hello sivik
isteyim, yapacak bir seyim yok ben de aklima gelen yeni ve cok sahane fikirleri yaziyim, paylasiyim dedim. son zamanlarda kafami astrolojiyle bozdum. bu da iyi bisey diil. yani kafami karakterimle bozmus olmak demek bu. tamam, saglam temelleri olan bir kac sey var elbette ama gerisi olusturulmus bos bir mukavva kutu gibi. yengec yengec. bu da burcum. ozelliklerini okuyup duruyorum.ve her seferinde kendi kendime hmm ben boyle boyleyim diyerek mutlu oluyorum. ben boyle boyleyim dedikce oyle oyle davranmaya alisiyorum ve sonunda dun, asiri bir ic sikintisiyla uyandim: oha dedim, e.s., kendini nasıl bir dar cemberin icine hapsettiginin farkinda misin??
beni bu dar cemberde tutan bir insan da milan kundera. onun o utangac kizlarini idol yaptim kendime tabi farkinda olmadan. yazdigim oykuler, nasil anlatsam.. bak simdi bu yazarin oykulerinin birinde utangac kiz hakkinda diyor ki "sevgilisine her seyi vermek istiyordu ama buna cabaladikca ona flortlesmenin yuzeysel hazzini veremiyordu." yani ben surekli derinlesmeye calistikca, aslinda olmayan trickadan konular uzerine yogunlastikca yogunlasiyorum ve ne oluyor? sokagin, insanlarin yuzeysel ama guzel seslerini kaciriyorum. ve budur beni bunaltan, yeah. ornegin gecen gun internette amelie hakkinda bir adam soyle demis onu okudum: montmarte da bissuru zenci olmasina ragmen filmde sirf parisin ideal goruntusune uysun diye sadece beyazlar var. benim de kafamda soyle banliyo ya da sokak gibi bi yerde, iste degisik degisik insanlarin yasamini, hayat mucadelelerini ya da eglencelerini konu alindigi bir oyku yazmak gecti. fakat bunun icin sadece dissal ogeleri kullanmak gerekiyordu. fakat ben bunu yapabilir miydim? boyle, insanlari kendimden ayri tutarak onlari sadece disardan ele alabilir miydim? bunun gibi seyler.
ben de ne yaptim, hizli gazeteci adli bir cizgiromanin ikinci cildini aldim. onu okuyarak 1994 yilinda cem boyner in kurdugu liberal siyasi parti hakkinda fikir sahibi oldum. cok sasirticiydi aslinda. ve simdi gulme ama ihtiyacim olan sey buymus! kendimin disinda bir konuda kafa yormak yani.
gecen gun sevil ve kemale ders anlattim. sevil ve kemal, onlar da bana cok iyi geldi. civil civildik. onlara benzeyen insanlarla konusmak, beni kendi trickadan sikintilarimdan uzaklastiriyor, en azindan, uzuldugum konulardan beni uzaklastiriyor, dunyadaki tek secenek bu degil!! diye dusunuyorum yani. okula gittim onlari calistirmak icin, bogaza bakarken, su evlerin birinde olsam diye gecirdim icimden, ama burda degil, ne oldu da yasamdan zevk alamaz oldum dedim, bu uzuntu 1 sene once haberdar bile olmadigin ama buna ragmen mutlu oldugun bir sey icin, sacmalama yavrum ezgi dedim kendime. ama kendine demekle olmuyor, iste.
ohoo, iyice de abartmisim, hayatimi anlatmisim. sen nasilsin? sen nasilsin? nasil oldugunu az cok tahmin ediyorum aslinda. bu maili hotmailde yaziyordum ama su an bloga koymaya karar verdim. bilmem, daha surprizli olacagi icin herhalde. bir de icinde cok ayrinti oldugu icin, okumaya usenenler olabilir. boyle surprizler yapmak da dogamda vardir. muneccim.com oyle diyor. haydi eyw.
Salı, Eylül 16, 2008
Pazar, Eylül 14, 2008
kötü kalpli sahaf!! hızı gazeteci kitaplarının hepsine paramın yetmeyeceğini biliyordun yine de onları bana tek tek satmadın. benden başkası da alacak kadar çok seviyodur eminim. dur ama, olamaz mı?
insan mutsuz olduğunda hep kendininkine benzer acılar çeken bir başkasının yazdıklaını okumak istiyor. bu yüzden ben hep kendi yazdıklarımı okurum. nasıl olsa şu an çektiğim acıları biraz kendim yarattığım ve kendim de hep aynı kişi olduğum için. işte sabahın bu vaktinde uykusuzluktan kıvranırken kendime müthiş bir dert yoldaşı buldum: hızlı gazeteci.
hızlı gazeteciyi okurken insan sıkıntılarını unutuyor. karnı tok olunca ve üzerine uzandığı şilte rahat olunca gerisinin önemi kalmıyor.
