ÇOK LEZZETLİ PİLAV
bugün hürrem sultan pilavı yaptım, kardeşimle. çoooooook leziz oldu. tarifi yemek dergisinden aldım. şöyle, pirinçleri tuzlu kaynar suda 40 dakika kadar dinlendiriyorsun. tavuk göğsünü kuşbaşı doğruyorsun, soğanı ince ince kıyıyorsun, bu ikisini tereyağıyla bir pilav tenceresinde iyice kavuruyorsun. sonra içine iki su bardağı pirincini, birer çay kaşığı yenibahar, tuz, karabiber, hint safranı, istersen tarçın atıyorsun. tekrar kavuruyorsun. sonra beş su bardağı tavuk suyu ekle. bunun için ben hazır tabletlerden kullandım iki tanesini kaynar suyun içinde erittim. bir de haşlanmış ya da konserve bezelye eklemelisin içine bir bardak kadar. sonra tencereyi her pilav yapışında olduğu gibi kapat. evet ama daha işin bitmedi. bir de çiğ bademleri kaynar suda bir iki dakika bekletmelisin, böylece kabukları kolaayca soyulur. sonra onları azıcık yağda kavur ve pilavın suyu çekince içine at ve ateşi iyiice kıs ve beş dakika sonra söndür. pilav bekletilecekse sıcaklığını koruması için tencere bir örtüyle sarılabilir. ama zaten pilav dinlendirilmeden yani biraz bekletilmeden servise sunulmaz yoksa lapaya benzer. burda benim pilavım başta pirinci kaynar suda beklettiğim için biraz yumuşak oldu ama hiç lapa olmadı, yani siz de bekletmelisiniz. ikinci önemli nokta da tencereyi ocağa dengeli koyun ve ateş çok yüksek olmasın çünkü benim pilavımın bir tarafı çok hafif yandı.
KURABİYE
bu kurabiyeyi de kardeşimle yaptık ama ben yapılırken biraz gergin olduğum için yapılışının tadını pek çıkaramadım. kurabiyemizi annem beğendi ama biraz grisini gibi sert oldu. gergin olmamın nedenini az sonra açıklayacağım. bir yumurta, yarım bardaktan biraz fazla süt, yarım bardaktan biraz fazla toz şeker, YOĞURMAYA MÜSAİT bir kaba koy ve çırp. yoğurmaya müsait diyorum çünkü bizim kap çok derindi ve tam yoğuramadık. ah dur dur tereyağını unuttum, iki buçuk çorba kaşığı da tereyağı koy. ve alabildiğine un. bu alabildiğine kelimesini ben anlamadım ve az un koydum, ve hamuru kardeşim yoğurmak istedi ama hamur onun ellerine yapışıyordu ve yoğurulmuyordu, ben de bu manzaraya bakıp bakıp sinir oldum ve bunu kardeşimin beceriksizliğine verdim ama sonra gerçeği anladık ve alabildiğine un koyduk ama çok un koyduk bunu yapana kadar her taraf battı, kavga ettik, ve tabi sonra hamur sertleşti, kulak memesi kıvamından daha daha sert oldu ve ondan toplar yapıp tepsiye dizdik, biraz fazla pişirmişiz galiba çok yumuşa olmadı. yine de tadı çok güzel oldu.
Perşembe, Temmuz 19, 2007
omuzlarıma yüklenen bu sorumluluk... hiçbir sorumluluğa alışık olmadığı halde sırf yaşı ondokuz oldu diye türlü duygu sömürüleriyle sandığa yollanan ben. sudan çıkmış balık kadar şaşkınım. seçimim herhalde en iyisi olurdu, hem de kendim için hiç değil. ben ki yıllarca kendim için hep ama hep en iyisini istedim ve kötüsüne surat astım ama gece yatmadan önce kendim için dua etmeyi allaha karşı bir ayıp saymışımdır. işte ben buna haya edep ve vicdan diyorum. peki böyle kendince ahlaklı olan ben oy vermeye gelince neden böyle oldum? çünkü ne yazık ki burda en iyisi çok dolaylı veriliyor ve saklı. hatta kimse en iyinin oy pusulasında saklı olduğuna inanmıyordu bile. ben de bu konuya kafamı takmamıştım büyürken. fakat şimdi değişik sonuçlar verebileceği konuşuluyor. hamlet de böyleydi azizim. en iyinin hangisi olduğuna dair düşündü durdu. oh yes.
son yazılarımı beğenmediğim halde yazmaya inatla devam ediyorum. özgür, kuş gibi hafif, şeker gibi tatlı, imgeler, görüntülerle dolu yazılar yazmak isterdim. fakat böyle yazılar yazamayacağım hayatımın sonuna kadar artık çünkü çıkılmaz bir yola saptım. yurt sorunlarına duyarlı olmayı gerektiren bir bölüm okumaya karar vermek üzereyim, hukuk. benim hayalim hep psikolog olmaktı. hala bana en uygun mesleğin bu olduğunu düşünüyorum. fakat kendimi zorlamaya, kendimi bir dava kadını yapmaya karar verdim. bir de sınavlar oraya girdirdi diyelim de daha gerçekçi bir yaklaşım olsun. bir de hayatımın sonuna kadar muaynehanede oturmak sıkıcı olur ben şöyle bol maaşla dünyayı gezeyim bakayım keyfime diye düşündüm diyeyim de daha da samimi bir yaklaşım olsun. bir de benden nefret ettiğinizi düşünüyorum haklısınız yazılarım hep birbirinin aynı çok şevksiz yazıyorum kelebek okuyorum blog camiası diye bir camia olduğunu seziyorum hem çok merak ediyorum onları hem de nefret ediyorum. bazı bloglardan hiçbir şey anlamıyorum, kendi aralarında süper cool bir dil kurmuşlar bu da onları gözümde daha da çekici kılıyor, üstelik internetten gördüğüm kadarıyla bütün kızlar güzel, seçimde oyumu kime veriririm belli değil, amerikaya kaçmak ve vatani görevlerimden kurtulmak istiyorum desem, siz, oktay sinanoğlu ve tkp yanlıları, beni topa tutar mısınız, kendimi haklı göstermeye çalışmakla beni suçlar mısınız bu yazıyla? ben pocahantes yanlısıyım. bir kızılderili kız ingilizlere karşı çıkıyor, ama bunu o kadar bilgece, öğreterek yapıyor ki düşmanından john smith'le aşk yaşıyorlar, işte bence olması gereken siyasi görüş, dünya görüşü budur.
son yazılarımı beğenmediğim halde yazmaya inatla devam ediyorum. özgür, kuş gibi hafif, şeker gibi tatlı, imgeler, görüntülerle dolu yazılar yazmak isterdim. fakat böyle yazılar yazamayacağım hayatımın sonuna kadar artık çünkü çıkılmaz bir yola saptım. yurt sorunlarına duyarlı olmayı gerektiren bir bölüm okumaya karar vermek üzereyim, hukuk. benim hayalim hep psikolog olmaktı. hala bana en uygun mesleğin bu olduğunu düşünüyorum. fakat kendimi zorlamaya, kendimi bir dava kadını yapmaya karar verdim. bir de sınavlar oraya girdirdi diyelim de daha gerçekçi bir yaklaşım olsun. bir de hayatımın sonuna kadar muaynehanede oturmak sıkıcı olur ben şöyle bol maaşla dünyayı gezeyim bakayım keyfime diye düşündüm diyeyim de daha da samimi bir yaklaşım olsun. bir de benden nefret ettiğinizi düşünüyorum haklısınız yazılarım hep birbirinin aynı çok şevksiz yazıyorum kelebek okuyorum blog camiası diye bir camia olduğunu seziyorum hem çok merak ediyorum onları hem de nefret ediyorum. bazı bloglardan hiçbir şey anlamıyorum, kendi aralarında süper cool bir dil kurmuşlar bu da onları gözümde daha da çekici kılıyor, üstelik internetten gördüğüm kadarıyla bütün kızlar güzel, seçimde oyumu kime veriririm belli değil, amerikaya kaçmak ve vatani görevlerimden kurtulmak istiyorum desem, siz, oktay sinanoğlu ve tkp yanlıları, beni topa tutar mısınız, kendimi haklı göstermeye çalışmakla beni suçlar mısınız bu yazıyla? ben pocahantes yanlısıyım. bir kızılderili kız ingilizlere karşı çıkıyor, ama bunu o kadar bilgece, öğreterek yapıyor ki düşmanından john smith'le aşk yaşıyorlar, işte bence olması gereken siyasi görüş, dünya görüşü budur.
