Pazartesi, Ocak 31, 2011



vize öncesinde bu kadar biliyordum. şimdi son bütünlemeyi de verdik, bakacağız artık. bir daha bu kadar aptal şeyler yüklemeyceğim, bunlar sondu.

espriler, şakalar





bugünlerde espri anlayışım pek bir düştü o yüzden yazı yok sadece aptallık var özür dilerim. hiç de umrunuzda olmadığını biliyorum gerçi tatlı okuyucularım zaten siz de yoksunuz. bay bay.

Çarşamba, Ocak 26, 2011







şu aralar ruh halimi yansıtan türlü fotoğraflar, videolar çekiyorum kendi kendime. garip bir şekilde bunları sergilemek istiyorum çünkü sanırım "ay şunu yaptım bunu yaptım" yazmak kadar gereksiz hepsi ve çok daha açıklayıcı. aynen böyle kafayı yemiştim ve aptal aptal pozlar verdim. hahahah.

Pazartesi, Ocak 24, 2011

bugün kelimenin tam anlamıyla yalnız ve tuhaf bir gündü. gece 3te kalktım ve ödev yaptım, 12de ise teslim ettim, ancak ticaret kürsüsünün görüp görebileceği en dandik ödevdi. kapının önünde bazı kimseleri gördüm, deniz'i mesela, ama ben ödevi verene kadar hepsi gitmişti. telefonum da yanımda olmadığı için kimseyi arayamadım. ama eve gitmek de içimden gelmiyordu. ben de deniz'in evine gittim. kapıyı çaldım, çaldım ama kimse yoktu. eve gitmek istemememin sebebi içimde tuhaf bir korkunun peydah olmuş olmasıydı. korku ve mide bullantısı. bir de benim için şaşırtıcı olsa da bu yüzden hiçbir şey yiyemiyordum. ancak eve gittim. kimse yoktu, ben de kendimi oyalamaya çalıştım. olmayınca deniz'i aradım, adana'ya gidiyormuş. sonra sevil'i aradım, bakırköy'deymiş. çisem ise ödev yapıyordu. dışarı çıkabilirdim ama üşendim. çaresiz uyudum. ama uyurken korkuyordum nedense. her an biri gelecek, ellerimi ve ağzımı kapatacak ve beni öldürecek gibi hissediyorum. yalnızlık her zaman güzel bir şeydir benim için, böyle zamanlar hariç. tanrı'ya inanan biri olsun istiyordum yanımda. insan aşkın değerlere inanıyorsa bu benim için yeterlidir, ancak ben korkulu anlarımda bir de tanrı'ya inanma şartı ararım. bir de vegan, hayvansever ve yeşilci bir insan olsun isterim konuşacağım kişi. dünya'nın yeniden emin ve küçük bir yer olması için bu şarttı. aksi halde voldemort gelebilirdi açıkçası.

annemin bağırma sesleriyle uyandım. uyuduğum ve söylemesine rağmen pencereyi kapatmadığım için kızmıştı. ben eve biri geldi diye sevinirken o biri de keyifsizdi, şansa bak! teyzemi aradım. teyzem de kuruntular kraliçesi olduğundan çok güzel moral verir. ama ona da bir şey demedim. ingilizce ödevimi yazıp hocaya gönderdim. sonra ibrahim aradı. genelde ibrahim'in insanlar üzerinde rahatlatıcı bir etkisi vardır, ancak bu gerçekleşmedi. onu da şaşırtarak kapattım telefonu. annemlere isim şehir hayvan oynamayı teklif ettim "yarın işe gidiyoruz biz, iş güç sahibi insanlarız senin aksine" dediler. sonra bu yazıyı yazarken zeki aradı. adana'daymış, halep'e gidiyormuş. yiyecek bir şey ister miymişim. hah hah hah, ne komik ne komik. dünya, eski sıcaklığına ne zaman kavuşacaksın? lütfen bizi suçluluk duygularımızdan arındır ve tanrı sevgisi ile sarmala! her şeyin normal olduğu güzel ve steril bir yaşamdan başka bir şey olmasa şu dünyada ya!

uyku dolu bir gün

dün (cumartesi) son sınav ola droit comparé ile finaller bitti sözde. tabi çoğundan büte kaldık, hele son sınav feciydi. herkes gülmeye başladı soruları görünce. umutsuzluk gülüşleriydi bunlar. çıkınca durum çok hoşuma gitti. en azından bu sefer tüm fakülte beraber kalacaktık. final dönemlerini seviyorum galiba, çünkü herkesi kendim kadar derbeder görebildiğim tek zaman dilimi finaller. kapının önünde sınıf arkadaşlarımı makjaysız, renksiz suratlarıyla sıkıntılı sıkıntılı sigara içerken görmek çok hoşuma gidiyor. bir tür kardeşlik, dayanışma duygusu benliğimi tatlı tatlı sarıyor. kaş ve bıyıklarımı almayışımla ilgili "frida istanbul'a geldiği için" diyerek şaka yapıyorum, sanki her zamankinden daha komik. ve işte cumartesi bitti.