"sen bir boyalı kuştun, kitaplara sığındın ve bu yüzden fena keleğe geldin... çünkü bütün o kitapları yazanlar aslında aynı gizli mezhebe aittiler; gerçek dünyaya değil de estetik bir ütopyaya bağlanmışlardı; farkına bile varmadan onlar gibi biri oluvedin: ödlek ve hayalperest.", hızlı gazeteci
"sekiz yıl önceki o harika birkaç saati tanrı bilir kaç kz çoğalttım kafamda ve zamana yaymaya çabaladım, donuk bir hayata renk katsın diye.", hızlı gazeteci
uykusuzluktan kızarmış gözleriyle yıllar sonra kanepede, kitabın içine düşer gibi onun maceralarını okuyan zavallı bir kızcağızın yaşadığını bilseydi, hızlı gazeteci ne düşünürdü acaba?
insan mutsuz olduğunda hep kendininkine benzer acılar çeken bir başkasının yazdıklaını okumak istiyor. bu yüzden ben hep kendi yazdıklarımı okurum. nasıl olsa şu an çektiğim acıları biraz kendim yarattığım ve kendim de hep aynı kişi olduğum için. işte sabahın bu vaktinde uykusuzluktan kıvranırken kendime müthiş bir dert yoldaşı buldum: hızlı gazeteci.
hızlı gazeteciyi okurken insan sıkıntılarını unutuyor. karnı tok olunca ve üzerine uzandığı şilte rahat olunca gerisinin önemi kalmıyor.
"sen bir boyalı kuştun, kitaplara sığındın ve bu yüzden fena keleğe geldin... çünkü bütün o kitapları yazanlar aslında aynı gizli mezhebe aittiler; gerçek dünyaya değil de estetik bir ütopyaya bağlanmışlardı; farkına bile varmadan onlar gibi biri oluvedin: ödlek ve hayalperest.", hızlı gazeteci
"sekiz yıl önceki o harika birkaç saati tanrı bilir kaç kz çoğalttım kafamda ve zamana yaymaya çabaladım, donuk bir hayata renk katsın diye.", hızlı gazeteci
uykusuzluktan kızarmış gözleriyle yıllar sonra kanepede, kitabın içine düşer gibi onun maceralarını okuyan zavallı bir kızcağızın yaşadığını bilseydi, hızlı gazeteci ne düşünürdü acaba?
Cumartesi, Eylül 13, 2008
çagdaş ekin şişmanın bloguna niçin giremiyoruz? sadece davetli okuyuculara açıkmış... iyi madem öyle. zaten şu aralar çok trip atasım var. en çok kullandığım cümle: inşallah ölürüm sen de üzülürsün. bu cümleyi tekrar ede ede insanları ölümüme karşı duyarsızlaştırdığıma inanıyorum. aslında iyi bir şey bu.
fakat böyle diyen birinin tek ihtiyacı olan şey birazcık pışpışlamadır ve herkes bunu görmezden gelir her zaman.
fakat böyle diyen birinin tek ihtiyacı olan şey birazcık pışpışlamadır ve herkes bunu görmezden gelir her zaman.
Salı, Eylül 09, 2008
bu sabah rüyamda annemle çok feci bir kavga ettiğimi gördüm. ben, bir de iki arkadaşım anneme ağza alınmayacak şeyler söylüyorduk. üç kişi olmamız annemi yaralıyordu, bunun farkındaydım ve bu beni üzüyordu ama yine de onun rüyadaki anlayışsızlığı karşısında öfkeden titriyor ve bas bas bağırıyordum. hem sinirleniyor, hem de böyle bağırıp kavga ettiğim için garip bir üzüntü duyuyordum. tatlı, vicdani bir üzüntüydü bu.
rüyam daha bitmemişti ki gerçek yaşamda annem işe gidiyordu. işe gitmeden önce gelip uyuyan beni öptü. annem durup duruken amerikan filmlerindeki gibi böyle şeyler söylemez ama seni seviyorum dedi bana. demek ki içinden gelmişti.
insan birini kırınca üzülüyor ama annesini kırınca daha çok üzülüyor çünkü annelerin içinde hep bize karşı meleksi bir yan oluyor.
rüyam daha bitmemişti ki gerçek yaşamda annem işe gidiyordu. işe gitmeden önce gelip uyuyan beni öptü. annem durup duruken amerikan filmlerindeki gibi böyle şeyler söylemez ama seni seviyorum dedi bana. demek ki içinden gelmişti.
insan birini kırınca üzülüyor ama annesini kırınca daha çok üzülüyor çünkü annelerin içinde hep bize karşı meleksi bir yan oluyor.