Pazartesi, Temmuz 16, 2007
rüyalar ve komik şeyler
geçenlerde garip bir rüya gördüm. tıpkı 1984 kitabındaki gibi bir rejim ülkemize gelecekti. her yerde kameralar falan olacaktı. rejime de komünizm diyorlardı, işte rüya bu. ve biz evde oturuyorduk. her yerden kalabalık insan sesleri yükseliyordu. ben panikliyordum ve: "amerika'ya kaçalım! amerika'ya kaçalım!" diye bağırıyordum. o an amerika gözüme gerçekten özgürlükler ülkesi gibi görünüyordu. her neyse sonra anlıyorduk ki türkiye komünizmi o kitaptaki gibi değilmiş. ve rahatlıyorduk ve amerika'ya kaçmaktan vazgeçiyorduk.
dün de ranzanın üst katında uyurken bir rüya gördüm. tırnakları siyaha boyalı, saçları simsiyah, erkek bir piyanist, anlayışlı bir tavırla bana dönüyor ve "bir şarkı seçmelisin ses sınavından geçmek için"diyordu. ben de dergilerin üstündeki şarkılardan birini seçiyordum ama tek bildiğim şarkı küçükken bayıldığım "aboneyim abone" olduğu için onu seçmek zorunda kalıyordum. ve bildiğim bir melodi başlıyordu. fakat şarkı onun üstüne söylenmiyordu. bunun üzerine piyanist bana dönüyor ve şöyle diyor: o zaman şunu söyle, şu alıştırmayı yap: "ben... ali'nin oğlu... zeynep'in... babasıyım babasıyım babsıyım ah. babasıyım babasıyım babasıyım ah." derken sesim yetmedi rüyamda ve uyandım, ne göreyim, ranzanın alt katında komşumuzun küçük oğlu rüyamdaki melodiyi gitarıyla çalmıyor mu? hemen onu durdurdum, ve zeynep'in babası alıştırmasını yaptım, ve sesim rahat rahat yetti, inanın hiç detone olmadım. mutlu oldum.
bir de başka iki rüya var. bu da william reich mi ne işte onun bir kitabı yüzünden gördüğüm iki rüya. iyi arkadaşım saydığım ve candan sevdiğim bir çocuk herkesi etrafında toplamış "kızlar, bu devirde bekaret bir utanç kaynağıdır, bundan hemen kurtulmalısınız" diye vaaz veriyordu. kızlar ise "tabi ki tabi ki, aksi çağdışılık" diye kafa sallıyordu. ikici rüyamda ise düşüncesinin böyle katı olduğunu bildiğim, tanıdığım ama ilgim olmayan biri bakire kızların resmini çiziyordu. ona göre küçük bir parça bile çok önemliydi ve ikiyüzlülüğü temsil ediyordu. bense bütün bunları anlam veremeyerek izledim aslında reich'in düşünceleriydi bunlar, bu kadar katı yürekli ve kuralcı olan oydu, fakat fikirlerini en ilgisiz alakasız umursamaz olan bana bu şekilde, tanıdığım ama alakasız insnlar vasıtasıyla bildiriyordu.
bir de ben küçükken şu üç hilalli parti mensuplarından ve bayraklarından korkardım biliyor musunuz? izlediğim filmlerden midir nedir? annen baban aklına bu fikri sokmuştur demeyin, onların sokmadığına eminim ama çok korkardım. sanki korkunç bir siyasi partiydi onlar. şimdi ise herhangi bir siyasi parti. çoğundan biri.
dün de ranzanın üst katında uyurken bir rüya gördüm. tırnakları siyaha boyalı, saçları simsiyah, erkek bir piyanist, anlayışlı bir tavırla bana dönüyor ve "bir şarkı seçmelisin ses sınavından geçmek için"diyordu. ben de dergilerin üstündeki şarkılardan birini seçiyordum ama tek bildiğim şarkı küçükken bayıldığım "aboneyim abone" olduğu için onu seçmek zorunda kalıyordum. ve bildiğim bir melodi başlıyordu. fakat şarkı onun üstüne söylenmiyordu. bunun üzerine piyanist bana dönüyor ve şöyle diyor: o zaman şunu söyle, şu alıştırmayı yap: "ben... ali'nin oğlu... zeynep'in... babasıyım babasıyım babsıyım ah. babasıyım babasıyım babasıyım ah." derken sesim yetmedi rüyamda ve uyandım, ne göreyim, ranzanın alt katında komşumuzun küçük oğlu rüyamdaki melodiyi gitarıyla çalmıyor mu? hemen onu durdurdum, ve zeynep'in babası alıştırmasını yaptım, ve sesim rahat rahat yetti, inanın hiç detone olmadım. mutlu oldum.
bir de başka iki rüya var. bu da william reich mi ne işte onun bir kitabı yüzünden gördüğüm iki rüya. iyi arkadaşım saydığım ve candan sevdiğim bir çocuk herkesi etrafında toplamış "kızlar, bu devirde bekaret bir utanç kaynağıdır, bundan hemen kurtulmalısınız" diye vaaz veriyordu. kızlar ise "tabi ki tabi ki, aksi çağdışılık" diye kafa sallıyordu. ikici rüyamda ise düşüncesinin böyle katı olduğunu bildiğim, tanıdığım ama ilgim olmayan biri bakire kızların resmini çiziyordu. ona göre küçük bir parça bile çok önemliydi ve ikiyüzlülüğü temsil ediyordu. bense bütün bunları anlam veremeyerek izledim aslında reich'in düşünceleriydi bunlar, bu kadar katı yürekli ve kuralcı olan oydu, fakat fikirlerini en ilgisiz alakasız umursamaz olan bana bu şekilde, tanıdığım ama alakasız insnlar vasıtasıyla bildiriyordu.
bir de ben küçükken şu üç hilalli parti mensuplarından ve bayraklarından korkardım biliyor musunuz? izlediğim filmlerden midir nedir? annen baban aklına bu fikri sokmuştur demeyin, onların sokmadığına eminim ama çok korkardım. sanki korkunç bir siyasi partiydi onlar. şimdi ise herhangi bir siyasi parti. çoğundan biri.
