Cumartesi, Aralık 10, 2011

bugün öğrendiklerim

1. Bir kadın hayır dediğinde, onun adı hayır'dır:

Bunun birçok karmaşık sebebi olabilir. Yani insan ille herkesle yatmak mı isteyecek? Hayır. Hayır demenin zevki kadar güzel bir şey yok. Hayır. Ve bunu kibar kibar, yavaş yavaş, hızlı hızlı söylebilirsiniz: hayır. Hayır. Hayır. Hayır.

Ve sonra isterseniz şu sebepleri sıralayın:

-Başka birine aşığım.
-3 gündür duş almadım.
-Kafamda sana söyleyemeyeceğim kadar özel bir şey var, sana söyleyemiyorum.
-Konsantre olamıyorum.

Ve asıl sebebi sakın ola söylemeyin:

-Senden hoşlanmıyorum.

İşte o zaman insanlığın karanlık, öfkeli yanını göreceksiniz. Plastik bardağınıza daha çok votka koyacak, gözünüzün içine ucuz ucuz bakıp daha çok "çok güzelsin" diyecek. Oysa ki biliyorsunuz ki normal bir insansınız. Güzel veya çirkin değilsiniz. Oyunbozansınız. Bu gece yalnız kalmak istiyorsunuz. Ve içinizden bir şey diyor ki, özgürce hayır diyen özgürce evet de der. Kendinden emin bir hayır veya kendinden emin bir evet, dünyanın en müthiş şeyidir. İçiniz kaynarken hayır demek ne kadar yazıksa, içiniz sopsoğukken evet demek de o kadar yazıktır.

Ve bir insan hayır dediğinde onun adı hayır'dır.

2- Radikal solcularla takılma sebeplerim:

Bugün yine antikapitalistlerleydim, aptal erasmuslların yanına gitmeden önce (Erasmuslar bence çok aptal, birkaç tanesi hariç.) Artık daha iyi hissediyorum kendimi antikapitalistlerin yanında. Bir tanesiyle epey konuştum. Ona radikal solcularla takılma sebeplerimi anlattım:

"Sınıflar arasındaki kesin sınırlar ortadan kalktı ya, ben de kendimi işçi sınıfıyla asla bir tutmazdım. Mezuniyetim yaklaşmadan önce sömürüleceğimi düşünmüyordum bile. Irkçılığa maruz kalmayacağımı düşünüyordum, ben beyazdım, ırkçılık siyahlar içindi. Okuyan bir kızdım, patriyarkanın şanssız kadınlar için olduğunu düşünüyordum. Bana tüketim konusunda verilen azıcık konfor hayal dünyasında yaşatıyordu beni. İlk düşüncemi mezuniyet çürüttü. Avukatlar da gayet sömürülebilirdi. Dünyanın en apolitik insanı doktor annem mitinge katılmıştı. Okul arkadaşım Cihan Kırmızıgül 2 yıldır içerdeydi. Konforum çok kırılgan temeller üzerindeydi. Asıl kapitalist ben değildim. Kendimi bir bok sanmıştım. Ben de Kunta Kinteydim :P

Çok da beyaz olmadığımı anlamam için, 2 hafta Almanya'ya, 3 ay Fransa'ya gitmem yetti.

Patriyarka'nın bana dokunmadığı fikrine ise şimdi kıçımla gülüyorum.

Bu yüzden işte, radikal solun beni de ilgilendirdiğine karar verdim. Ve onlarla takılmaya başladım."

Cuma, Aralık 09, 2011

Yorumlar

Bakın, yorum yapılmı önceki yazılarıma. Cevap verecektim ama hep internetime bir şey oldu ve veremedim ama yorumların hepisnden çok memnunum. Çok tatlı yorumlardı. Blogumu okumasını istediklerimin hepsi okuyor, ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı, anlıyor musunuz? Teyzecim, biliyuorum, sen de blogumu okuyorsun. Ve seni de çok ama çok seviyorum. Senin gibi bir teyzem olduğu için çok mutluyum. Ve sen evine arkdasşı gelecek olan insan, inşallah iyi geçmiştir canım. Sen de bedrosyan, çok tatlısın.

Hepinize iyi geceler dilerim... :))))))))))))))))))))))))))))))))!!!!!!!!!!!!!!!

Salı, Kasım 29, 2011

sağlıksız, tuhaf yanlarımı bırakmaya çalıştıkça böyle insanlarla karşılaşıyorum. sanki deliler alemi "hayıır, bizi öylece bırakıp gidemezsin!!" der gibi. huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar bana muhtaçmış gibi geliyor. herhalde kendimi dev aynasında gördüğümden. veya onlarda eski-öz kendimden bir şeyler bulduğumdan.

örneğin geçen sene gezi parkında çay bahçesinde otururken yanıma kendini eski bir tiyatrocu olarak tanıtan (yalan da söylemiyordu) çok şirin, çok yaşlı, kibar bir adamcağız geldi. o kadar duygulu ve tatlıydı ki onu gördükçe içim acıyordu. sonuç olarak baş harflerimden oluşan bir akrostiş yazdı, bana her hafta 50 lira karşılığında seks teklif etti ve kabul etmeyince ağladı. eve gidip uzun uzun yıkandım, kendimi bir çocuk tarafından taciz edilmiş gibi hissediyordum.

buraya geldiğimde amélie nothomb'un "les catallinaires" diye bir kitabını okumuştum. güzel ve gözden ırak bir kır evinde son yıllarını başbaşa geçirmeye karar vermiş yaşlı bir çiftin hikayesiydi. bir gün gayet soğuk, nemrut, sıkıcı, aşırı derecede de kaba bir adam olan, hiç konuşmayan komşuları doktor palamede bunların kapısını çalar, tam 2 saat oturur, kalkar gider. derler ki herhalde hoşgeldin ziyaretine geldi bizi. ama ertesi gün yine gelir, ertesi gün yine gelir, hastalık filan dinlemez yine gelir, tam 2 saat kalkmak bilmez. bu tuhaf durum yaşlı çiftin çocukları gibi sevdikleri ve inzialarında tek görmek istedikleri kişi olan öğrencileri claire'i de onlardan uzaklaştırır. çünkü claire, böyle iğrenç bir adamın arkadaşlıklarından hoşlandıklarına göre bu çiftin de artık bunamış olduğunu düşünmüştür. gitgide yaşamlarındaki en büyük sorun haline gelir. ancak erkek, sadece kibarlığından ve iyi eğitimden dolayı kapıyı açmamazlık edemez. en sonunda palamede'in yaşamda hiçbir şeyden zevk alamayan biri olduğu ortaya çıkar.