pazar günü ise sadece uyudum. yapmamam lazımdı çünkü yarına ödev teslimi var. nitekim şimdi kalktım. uyumadan önce "eroin güncesi"ni okudum. 1987de başlayan, 1997de biten gerçek bir hikaye. kitap çok güzeldi. sonra uyudum, rüyamda neler yoktu neler. daha çok uyuşturucuyla ilgili rüyalar gördüm, wir kinder von der bahnhof zoo mu idi neydi işte almancam olmadığı için yazamadım, o filmden imgeler, bu kitaptan sahneler, françoise sagan'ın ve nedense buket uzuner'in kiatplarından örülmüş bir rüyaydı. protesto gibi bir uyumaktı. prozac sayesinde hiç gündüz uyumuyordum uzun süredir. prozac ne kadar iyi bir şey ya. her doktora gittiğinde aynı şikayetlerle gidiyorsun, ciddi olmayann şeyler, sana 20 mgcık prozac yazıyor, ilk birkaç gün çarpıntı yapıyor sonrası muhteşem. kafan temizleniyor adeta. ama birkaç gün almayınca tekrar sıkıntı oluyor.

sınavlar başlamadan kalbim deli gibi çarpıyordu, uyuyamıyordum. işte galiba şu ilacın ilk günlerdeki etkisi. yattığım yerde karın ağrısıyla kıvranıyordum. annemlerin yanına gidip orda uyumak istiyordum. annemin düzenli nefes alış verişi beni her zaman uyutur. fakat tabi olmazdı. uyuyamadığım zamanlar yanımda sevdiğim birinin uyuduğuna hayal ederim. onun düzenli nefeslerini zihnimde canlandırır, bu vesileyle sakinleşirim ve hemencecik uyurum. "ancak yalnız uyuyabiliyorum" diyenlere hayret ediyorum. babam dedi ki ben çocukken televizyonda uzmanlar hep "çocuğunuz yalnız uyusun" dermiş, bu yüzden beni hiç yanlarına kabul etmemişler. kardeşim küçükken ise böyle bir tavsiye kalmamışmış. o yüzden onu hep aralarına almışlar. şimdi kardeşim sarılmaktan filan hiç hoşlanmayan, yalnız uyumayı seven bir kişi oldu. bilmiyorum buna bağlamak ne derece doğru. işte eskiden hayal ederdim fakat artık edemiyorum. çünkü yaşamda sevdiğim kimse kalmamıştı. aklıma gelen herkese bir kulp taktım. sonra birden yanımda tanımadık bir yüz belirdi, tam seçemiyordum ama gülümsüyordu. bana bakıp "git çişini yap" dedi. çişim varmış ve fark etmemişim. geldim, bu sefer tekrar bakıp "bununla üşüyorsun, üstüne kalın bir şeyler giy." dedi. söyleneni yaptım. "şimdi yanıma gel" dedi. içeri girip bu tanrı-babaya sarıldım. düzenli ve yavaş uyku nefeslerini dinleyerek uyuyakalmışım.

Pazartesi, Ocak 17, 2011

evlilik ve çocuk

umut sarıkaya demiş bir yazısında. "acaba evleneceğim kadın şu an nerede ne yapıyor?" diye sormuş. ben de düşünürüm bunu, acaba hayatımın aşkı olacak kişi şu an nerede, ne yapıyor? "hayatımın aşkı olacak kişi" de ne demekse... belki böyle bir şey olmayacak. ama öyle zannediyorum ki herkesin hayatının bir aşkı vardır. şu yaşımdan itibaren aşk yaşamayı kesersem benimki ortaokuldan biri olurdu mesela. ama bu çok sıkıcı ve gizemsiz bir durum. meçhulu hayal etmek daha güzel ve umutlu.

hayatımın aşkı derken, evleneceğiz diye de demiyorum. çağımızda sadece evlilik hayli kurulmaz. belki trafik kazasında ölürüz. belki o sonunda evli çıkar, ben onu unutamam. belki çok sarhoşken nefsime yenilip hayatımın aşkını aldatırım ve sonsuza kadar ayrı düşeriz. yine de belirlenebilir biri olur, filmlere konu olabilecek düzeyde bir aşk.

dün gece uyumadan bunu düşündüm. acaba hayatımın aşkı şu an uyuyor mu? uyuyorsa üzerinde ne var? acaba şimdi yanında gelecekteki eski sevgilisi mi yatmakta? bunu düşününce kalbim sıkışıyor. aman bana ne. kiminle yatarsa yatsın. ben şimdi yalnızım, 1-0 gerideyim, ama ilerde onunla karşılaşınca hiç yalnız değildim derim. nerden bilecek?

acaba hali hazırda tanıdığım biri mi ki? aman olmasın. çünkü tanıdıklarımın hepsi normal insanlar. benim hayatımın aşkı ise olağanüstü bir şahıs olmalı. fakat düşündüm de, bu ihtimal de hoşuma gitmedi. ne demek olağanüstü bir kişi? böyle biri mi var? yoktur, sanmıyorum.

ne kadar da önemsiyoruz biz gençler kendi hayatımızı. meçhul, gelecek en önemli şeymiş gibi konuşuyoruz bazen. acaba ne olacak? acaba nasıl biri olacağım? acaba kiminle birlikte olacağım gelecekte? hangi işe gireceğim? biz bunları düşünürken buzullar eriyecek, falan filan. tunus'ta kimbilir neler olacak. çok merak ediyorum.
bugün çok tatlı başladı, çok sıkıntılı bitti. annem nöbetçiydi, kardeşimin sınavları vardı, babam da yeminli mali müşavirlik sınavına hazırlanıyor. (şimdilik yeminsiz) benim de ayın 22sine kadar finallerim var, 25ine kadar ise 2 ödev teslimi. kardeşimle kapımızı kapattık, su ısıtıcısını, çayları, kahveleri, çay keyfi bisküvimizi de yanımıza aldık. o koltukta, ben masada tatlı tatlı çalışmaya başladık. sıkı giyinmemize rağmen üşüyorduk, bu yüzden elektrikli radyatörü de yaktık. dışarda yağmur yağar, hayvanlar, insanlar sırılsıklam üşürken doğrusu şanslı kullardandık. bir şansımız da tek çocuk olmayışımızdı. kardeş kardeş oturmak çok hoşumuza gitti. çalışmaktan çok konuşuyorduk neredeyse.