Cuma, Temmuz 06, 2007
hatırla sevgili
bugün dorisle beraber adaya gittik öyle o görsün diye. vapur oldukça kalabalıktı ve insanlar çok arkadaş canlısıydı, doris yalıları konakları görünce belçikanın fakirleri için para toplamaya karar verdik, tabi "ler" çoğul eki sadece iki kişiyi kapsıyor, doris ve oğlu, bir de ben çünkü parayı kırışacağız. her neyse bense bu haftayı şımarık şımarık doğumgünü haftam ilan ettim ve gelen hediyeleri beğenmiyorum ve diyorum ki bu sayılmaz yenisini alır mısın. bugün harika yakışıklı süper bi garson çocuk gördüm mavi gözlüydü yüzünü ise dur bakayım hani dumanın kaan diye bir şarkıcısı var ya o bir de hatırla sevgili necdet var işte ikisinin karışımı böye sevimli bir ifadesi vardı ama ikisinden de iyiydi valla çocuk, o yüzden çok beğendim ama malesef öyleleri çok çapkın oluyor en iyisi çok da yakışıklı olmayanlarına bakmak bence. ne yapalım. neyse. bu arada ben hatırla sevgili karakterlerine kendimi çok yakın hissediyorum. valla, sanki benim ailemden biri gibiler. çok seviyorum. yaşlılar değil ama gençler çok tatlı hele mesela o ışık ve yaşar bitiriyor beni. en son böyle bir heyecanı hangi dizide duymuştum dur bakayım, lolanın yaşamını anlatan berlin in berlin vardı bir de geniş zamanlar ve çok önceden asmalı konak vardı hepsini aynı tutkuyla izledim bu sefer de bana bu dizi bir diziden beklediğim her şeyi fazlasıyla veriyor harika!!! her gün izlesem bıkmam. ordaki gençler çok delikenlı bence, sevdiler mi tam seviyorlar. hayır ahmetle yasemin hariç, onlar dizinin gereksizleri. hadi bay siz benim gibi televizyon izlemeyin çok zararlı.
Pazar, Temmuz 01, 2007
doğumgünüm
yarın benim doğumgünüm kardeşim sevdiğim şarkıcının şarkılarını internetten indiriyordu bana onun cdsini hediye etmek için üstüne de yazıcıdan çıkardığı resmi koyacaktı ama ben odaya o kadar çok girip çıktım ki ağlamaya başladı ve sürprizini itiraf etti ve tadı kaçtı diye ağlamaya başladı ve o kadar sevimli ve düşünceliydi ki onu kollarımın arasına aldım öptüm öptüm öptüm...
Cuma, Haziran 29, 2007
harika ghost of corporate future şarkısını dinliyorum. annem hiçbir şey yapmamanın mutlu sarhoşluğu içinde olduğumu ne zaman görse hemen bu mutluğu bozmak ister, össm olmadığı halde, hemen yapacak bir iş bulur, gider onu yapar, beni de harekete davet etmek için belli ki, tabi herhalde farkında olmadan ya da benim iyiliğim için ama o ne zaman böyle yapsa surat asıyorum ve kaşınmaya başlıyorum, her tarafım kızarıyor ve şişiyor, alerji kremimiz var bu tür durumlar için. şimdi yine kaşınmaya başlayınca ben o sinir olduğumu anladı tabi ve sinir olduğumu anladığı için o da bana surat asmaya başladı ama galiba haklı böyle hiçbir şey yapmadan olmaz yapılacak tonlarca işimiz var hele bu dönemde ama saat oniki hala internette yapılacak işlerimizi yoluna koymaya çalışıyor ben de yatağın üstüde deli gibi kaşınıyorum bana diyor ki şu kitaplığı bir ara toplaman lazım bana havlunu ver kirliyse ben de yarım ağız tamam olur diyorum daha da sinir oluyor ve aile içi çatışmanın doruğuna çıkıyoruz. şimdi o artık kızdı ve gitti ben de burda boşluğun tadını çıkarıyorum biraz buruk da olsa aslında annem çok tatlıdır ama karakterlerimiz biraz uyuşmaz ben hiç tatlı değilim yani çok gıcığım ama yine de bazıları bana bayılır ben de bunu biliyorum ama ciddiye almamak gerek çünkü biraz iş olsun diye bayılıyorlar öyle önem vermiyorlar ben de cool olmalıyım.
Çarşamba, Haziran 27, 2007
YİHU
genç ezginin acıları dönemi kapanmıştır.
genç ezgi gitti, yerine gencecik ezgi geldi.
imanlı o, şükretmesini biliyor.
belki artık blog bile yazmaz. belli olmaz. belli olmaz. size ne lan benim hayatımdan?? çıkın gidin benim hayatımdan.
genç ezgi gitti, yerine gencecik ezgi geldi.
imanlı o, şükretmesini biliyor.
belki artık blog bile yazmaz. belli olmaz. belli olmaz. size ne lan benim hayatımdan?? çıkın gidin benim hayatımdan.
havalar 2
havalar hala acayip ama kardeş bu sefer keyfim yerinde. en azından az yemek yiyorum. "hayır" diyorum sadece, "hayır". yemeyeceğim. zaten hava çok sıcak olduğu için ne yemek yiyorum, ne televizyon seyrediyorum. sokaklardayım. gerçi uyarı yaptılar. ama mağazaların içi soğuk. gerçi bir şey almıyorum. kaç gündür düşünüyordum ama sonra rahatladım. bugün arkadaşımı gördüm eskisi gibi, onunla hep eskisi gibi, ne kadar güzel, böyle olması beni rahatlatıyor. bir de onunla birbirimize benzemeye başlamışız, bu da iyi, bir güven çemberi bu sıcak havada. ve polonya'ya mektuplar diye şiir dizesi okudum siyahkahve.comda çok güzeldi. az elektrik tüketen ampul aldık, ben de eskisi gibi saatlerce suyun altında kalmıyorum balık gibi. hemen yap duşunu çık. ne yapalım ki şimdilik bu kadar dikkat edebiliyoruz. yetkililer de akıllı olsun, ama ne onlar akıllı ne de biz o kadar akıllıyız. oh mezun da olduk, işimiz rahat. tam o.c.deki gibi bir hayatım oldu bir anda. yazın çalışacağım falan. valla ha kendime hayranım şu aralar. oje falan sürüyorum.
Cumartesi, Mayıs 19, 2007
HAVALAR
havada baygın bir yasemin kokusu var. içeri girince insanın içi sıkılıyor fena halde. bu havada ancak yanında bir sevgilin olacak tamam mı onunla çimlik bir yerde uzanacaksın, hiçbir şey yapmadan, kolunu bile kıpırdatmadan. dün de hava uzayda marsta ya da 26. yüzyılda gibiydi. beynim şimdi uyuşmuş, gözlerim monitöre bakıyor. sarhoş gibiyim. bacaklarımda bir ağırlık var. ağzım biraz açık ve dudaklarım kurudu. dışarı çıkacağım birazdan, ama şimdi zincire vurdum kendimi. döner koltukların üzerinde sallanıyorum elimde kitaplar. kitapları elimden bırakmamaya zorluyorum kendimi onlarla ilgilenmesem de. iki gün sonrasına dair planlar yapıyorum. ama iki gün sonrası şimdiye benziyor, hem çok yakın hem çok uzak. dünya ısınırken hükümetin bana yaptıklarının hesabını sormak isterdim. ben demek de bana saçma geliyor, öyle bir şey yok, bu ağır külçe ben olamam. ben denen şey de belirsiz. sınırlarım yıvıştı bir amip gibi. ah aslında bu çok güzel. içte bir sıcak sıkıntı, sarhoşluk.
Pazartesi, Mayıs 07, 2007
şimdi de know how çalıyor bilgisayarımda, bu senenin başındaki sonbahar günlerine dönüyorum. insan ne garip, yaşarken sevmediği günleri sonradan seviyor ve özlüyor. öss'ye bir ay kaldı, bu günlere iki üç ay önce ne çok güvenirdim: "evde kalacağım zaman yaparım, çalışırım, o zaman olur." oysa şimdi buna sadece gülüyorum, çünkü ben aynı ben olacağım değil mi, bunu hesaba katsana "yaparım" diyorsun ama o an gelince çuvallıyorsun. ben şimdi bir öğütme makinasına dönüştüm aslında. hayır, bilgi değil yemek öğütme makinası: un kurabiyeleri, kekler, çilek, kuru kayısı, yoğurtlu salça, hepsi ağzımdan içeri giriyor, ben sanki bir ağızdan ibaret oldum, ruhum sanki cılız kalmış da yiyerek bir şeyi sağlamlaştırıp içimi dolgunlaştırmaya çalışıyor gibiyim, ihtiyaç, ihtiyaç. ama ruhum değil de vücudum gerçekten sağlamlaştı, iki geniş omuza sahibim, bunu kimse bilmez ama ben çok gurur duyarım onlarla, şimdi ötesi de sağlamlaştı, yani genişçe bir kız oldum, tabi ben bunun farkında bile değildim, insan fark etmezse zannediyor ki kendisi hep eski kendisi oysa öyle değil işte.