bunları niçin dedim? belki de abarttığım için. geçen gün bir fransız çocukla tanıştım. çocuk tanışır tanışmaz "ailemin evine gel (epey turistik bir yerde oturuyorlar), annemle babamla tanış, yabancıları çok severler, seni gezdireyim" dedi. ben de çok şaşırarak ve sevinerek kabul ettim. o da bunu her yabancı öğrenci için yaptığını söyledi. ertesi gün yine buluştuğumuzda, çocuğun deli olduğuna kanaat getirdim. çünkü insanı inanılmaz bir baskı altında tutuyordu. iki dakikada bir "ama geleceksin değil mi? bahane kabul etmem!!" diyordu. akşam zorla bulunduğum yere geldi ve üstelik orayı beğenmedi ve sürekli bir şeyler empoze etmeye çalıştı. ben başka insanlarla konuşmaya çalışıyordum, çünkü sürekli kulağıma bir şeyler söylüyordu. sonradan öğrendim ki konuşmaya çalıştığım insanlara "o benimle beraber, gidin" filan demiş. "aramızdaki arkadaşlık yıllar boyu sürsün, ben türkiye'ye geleyim, efes'e gidelim" bu cümleyi 15 kere tekrar etti. sonuç olarak o gece ailesinin evine gitmemeye karar verdim. çünkü yaptığı iyiliklerle övünüyordu ve ben oraya gitsem, muhtemelen ona borçlu olduğumu düşünerek benden daha fazla şey isteyecek. (sonra yarım saatte bir arayıp "seninle konuşmam gereken şeyler var" dedi.)

şimdi benim sorunum ailesinin evine gitmek istemediğimi nasıl söyleceğimde. aslında her şeyi açık açık söylemeye karar vermiştim ki, şu rüyayı gördüm. rüyalarım bana işkence etmeyi sever de:

buradaki en yakın faslı kız arkadaşım gelmiş. "ezgi, senden artık hiç hoşlanmıyorum. seninle arkadaş olmamız mümkün değil. çünkü sen çok ama çok beceriksizsin ve para konusunda küçük hesapların var. soğudum ben senden" diyor.

bu duygu bana hiç yabancı değildi. yıllar yılı kız arkadaşlarıma yaranmaya çalışmış, fazla üzerlerine düşerek onları bıktırmışım. kız arkadaşların sıkılganlığını, uçarılıklarını benden iyi kim bilebilirdi? ama şimdi idare eder gibiydim, kalbimde fırtınalı heyecanlar yoktu artık. biliyordum az çok insanların neyi sevip neyi sevmediğini.

ama bu rüya, "kimseyi incitme çünkü bir gün sana döner, seni de üzerler" işareti miydi? neydi?

Cumartesi, Kasım 19, 2011

politika, aşk, teoman

huhu, ne biçim bir başlık oldu.

bugün antikapitalist partinin arjantin'le ilgili formasyonuna gittim. dediler: "sen neden burdasın?" dedim: "ben hiç politik bir insan değilim, bundan suçluluk duyuyorum" dediler: "markizm ahlaka dayalı bir şey değildir". sonuçta neden orda olduğumu anlamadılar.

sonra bir partiye gittim. yeni bir çocuktan hoşlanıyorum. bana azıcık karşılık verir gibi oldu, sonra gitti, uçtu. ben de benden karşılık bekleyenlerle konuştum. onlara o çocuğu anlattım.

http://www.youtube.com/watch?v=oD5sSe-rGWA&ob=av2e

işte teoman'ın en sevdiğim şarkısı. çok seviyorum bu şarkıyı. içim üşüyor bu şarkıyı dinlerken.

bir arkadaşıma bir şarkı yazmış yollamıştım, sonra çok üzüldüm çünkü o şarkı ona umutsuzluk veriyordu, oysa ben ona umut vermek istemiştim, kesinlikle ukalalık yapmak istememiştim...

bazen aynen şöyle hissediyorum:

bana yoksun, biliyorum, usul usul eriyorum,
kararıyor gözlerim hep, yorgunum

evet teoman ne kadar haklı. gelip benimle öyle konuşan insanlar var, asla beğendiğim çocuklardan karşılık göremiyorum, hep beğenmediklerimden karşılık görüyorum, onlar da sanırım benimle çirkinim diye konuşuyorlar, hani kolayca tavlanır diye ve çok üzülüyorum.

Salı, Kasım 15, 2011

Cumartesi, Kasım 12, 2011

bugün alman bir grubun konserine gittim, adı thursday's rhytm and beat organisation. çok güzel bir gruptu, myspace sayfası da var. bugün 1. dünya savaşı ateşkes günü olduğundan biri bağırdı bunlara "biz kazandık ama" diye. solist de "vous avez sarkozy, nous avons merkel. je ne sais pas qui a gagné" (sizde sarkozy var, bizde merkel. bilmem artık kim kazandı) dedi. çok komik oldu bence yani.

Cuma, Kasım 11, 2011

aşklar meşkler

tam karşımda benden hoşlanan biri oturuyor. bunu böyle söylüyorum çünkü birincisi böyle bir şey hiç başıma gelmemişti dolayısıyla azıcık hava atayım dedim ikincisi bu aşk olayı daha önce kendim hakkında hiç fark etmediğim şeyleri fark etmemi sağladı.

bu çocuk çelimsiz, beyaz tenli, esmer. habire kısa boylu, ispanyol bir kızla dolaşıyor. birkaç kere odama gelip bana gitar çaldırdı, sonra da gitmemek için ısrar etti. çok kibar olmasına rağmen çok can sıkıcı. uyumam gerekse ve yüzonbin kere bunu ima etsem, hatta açık açık söylesem de gitmek istemiyor. bahsettiği şeyler: müzik, resim, bunların kendisine hissettirdikleri. burcunu sordum balık dedi. bir kere yüzüne baktım, acaba olur mu diye, ama imkanı yok. çünkü aşırı derecede anneanneme benziyor. gözlerinin etrafındaki çizgiler, iç çekişi, konuşması... en kötüsü de aslında biraz da bana benzemesi.

neden? acaba yıllarca ben de sevdiğim kişilere böyle mi davrandım? acaba ben de gerçekten fiziksel olarak hoşuna gitmediğim insanların peşinden koşup onları daha da mı bıktırdım? eğer böyle yaptıysam ve beni okuyorlarsa, hepsinden özür dilerim.

bugün ormanda yürüyüş yapalım dedi, kabul ettim. biraz yürüdük, o zaman ona olan tiksintim geçti, sonra koridora geldik, yine ayrılıp odasına gitmemeye başladı, ben de yine zalim olmak zorunda kaldım. işin garibi tiksindiğim halde aslında onu sevmem, çünkü iyi bir çocuk. acaba benim hakkımda da sevdiklerim bu şekilde çelişkili duygular içine girmişler miydi?

en kötüsü, bu aşk olayı kendime güvenimi artıracağına azalttı. çünkü en beğenmediğim erkekler gelip beni beğeniyor. beğendiklerim hiç beğenmiyor. bu da demektir ki ancak beğenmediklerimi etkileyebiliyorum...

