler boşalınca böyle oluyorum hep... bir boşluk duygusu, bir tedirginlik. gelecekten korkuş.
Pazar, Haziran 12, 2011
....'de staja başladım. haftada 3 gün, 3 ay sürüyor. iki gün eğitim vardı, iki gün de staj yaptım. insanları sevdim galiba. pek konuşmadım onlarla. iki kişi var bize eğitim veren. ikisi de sakin, sıcak kişiler. bir de tercümanlar var. macid diye bir adam var, güleryüzlü, sıcakkanlı. benimle beraber başlayan eva diye new yorklu bir erasmus öğrencisi kız var. bir de hukuk öğrencisi fransız bir kız, o da eva. aslında yabancı stajyerlerin hepsi biraz birbirine benziyor. new yorklu eva favorim.
Perşembe, Haziran 02, 2011
şu eşşoğlueşeklere bakın hele
çok sevgili blog, şu "mandarins" kitabında camus'nün haytını anlatıyormuş. orada paula var, camus'nün karısıymış. işte bu kadını camus aldattıkça aldatmış ve kadıncağız bu yüzden akıl hastahanelerinde yatıyor, kitapta da var. her neyse, baktım camus bu kadını kimle aldatmış, maria casares diye bir aktris. hatta internette bir filmi var ki orda da 2. kadın olmuş. google'da ilk çıkan şu resme bakın camus ile casares cilveleşiyor:
Cumartesi, Nisan 23, 2011
yes, i've been bitching around (ne demekse)
merhaba, o kadar mutluyum ki anlatamam. bir kere şu sınav denen rezillik bitti. bu konuda bir şarkı yazdım, onu da koyacağım. bilgisayarımın kablosu koptu, onu yaptırdım. ah yaptırmaz olaydım. bilgisayarsız çok mutluydum, sınavlar bitince harikaydı. param da vardı, arkadaşlarımla bira içmeye gidecek. örneğin bugün sevil'in doğumgünüydü. internet denen manyaklıktan uzaktayken şu kitapları okudum:
zülfü livaneli, serenad
esat mahmut karakurt, vahşi bir kız sevdim
esat mahmut karakurt, ankara ekspresi
refik halit karay, iki cisimli kadın
otostopçunun galaksi rehberi
yabancı
işte şimdi hapı yuttum
hadi ama baba
eh, son ikisi christine nöbtsinger'in yazdığı çocuk kitapları ama bence onlar da sayılmalı.
bu kadar az olduğuna bakmayın, bunları iki üç günde okudum yemin ederim. ve bol bol gazete, televizyon... bir de ırmak'la beraber ekososyalistlerin toplantılarına katıldım. ve bir de dedemler geldi. ah, işte böyle. bilgisayarımın tamir edilmesinden dolayı çok üzgünüm... meğersem tüm sıkıntılarımın sebebi buymuş. normal, ideal bir yaşam internetsiz olanmış!
veya ben interneti kullanmayı bilmiyorum. saçma sapan şeyler okuyup duruyorum. kendimi girdapların içine ataıyorum böyle yaparak.
ilerleyen günlerde ankara'ya gideceğiz sınıfla beraber. ticaretten kalacağım. üç sınav açıklandı, üçünden de geçtim. karşılaştırmalı 65, borçlar 65, usul 59. allah beni nazarlardan korusun ya rabbim. gerçi kimileri bu notları beğenmez ama benim için mükemmel notlar. maşallah..
zülfü livaneli, serenad
esat mahmut karakurt, vahşi bir kız sevdim
esat mahmut karakurt, ankara ekspresi
refik halit karay, iki cisimli kadın
otostopçunun galaksi rehberi
yabancı
işte şimdi hapı yuttum
hadi ama baba
eh, son ikisi christine nöbtsinger'in yazdığı çocuk kitapları ama bence onlar da sayılmalı.
bu kadar az olduğuna bakmayın, bunları iki üç günde okudum yemin ederim. ve bol bol gazete, televizyon... bir de ırmak'la beraber ekososyalistlerin toplantılarına katıldım. ve bir de dedemler geldi. ah, işte böyle. bilgisayarımın tamir edilmesinden dolayı çok üzgünüm... meğersem tüm sıkıntılarımın sebebi buymuş. normal, ideal bir yaşam internetsiz olanmış!
veya ben interneti kullanmayı bilmiyorum. saçma sapan şeyler okuyup duruyorum. kendimi girdapların içine ataıyorum böyle yaparak.
ilerleyen günlerde ankara'ya gideceğiz sınıfla beraber. ticaretten kalacağım. üç sınav açıklandı, üçünden de geçtim. karşılaştırmalı 65, borçlar 65, usul 59. allah beni nazarlardan korusun ya rabbim. gerçi kimileri bu notları beğenmez ama benim için mükemmel notlar. maşallah..