-elif, burayı klüp odası yapalım canım.
-klüp odası ne abla?
-canım sizin lisede yok mu tiyatro klübü odası?
-var ama öyle yuva gibi değil.
-benim kastım yuva gibi olan. afacan beşlerdeki gibi. bir de pano asalım buraya.
-çok süper olur abla. annemleri de almayız.

akşamüstü mutfağa gidip pilav, salata yaptım. babam da biftek yaptı. dünden kalan domates çorbası ve zeytinyağlı fasülye ile güzelce bir yemek yedik. sonrasında kendimi saatlerce çalışan kişileri gözümün önüne getirerek tekrar motive etmeye çalıştım: "kalemler, defterler, saatler süren zihinsel faaliyet, çalışma, çalışma!" diyerek. ama kardeşimi lafa tuttum. "ee, sonra ne olmuş? o ne yapmış? neden?" diyerek. elif de buna sinir olur. biri bir şey anlatmaya başlayınca beni eğlendirsin isterim, masal anlatır gibi de ondan. "ya, yeter senle muhabbet etmekten çok sıkıldım" dedi. ve ben saatlerce burcuoğlu'nun aslında ne dediğini çözmeye çalıştım. doktrin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. doktirin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. ve ümitsizlik içinde bıraktım şimdi. nefret ediyorum, yalvarıyorum ki şu iş bitsin. deniz tren bileti aldı. bana hediye ediyormuş bileti. 3 günlüğüne yunanistan'a götürecek beni. inanılmaz bir şey.

Perşembe, Ocak 06, 2011



sevgili sürüsüne bereket izleyiciler, sizi yeni bir pre-intermediate ingilizce şarkımla başbaşa bırakıyorum. amerika'ya bir defa gidince bende bir ingilizce şarkı hevesi başladı bir daha da dinmedi. lütfen şarkıyı dinlerken bu dil seviyesine takılmayın! biliyorum, bazı gramer ve "vokabüler" hataları var, ama hangimiz yapmıyoruz ki?

bu şarkıyı yazalı ne kadar oldu hatırlamıyorum. şarkıyı yazarken esinlendiğim şeyler şunlar: "mignonne, alors voir si la rose qui ce matin avait declose" diye bir şiir ezberlemiştik, o. tam hatırlamıyorum şiiri ama "gençliğini tüketme, yapraklarınızı şimdiden kopar" mesajı veriyordu gencecik, güzel bir kıza. o şiiri düşünerek yazdım şarkıyı. aman neyse. hiçbir şey düşünerek yazmadım. her şeyi bir şeyler düşünerek yazsaydık kendi adıma söyleyeyim hiçbir şey yazamazdım. zaten sanırım olan da bu.

ben poliçelerde araya girme suretiyle ödeme adlı ödev konuma geri dönüyorum. hah, keşke porno film çekmeye geri dönüyorum deseydim. iğrenç bir ödevim var. gerçi onun da kendine has zor tarafları vardır.

bu okul beni öldürdü, öldürdü. şöyle lafları duymaya bayılıyorum: "uzun zamandır aklımdaydı x konulu sergiye gitmek, uzun zamandır y konseri olsa da gitsem diyordum, kısmet bugüneymiş." o kadar kıskanıyorum ki böyle konuşanları. çünkü uzun zamandır gitmek istediğim bir sergi, bir konser, bir oyun, bir film yok. bunun yerine televizyon, internet, gazete var. hepsine de sınav dönemlerinde bağlanıyorum ve hepsinden de nefret ediyorum. insan sevmediği bir alışkanlığı da uzun bir zaman sürdürebilir, bu sizi şaşırtmasın. hakikaten sanat ruhun gıdası, o güzel şeyler, o yüce şeyler gerekliymiş, bunu insan ticaret hukuku çalışınca anlıyor. daha doğrusu insan günlerini tv ile, gazetelerin magazin ekiyle geçirince anlıyor. kendini biraz boş ve hantal bulmaya başlıyorsun. etrafında daha güzel bir dekor olsun istiyorsun. reşat nuri'nin bir öyküsü vardı, bir kadın tüccar kocasını yeni tanıştığı ince ve romantik gencin yanında çok hakir görüyor oysa ki ince romantik gencin derdi kadınla yatmak. kadın tüccar kocasına "ay ne kabasın, ne basitsin, ne kadar iğrenç şeyler para işleri!" diye bağırıyor. o kadına benzedim. "ah ne iğrenç şu poliçe, ne berbat şey, fransız kültür sanat kanalı arte'yi, trt2'yi açın bana, günlerce izlesem açığım anca kapanır!" ama vallahi durum bu.

Salı, Ocak 04, 2011


çok çok sıkılıyorum poliçeler konulu ödev bitmek bilmiyor.