Cuma, Mayıs 04, 2007
uf -yalan izdiva: kendi bokunda debelenmek
ya ben çok sıkıldım en başta kendimden. öyle ki bir yaşıtım arkadaş görsem kollarına atılıcam diyeceğim ki: ayyy hayır hayatta bırakmam seni hadi hadi konuş benimle içmeye gidelim lütfen lütfen çooook sıkıldım spor yapalım dans edelim ya da bilmiyorum... her neyse sıkılmamın nedeni sürekli kafamda kendimle başbaşa olmam ve artık kendim hanımefendi tüm ilginçliğini kaybetti, öyle ki beni eğlendiremiyor hayır, yaptığı tüm espriler önceden yapılmış oluyor, konuşma biçimi de beni çok sıktı hele hele konular baydı beni resmen ay kafayı yiyeceğim sürekli içimde konuşan biri aptal aptal, konuşma konularını size söylesem kıçınızla gülersiniz ki bu konular zaten başlı başına ne kadar sıkılmış olduğumu gösteriyor:
benim meziyetlerim
kilo versem ne kadar güzel olurum
keşke şu bana yazsa belki de yazıyordur
ben keşke patinajcı olsaydım
şarkıcı olsam kimlerle polemiğe girerdim
evet evet hep kendi bokumla oynardım ama kararında. bu artık içinde debelenmek oldu. ne yapsam yapayım kafamdaki salak ses susmuyor. ondan baydım ama içimden bir şey yapmak gelmiyor. elimden hiçbir şey gelmiyor. insanın sonsuza dek içindeki aptal konuşmaları dinlemek zorunda oluşu, içindeki sıkıcı insanı bir başkasıyla değiştiremeyecek oluşu ne kötü. bir turn off tuşuna bile razıyım.
benim meziyetlerim
kilo versem ne kadar güzel olurum
keşke şu bana yazsa belki de yazıyordur
ben keşke patinajcı olsaydım
şarkıcı olsam kimlerle polemiğe girerdim
evet evet hep kendi bokumla oynardım ama kararında. bu artık içinde debelenmek oldu. ne yapsam yapayım kafamdaki salak ses susmuyor. ondan baydım ama içimden bir şey yapmak gelmiyor. elimden hiçbir şey gelmiyor. insanın sonsuza dek içindeki aptal konuşmaları dinlemek zorunda oluşu, içindeki sıkıcı insanı bir başkasıyla değiştiremeyecek oluşu ne kötü. bir turn off tuşuna bile razıyım.
Pazar, Nisan 29, 2007
neredeyse bitkisel bir hayat sürüyorum ama içimde binbir soru dönemi başladı. binbir soru dönemi kötü bir dönemdir ama onun içinde yaşarken bu dönemden nefret etmenize rağmen bu dönemden çıkmayı "rahata kaçmak" saydığınız için kendinizi bu dönemden bile bile KAÇMAMAYA zorlarsınız. benim her zamanki dilimle size bu dönemden bahsetmem ondan çıkmaya başladığımı gösteriyor, en azından en aşırı, en şiddetli, en uçarı dönemi atlatıp basit sorgulamalar dönemine yumuşak bir geçiş yapıyorum.
en son cuma günü, o kadar iyiydim ki, akşamüstü taksim'de gloria jeans gibi avrupai (mi desem), pahalı ve güzel bir yerde karamelli kahve gibi değişik ve güzel bir içecek içiyordum, teras'ta oturuyor oluşumuz, yanımızda şıvgın'ın oturuyor oluşu, sonra dört kişi bir arkadaşlık denizi içinde rahatça ve kahkahalar ve espiriler ve telefon konuşmaları ve "take away cup" gibi salakça şeyler üzerine yapılmış güveeeeen... ve iyi olma haliyle bezenmiş konuşmalar. sonra... aksaray!!
ve orda bir kitap. o kitap ise (üst paragrafın havasından kurtulmam lazım endişelerimi size anlatabilmem için önce o endiseleri yeniden yaşamam gerek) batı karşıtı dinci bir kitaptı. neyse, konu neydi ben söyleyeyim: tüketim toplumu bir. avrupa ve amerika'nın üstümüzde oynadığı oyunlar iki. insanların ruhtan uzaklaşması her şeyin her şeyin yalan olması üç. "demokrasi", "laiklik" "eşitlik" gibi şeylerin uydurulmuş, gerçeğin kuranda olması (bunu yazarken tepkilere karşı elim gitmiyor, öyleyse diyelim ki böyle bir iddia var) (oysa ki çoğu kimse buna inanıyor, ben de inanıyorum, şimdi.) her neyse öte yandan ülkemizin içinde bulunduğu karışık durum, benim mitinglere gitmeyi bir görev saymam, sonra bugün durakta bir çocuk "dinsiz hepsi"dedi, ama bu kısım önemsiz.
ya üstteki paragraf baya başarısız oldu, değil mi? tamam o zaman bu yazıyı burda keselim. çünkü ben şu an binbir soru döneminde kafamı hangi sorular kurcaladı bunun yanıtını size tam veremiyorum. veremiyorum çünkü ben o dönemde yazar gibi düşünmedim. hislerimle düşündüm. çünkü azıcık konuşsam bu konuşmam yalanlardan oluşuyormuş gibi gelecekti. üf bu kısmı da çok kötü oldu. neyse, buna da son veriyorum.
hah, örneğin doris'ten mail aldım. bana ne anlatmış biliyor musunuz, evindeki bilmemne aletini, almış, onu anlatmış.
neyse belki de bu dünyanın gidişatı, toplumsal dinamiklerle falan ilgili olabilir. haha, toplumsal dinamikler ne de uyduruk bir sözcük, mesela "bürokratik elit". ben yıllar önce onuray mete'ye bir kağıda yatakhane dinamiklerini çizmiştim, şema yani, çünkü o zaman da o kadar uyduruktuk, mesela: burda da şu ve şunun tarafından sevilmeyenler yatıyor. şu bölge, sağ köşe yani, şunun ve şunun dedikodusunun yapıldığı yer. ayy, ne alakası var ezgi söyler misin?? onuray mete, onuray mete, git gözüm seni görmesin, hiç sevmiyorum seni hiç. (araya da sıkıştırıverdim.)
ya bu arada bir rüya gördüm dün gece, gündüz rüyalar aleminde yaşamanın bir devamı olarak (hayatım bir rüyada gibi geçiyor) ama bu rüya çok güzeldi, hiç bitmesin istedim. bi kere parça parça, karman çorman bir rüyaydı. sonra yine samatya'da kaybolma parçası içine girdiği için çok güzeldi.