Pazartesi, Ekim 31, 2011

kilise deneyimi, amsterdam yolculuğu ve belçika'da aile ziyareti

Şu macar "inancım çok önemli" derken aslında önemli bir şey söylüyormuş. geçen hafta peşlerine takılıp evanjelist kiliseye gittim. papazın mütevaziliği, ayinin içtenliği hoşuma gitse de bir şeyler beni korkutmadı diyemem. dindarlıktan zaten biraz korkan biriyimdir. müslüman, "progay" ve "yeni antikapitalist parti"yi destekleyen bir insanım şimdi ben. yani olmaya çalıştığım insan o. o yüzden hafif alakasız kaçtım açıkçası evanjelist kilisede. aman neyse. vaazın konusu "acı çekmek"ti. papaz tanrıyı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin insanı farklı kıldığını, bu farklılığın da acı verdiğini, zaman zaman bir hristiyanın kendine "bu acıları çekmem normal değil" dese de, bu acıların güzel acılar olduğunu söyledi. bu söylemin güzel bir yanı olsa da, farklılığa bu kadar vurgu yapması, "biz farklı yaşıyoruz" diyerek inananlar ve inanmayanlar arasındaki farkı çok yoğun vurgulaması açıkçası her zındık gibi, hoşuma gitmedi. şaka şaka tövbe tövbe.

ayinden sonra duyurular bölümüne geçildi. papaz dedi, broşürleri kim dağıtacak? bir baktım bizim macar ayağa kalktı. papaz "ah, yine sen! kardeşlerim, size ta macaristan'dan gelen kardeşimizi takdim edeyim. kendisi yöremizi hiç tanımasa da kaç haftadır broşür dağıtıyor" dedi. macar da gömleğiyle kazağıyla pek yakışıklıydı. ışıl ışıl gülüyordu. vaaz sırasında yüzünü ellerinin arasına almış ve çok duygulanmıştı. ben de ona kaçamak bakışlar atmış ve ben de duygulanmıştım, elbette çok farklı bir duygulanma idi benimki.

sonra gençler ve papaz, hep beraber yemek yedik. kendimi tanıttım. macar bana okumam için incil temin etti. ben zaten eski ahitin bir bölümünü okumuştum, ama utanarak söylüyorum ki gerisini okumamıştım. aslında fransızca tercümesi o kadar kolay ve güzel ki insan sıkılmadan okuyor.

haftasonu aniden karar verip pazartesi akşamı lille'e gizem diye bir arkadaşımın yanına gittim. o, onun iki arkadaşı laura ve nora, bir de ben amsterdam'a gittik. böylece cepleri boşaltmış oldum, şimdi neyle geçineceğim o da bir dert. yine de çok güzel bir şehir. müzeler pahalı ama çok güzel. red light district denen fuhuş semti, seks ve esrar dükkanları, kanallar ve bisikletler vardı. güzel bir yerdi, ben beğendim.

dönerken doris'e gittim. çok tuhaf, nostaljik bir duyguydu. benoit'nın çocuklarını gördüm. adları david ve hugo. biri üç yaşında, diğeri sekiz aylık. david o kadar tatlı ki. bu çocuklar melez, babaları belçikalı, anneleri burkina fasolu. melez bebekler çok tatlı oluyor. david ile epey oynadık. sonra doris'in annesi ve babasıyla yemeğe gittik. onlara opa ve oma diyorlar, annesi alman çünkü. babası flaman aslında, ama artık frankofonlaşmış. bu ikisi ikinci dünya savaşından sonra tanışmışlar. doris'in babası askermiş, galip tarafın askerleri alman ailelerin evinde kalıyormuş o zaman. babası da evin kızına aşık olmuş, almış belçika'ya getirmiş. işte böyle bir aşk hikayesi. ama oma epey kötüleşmişti. daha ben ordayken hafızasında sorunlar vardı, şimdi iyice kötüleşmişti. beni tanıdı mı tanımadı mı anlamadım. güzel bir gezi oldu.

Cumartesi, Ekim 15, 2011

ünlüler yarışıyor, sivilizeyşınlar çatışıyor :P

bugün rouen'a geleli 1 ay oldu. sabah derse gittim, milletlerarası özel hukuk, yine hiçbir şey anlamadım bence hocada bir sorun var çünkü diğer herkesi hç sorunsuz anlıyorum ve çok da güzel not alıyorum. hatta hoşlandığım gibi olan macar çocuk bana bakıp şaşırıyor not alırken. bugün dersten sonra onunla alışveriş merkezine "ben de geleyim mi?" dedim ama kibar ama ÇOK mesafeli haliyle (bu millete mensup erkeklerde insana kendini tacizci gibi hissettiren bir mesafe, katı bir mahrem alan sınırı var veya ben çok iticiyim) evet dediği için vazgeçtim. sonra aslı ve osman ile buluşup mc donalds'a gittik, sonra da nouveau partis anticapitaliste diye bir partinin (yeni antikapitalist parti) düzenlediği film gösterimine gittik. filmin adı little big man. çok güzel bir filmdi. kızılderili soykırımı sırasında bir "savaş"ı anlatıyor, beyazların sözleşmelere sadık kalmamalarını, verilen toprakları basmaları (sonradan orada altın bulunmuş) filmden sonra bir tartışma oldu. sanırım rouen'da en sevdiğim insanlar şu anda bu partinin mensupları. film 1970 yapımı imiş ve vietnam'a göndermelerle dolu imiş, ben anlamamıştım. özelliği kızılderili kültürünü ve toplumunu mal gibi yüceltip bütün kızılderilileri saf ve iyi kalpli melaikeler olarak tanıtmaması. bir batılı yönetmen veya sanatçı böyle yapınca iğrenç oluyor. çünkü western film ile aynı mantık üzerine kurulu. haçlı seferlerinden beri olan, bush'un geri getirdiği "adil savaş" "kötüye karşı haklı savaş" "kafirlere karşı savaş" bu sefer tersine dönüp "ama onlar kötü değil çook iyileer yazıık" oluyor. film kızılderili toplumunu olduğu gibi gösteriyordu. ikinci şey ise iğneyi kendine batırmakla alakalı tabi. npa mensuplarını o bakımdan çok sevdim. "şiddete dayanmayan, geçmişinde şiddet ve sömürgecilik olmayan kapitalist toplum yoktur" diyorlardı. haftaya da 17 Ekim 1961 Paris katliamı hakkında bir film gösterecekler. dediklerine göre Paris'te de anmak için bir yürüyüş yapılacakmış, 50 sene önce yürünen yol yürünmek isteniyormuş. ancak valiliğin çok yakınından geçileceği için gösteri yasaklanmış, yine de yapılacakmış. taksimde 1 mayıs gibi bir durum meydana gelmiş yani.