Pazar, Aralık 26, 2010

son zamanlarda sk sık duyduğum 2 sözcük var, zırp pırt kullanılıyor: "varoş" ve "apaçi". öncelikle bunların eğlencelik kelimeler olduğunu düşünmüştüm ama sanırım değil. resmen insanlar bu kelimelerle birbirini tanımlıyor, bu gerekçelere birbirini reddediyor falan. ben de arada kullanmaya başladım ama ciddi ciddi değil. ya düşününce, ne kadar değişmiş birkaç senede her şey. evine aldığın aletler, gittiğin restoranlar, ter kokup kokmaman, oturduğun semt baya önemli olmuş, oysa bunlar hep tesadüfi şeyler değil mi? resmen senin iraden dışında şeyler. nerde nasıl doğduğunu, ne kadarlık mirasa konduğunu sen mi belirliyorsun? yoo, allah seni bir sepete koyup gönderiyor işte. sonra sen çabalayıp duruyorsun, ama biri geliyor, tüm çabanın ortasına yüzüne bakıp çikletini caklata caklata sana "varoş" diyor. veya "apaçiye bak" diyor senin hakkında. oysa eskiden ne güzel kelimeler vardı. "görgüsüz, cahil, maganda, terbiyesiz, saygısız" gibi. bunlar da kırıcı kelimeler. ama daha masumlar çünkü bir davranışı tanımlıyorlar genelde, bir insanı etiketlemiyorlar.

bunları 30lukların ağzından bile duyuyorum. zaten günümüz 30lukları bir tuhaf. çoğu modalara çılgınca uymak isteyen, züppe tipler kanımca. bir de insanların seks alışkanlıkları artık alay konusu olmuş, bundan da rahatsızım. "şu şuna veriyor." "şu herkese veriyor." "şu hala bakiredir kesin." sana ne? sana ne? kıçtan sorumlu devlet bakanı mısın?

Cumartesi, Aralık 25, 2010

günün raporu

bugün güzel bir gündü. dün gece saat 5'e kadar uyuyamamış, çalışamamak ve istememek ama çalışmak zorunda olmak vicdan azabıyla bitap düşmek vs vs sebeplerinden sabah uyanamamıştım. gerçi bugünkü dersler de pek tırı vırıydı. saat 9.30 gibi idil telefon etti. beni ortaköy'e çağırdı, ben de yarım saat daha uyuyp gittim. gittik kahvaltı ettik. sonra o evine gitti, ben de tophane'ye kadar yürüdüm. tophane'de yorulup tramvaya bindim, laleli'de indim. filiz kitabevi'ne eşya kitabımı almaya gittim. ordan da beyazıt'a kadar yürüdüm, daha yürüyecektim ama annem aradı "meltem teyze'nin oraya gel, ordan havuza gidelim" dedi. ben de bu yüzden tramvaya bindim. ordan şair nedim'e meltem teyze'nin dükkanına gittim. ama annem yüzmeye gitmekten vazgeçmiş. biz de eve geldik, yemek yedik, saat 8- 8 buçuk civarı. sonra deniz avcı'yı aradım, "david'le st antuan kilisesinde noel ayini izleyeceğiz gelir, misin?" dedi. dedim ki "bu çok değişik bir teklif tamam olur." sonra 2 dakika sonra tekrar aradım, dedim ki "görünüşüme 10 üzerinden kaç verirsin?" deniz de "şu an moralim çok bozuk bunu sonra konuşalım" ve çat! telefonu yüzüme kapattı. ben de bunun üzerine onunla bir daha konuşmamaya karar verdim, kendimi sakinleştirme teknikleri uygulamaya çalıştım fakat başarısız oldum. çünkü asıl benim moralim bozuk çünkü notlarım çok kötü ve de çok şişmanım. onun ise her bir şeyi tam. sonra bu da geçti, çalışmaya çalışıp çalışamama vicdan azapları yeniden başladı. yine de kıymetli evrakın birazını çalışabildim. sonra çok bunaldım, azıcık gitar çaldım. orhan kemal'in gavurun kızı adlı bir öyküsünü okudum. sonra deniz'e "çok bencil ve kaba davranışların var, seninle bir daha konuşmayacağım." diye mesaj attım. o da arayıp özür diledi. sert olma kararıma rağmen hemen yumuşadım ve telefonda biraz ağladım. yine de hemen susmasını bildim. sonra annemle kavga eder gibi olduk. sonra onlar yattı, ben yarım saat daha çalıştım sonra facebooka girdim. sonra da blog yazdım. işte böyle.

Pazartesi, Aralık 20, 2010

yıllardır birikmiş kirli düşünceler

biraz yeraltı edebiyatı havası vereyim dedim:

"yıllardır zihnimin kuytularında birikmiş leş gibi düşünceler yerde kendi dölleri içinde çığlık çığlığaydı. uykularında mütemadiyen hıçkıran ve orgazm çığlıkları atan, birbirlerinin erkeklik organlarını diri diri kesen bu hastalıklı, kokuşmuş düşüncelerimdim ben... duvarlarda bok izleri vardı, köpek artıkları, leşler, artıklar..."

ıyy kendi yazımdan midem kalktı. muhtemelen yeraltı edebiyatı da böyle bir şey değildir ama benim midemi bulandırıyor. güzel bir kız, mutlu bir insan değilim ama böyle iğrenç de değilim yani. küçükken nickelodeon çizgi filmlerinden de midem bulanırdı, o konuda epey ciciyimdir. fakat düşüncelerimiz nasıl ifade edersek edelimi hepimizin "sağlıklı düşüncelere" olan özlemimiz bir yana, son derece arabesk düşünceleri de var. bu bağlamda size ilk büyük aşkımı anlatmak istiyorum.

ilk büyük aşkım gerçekleştiğinde 15 yaşında idim. olay yemekhanede gerçekleşti. akşam yemeğinde sosis vardı. o sırada gelen ilk büyük aşkım, uzunca bir süre sosislere baktı, sonra bir sürü insan olduğu halde gülerek "bu sosisler de y..a benziyor" dedi. sonra da gülerek gitti. ben şok olmuş ve büyülenmiştim. işte böyle pervasızca her istediğini söyleyebiliyordu. o günden sonra onunla kendimi bir arada hayal etmeye başladım. ve kesin olan bir şey vardı, bana bakmazdı. nasıl oluyordu bu? hayatta bu nasıl mümkündü? bu hayatta bir şeyde acizdim ve bu acizlik beni aşık etmişti. acizlik beni kendine aşık etmişti. acizlikten duyulan zevkleri çoğu kimse başka hiçbir şeye değişmez. çırpınmak, çırpınmaktır insanın istediği. oysa ki pratik çözümler, sağlıklı düşünceler elimizin altındadır. kölelikten sıkıldığımız an, bunları yürürlüğe koyalım. böylece insan olalım, hiçbirimiz makine değiliz, hepimiz mini mini insanlarız.