Samatya'da Kaybolma'da ben kayboluyorum. bir yer adı arıyorum ve değişik değişik otobüsler, metro istasyonları görüyorum. bu arada kaybolduğum yerin görüntüsünün samatya ile yakından uzaktan bir bağlantısı yok. bu esnada enfes şehir görüntüleri, kanallar, kanallar üzerinde gece gece kayan taksiler, yeşilköy'ü ormanımsı bir yer gibi görme, metro yeraltı istasyonlarında bowling topları, nihan'ların evi olduğu iddia edilen yerin bir polonya gettosuna benzemesi gibi ilginç, hoş, yürek hoplatıcı görsel öğeler var. bu rüya dizisi çok sık girer rüyalarıma. bir de yapmak isteyip de yapamama parçası var ki o çok gıcık. basket topunu sektirememe, bağırmak isteyip de sesinin çıkmamaması.
bu rüya yüzünden uyanamadım be.
en son cuma günü, o kadar iyiydim ki, akşamüstü taksim'de gloria jeans gibi avrupai (mi desem), pahalı ve güzel bir yerde karamelli kahve gibi değişik ve güzel bir içecek içiyordum, teras'ta oturuyor oluşumuz, yanımızda şıvgın'ın oturuyor oluşu, sonra dört kişi bir arkadaşlık denizi içinde rahatça ve kahkahalar ve espiriler ve telefon konuşmaları ve "take away cup" gibi salakça şeyler üzerine yapılmış güveeeeen... ve iyi olma haliyle bezenmiş konuşmalar. sonra... aksaray!!
ve orda bir kitap. o kitap ise (üst paragrafın havasından kurtulmam lazım endişelerimi size anlatabilmem için önce o endiseleri yeniden yaşamam gerek) batı karşıtı dinci bir kitaptı. neyse, konu neydi ben söyleyeyim: tüketim toplumu bir. avrupa ve amerika'nın üstümüzde oynadığı oyunlar iki. insanların ruhtan uzaklaşması her şeyin her şeyin yalan olması üç. "demokrasi", "laiklik" "eşitlik" gibi şeylerin uydurulmuş, gerçeğin kuranda olması (bunu yazarken tepkilere karşı elim gitmiyor, öyleyse diyelim ki böyle bir iddia var) (oysa ki çoğu kimse buna inanıyor, ben de inanıyorum, şimdi.) her neyse öte yandan ülkemizin içinde bulunduğu karışık durum, benim mitinglere gitmeyi bir görev saymam, sonra bugün durakta bir çocuk "dinsiz hepsi"dedi, ama bu kısım önemsiz.
ya üstteki paragraf baya başarısız oldu, değil mi? tamam o zaman bu yazıyı burda keselim. çünkü ben şu an binbir soru döneminde kafamı hangi sorular kurcaladı bunun yanıtını size tam veremiyorum. veremiyorum çünkü ben o dönemde yazar gibi düşünmedim. hislerimle düşündüm. çünkü azıcık konuşsam bu konuşmam yalanlardan oluşuyormuş gibi gelecekti. üf bu kısmı da çok kötü oldu. neyse, buna da son veriyorum.
hah, örneğin doris'ten mail aldım. bana ne anlatmış biliyor musunuz, evindeki bilmemne aletini, almış, onu anlatmış.
neyse belki de bu dünyanın gidişatı, toplumsal dinamiklerle falan ilgili olabilir. haha, toplumsal dinamikler ne de uyduruk bir sözcük, mesela "bürokratik elit". ben yıllar önce onuray mete'ye bir kağıda yatakhane dinamiklerini çizmiştim, şema yani, çünkü o zaman da o kadar uyduruktuk, mesela: burda da şu ve şunun tarafından sevilmeyenler yatıyor. şu bölge, sağ köşe yani, şunun ve şunun dedikodusunun yapıldığı yer. ayy, ne alakası var ezgi söyler misin?? onuray mete, onuray mete, git gözüm seni görmesin, hiç sevmiyorum seni hiç. (araya da sıkıştırıverdim.)
ya bu arada bir rüya gördüm dün gece, gündüz rüyalar aleminde yaşamanın bir devamı olarak (hayatım bir rüyada gibi geçiyor) ama bu rüya çok güzeldi, hiç bitmesin istedim. bi kere parça parça, karman çorman bir rüyaydı. sonra yine samatya'da kaybolma parçası içine girdiği için çok güzeldi.
Samatya'da Kaybolma'da ben kayboluyorum. bir yer adı arıyorum ve değişik değişik otobüsler, metro istasyonları görüyorum. bu arada kaybolduğum yerin görüntüsünün samatya ile yakından uzaktan bir bağlantısı yok. bu esnada enfes şehir görüntüleri, kanallar, kanallar üzerinde gece gece kayan taksiler, yeşilköy'ü ormanımsı bir yer gibi görme, metro yeraltı istasyonlarında bowling topları, nihan'ların evi olduğu iddia edilen yerin bir polonya gettosuna benzemesi gibi ilginç, hoş, yürek hoplatıcı görsel öğeler var. bu rüya dizisi çok sık girer rüyalarıma. bir de yapmak isteyip de yapamama parçası var ki o çok gıcık. basket topunu sektirememe, bağırmak isteyip de sesinin çıkmamaması.
bu rüya yüzünden uyanamadım be.
Salı, Nisan 24, 2007
yine bireysel yine bireysel bir yazı
merhaba bugün yine aydan olumsuz etkiler aldım. içimde garip duygular cirit attı durdu.
böyle zamanlarda kendimi öldürebileceğimi düşünmek beni rahatlatabiliyor. o zaman her şey bana çok komik geliyor ve kafamda beni rahatsız eden duygulanmalar bir anda ciddiyetini kaybediyor. "ehhh, son çare, baktım olmuyor, ölüveririm biter." gibi saçma düşünce bana huzurumu geri veriyor. sonra dışarı çıkmak ve hiçbir şey düşünmemek de çok iyi oluyor. örneğin bir ara bir çocuk vardı ben aslında onu sevmiyordum ama o da beni sevmeyince ona aşık olmuştum. çünkü her şey ama her şey benim olsun istiyordum ve o bana değil başkasına ilgi duyuyordu. sonumuz ne oldu? ben kıskanç bir kadın gibi davrandım, hayalimde sevdiğim çocuğu kendimi öldürmekle tehdit ettim. hatta hayalimde kendimi öldürdüm ve o arkamdan ağlıyor, fotoğraflarıma bakıyordu. bu hayali uzun bir süre sürdürdüm. sonra aslında onu değil başkasını istediğimi fark ettim. bu kimdi?? şöyle bir şeydi: bir çocuk, bana polarını veriyor. ben bu poları her yerde taşıyorum, gündüz ve gece yatarken. ben de ona rumca şarklar söylüyorum. çünkü ben çok güzel rumca şarkı uydurabiliyorum. işte böyle bir aşk uydurdum ve hep bu aşkı istedim. bir yandan da diyordum ki ne kadar çocukmuşum. çünkü görüyordum ki aslında diğer yarım olmayan birini istemek çok bencillik, hem de çok. sıkıntıdan türemiş bir aşk. yine de siz biliyorsunuz ki günümüzde ne yazık ki herkes herkesi istiyor. clublar partiler...
check upon it gençlik!!!!!
böyle zamanlarda kendimi öldürebileceğimi düşünmek beni rahatlatabiliyor. o zaman her şey bana çok komik geliyor ve kafamda beni rahatsız eden duygulanmalar bir anda ciddiyetini kaybediyor. "ehhh, son çare, baktım olmuyor, ölüveririm biter." gibi saçma düşünce bana huzurumu geri veriyor. sonra dışarı çıkmak ve hiçbir şey düşünmemek de çok iyi oluyor. örneğin bir ara bir çocuk vardı ben aslında onu sevmiyordum ama o da beni sevmeyince ona aşık olmuştum. çünkü her şey ama her şey benim olsun istiyordum ve o bana değil başkasına ilgi duyuyordu. sonumuz ne oldu? ben kıskanç bir kadın gibi davrandım, hayalimde sevdiğim çocuğu kendimi öldürmekle tehdit ettim. hatta hayalimde kendimi öldürdüm ve o arkamdan ağlıyor, fotoğraflarıma bakıyordu. bu hayali uzun bir süre sürdürdüm. sonra aslında onu değil başkasını istediğimi fark ettim. bu kimdi?? şöyle bir şeydi: bir çocuk, bana polarını veriyor. ben bu poları her yerde taşıyorum, gündüz ve gece yatarken. ben de ona rumca şarklar söylüyorum. çünkü ben çok güzel rumca şarkı uydurabiliyorum. işte böyle bir aşk uydurdum ve hep bu aşkı istedim. bir yandan da diyordum ki ne kadar çocukmuşum. çünkü görüyordum ki aslında diğer yarım olmayan birini istemek çok bencillik, hem de çok. sıkıntıdan türemiş bir aşk. yine de siz biliyorsunuz ki günümüzde ne yazık ki herkes herkesi istiyor. clublar partiler...
check upon it gençlik!!!!!