sonra maison de l'universite diye bir yerde parti yapmışlar, ona gittik. orda cezayirli "kabil" komşularımı gördüm. türkçe gibi söylersem murat, lilia, amara, sara, ibuş. bu insanları çok seviyorum çünkü yanlarında kendimi çok rahat hissediyorum, tıpkı sevgiye aç bir çocuk gibi. çünkü sıcaklar. veya değillerdir de ben sıcak buluyorumdur çünkü tarzlarımız benziyor. ben her an bir şeyler anlatmayı seven, heyecanlı, kendi utangaç olsa da gözleri konuşan insanları severim. kültür, adet, görenek meselesi bu belki de. çünkü ben de her zaman böyle değilim. bunlar "kabil", murat kafasına cop yemiş, bana gösterdi. dilleri, alfabeleri farklı. "bizim kürtlerle durumumuz aynı" diyorlar. ibuş da bana "idir" diye bir şarkıcıyı dinletti. souad massi'yi zaten biliyordum, onu da dinledim.

bir de kıvaç tatlıtuğ galiba yurtdışında türkiyemizi temsil eden insan:) tanıştığım herkes türkiye'yi dizilerden tanıyoruz dedi. kıvaç tatlıtuğ'a muahammed diyorlarmış arap ülkelerinde, isimleri değiştiriyorlarmış dizilerde.

macar'ın babası cezayir'de çalışmış, mühendis olarak. tam da terörizm döneminde gitmiş oraya. muhtemelen çok kötü zamanlar geçirmiştir tabi. cezayirli buna bir şey sordu: "baban sana cezayir hakkında ne dedi?" dedi. bu hemen düşündü, kibar olmaya çalışan bir sesle "tabi çok farklı bir kültür" dedi. o anda onu dövesim geldi. baban oraya en karışık zamanda gitmişse bunun kültürle ne alakası var? ama hala macar'dan hoşlanmaktan vazgeçemiyorum çünkü bana geçmişimi hatırlatıyor (merak edenler 2005 2006 arasında adam adlı genç adam hakkında yazdıklarıma bakabilir, o da aynı ulustandı ve baş harfleri de benzeşiyor, o halde buna ikinci A vak'ası diyebiliriz) ve ÇOK yakışıklı. sapsarı, sağlıklı, salakça bir yakışıklılığı var. hele e'leri kadar açık söylüyor ki çok sevimli oluyor. sevimli olduğu için sevilen, sonra da bundan memnun olmayan insanlar vardır ya, bu da öyle bir şey.

macar'ın bana söylediği en kişisel şey "inancım benim için çok önemlidir" kendi kendimi davet ettirdiğim odası çok düzenli, her pazar kiliseye gidiyor. bana söylediği ikinci en kişisel şey "yemek yapmayı çok seviyorum" bu çocuk açıkçası biraz mal sanki çünkü gerçekten de hiçbir şey söylemiyor ama şunu anladım ki bir insan yakışıklı olunca bunun da pek bir önemi yok, hayat işte böyle acımasız. belki de benden hoşlanmadığı için bir şey söylemiyor, bilemeyiz. evet, hayat gerçekten acımasız.

kısacası kendimi biraz yapışkan, ısrarcı, ezik hissediyorum macarla iken. ancak komşularımlayken değil. daha bu gece murat "ezgi est ma voisine adorée" (ezgi benimçok sevgili komşum) dedi. ben de onlara elmalı krep yapıp götürdüm. hayatımın hala sevmek ve sevilmek üzerine kurulu olması çok acı. ve 6 yıldır macarlara karşı taktik geliştirememişim.

Perşembe, Ekim 13, 2011

bir erkek taklidi



burada 110 kiloluk göbekli gıdılı bir erkek taklidi yapıyorum.


yoo hayır şişmanlamadım! gerçekte bu kadar şişman değilim! alttan çektim diye öyle oldu. yani şişmanım zaten ama o kadar da değil.

Salı, Eylül 27, 2011

aşağıdaki şarkıyı bu yaz yazmıştım, tramva sonrası stres bozukluğu çeken kişi demiştim ya, onunla ilgili. çok feci bir şey yaşamış biri bunu unutamaz, işte öncelikle uykusuzlukla savaşmalıymış, ilk adım uyumakmış. bununla ilgili bir şarkı.



şimdi gelelim fasülyenin faydalarına. gördüğünüz gibi esprileri patlatıyorum demek ki keyfim yerinde. faslılar olayından sonra 2 günlük bunalıma girmiştim. e'nin facebook profiline giriyor, onun mutlu pozlarına üzülüyordum. birden herkese bakış açım değişmişti. örnek vermek gerekirse, şişmanlığım gözüme batar olmuştu. bu yaz annem az dememişti "ezgi çok şimanladın" ben de hep "ne alakası var yaa?" diyordum. şimdi görüyordum ne alakası var. kendime diyordum ki: "kızım bu fransızlar şekilci bir toplum, şu rouen'lı kızların alıma çalımına bak. bak bir bakalım senin gibi şişman olan var mı. yabancılar desen hepsi öğrenci. yabancı öğrenciler hatta daha da şekilcidir."