Perşembe, Aralık 16, 2010

üzgünlük modası suçlamaları hakkında

daha da üzülmek istiyorsanız bu yazıyı fiona apple'dan oh sailor eşliğinde okuyabilirsiniz:

O' Sailor, why'd you do it
What'd you do that for
Saying there's nothing to it
And then letting it go by the boards

üzgünlük, evet bize batı kültüründen, gençler aracılığıyla geçmiş bir modadır. üzgünlük kelimesini, "depresyon" kelimesini kullanmaktan bıktığım için kullanıyorum. "alaşağı olmak" vs deyişleri de kullanabilirim belki ama abartılı olur. üzgünlüğü, batı ülkelerinde görülen türden depresyon olarak anlamanızı rica edeceğim. veya daha geniş anlayın, daha iyi olur. yazım bu konudaki önyargılarla, burun kıvırmalar ve yanlış anlaşılmalarla ilgili, sizlere bu gerçeğin içinde yaşayan biri olarak bazı bilgiler vereceğim. biraz da bu blogda her zaman, bıkıp usanmadan söylediklerimi bir kez daha tekrarlayacağım. yeni bir konu bulana kadar:) bu konuda vereceğim bilgiler ise sadece tanıklık, deneyim ve basit düşüncelerden ibaret.

şimdi bir üzgünlük gerçeği vardır, evet. fakat bu başlı başlına bir moda değil, bir yaşam biçiminin, bir düşünceler sisteminin parçasıdır. bir yaşam biçimi, size bazı düşünce ve değerleri aşılıyor. bu değerlerin parlak olduğu kadar karanlık yönü de vardır. kanımca bu ikili ayrımı en çok müzikte gözlemleriz. aptalcasına mutlu pop müzik ve yine aptalcasına hüzünlü alternatif müzik türleri. (grunge, alternatif rock vs) bu ikincisinin de adı pop olmasa da son zamanlarda çok tutulmuş ve popüler olmuştur. tabi bu yaptığım çok da basit bir ayrım. bu ikisine tam olarak girmeyen nice şarkıcı, nice grup, nice şarkı var. arkadaşlarım arasında yaptığım gözlem, göre, batı tarzı eğitim veren özel okullarda üzgünlük oranının, devlet okullarına göre daha fazla olduğu yönünde. dizileri düşündüğümüz zaman "gossip girl"deki üzgün karakter sayısının, çok daha olumsuz koşullar altında yaşayan "hayat bilgisi"ndekinden çok daha fazla olduğunu görüyorum. hadi dünyanın en klişe örneğini verelim, norveç'te intihar oranı ühüüüü.. tüm bunlar üzgünlüğün "öğrenilen" bir şey olduğunu, kültür ile alakalı düşünsel bir durum olduğunu bize gösteriyor. şu an çok popüler olan bilişsel davranışçı terapi de bunu savunmakta.

yine de insafsızlar, bu üzgün olduğunu söyleyen kişiye "şekil yapıyorsun" demenizi haklı kılmaz. evet, o kişi icabında şekil de yapıyor ama bakalım bu süreç nasıl işliyor:

kronik üzgün kişi, o gün halinden her nasılsa memnundur. sonra bir şey olur. mesela ahmet altan'ın tehlikeli masallar diye bir kitabı vardı, orda bir kadın sabah çok süper hissederek kalkıyor, duş alıyor, ayna karşısında süslenirken yanlışlıkla parfüm şişesini düşürüyor ve birden deyim yerindeyse "alaşağı oluyor". çok büyük bir ağlama krizine giriyor falan filan. bende genelde bu olay birinin bana bir şey demesidir. herkesin değil anlamlı bazı bağlantıları olan bazı durumları temsil eden muhtelif kişilerin belli yöndeki eleştirileri veya en ufak imaları, davranışları... yoksa herkesin her sözüne saatlerce ağlamıyorum.

ikinci aşama, bu küçük olayın taşları yerine oturtmasıdır. veya o an size aşırı doğru gelen bir gerçeğe işaret etmesi. ama tabi taşlar yerine yanlış oturmuştur, o gerçek sandığnız şey öyle değildir, o ayrı. parfüm şişesinin düşüp kırılmasnı ele alalım. ahme altan'ın kahramanı nermin o an ne düşünüyordu? herhalde şuna benzer şeyler (tabi çok basite ve kabaca yazdım):

"bu sabah çok huzurlu uyandım. kendimi çok tatlı bir durgunluk içinde ve dinlenmiş hissediyordum. buna çok şaşırdım çünkü genelde böyle olmaz. bu bana verilmiş bir lütuftu. bu hediyeyi acaba hak edebilecek miyim çünkü daha önce hep elimden alınmıştı? (nermin'i küçükken annesi terk etmiş, dedesi çok sevgisiz bir insanmış falan filan) duş aldım, vücudumu aynada seyrettim. gerçekten çok güzel bir kadınım. ama işte öyle olmadığı anlaşıldı çünkü parfümü düşürdüm. bu kadar süper ve sinemotografik bir sabahın içine sıçtım ve parfümü düşürmem de birçok şeyin ispatı aslında. ne kadar anlamlı. evet."