Pazar, Nisan 03, 2011
hüzünlü bir ergenlik şarkısı: dostluk
benim arkadaşlarım var, hepsine de bayılırım, ancak burda eskiden burada sık sık adı geçen t'yi anlatmak isterim. evet çoğu yazımı bu ince ve uzun kıza yazardım ve fakat çoğu zaman farkında dahi değilmişim. ondan sonra birkaç tane daha içine aşk karışmış dostluk yaşadım, 20 yaşımı geçince ise bu kalp ağrıları yatıştı, daha dingin ve sağlıklı duygulara bıraktılar. 20 yaşımdan aşağı inmek hiç ama hiç istemezdim. tüm dünyayı çok acımasız ve tuhaf gördüğünüz bir yaşam kesitidir bu. o duygular hep kalacak zannedersiniz. benzer olaylar için çok daha az heyecanlandığınız 21'inizde güçlü bir duygular fırtınasından sağ çıkmışsınızdır. ben de 2 yıldır bu dinginlik içinde yaşıyorum. ancak eski günleri elbette andığım zamanlar oluyor.
14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.
o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.
t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.
aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)
t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.
t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.
bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.
ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.
ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.
şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.
üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.
u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?
derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.
şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.
14 yaşında t ile tanıştım. ilk günlerde ondan korkuyordum. daimi yatılıydı. ince, uzun bir yapısı, beyaz teni, kara, yumuşacık gözleri vardı. sivilcelerini saymazsak çok güzel kızdı. t kendini ateist ve komünist olarak tanımlıyordu. ailesiyle arası bozuktu. geldiği şehrin en çalışkanı, en akıllısıydı. ortaokulda bir rak grubunda solistlik yapıyordu. ancak onun da ilk gençlik yıllarının pek de iyi geçmediğini daha sonra öğrenecektim. özellikle diğer çalışkan, akıllı kızlar ve ebeveynleri pek anlayışlı davranmamıştı ve sonradan isyankar, umursamaz ve benim o zamanlar kırıcı bulduğum delilikleri buna bağladım.
o yıllarda devrecek kargo ve mor ve ötesi dinliyorduk. tabi muse, placebo radiohead filan da çok modaydı, ayrıca dream theater seven çok büyük bir grup vardı ama ilk senemizde, yani hazırlıkta daha çok bu ikiini dinlerdik. bu yüzden yazının bu kısmını kafanızda ona göre biçimlendirmenizi isteyeceğim. t, benim için yepyeni bir şeydi. ben geceleri dua ederken gülerek "yalan bunlar yalan" diyordu ve fransızcadan bütünlemeye kalmıştı, ders mers çalışmıyordu. ayrıca t'nin erkek arkadaşı da vardı. o yıllarda kimse seks konusunda deneyimli değildi, t de değildi ama sırf hanım hanımcık, muhafazakar kızları sinirlendirmek için bağıra çağıra seks konuşurdu. t'yi seviyordum. t, x ve z birer gruptular. ben onlara dahil miydim bilmiyordum, sanırım sonradan oldum. z çok güzeldi. aşırı güzeldi. sütlü kahve teni her daim mis gibi kokardı. incecik, narin, zarifti. z'yi ulaşılmaz bulurdum, çok fazla güzeldi. bu yüzdendir ki özel bir ilgi de duymazdım ona karşı. x'e bayılırdım, gerçi hala bayılırım. ama ona da aşık olmadım, çünkü ondan bir beklentim yoktu. x bir turist gibiydi, hep öyle oldu, hala da öyledir. hiçbir yere ait değildi. çok fazla sevgilisi olur, hiçbirine sadık olma sözü vermezdi. sadakata inanmayan, ama kimseyi de kırmayan bir kızdı x. dediğim gibi, ona da bayılıyordum ancak ona aşık olmamıştım.
t ile ise yavaş yavaş arkadaş olduk. bunun içinde biraz reddediliş vardı. yaşadığım ilk şiddetli dostluktu, ilk reddediliş ve hüzün, çünkü t için o kadar da önemli değildim. bunu ben mi uyduruyorum, yoksa gerçek mi bilmiyorum ama sanırım öyleydi.
aramızdaki ilk eşitsizlik benim kafama göre, benim hanım evladı oluşumdu. o ise pervasız bir kızdı. bunu çok belirgin bir anıyla netleştireceğim. bir gün ben duş alırken, tam sabunlandığım esnada t, arsız bir gülüşle başını perdenin üztünden uzatıp bana baktı. çok ama çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. şimdi bana çok komik gelse de, o yıllarda tombul, çirkin, adeta bir kusur gibi sakladığım vücudumun görünmesi, yatakhanede bile yaşasam mahremiyetimi çok çok ihlal eden bir şeydi. t, pervasızca başını uzatarak beni hiç mi hiç umursamadığını söylüyordu bana sanki. hakarete uğramış gibiydim. neyse ulan, abartmayalım:)
t'ye olan ilk sevgi belirtilerinin en yoğun hale ulaştığı an, bir bayram ertesidir. güneşi nazlı nazlı alan yatakhanemizde, geldiğimde sadece t vardı. ben de gitarımı getirmiştim. sakin hareketlerde gitarımı aldı, akord etmeye başladı. bir yandan da anaç bir tavırla gülümsüyordu. o an uçuyormuş gibi hissettim. dostluğun getirdiği alışkanlıktı bu, tatlı bir bahar sabahnda. t'nin elleri, ince, uzun parmakları, uçları her daim kirli ve boyalı, küt tırnakları, o kadar tanıdık, o kadar sevecendi ki.