bu düşünceler içinde debelenirken ve bir partiye daha gitmek bana işkence gibi gelirken trende tanıştığım christoff adlı adam telefon etti. 50 yaş civarlarındaki bu adam işi gereği habire gidip geldiği için o da rouen'da yabancı sayılırdı, dedi gel rouen'da "prendre un verre" yapalım. ben de gittim, 50 yaşında biriyle ne konuşulursa onu konuştum. bu bana bir yandan iyi geldi, bir yandan kötü. iyi geldi çünkü çok iyi bir adamdı ve aslında onunla konuşmaktan zevk alıyordum. kötü geldi çünkü o gece şehirde kocaman bir suare vardı ve şehir öğrenci doluydu. yaşıtlarımdansa tutup christoff ile konuşuyordum, bunu sosyal bir başarı olarak görmüyordum, kendimi hala sosyal bir fiyasko sayıyordum.



o haftasonu dedim ki bari öhöm, paris'e gideyim. master yapan bir sürü arkadaşım var orda, hem de yakın sayılır. böylece gittim. tahmin ettiğim gibi, hem büyük şehir, hem de arkadaşlarım havamı değiştirdiler. işte sonra gelince de bir sürü başka öğrenci olduğunu gördüm. hayat o ikisinden ibaret değildi. ama sonra ne oldu, bir de baktım facebook'ta x'ten bir mesaj: "ezgi'ciğim! görüşmeyeli çok oldu! nerelerdesin?" minvalinden. artık umursamadığım anda gelen bu mesaj içimde demet akalın havaları estirdi. bir de bir şüphe: ulan acaba ben mi yanlış anlamıştım? bu çocuklar bana ama hakikaten öyle davranmışlardı?



tam da yeni arkadaşlarımla eğlenceden geldiğim vakit, bu sefer e'nin mesajını gördüm. işte yok efendim ezgi'ciğim nasılsın, görüşmeyeli çok oldu, nerelere kayboldun vs. ulan dedim ne oluyoruz teker teker gelin hehe. ben de işte böyle "paris'teydim ondandır haha" gibi bir cevap yazdım. o da bana "seninle konuşmak istiyordum" dedi. anlam veremedim ama heyecanlandım. bu kadar olurdu yani! ama şimdi de onları konuşmaya değer bulup bulmadığımı bilmiyordum, birdenbire onları beğenmemeye başlamıştım.





Perşembe, Eylül 22, 2011

ne yazık ki hüsran, gözyaşı dolu

hayatımda gittiğim en acıklı partilerden birinden geliyorum. çünkü demiştim ya faslıların bir parçası oldum diye, artık değilim ve nedenini bilmiyorum gerçekten. şimdi bu grupta çok tatlı kızlar vardı ama ben özellikle iki çocukla daha yakındım. geleli bir hafta oldu ve bir haftadır her akşam onlarlaydım. onlar benim ilk arkadaşlarımdı ve minnet doluydum onlara karşı. ama bugün bir tane parti vardı, dün e.'yi konuşurken duydum ve herkesi davet etti, bana da "sana haber veririm kesin" dedi, bunu da son derece doğal bir şekilde söylemişti. sonra o akşam bana şarap koymuştu ve babacan babacan saçımı okşamıştı, ben komik bir şey söyleyince. meksikalı kız gidip biz odalarımıza dağılınca odama gelip beni yeniden çağırmştı "ezgi gel a.lara gidiyoruz" diye. beni habire bir yerlere çağırıyorlardı. ben de onlara kebap ısmarlıyordum. hatta bu sabah ayıp olmasın hep onlardan otlanıyorum diye marketten votka ve şarap almıştım.

ama bugün bana haber vermediler ve internetten partinin yerini sorduğumda kuru kuru yerini söylediler. ben de ne yaptım oraya yalnız gittim. onları gördüğümde x. bana "ah! you again?" dedi. düşünebiliyor musunuz, "you again?" diye sordu. karşılarında iki türk kız vardı ve onlara flörtöz gülücükler atıyorlardı. atsınlar bana ne, engelleyecek değilim ya, sanki engellemeye gelmişim oraya. sırıtarak azıcık kalayım yanlarında istedim ama bana habire laf soktular. sonra ben de elim mahkum ordan ayrıldım ve taylandlı sıkıcı bir grupla konuşmaya başladım ki onlar beni istemiyorlardı, bu belliydi. genelde çekici olduğumu düşünürüm ama galiba bende çok itici bir yan var ve insanlar kaçıyor. sonra ben de gittim sarhoşla konuşmaya başladım ki sarhoş bile benden sıkıldı.

neredeyse ağlayacağım, inşallah ikisi de ölür. ben onlara ne yaptım da bana bunu layık görüyorlar?

yurttaki afrikalılar çok daha iyi yürekli, benim için artık kuzey afrika dönemi kapanmıştır, siyah afrika dönemi açılmıştır, çünkü onlar ne zaman görsem bana iyi davrandılar.

Çarşamba, Eylül 21, 2011

erasmus ve sinem kobal

farklı bir ülkeye 5 aylığına okumaya gelmenin en kötü yanı yüzeysel arkadaşlıklar kurmaya giden minik adımlar. hep başlangıç noktasından başlayan asla bir adım öteye gidemeyen ve neredeyse acı veren bir yüzeyselliği taşıyan arkadaşlık kırıntıları.

şimdi ben tanımadığım adama ne diyeyim? how do you say this in spanish? oo yeah, fiesta. gerçekten konuşacak konu bulamıyorum ve acı çekiyorum. her gün içmek istiyorum. odamda kaldığım geceler bana batıyor. dün de bununla ilgili bir rüya gördüm:

rüyamda sinem kobal'la çok çok uzaktan tanışıyormuşuz. hiç ortak yanımız yok ve konuşacak konu bulamıyoruz. sinem kobal çok havalı ve "prezantable", makyajı, kıyafeti tam. ben her zamanki halimdeyim, paçoz giysilerim, kambur duruşum, yüzümde yapmacık bir sırıtış. sinem kobal ile bir şov programına çıkacağız. konu sinem kobal. ben ona dans ederken eşlik edecek ve onun reklamını yapmasına yardım edecekmişim.