"her neyse bu yazıdaki konsantrasyonumun içine sıçıldı çünkü annem eve geldi. o evdeyken bana huzur yok. gerçekten süper bir yazı yazacaktım, herkes okuyacaktı ve beğenecekti ama işte artık mümkün değil çünkü annem eve gelip bana yemeği yapıcam yardım et dedi. işte, anlamıyor. bir de bana dün gelmiş sen nasıl üniversite öğrencisisin azıcık gezip tozsana diyor. ama hiç dışarı çıkasım yok çünkü bu ailemden bıktım. kendileri müthiş bir öğrencilik hayatı geçirmişken benimkinin içine sıçıyorlar. zaten benim gibi öğrenci mi olur. halimi düşündükçe utanıyorum. utandığıma göre utandırıcı bir durum var ortada yani, çok açık. söylediğim zaman da paranoyaksın diyorlar ama ben biliyorum onların istediği işte, ben mutsuz olayım. ama onlar dışında da beni seven yok. birçok kişi beni gülünç buluyor. arkamdan dalga geçiyorlar. seven var ama onlar sayılmaz. onlar objektif olamıyorlar. tek sorun hukukta okumam aslında. hukuk benim algılarımı kapadı, beni ot bir insan yaptı. ama hayır, hukuk iyi. tek suçlu benim olgun bir insan olmamam. tipimde bile bir şey var. sözgelimi tiyatrodan ilyas ne kadar mutlu ve düzgün..."

şimdi de "üzgün" olduğum zaman benim aklımdan geçen şeyleri okudunuz. bunlar tabi yaklaşık şeyler. basit görünseler de otomatik olarak bazı hisleri doğuruyorlar. bu hisler başedilmesi zor şeyler. üzgünlüğü yaşamış olanlar mutlaka bilir. içinizi bir bıçak oyar sanki. peki başetmek için ne yapıyoruz?

üçüncü adım: üzgünlük bilinci geliştiriyoruz. başımıza bunlar sık sık geldiği için "evet şu an ben üzgünüm" diyoruz. "üzgünüm, üzgünüm, ben hep üzgünüm." "en iyisi ben öleyim, ölürken ne not yazayım, ah ne de üzülürler, sonunda anlaşılır halim" veya "biriyle konuşmam lazım. birini arayayım bir şey yapmam lazım" bu düşünceler 5 dakika sonra insanı rahatlatıyor. örneğin ağlamak. ıslak, bebeksi bir his kalıyor geride ve bir kimlik. bazıları şarkı yazıyor. bazılar şiir. ve en sonunda "ben özgürüm" gibi bir his kalıyor geride "ben üzgünüm" ve bu zafer hissi gibi bir şey. sizin moda, şekil sandığınız şey küçük bir teselliden ibaret aslında.

yani öğrenilen asıl şey üzgünlüğün kendisi değil ona yol açan düşünce sistemleri. kimse üzgün olmayı bilerek seçmez. daha çok farkında olmadan onu alışkanlık haline getirir. siz de üzgün olduğunuzu düşünüyorsanız size şu kitabı öneriyorum:

dr. robert burns- iyi hissetmek. bu kitabın ilk 100 sayfası sayesinde gerçekten inanarak aşağıdaki paragrafı yazabildim ve ne zaman okusam kendimi yüzde 30 filan daha iyi hissediyorum:

"istersem kendimi daha iyi hissedebilirim. Bunu bana sağlayacak çok iyi arkadaşlarım, beni sevgiye boğan insanlar var. Ailem de öyle. Hayatım ezik değil, bu çok saçma. 22 yaşımdayım, çok iyi deneyimlerim ve kariyerim var. İyi bir bölümde okuyorum. O çok özendiğim X'ten daha iyi özelliklere sahibim. Sosyal yaşamım istediğimde var, hem de beraber olmaktan zevk aldığım kişilerle."

Pazartesi, Aralık 06, 2010

internette gezinirken polisin gençsen gösterisini dağıtırkenki olaylarıyla ilgili milliyet gazetesi haberine yazılan yorumları okudum az önce. ne iğrenç şeyler! o kadar sinirleniyor ki insan. bu kadar iğrenç insanlardan oluşan bir topluluk muyuz diyorsun. kızcağız bebeğini düşürmüş bir tane. (habere konulan resim yanıltıcı, o tekmelenen I.K, bizim ortaokuldaydı, sanki bebeğini düşüren E.A oymuş gibi olmuş)yok ahlaksız, ne işin vardı orda zaten çocuğun kesin garyrımeşrudur falan filan. "ne hak araması" vs. ulan gerizekalılar. gösteri yapma denen şey serbest. sanki suç amına koyiyim. asıl polisin yaptığı hukuka aykırı. biz derste bunun binde biri ihlallerde aihm'in o ülkeyi tazminata mahkum ettiğini görüyoruz. polis isterse sokak ortasında tecavüz etsin bu mallar sevinir oh olsun der. insan değiller. ve yorumların yüzde sekseni böyle.

göbek deliği

ne iğrenç bir organdır göbek deliği... ne rahatsız edici bir organdır. bir de orayı deldirir küpe takarlar! ıyy.