Çarşamba, Nisan 18, 2007
başkaları ne biçim şarkı tüketiyor ben bu konuda da çok kararsızım. neyse yine de size indirdiğim bazı şarkıların adlarını yazmak istiyorum. bakın, ben öyle müthiş bir kız çocuğuyum ki bir şarkıyı iyice dinlemeden, onun suyunu çıkarmadan ötekine geçmem. bu yüzden birer birer. severek. tadını çıkararak. bu seferki takıntılı olduğum şarkılar. yani her zaman sevdiklerimi indirdim:
pixies hey, jeff buckley last goodbye, beyonce check upon it.
bunlar bugünküler. dün de morrisey i like youyu indirdiydim. ve regina spektor pavlovs daughter, bu ali var ya, o bana bu kadını söylediydi, amanın harika bi kadın bu ya. her neyse, bi de bjork ama ondan indirdiklerimi daha dinlemedim. çünkü sıkılıyorum. tamam, bazen sıkılıyorum.
her neyse az önce ayıldığım bayıldığım check upon it bitti:((( yaaaaaaaaaaaaa. neyse yine çalarız. yihuuu:))) bu şarkının bende özel bir yeri var. haaayır hayır aşkla ilgili değil tabi ki:))) hemen öyle anladınız di mi sizi minik çakallar?? ama hayır, öyle değil.
neyse boş bir yazı oldu. bugün yatakhanede yine eskisi gibi şişe çevirmece oynadık öğleden sonra. bu sefer bana biraz saçma geldi. her şeyimi kız arkadaşlarıma anlatmamam lazımmış gibi geldi. garipsedim. yine de her şeyimi anlattım oyun gereği. aman.
pixies hey, jeff buckley last goodbye, beyonce check upon it.
bunlar bugünküler. dün de morrisey i like youyu indirdiydim. ve regina spektor pavlovs daughter, bu ali var ya, o bana bu kadını söylediydi, amanın harika bi kadın bu ya. her neyse, bi de bjork ama ondan indirdiklerimi daha dinlemedim. çünkü sıkılıyorum. tamam, bazen sıkılıyorum.
her neyse az önce ayıldığım bayıldığım check upon it bitti:((( yaaaaaaaaaaaaa. neyse yine çalarız. yihuuu:))) bu şarkının bende özel bir yeri var. haaayır hayır aşkla ilgili değil tabi ki:))) hemen öyle anladınız di mi sizi minik çakallar?? ama hayır, öyle değil.
neyse boş bir yazı oldu. bugün yatakhanede yine eskisi gibi şişe çevirmece oynadık öğleden sonra. bu sefer bana biraz saçma geldi. her şeyimi kız arkadaşlarıma anlatmamam lazımmış gibi geldi. garipsedim. yine de her şeyimi anlattım oyun gereği. aman.
Pazar, Nisan 08, 2007
evet artık sizin beni iyice aptal zannettiğinizi biliyorum çünkü edebiyat öğretmenimiz sürekli kendinden bahsedenlerin eskiden aptal olarak kabul edildiğini, şimdi ise farklıymış gibi göstermenin kendini pek bir prim yaptığını söyledi.
ben de tabi ki bunu aşabilmek isterdim. şimdi kafamdaki şeylerden biri bu: sorumluluk. çaba. başkalarının mutluluğu için çalışma. gerçek sevgi. öte yandan bir yanım da diyor ki salla gitsin böyle şeyleri. sen sensin ve ne yapalım ki böylesin. kendini törpülemeye ve sindirmeye çalışma. öte yandan boş hayallerden ve yalanlardan sıyrılmam gerektiğini biliyorum. bana sunulan şeyleri reddetmem gerektiğini de. yazı yazarken kendim aracılığıyla güzelin ve düşündürücünün bir bileşimini sunmak. bu öyle havadan yapılabilecek bir şey değil.
heeer neyse. benim yazıya oturuş amacım farklı. istanbul. daha doğrusu istanbul'da yaşamanın getirdiği ağırlık. bıkkınlık. içinde dinmeyen ve içinden değil, dışarıdan sana her gün aşılanan hüzün. kings of convenience şarkılarının hafifliği yaşayamaz istanbul'da. nerede? tünel, pera, adalar (?_ emin değilim) belki evet buralarda yine yaşayabilir. oysa kimbilir isveç'te insan ne kadar hafif olur ve bunun farkına bile varmadan yaşar gider...
istanbul sana her gün olmamışlığı gösteriyor. renkli gazete küpürleri, magazinciler ve adları herkesin dilinde siyasetçiler. ezgi trak'ımla konuştuk bu konuyu. onu da bir zamanlar ne kadar çok seviyordum. hala seviyorumdur herhalde ama o zamanlar sevgimi bir coşku biçiminde hissedebilirdim. şimdi sevgimi gönlümce yaşayabileceğim, düşünebileceğim vaktim pek yok ya da ruh halim buna müsait değil. sadece c.yi bir kerecik, çooook hafif, özlemiştim. o kadar, başka kimseye sevgi mevgi hissetmedim. zaten o kadar saldım ki 100 kilo oldum, değil sevgime özen göstereyim. herrr neyse!!! konuyu dağıtıyorum a..na koyiyim. neyse biz bunu e.t.yle konuştuk, çıtlattık. o isyan etti, dolmuş'ta gördüğü ve onu çok sinirlendiren bir adama. sinirini bozmuşlar çocuğun, adam diyormuş ki "kanyon'a buz pisti açıldı gidelim." götübokluya bak diyor, neyine senin kanyon, diyor. valla benim otobüsümde pek öyle şeyler olmuyor e.t.ciğim dedim. benim otobüstekileri biliyorsun. evet dedi, suratını asarak. her neyse, şu istanbul garip, büyüklerimizin de dediği gibi binbir çeşit insan. öyle ki bana sözcüklerin yaşananları hiçbir zaman tam yansıtmadığını, insanları anlamanın imkansız olduğunu düşündürdü. her neyse, yine de e.t.yi anladım ben tam olarak. benim de farklı bir konuyla ilgili düşüncelerim var. son zamanlarda gazete eklerine sardım, örneğin hürriyet. böyyyyk! o nasıl bir yaşam??? istemiyor yine de içine çekiliyorum giderek. zevk alıyorum neredeyse bundan. neyse, peki kim demişti şu sözü, bir kitapta mı yazıyordu, yoksa bir köşeyazısında mı:
topluca yapılan mış gibi ayinleri.
bu söz bana varolmayan bir dünyanın insanlarını düşündürüyor, iç karartıcı, yapay insanlar. kim onlar? gerçi gülben ergen de şarkı yazmış cevap gibi. "ben mış gibi yapmam." demek ki biri o. peki ya diğerleri kim, o grupla tanışmayı çok istiyorum.