derken müzik başlıyor. sinem kobal mini elbisesiyle minik adımlarla zarif zarif dans ediyor. ful makjaylı. benim nedense üsütümde kirli bir pijama üstü ve pazen uzun etek var, başımda bir havlu var, yüzüm hiç yıkanmamış gibi. ve deli gibi dans ediyorum. çok komiğim. absürd hareketlerlerle komik bir dans yapıyorum. derken bütün kameralar beni çekmeye başlıyor ve bütün seyirciler bana gülüyor ve sinem kobal bu işe çok bozuluyor. çünkü kameranın çekmesi gerken kişi kendisi. birden yanıma yaklaşıp "sağol yani ezgi, sağol, kariyerimin içine ettin" diye fısıldıyor. benimse amacım bu değil. ben sadece kamera beni çekince ne yapacağımı şaşırmışım ve kıyafetimden utanıp işi şakaya vurmuşum. "ya pardon kusura bakma" diyorum ve kenarda sinem kobal'ı alkışlamaya başlıyorum. sinem kobal topuklu ayakkabıları ve minik adımlarıyla dansını tamamlıyor.

sonra ikimiz çıkıyoruz, ben de üstümdeki iğrenç sabahlığı çıkarıyorum, meğerse onun içinde güzel bir kazak ve etek varmış. sinem kobal'la yürüyoruz gecenin serinliğinde. kaldırıma oturuyoruz, sinem kobal bir şişe şarap açıyor, içiyoruz. bana içini döküyor:

"ya ben erkek arkadaşımdan çok sıkıldım ama ne yaparsın bana sahip çıkıyor ve en önemlisi parası var." diyor (bu arada rüyamda gerçek sevgilisi aklıma gelmedi) "ama tekirdağ'da bir çocuk var ona hastayım sevgilim uzakta zaten şimdi onu eve atıcam" diyor ve ben şok oluyorum. sinem kobal diyor ki: "ne yapalım yani ten uyumu var aramızda müthiş bir cinsel çekim var onunla sadece sevişmek istiyorum o tekirdağlı çocukla. sevgilimden ayrılmak istemiyorum." diyor. sonra bir torba kırık ilaç çıkarıyor. "al minoset iç, iyi kafa yapıyor" diyor ve ağzına bir avuç minoset atıyor. ben de çekine çekine bir tanesini çiğniyorum. "sikicem ha, yarın da başka şova çıkmam lazım" demesiyle başka bir boyuta geçiyorum. sinem kobal bu olamaz. bu resmen ağzı bozuk, isteklerinin doğrultusunda yaşayan, erkek fatma bir kadın. benim şaşkın bakışımı gören sinem kobal bana bakıyor ve: "ay ne tatlısın sen yerim seni. hiç sesin çıkmıyor ha" diyerek bana sarılıyor.

sinem kobal'ı ilk defa seviyorum.

Pazartesi, Eylül 19, 2011

merhaba, ben gitgide faslıların bir parçası olmaya başladım, bundan da memnun gibiyim. bir tane faslı çocuk var. böyle zincirli kolyesi, deri ceketi, odasında boy boy viski şişeleri, hoparlörlerden çıkan bayıcı club ve tekno müziği. ama çok tatlı bir çocuk. annesi yahudi, babası italyanmış. anladığıma göre çok zenginler. burda master yapıyormuş. habire içki alıp bizi odasına çağırıyor ve youtube'dan müzik açıyor. açtığı şeyler de romen house müziği (inna filan gibi şeyler), rus rap müziği, şakira, böyle tiki tiki garip garip şeyler açıyor. ne açtığını söyleyeyim siz anlayın, "vamos a la playa". bu şarkıyı o kadar çok çaldı ki ben de odamda youtube'u açıp bu şarkıyı dinlerken kendimi yakaladım.

bunun dışında habire faslı şarkılar dinliyoruz. aslında çok güzel şarkılar ama her gün yüz kere dinlemekten canım çıktı. çalma sırası bile aynı. habire raşit taha'nın "dın dı nın dın dı nın dırı nın nın nın nın nın nın nın nınnı nın nı nın" diye ünlü bir şarkısı var ya onu açıyor. ben bilgisayara doğru "dur ben de sana bir şey göstereyim" dediğimde tarkan'ın "şıkıdım" şarkısını açıyor hemen. ben de memnun olmuş gibi gülümsüyorum elim mecbur.

ama bu faslı e. tam bir party boy ve beni bir sürü kişiyle tanıştırdı. bunların arasında çok şeker fransız bir kız var. tanıdığımda sarhoştu, ayakları o havada çıplaktı. ağladı ağlayacak bir şeyler konuşuyor. ne diyor diye kulak verdim, fransız olmaktan gurur duyuyormuş çünkü sosyal sistemleri çok iyiymiş. iki dakika sonra diyor ki fransız olmaktan utanıyorum çünkü biz siz yabancı öğrencilere çooook kötü davranıyoruz, çook soğuğuz. kız neredeyse ağlayacaktı. dünyanın en tatlı kızı olmaya aday bir kızdı.

bir de bir sürü türk kız var, onlar da iyi kızlar. üç tanesiyle aram baya iyi. ama zaman yavaş geçiyor, çoğu zaman hava soğuk ve bazen dışarı çıkmaya üşeniyorum. odamda peynir yiyip facebook'tan deniz avcı'ya mesaj atıyorum hep.

Cumartesi, Eylül 17, 2011

sonunda rouen şehir merkezinde dolaşacak vakti buldum. ama yine de çok ayrıntılı değil. zaten küçük bir yer. okula gittim, fakültem seine nehri kıyısındaymış. ama aklınıza paris'teki gibi romantik manzaralar gelmesin. o kadar güzel değil rouen'dan akan seine. buna rağmen rouen katedrali tam bir şaheser. hayatımda gördüğüm en güzel klise. kocaman. claude monet
resimlerini yapmış:

(rouen katedraline gözlüksüz bir bakış.)


katedralin çevresi çok güzeldi. ama dediğim gibi salak salak idari işler yüzünden pek uzun tutamadım bu geziyi.


gece yine faslılar ve diğerleriyle fas müziği dinledik, sonra da salsa bara gittik.

Perşembe, Eylül 15, 2011

Erasmusçuluk ilk günümün izlenimleri

Erasmus denen şeye başladım. Salı günü Paris'e gittim, orda arkadaşım Y.T'in yanında kaldım. Ertesi gün trene binip 5 ay okuyacağım şehir olan Rouen'a gittim. Yurda geldiğimde giriş katta kimse yoktu, sadece çok tuhaf bir çocuk vardı. "Anahtarları burdan mı alıyoruz?" dedim. Sonra karşılıklı sustuk. Sonra onun bir arkadaşı geldi, o daha konuşkan olduğu için onlarla tanışmış oldum. Bunlar dündü, yurttaki ilk arkadaşlarım onlar olmuş oldu böylece. Tuhaf çocuk Montrealli imiş. Arkadaşı Kazablanka'dan geliyormuş. Tuhaf çocuk benimle geldi, işlemleri tamamladık. Sonra bana çikolatalı ekmek getirdi. Sonra bana "sıkılırsan gel" dedi. Ben de işleri yaptım, akşama doğru sıkıldım tuhaf çocuğun yanına gittim. Bir baktım ersamusçuluk yaşamına dalmışlar bu ve bunun 19- 23 yaş arası erasmus arkadaşları.