çocukken biri bir şey anlatmıştı göbek deliği ile ilgili. birinin göbek deliği iltihaplanmış, o yüzden çocuğu olmamış. bir daha hiç sevemedim bu garibi, hep huylandım, hep iltihaplanacağından korktum, içine su kaçacağından, hasatalanacağımdan...

Cumartesi, Kasım 27, 2010

http://bianet.org/yazar/elif-dumanli

çok etkileyici yazılara imza atmış bir yazara rastladım tesadüfen. tecavüz üzerine korkunç, etkileyici ve isyan ettirici yazılar. sizinle de paylaşmak istedim.

rekabet benim işim

bu sabah okula gittim, sınıf arkadaşım ve liseden beri sürekli havalı civalı bir çocuk hem sempatik hem yakışıklı hem zengin hem de çalışkan olan cem bana bakıp "kaplumbağam bir mutlu bir mutlu sorma. ona su ısıtıcısı ve filtre aldım, hem de çeşit çeşit yem" dedi. birden bir üzüldüm ki sormayın. benimki yaz demez kış demez, plastik bir kabın içinde öylece durur. o kadar üzülürüm, ama bir türlü param olmaz gerekli ekipmanı almaya. deniz de bana gaz verdi, "seninkinin neyi eksik?" dedi. ben de doğruca pet shop'a gittim, bayramda topladıklarımın hepsiyle şöyle kocaman bir akvaryum, filtre, ısıtıcı, uv ampulu, vitaminler, yemler aldım, geldim, ekipmanı kurdum, havalı fotolarını da çektim, cem'e yolladım. bir de altına "seninkisi varoş turtle, benimkisi tiki" yazdım. ama sonra sorunlar ortaya çıktı. birincisi pet shopçu "ısıtıcıyı saklayın, pek yaklaşmasın." dedi. bu manyak gidip gidip üstüne oturuyor, teyze ruhlu. ikincsi, bu cihazlar hep böyle çalışırsa elektrik parası girdi demektir. annem bu bahaneyle hepsini benden alır. bilemedim...

bir de bugün cem çağrı'dan bahsetti. çağrı 2007 öss birincisi, bizim sınıftaydı. "para için yaptım" diyen çocuk. sonra da "dershaneden parasını alamayınca kızdı" diye haberler çıkmıştı. çok tatlı bir çocuktu ama biraz deli gibiydi. cem bugün onu aramış, o da günde 14 saat çalıştığını söylemiş şu aralar. matematik mi ne bir şeyde çift anadal yapıyor. bunu duyunca aşırı kıskandım. "kimbilir çağrı'nın beyni şu an ne kadar gelişkin, ben hala küçük sırlar'ı izleyeyim, beynim güdük kalsın." diyerek üzüldüm ve eve gidip ben de çalıştım. tam çalışıyordum ki deniz aradı ve "bugün 3. banyo yapışım."dedi. bu su israfını kınamam lazımken birden içimde çok büyük bir kıskançlık belirdi çünkü 3 gündür yıkanmamıştım, gittim ben de yıkandım. mis gibi kurulanırken, o da ne deniz yine aradı ve "emin ticaretten yardımcı kaynak kitaplar okuyormuş" dedi. işte bu beni bitirdi. bununla rekabet edemezdim.

ulan ne vakit yapıyorlar, ne vakit? ne vakit bu kitapları okuyorlar, bu sporları yapıyorlar, bu sevgilileri buluyorlar, ne vakit o kadar güzel kıyafetleri alıyorlar? dünya meselelerinden ne vakit bu kadar haberdar oluyor bu puştlar?! ne vakit greenpeace'e gönüllü yazılıyorlar hem de benimle gelip küçük sırlar muhabbeti çevirebiliyorlar? yoksa uyumuyorlar mı? onu ben de yapmıyorum, yazının saatinden anlaşılacağı üzere. ama ruhum uyuşuk, bunu da bilen biliyor:(

Cumartesi, Kasım 13, 2010

olamadım şarkısı: isteklerin ve acıların ölümü

yapamadım şarkısından kötü bir şey varsa o da olamadım şarkısıdır. yapamadım şarkısı "aman ne olacak" dersin susar. ama olamadım şarkısı hiç susmaz. geçici oldum zamanları vardır, sabah erken kalktığın, kahvaltı hazırladığın, kış aylarında bile ayak tırnaklarını boyadığın. sonra geçer ama. "yetersizliğimi fark edecek kadar akıllı olamadım." düşüncesiyle andığın zamanlar olur bunlar.

mesela "kpss sınavında birinci olamadım" çok basit bir durumdur, çözülebilir. daha zor çözülecek durumlardan örnekler vereyim:

tam ve bütün bir insan olamadım.
anne babamın sözünden çıkabilecek kadar cesaretli olamadım.
anne ve babama iyi bir evlat olamadım.
sevgilimi bu kadar umursamam çok ezik.
sevgilime iyi bir sevgili olamadım.
yaşıma rağmen hala olgun bir insan değilim.
hala tanrı'ya inanacak kadar demode bir insan olmam çok ezik.
tanrı'nın istediği gibi bir insan olamadım.

uykusuzukla geçen gecelerde internette sizinle çatışacak yazılar arar, msnde size kötü şeyler söyleyecek kimselerle konuşmaya çalışırsınız. onların gözünde çok hamsanız eğer gerçekte, kalbinize bir acı saplanır, kötü bir uyku görürsünüz. uykunuzda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğinizi görürsünüz. uyanınca hatırlamaya çalışırsınız. o his "hatırlama yoluyla" size geri gelir. şiddetli bir ölme isteği.