t'nin bedenine dair son bir şey belirteyim, çünkü kendimi homofobik olarak görmesem de beni sevici zannetmenizi de pek istemiyorum açıkçası. (çelişkili açıklamalar) bu da t'nin bacaklarıydı. tüm yay burcu mensupları gibi, incecik, biçimli, upuzun bacaklar... nadiren kotunu çıkarıp mini etek giyerdi ve o zaman bakakalırdım bu bacaklara. ve en kötüsü, kıskanırdım. zaten t'yi genelde kıskanırdım.
bu kıskançlık yıllarca sürdü. yakınlaştığımız vakitlerde, burada nasıl dertlerimi anlatıyorsam hep t'ye kendi sıkıntılarımdan bahsediyordum. onun da benzer sıkıntıları olabileceği aklıma gelmiyordu. işin kötüsü, t bazı konularda benden erken olgunlaşmıştı ve muhtemelen tekdüze dertlerimden sıkılıyordu. her zaman yakınıyordum, ve onu kıskanıyordum, ve belki de kendi uydurduğum reddedilişimin acısını çıkarıyordum.
ikimiz afs ile belçika'ya gittik. burada çoğu zaman beni rahatlattı, ama o güzel bir üniversite şehrine düşmüştü, bense tiki ağırlıklı bir şehirde sayılırdım. onun da uyum problemleri çekebileceği hiç aklıma gelmiyordu, kıskanıyordum onu. bu süre içinde sevdiğim mimiklerini aşırdım onun, farkında olmadan. dudaklarını alaylıca büzüşü, ki çok tuhaf dudakları vardı, dalgacı halleri, bunları seviyordum ve taklit ediyordum. onu ağırlayan aile bizi paris'e götürdü. o daha önce gitmişti okulla, benim ilk gidişimdi ve çok heyecanlıydım. ben tanınmış kişilerin, örneğin rodin'in müzesine gitmek isterken t, her daim soluğu beaubourg'daki dada sergisinde aldı. marcel duchamp'a, garip garip, benim pek ilgilenmediğim kişilere hayrandı. ben de onunla gittim, ama çoğu zaman yalnız dolaşmak istiyordu.
ikimizin la halle denilen yerde beraber dolaştığı esnada, bir evsiz gelip benden para istemişti. ben de çıkarıp verdim, ama t bana "ne yapıyorsun?" diye sordu. ben de gülerek "cennetten yer ayırtıyorum" diyince "artık sana dayanamıyorum" diyerek hışımla çekti gitti. ne telefonu vardı yanında ne bir şey. birkaç saat amaçsızca dolaştım, onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. derken omzumda bir el hissettim, onun gülümsyen yüzü, sonra gidip mc donalds'ta yemek yedik. yemek yerken ben kelis'in milkshake şarkısını çok sevdiğimi anlattım, o da "cazır cazır, kıpır kıpır" şarkıları sevdiğini söyledi. her şey müthiş dingindi ve ben o an, ikimizin asla ayrılmayacağını, ne kadar mutlu olduğumuzu düşündüm.
şu ana kadar t'yi hep sivri köşeli, asi bir ergen olarak anlattım amalbunun yıllar içinde değiştiğini de biliniz. t, büyüdükçe sevecenleşiyor, bakışları yumuşayıp muzipleşiyordu.
üniversitede farklı yerlere gittik. üniversite'de bu sefer erkek olan u'yu en iyi arkadaşım olarak tanımlıyordum. u ile, o depresyondayken arkadaş olmuştuk ve onun gönüllü destekçisiydim. ama kaçınılmaz son geldi, u depresyondan çıktı ve çıkarken oraya beni soktu. artık daha sağlıklı, daha normal olalım isiyordu oysa ben ne kadar çok seviyordum birilerinin bana ihtiyacı olmasını! o kişilerin hayatına başka hiç kimse girmeseydi ne kadar güzel olurdu.
u ve t tanıştılar ve birbirlerini sevdiler. içimde ikisi bir olup beni dışlayacaklarmış gibi bir his peydah olmuştu. üçlülerde bana hep bu olur. aynı şeyi d ve s, d ve ç ileyken de yaptım. ortak bir alanlaı var gibiydi, benim dışımda herkesin, cool olmak. önemli sorunları olmak. neden böyle şeyler uyduruyordum?
derken günlük yaşam vb şeyler, bir olasılıkla bu ısrarcı, kıskanç tavrım, beni bunlardan kopardı.
şimdi daha az yakıcı duygular beslediğim arkadaşlıklar yaşıyorum, ergenli bittiği için olabilir. ancak daha az yakıcı olmak daha az sevmek demek değildir, zannetmiyorum. ama yine de güzel günlerdi, ve bu kişileri anmak ve özlemekle bu pazarı geçirdim. özellikle t'yi, onun kalbime attığı ilk sevgi tohumlarını asla unutmuyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)