şimdi denklik bürosunu siz belki hatırlıyorsunuz. venedik ve floransa'da geçirdiğim o güzel günlerden size de bahsettim. işte o günler geri gelsin isterim. sadece görüntü ve kokular bende heyecan uyandırırdı, sorunsuz bir dünyaydı dünya ve sanat eserleri de ona uygun veriliyordu. (mu?)
ama bunu her düşünüşümde "böyle yaşaman imkansız" lafı geliyor aklıma.
ben de tabi ki bunu aşabilmek isterdim. şimdi kafamdaki şeylerden biri bu: sorumluluk. çaba. başkalarının mutluluğu için çalışma. gerçek sevgi. öte yandan bir yanım da diyor ki salla gitsin böyle şeyleri. sen sensin ve ne yapalım ki böylesin. kendini törpülemeye ve sindirmeye çalışma. öte yandan boş hayallerden ve yalanlardan sıyrılmam gerektiğini biliyorum. bana sunulan şeyleri reddetmem gerektiğini de. yazı yazarken kendim aracılığıyla güzelin ve düşündürücünün bir bileşimini sunmak. bu öyle havadan yapılabilecek bir şey değil.
heeer neyse. benim yazıya oturuş amacım farklı. istanbul. daha doğrusu istanbul'da yaşamanın getirdiği ağırlık. bıkkınlık. içinde dinmeyen ve içinden değil, dışarıdan sana her gün aşılanan hüzün. kings of convenience şarkılarının hafifliği yaşayamaz istanbul'da. nerede? tünel, pera, adalar (?_ emin değilim) belki evet buralarda yine yaşayabilir. oysa kimbilir isveç'te insan ne kadar hafif olur ve bunun farkına bile varmadan yaşar gider...
istanbul sana her gün olmamışlığı gösteriyor. renkli gazete küpürleri, magazinciler ve adları herkesin dilinde siyasetçiler. ezgi trak'ımla konuştuk bu konuyu. onu da bir zamanlar ne kadar çok seviyordum. hala seviyorumdur herhalde ama o zamanlar sevgimi bir coşku biçiminde hissedebilirdim. şimdi sevgimi gönlümce yaşayabileceğim, düşünebileceğim vaktim pek yok ya da ruh halim buna müsait değil. sadece c.yi bir kerecik, çooook hafif, özlemiştim. o kadar, başka kimseye sevgi mevgi hissetmedim. zaten o kadar saldım ki 100 kilo oldum, değil sevgime özen göstereyim. herrr neyse!!! konuyu dağıtıyorum a..na koyiyim. neyse biz bunu e.t.yle konuştuk, çıtlattık. o isyan etti, dolmuş'ta gördüğü ve onu çok sinirlendiren bir adama. sinirini bozmuşlar çocuğun, adam diyormuş ki "kanyon'a buz pisti açıldı gidelim." götübokluya bak diyor, neyine senin kanyon, diyor. valla benim otobüsümde pek öyle şeyler olmuyor e.t.ciğim dedim. benim otobüstekileri biliyorsun. evet dedi, suratını asarak. her neyse, şu istanbul garip, büyüklerimizin de dediği gibi binbir çeşit insan. öyle ki bana sözcüklerin yaşananları hiçbir zaman tam yansıtmadığını, insanları anlamanın imkansız olduğunu düşündürdü. her neyse, yine de e.t.yi anladım ben tam olarak. benim de farklı bir konuyla ilgili düşüncelerim var. son zamanlarda gazete eklerine sardım, örneğin hürriyet. böyyyyk! o nasıl bir yaşam??? istemiyor yine de içine çekiliyorum giderek. zevk alıyorum neredeyse bundan. neyse, peki kim demişti şu sözü, bir kitapta mı yazıyordu, yoksa bir köşeyazısında mı:
topluca yapılan mış gibi ayinleri.
bu söz bana varolmayan bir dünyanın insanlarını düşündürüyor, iç karartıcı, yapay insanlar. kim onlar? gerçi gülben ergen de şarkı yazmış cevap gibi. "ben mış gibi yapmam." demek ki biri o. peki ya diğerleri kim, o grupla tanışmayı çok istiyorum.
şimdi denklik bürosunu siz belki hatırlıyorsunuz. venedik ve floransa'da geçirdiğim o güzel günlerden size de bahsettim. işte o günler geri gelsin isterim. sadece görüntü ve kokular bende heyecan uyandırırdı, sorunsuz bir dünyaydı dünya ve sanat eserleri de ona uygun veriliyordu. (mu?)
ama bunu her düşünüşümde "böyle yaşaman imkansız" lafı geliyor aklıma.
Perşembe, Mart 29, 2007
arkadaşım bana yıllık yazmış ve şöyle diyor: insana huzur veren birisin. aslında buna bugüne kadar katılmıyordum artık evet katılıyorum. diyordum ki huzursuzlukla dolu ben nasıl başkalarına huzur verebilirim saçma. oysa bugün içimi kemiren bir dertten tam 2006 yılının 22 ocak günü yazdığım bir yazı sayesinde kurtuldum.
bu dert canberk adlı aptal çocukla ilgiliydi. beni konuşmaya değer bulmuyordu. çünkü ben komünizmi onun kadar iyi bilmiyordum. değil komünizmi, ona göre hiçbir şeyi bilmiyordum. bu da beni üzüyordu. şimdiye kadar akıllı fakat pek kitap okumayan biriydim kendime göre. canberk'le tanıştıktan sonra ise aptal olduğumu da anlamıştım. bunun legally blonde filmi vari bir sıkıntı olması da beni bir kat daha üzüyordu. öyle ya, onun ne kadar ulvi dertleri vardı, bense "ben aptalım galiba" diye üzülüyordum. bu sıkıntımı nasıl mı yendim? evet bir yazıyla. anafikri "ne olursan ol intihar edemezsin ya değerli olmak zorundasın" olan bir yazıyla. kısacası bu bilge yazım "boşver" diyor bana.
işte huzurumu bana iade eden o yazım:
http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yuzeysel-isler-gunluk-gazetesi.html
bu dert canberk adlı aptal çocukla ilgiliydi. beni konuşmaya değer bulmuyordu. çünkü ben komünizmi onun kadar iyi bilmiyordum. değil komünizmi, ona göre hiçbir şeyi bilmiyordum. bu da beni üzüyordu. şimdiye kadar akıllı fakat pek kitap okumayan biriydim kendime göre. canberk'le tanıştıktan sonra ise aptal olduğumu da anlamıştım. bunun legally blonde filmi vari bir sıkıntı olması da beni bir kat daha üzüyordu. öyle ya, onun ne kadar ulvi dertleri vardı, bense "ben aptalım galiba" diye üzülüyordum. bu sıkıntımı nasıl mı yendim? evet bir yazıyla. anafikri "ne olursan ol intihar edemezsin ya değerli olmak zorundasın" olan bir yazıyla. kısacası bu bilge yazım "boşver" diyor bana.
işte huzurumu bana iade eden o yazım:
http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yuzeysel-isler-gunluk-gazetesi.html
Çarşamba, Mart 21, 2007
e.t,
çok sevdiğimiz belçika'nın, diğer avrupa ülkelerinden ayrı tuttuğumuz, ikinci ülkemiz gibi gördüğümüz belçika'nın ruanda katliamının baş sorumlusu olduğunu öğrendim bugün. ne yazık ki ülkelere güvenilmiyor. ikiyüzlülükleri ortaya çıkıyor. yalnızca insanlara güvenebiliriz aslında ezgi trak. fakat insanlar da bazen istemeden de olsa yaşananları saklayabiliyorlar. örneğin belçikalı coğrafya hocası avrupa birliğini anlatırken "barışın garantörü" vs laflar etmeseydi, açık açık bizim ülkemiz şuna şuna da sebep olmuştur tarihinde deseydi, daha iyi olurdu. gerçi bunu herkesten iyi biliyor.
belçika belçika diye bu ülkeyi bu kadar yücelttiğim için okurlarımdan özür dilerim ama tabi hala jacques brel'e, şirinlere, saksafona, leffe'e ve celine'e saygım sonsuz.