ama bu şiddetli istek yüzeyseldir. onun altında yaşama isteği, bir an ölmek ve yeniden doğmak, gerçek yaşama doğmak isteği... zihnindeki bu kötü seslerin, bu tırı vırı istek ve acıların sönmesi isteği. altından gerçek yaşam, size tatlı tatlı gülümser "ben burdayım. olamadım şarksı sustuğu zaman tüm yalınlığınla bana geleceksin. bu şarkıyı söylemek ve dinlemekten aldığın zevkleri bitirdiğin zaman, bıkma noktasındayken, düşmanlarını kendi haline bırakma noktasındayken ban geleceksin. şimdi gelmeye çalışma. ben burdayım. ben gerçek yaşamım, seni her şeyden bağımsız olarak seviyor ve bekliyorum. sen üstteki yetersizlikler değilsin. sen benim bir parçamsın ve göğsünü sıkan acıdan ve uyku düzenindeki bozukluklardan sıkıldığın an bitecek bu şarkı. şimdilik bunları yaz ve kendini avut bakalım...

Salı, Kasım 09, 2010

analar ve babalar

"el bebek gül bebek seni şımartmışlar
yerlere göklere sığdıramamışlar."

dünden beri canan tan'ın çok satan kitaplarını okuyorum, hatta yutuyorum onları hap gibi de işte bir şikayetim var. baş roldeki kızları aileleri çok pohpohluyor. bakıyorum kız istanbul'da sıradan bir bölüm kazanmış, aile hemen "oo, seninle gurur duyuyoruz, prensesimiz, harikasın" bilmemne. kızın bir şey yaptığı yok yani açıkçası sıradan bir genç hemen "oo, sana çok güveniyoruz yavrumuz" vs. kız eroine başlıyor hemen eve getirmeler, bakmalar, hemen kız ailesinin güvenini tekrar kazanıyor. tamam, benim annem babam da beni her gün dövüyor değil. ama yine de özeniyorum böyle şımartılan tiplere. keşke beni de şımartsalar. hasta olunca bazen o ilgiyi görüyorum.

tolle demiş ki "çok erdiğinizi düşünüyorsanız gidin bir hafta ebebveynlerinizle yaşayın." bence en gerçekçi yaklaşım bu. çünkü ebeveyn dediğin, en iyisi de olsa biraz şeydir... senin açığını yakalamaya çalışır gibi bir his verir sana. isediği bu değildir de ne bileyim. her adımda biraz seni sınar. bir şey demese de eksikleri sen tamamlarsın. kafanın içine yerleşir bir yerden sonra anan baban, gerilirsin.

diyelim bir salaklık yaptın, otobüsü kaçırdın, taksi tuttun, 20 lira bayıldın. içindeki sen seni hemen bağışlar. içindeki sen böyle şeyleri hiç takmaz aslında. içindeki annense hemen söylenir. "sana ne zaman güveneceğiz?" filan der. eve gidince de içindeki annenin cismani haliyle kapıda karşılaşırsın. karşılaştığın kişi annen değildir, onun söylenen anne egosudur. anne egosu yüzeyseldir aslında, gerçek olan onun sana derinden sevgisidir. bunu bilirsin ama yine de sinirlenirsin. gerçek annen, gerçek baban, kendi ana baba egolarına kendilerini niçin bu kadar sık kaptırmaktadırlar? tolle diyor ki "ama diyorsunuz, onların onayı olmadan kendimi mutlu ve rahat hissedemiyorum. yok canım? seni onaylamak zorundalar mı? peki sen neden bu olmadan mutlu olamayasın?" örnek bir evlat olma işi, iskambilden ev kurma işine benzer. en ufak bir sarsıntıyla yıkılır, yeniden yapman gerekir. ama bütün bunlar tırı vırıdır. şikayetleri, sinirleri, onların egolarıdır. gerçek olan onların sana derinden sevgisidir. sen de göstermelik bir "güven ve sorumluluk abidesi" ol bakalım. bunlar pragmatik.

Perşembe, Kasım 04, 2010

dün sabah kalkınca "evet, şimdi meditasyon yapıyorum" dedim. o sabah an an kim olduğumu unutacaktım. kantinde oturup denize baktım, gün ışığını, kedileri gözlemledim. diyafram nefesi alarak öylece beynimi boşaltmaya çalıştım. "problemlerim" dediğim şeylere mesafe almaya çalıştım. adamın dediği gibi: "şu an ne problemin var? most people can't answer that."

tabi ki çok süremedi:) eve gelince mecburen ticaret çalıştık. ilk gün 20 sayfa. ertesi gün yine 20 sayfa. ama şu an kaç sayfadan sorumluyuz? 310 filan herhalde. usul dersine sadece 1 kere girdim. idari yargıya yarım. karşılaştırmalıya (tam adını bilmiyorum) sıfır kere girdim. eşyaya 1. ticarete 2. borçlar özele 4. bak onda iyi yapmışım. ve aylar oldu okul açılalı... peki ne yapıyorum? dizi izliyorum. dışarı çıkmadan, sadece dizilere bakıyorum. sonra uyuyorum. hiçbir suçluluk duymuyorum bunları yaparken. dışarısı nasıl bir yerdi, gece dışarı çıkmak nasıldı bunları unuttum. hiç de özlemiyorum. arada kitp okuyorum, gazete okuyorum. ses tellerimde nodül çıktığı için konuşamıyorum da. hep bir alemlerdeyim. böyle kafaca konudan konuya gezen. vizelere çok az kaldı. bir şey yapmak lazım. bir şey, bir şey! o usul nasıl öğrenilecek? tam ezber. hiç de havamda değilim yani.