Bu grup hırt zırt veya pırt için bir araya gelmiş enternasyonal ve banal bir genç grubunun bütün klişelerine sahipti:

Habire bağıran iri yarı Meksikalı genç (o kendine "party animal" diyor)
Bir iki tane süslü ve konuşmayan latin amerikalı kız
İki tane çok güzel Polonyalı kız, biri "oo bensiz mi partiye başladınız!!" "of çok akşamdan kalmayım" laflarını ağzından düşürmez
İri yarı Meksikalı genç gibi bir "party animal" olma meraklısı Kanadalı sessiz çocuk (Meksikalı gençle erotik danslar yapıyorlar)
Şilili ve en azından akıllı bir insan
Üç Faslı (özellikleri politika hakkında konuşmaya olan hevesleri): En çok bunlarla anlaştım. Faslılık üzerine konuştuk.
İki Alman (bunlar bulundukları ortama göre daha olgunlar. aralarında almanca konuşuyorlar): Bunları "woher kommst du?" "ich kann nicht deuscth sprechen aber ich mochte lernen" cümleleriyle tekilemeye çalıştım, "wow" filan dediler.
Yabancılardan nemalanmaya gelmiş iki çıkarcı fransız (geçen sene de Erasmuslarla takılıyorlarmış): Bunlardan biri yabancı kızlara "büyytüful görrrrğl" diyip duruyordu. Önce bu iltifatlara çok sevindim, ama sonra baktım ki herkese yapıyor. Herkesi öpmeye çalışıyordu. Zannediyorum ki buna vakıf olamadı.

Bu tiplerle şehre gittik, sonra Faslı çocukla yine faslılık üzerine duygusal konuşmalar yapa yapa odama çıktım. Bir de baktım anahtar girmiyor. Çok korktum, aşağı indim, görevliye söyledim. onun da yardımıyla kapıyı açtık. Daha doğrusu biz açmadık, uykusundan uyanmış kızgın biri açtı. Meğersem yanlış binaya girmişim.

Böylece yaş 18 bir erasmus günü geçirmiş oldum... Ama çok memnunum.

Perşembe, Eylül 01, 2011

her gün biraz daha yakın

bu tatilde uzaktan akrabamız olan ezgi adında 13 yaşında bir kızla tanıştım. minicik suratı, habire gülen yüzüyle çok sempatik bir çocuktu. bir iki gün sonunda bizi herkes "küçük ezgi, büyük ezgi" diye çağırmaya başladı. yaşından daha da küçük ve çok uysal davranan ama aynı zamanda düşüncesinde olgun ve akıllı olan akrabamı sevdim. arkadaşlarıyla ilgili bir sürü şey anlattı, bu anlattıkları beni düşündürdü:

ezgi'yi sınıfta herkes çok seviyormuş, ama onun hiç sevmediği çok otoriter, çok sinirli, kıskanç, iğrenç bir arkadaşı varmış. bu kız habire emirler yağdırıyor, bağırıyor, duygusal şantaj yapıyormuş. son derece de kıskançmış, kıskançlığından bir gün ezgi'nin yılbaşı hediyesini kırmaya kalkmış, kalemkutusunu karalamış. bunların üstüne bir de yılışıklığı eklenince, ezgi ondan nasıl kurtulacağını bilememiş.

sınıfta kimse onu sevmiyormuş. mesela sınıfta şişman başka bir ezgi varmış. bu kız sınıfta sbs'de en yüksek puanı almış, ama aslında çok tembelmiş. annesinin zoruyla çalışıyormuş. bu yüzden de çok depresyondaymış, dengesiz dengesiz harketler yapıyor, bir de jiletle kendini kesiyormuş. "ne yapıyorsun?" diye soran arkadaşlarına "bir şey hissetmiyorum, siz de yapın, çok eğlenceli" diyormuş. bu kötü kız en çok bu şişman ezgi'ye karşı acımasızmış. (bu son ezgi'de kendi ergenliğimi bulmadım diyemem)

şimdi akrabam ezgi diyordu ki "ben okulun ilk gününde bu kızla karşılaşacağım, gelecek bana sarılacak, yanıma oturmak isteyecek, oturtmazsam küsecek, ne yapayım?" "ondan korkuyorum" bu soruya cevap veremedim. soruya cevap veremem de 13 yaşından 10 yıl sonra bile hala biraz ezik bir kadın oluşumdandı. "ilk günlerde idare et." dedim. ama idare etmek akrabam ezgi'yi rahatlatacak mıydı?

hala reddetme, geri çevirme hakkını kullanma konusunda öğüt dahi veremiyordum. yani bol keseden atmak için bile bir cevap hayal edememiştim. soru karşısında cevapsız, çaresiz kalmıştım. sunduğum çözümler hep pasif agresif tipe özgü "pasif direniş" biçimleriydi. "bir şey söylerse hı hı yaparım de ama yapma" gibi.

derken masamıza 21 yaşında, benden 2 yaş küçük bir akrabam, ecem oturdu. konuyu dinledi, hemen "artık seninle arkadaş olmak istemiyorum, benimle konuşma de" dedi. o kadar rahat söyledi ki bunu, küçük ezgi ile ağzımız açık kaldı. küçük ezgi hemen "ay yok ecem abla, nasıl öyle derim?" dedi.

sonra 16 yaşında, benden çok daha rahat, sosyal biri olan kardeşime soruyu yönelttik. "bu arada böyle bir şeyi ben de hemen diyemem" dedi de bizi rahatlattı. "kötü davranırım ona, çirkefleşirim. kendimden soğuturum." dedi.

bu şekilde biz de herkesin davranış tarzının ayrı olduğunu, önemli olanın herkesin hakkını herkese adilce teslim etmek olduğunu bir kez daha anlamış olduk.
bugün babam kıyamet günü ile ilgili bir kitap okuyordu. o da bu tür şeylere inanıyor. 2012 yılında kıyametin kopacağına inanıyorum dedi.

ben de 2012'de bir şey değişecek ama bu kötü olmayacak dedim. babam da tabi ki dedi. deccal ve mehdi savaşacakmış, deccal bu savaşta yenilecekmiş.

peki bu bizim açımızdan ya iyi olmazsa diye sordum. babam da elbette kısa vadede iyi değil dedi. çok acı çekeceğiz dedi. bütün insanlar gibi biz de bir süre cehennemde kalacağız dedi. ama cehennem ateşli bir yer mi değil mi orasını bilemem dedi. ama sonra uzun vadede daha güzel bir dünyada yaşacağız dedi. tanrı ile bütünleşeceğiz. vahdeti vücut olacağız dedi.

babam da aslını istersen çok şey bildiğinden değil, biraz uyduruyor. ama bu düşünceler bir an beni çok rahatlattı. bir an önce mesih ile mehdi gelsin istedim. sonra da düşününce vazgeçer gibi oldum.