çok sevdiğimiz belçika'nın, diğer avrupa ülkelerinden ayrı tuttuğumuz, ikinci ülkemiz gibi gördüğümüz belçika'nın ruanda katliamının baş sorumlusu olduğunu öğrendim bugün. ne yazık ki ülkelere güvenilmiyor. ikiyüzlülükleri ortaya çıkıyor. yalnızca insanlara güvenebiliriz aslında ezgi trak. fakat insanlar da bazen istemeden de olsa yaşananları saklayabiliyorlar. örneğin belçikalı coğrafya hocası avrupa birliğini anlatırken "barışın garantörü" vs laflar etmeseydi, açık açık bizim ülkemiz şuna şuna da sebep olmuştur tarihinde deseydi, daha iyi olurdu. gerçi bunu herkesten iyi biliyor.
belçika belçika diye bu ülkeyi bu kadar yücelttiğim için okurlarımdan özür dilerim ama tabi hala jacques brel'e, şirinlere, saksafona, leffe'e ve celine'e saygım sonsuz.
moda tasarımcısı ve dışişlerinde çalışan memur
bizim sınıfta canberk diye bir çocuk var. bir gün sosyoloji hocası bunun elinde bir kitap gördü, fransa kömünist partisinin bilmem ne dönem başkanının mıymış yanlış anlamadıysam neymiş. her şeye eleştiren gözlerle bakan kötümser sosyoloji hocası dedi ki taa fransalardan buraya gelmem gerekiyormuş demek ki bu adamın kitabını okuyan birini görmem için. her neyse. bu çocuk uluslararası ilişkilere girmek istiyor. dün ona ben de dışişlerine girmek isterim büyünce dedim. neden diyince seyahat etmenin farklı yerlerde yaşamanın güzel olacağını söyledim. o zaman turist rehberi ol dedi. bana şu
yaşıma kadar siyasetin s'siyle ilgilenmediysem şu yaşımdan sonra içinde siyaset, iktisat vs olan hiçbir şeyden anlayamayacağımı söyledi. aramızda uçurum olurmuş. ama istersem iyi bir moda tasarımcısı olabilirmişim. ya da iletişim sinema okuyabilirmişim. böyle söyledi. ben de ona dedim ki istersem azim ve kararlılıkla yaşamımı başka bir yöne çevirebilirim hiçbir şey için geç değil üstelik bana söylenenleri gerekli bilgiye sahip olunca anlayabilen biriyim. ama bana dedi ki hayatta olmazmış. ben kimmişim. ben de ağlamaya başladım. sıramın üstüne kapanıp ağlıyordum. içimden ağlamak geliyordu. bana selpak verdi başka da hiçbir yatıştırıcı söz söylemedi. onun dışında ona arka çıkan ve benimle "sen git milkshake'te dans et ne anlarsın sen." diye dalga geçen çocuklar da yatıştırıcı hiçbir şey söylemedi. sadece bugün biri yanıma geldi ve özür diledi.
ama bu olay bende derin yara açtı. bende suçluluk duyguları uyandırdı ve hala kendimi biraz kötü hissediyorum. arkadaşlarım böyle düşünmemem gerektiğini söylediler. ama olsun bana ne. kimsede hakkım kalsın istemem.
yaşıma kadar siyasetin s'siyle ilgilenmediysem şu yaşımdan sonra içinde siyaset, iktisat vs olan hiçbir şeyden anlayamayacağımı söyledi. aramızda uçurum olurmuş. ama istersem iyi bir moda tasarımcısı olabilirmişim. ya da iletişim sinema okuyabilirmişim. böyle söyledi. ben de ona dedim ki istersem azim ve kararlılıkla yaşamımı başka bir yöne çevirebilirim hiçbir şey için geç değil üstelik bana söylenenleri gerekli bilgiye sahip olunca anlayabilen biriyim. ama bana dedi ki hayatta olmazmış. ben kimmişim. ben de ağlamaya başladım. sıramın üstüne kapanıp ağlıyordum. içimden ağlamak geliyordu. bana selpak verdi başka da hiçbir yatıştırıcı söz söylemedi. onun dışında ona arka çıkan ve benimle "sen git milkshake'te dans et ne anlarsın sen." diye dalga geçen çocuklar da yatıştırıcı hiçbir şey söylemedi. sadece bugün biri yanıma geldi ve özür diledi.ama bu olay bende derin yara açtı. bende suçluluk duyguları uyandırdı ve hala kendimi biraz kötü hissediyorum. arkadaşlarım böyle düşünmemem gerektiğini söylediler. ama olsun bana ne. kimsede hakkım kalsın istemem.
Cumartesi, Mart 10, 2007
şu an christina aguileranın beautiful adlı şarkısını dinliyorum hadi bakalım dalga geçin o kadar güzel bir şarkı ki valla bayılıyorum ah ah.
her neyse cuma günü saçımı kestim kendim çok katlı bir kesim uzamıştı tabi güzel olmamıştı ben de kahküllerimi kısaltmak istedim ama baktım besmele modeli dediklerinden olmaya başladı ben de bıraktım yarısında ve şimdi çok değişik bir havaya bürümdü saçım yarısı besleme kahkülü dediklerinden yarısı püfür püfür havada oldu doğrusu yüzüme havalı ve mağrur bir ifade kattı. bunun dışında eskisi gibi çene hizasına getirdim saçlarımı uzun saç bana hiç yakışmıyor bu yüzden.
şimdi de snopp dogg pharellin beautifulu çalmaya başladı bu da ayrı bir güzellik hakkaten insan kendini rio plajında sanıyor. neyse. az önce bakterileri (hayatta kalmamızı saprofitlere borçluymuşuz harika değil mi) çalıştım ve 1. dünya savaşını çalışırken babama da wilson ilkelerini anlattım. insan bu dersi çalışırken hınçlanıyor itilaf devletlerine karşı.
i just wanted youu to know that you are really special o ya o ya o ya o ya...
bir dahaki yazımda size yeni geliştirdiğim kentçilik akımını anlatırdım ama bu yazı çok tatlı olduğu için gerizekalı akımlarımla onu bozmak istemiyorum.
hepininz kendinize iyi bakın.
her neyse cuma günü saçımı kestim kendim çok katlı bir kesim uzamıştı tabi güzel olmamıştı ben de kahküllerimi kısaltmak istedim ama baktım besmele modeli dediklerinden olmaya başladı ben de bıraktım yarısında ve şimdi çok değişik bir havaya bürümdü saçım yarısı besleme kahkülü dediklerinden yarısı püfür püfür havada oldu doğrusu yüzüme havalı ve mağrur bir ifade kattı. bunun dışında eskisi gibi çene hizasına getirdim saçlarımı uzun saç bana hiç yakışmıyor bu yüzden.
şimdi de snopp dogg pharellin beautifulu çalmaya başladı bu da ayrı bir güzellik hakkaten insan kendini rio plajında sanıyor. neyse. az önce bakterileri (hayatta kalmamızı saprofitlere borçluymuşuz harika değil mi) çalıştım ve 1. dünya savaşını çalışırken babama da wilson ilkelerini anlattım. insan bu dersi çalışırken hınçlanıyor itilaf devletlerine karşı.
i just wanted youu to know that you are really special o ya o ya o ya o ya...
bir dahaki yazımda size yeni geliştirdiğim kentçilik akımını anlatırdım ama bu yazı çok tatlı olduğu için gerizekalı akımlarımla onu bozmak istemiyorum.
hepininz kendinize iyi bakın.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)