Çarşamba, Ağustos 24, 2011

gazeteye köşe yazısı yazdım lütfen sabah veya hürriyet dikkate alsın!!!








EZGİ'NİN PENCERESİNDEN

GÜNÜN GETİRDİKLERİ
  • tramva sonrası stres bozukluğu yaşayan biriyle karşılaştım, ne türden bir tramva bunu size söylemek istemiyorum, o kişiden izin bile almadım. iş vesiesiyle karşılaştık. doktorun da dediği gibi:" bu yaşadığın şeylerin normal bir insanı etkilememesi olanaksız. bu yüzden diğer insanların seni anlamamasını anlayışla karşılamalısın. çünkü belki onlar da anlattıklarının yükünü taşıyamıyorlar ve uygunsuz bir tepki veriyorlar." gerçekten de, "small talk" yaptığınız, kanınızın da ısındığı bir insanın başına çok kötü bir şey gelmişse? bunu olgunlukla karşılayabilir misiniz?
  • doris geldi, 2 hafta kaldı, bugün gitti. içimde bir hüzün var. bir de nedenini bilmiyorum ama karnıma vurmuş gibi hissediyorum tüm üzüntüm.
  • karın ağrısı demişken, karın ağrısının güzel bir tarafı da var. benim gibi tembel birine bir gün içinde alışık olmadığı üç görev verin hemen karnı ağrır, diyare olur. özellikle eylül ayı okullar açılırken gelir bu ağrı, yaz rutininden çıkma şaşkınlığının sevimli telaşı. ancak yaz miskinliğinden iyidir. ama yaz miskinliği de ekim koşturmacasından, kasım çamurundan, aralığın bit kadar günlerinden iyidir.
  • bir aksilik çıkmazsa ... diye bir şehre erasmusa gideceğim. aile evinden ayrı kalmak bana yarayacaktır diye düşünüyorum.
  • çok komik bir rüya gördüm ama nasıl anlatılır bilmiyorum. seks festivali diye bir festival varmış. bakanlık, stklarla ortak düzenliyormuş. oraya bir hevesle gidiyoruz. ancak festival denen yer bir sınıfmış. sınıfta daire olmuş insanlar, oturuyorlar. bir kişi çıkmış cinsel problemlerini anlatıyor. ben de çıkıp insan cinsel yönünü sosyal hayatıyla nasıl kaynaştırır bunun çok ince bir husus olduğunu, cinsel hayatın hayatın küçük bir yönü olmakla kalır gibi yapıp kalmadığını, insan duygusal ve cinsel açıdan yalnızsa diline vuracağını, habire belaltı şaka yapıp insanları tiksindireceğini anlatan bir konuşma yapıyorum. "bu bakımdan hepimizin çok dikkatli olması gerekir" diye konuşmamı bitiriyorum. seks festivali denen bu katastrofta bu dandik konuşmayı herkes çok beğeniyor. sivilceli, tıfıl bir oğlan gelip ağzımdan öpüyor. midem bulanıyor, allahtan uyanıyorum.
  • bozcaada'dan sözcükler ve bayan yanı diye iki dergi aldım. birincsini beğendim, ikincisini o kadar beğenmedim.
  • eğitim görüp çalıştığım yerde insanlar çok iyi ve sıcak, fakat ben değilim. keşke daha rahat, daha işbilir bir kişi olsaydım diyorum, kimbilir kaçıncı kez... ıssız adaya düşme hayalleri kuruyorum.
  • askeri zımbırtının orda kedi buldum, veterinere götürdüm. bugün almaya gitmem lazımdı ama gitmedim. bilmiyorum neden gitmediğimi, herhalde bakarlar diye düşündüm. korktum açıkçası gidip almaya. bağlanmaktan korktum.
  • biliyorum ki gündem hakkında da az konuşmak lazım. ama ne yalan söyleyeyim, ben de sizler gibi medyadan takip ediyorum. (önemli kişi lafı)

Pazar, Temmuz 31, 2011

dün beni ofisteki tercümanlardan biri feriköy'de düzenlenen afrika kupasına davet etti. daha önce bir kere daha gitmiştim ama bu final maçıydı. gana ile bir ülke daha kapışıyordu ama kim olduğunu anlayamadım. zaten futboldan anlamadığım için maçı da takip edemiyordum, allahtan benim gibileri de düşünerek süper eğlenceli bir maç düzenlemişler. bir yandan bir dj gana ve nijerya müzikleri çalıyordu. afrikadan göç etmiş, maçı izlemeye gelmiş kimselerin de herhalde bildiği şarkılardı bunlar, bir yandan herkes dans ediyordu. allahım bu kadar güzel şarkılar olamaz. gerçekten mükemmel bir müzik türüymüş. insan kendini bir sağa bir sola sallamak istiyor. ama bir şarkıcı adı öğrenemedim, sormaya fırsat olmadı. internette ghana music yazdım. dinlediklerim ünlü şarkıcılar mı bilmiyorum pek ama.

bugün de şöyle bir çorba denedim, bakalım nasıl olacak diye. sıfır yağ var içinde. ve o kadar ama o kadar güzel oldu ki anlatamam:

soğan
sarımsak
havuç
patates
nohut
taze nane, maydonoz, dereotu
fesleğen
kekik
köri
tuz
karabiber

hepsini haşlayın. mikserden geçirin. nohutlar biraz taneli kalabilir.

afiyet olsun. ramazanda ne pişirsem diye düşünen hanımlara da blogumuzdan bir incelik düşünüldü.