Pazar, Eylül 07, 2008
öykü
bu senenin ortalarında öykü yazmada çok üretkendim, hala da öyleyim. defterlerime sürekli bir şeyler yazıyorum, sürekli yeni öykü konuları düşünüyorum. bu tek sayfaık öyküyü de defterimi karıştırken buldum. kısa olduğu için de üşenmeyip elektronik ortama aktardım, where i end you begin ve high and dry adlı iki duygusal yabancı şarkı eşliğinde. umarım beğenirsiniz.
ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE
Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.
Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.
Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.
Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.
Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.
Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”
Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.
Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.
Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.
ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE
Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.
Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.
Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.
Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.
Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.
Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”
Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.
Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.
Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.
Çarşamba, Eylül 03, 2008
işyerinden gizli gizli blog yazan işçi
bugün 91 sayfalık bir çevirinin rakamları, isimleri doğru yazılmış mı diye kontrol ettim. evet, benim işim bu. ve işimi seviyorum. rakam deyip geçmeyin, hidroelektrik santrallerle ilgili bir şeydi. ve bir sürü de tablo vardı vallahi. yanımda 40 yaşlarında bir düzeltmen abi oturuyor. ve sabahtan beri telefonda sevgilisiyle konuştu. assos'ta tatil yapacaklarmış. aman allahım, ya ben? bütün tatilimi iki tane hıyar arkadaşımla geçirdim. biri temizlik hastası manyak bir kızcağız, biri de öküz gibi kaba bir adam. ve işin en acıklı tarafı, mutluydum! mutluydum, demek ki beklentilerim düşük.
şimdi çevirileri kontrol etmeyi bitirdim, moladayım yani. saat 6da mesai bitecek, benimse bir planım yok. eve gidip yemek filan yaparım herhalde. aman allahım! beklentilerin düşüklüğüne bak. hayır, böyle olmaz. ama nasıl olur? dünyada 400.000 kadın erkek arıyormuş. beni kim ne yapsın?
not: inanmak güç ama düzeltmen beyin 2 sevgilisi varmış. bunu anlattı bize gülerek. dolayısıyla artık onu gizlice dinliyorum ve hangisiyle konuştuğunu çıkarmaya çalışıyorum. tek eğlencem bu:)
şimdi çevirileri kontrol etmeyi bitirdim, moladayım yani. saat 6da mesai bitecek, benimse bir planım yok. eve gidip yemek filan yaparım herhalde. aman allahım! beklentilerin düşüklüğüne bak. hayır, böyle olmaz. ama nasıl olur? dünyada 400.000 kadın erkek arıyormuş. beni kim ne yapsın?
not: inanmak güç ama düzeltmen beyin 2 sevgilisi varmış. bunu anlattı bize gülerek. dolayısıyla artık onu gizlice dinliyorum ve hangisiyle konuştuğunu çıkarmaya çalışıyorum. tek eğlencem bu:)
Salı, Eylül 02, 2008
KIZ BAHÇESİ
BASIM YILI:2011
E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.
kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.
ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.
olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...
KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları
E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.
kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.
ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.
olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...
KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları
Pazar, Ağustos 31, 2008
iki tane çocuk var. benden her zaman uzak dursunlar isterdim. kötü çocuklar oldukları için değil. ama birini sevmeyince ona garip diyorlar.
YILAN BALIĞI
bu öykü, tatilden dönmeden, döner dönmez içimi garip duygular, kasvet ve sıkıntı doldurmadan önceydi. iskelede oturuyordum. güneş batıyordu. normalde çocuklara hiç ama hiç sinir olmam ama o kıza çok çok sinir oldum. elinde tuttuğu ölü bir yılan balığını sadist bir gülümsemeyle teyzesine sallıyordu. teyzesi belli ki sinir oluyordu bu duruma, gamsız anası ise kızına engel olacağı yerde içten içe onu tutuyor, nanemolla teyzeye ezici bakışlar atıp "aman noucak, onların kaç tanesi sana değiyo yüzerken" diye de ekliyordu. şimdi, bizler doğayla barışık olmalıyız, ormanın, denizin içinde pek de korkulmaması gereken hayvanlardan korkup kendimizi tiksindirmemliyiz asla değil mi? yılan balığı da son derece zarasız, uzunca bir balık, adı üstünde balık. yılan değil balık.
fakat kıza sinir olmamın iki nedeni vardı, bir teyzeyi anlıyordum çünkü benim de hayatta en korktuğum şey yılandır ve yılan derisi, su yılanı, yılan fotoğrafı, yılan belgeseli, yılan balığı (sadece balık bile olsa) beni çok, çok ürkütür. ikincisi şöyle insanlardan nefret ederim: senin inançların, korkuların çok saçma öyleyse sana her türlü saygısızlıkta bulunabilirim. evet teyzenin korkusu yersiz ama ona korktuğu şeyi pis pis sırıtarak, sadist sadist, saygısız saygısız, yüzüne yüzüne sallayan küçük kızdan, küçük de olsa tiksindim. bu hareketinden tiksindim. ilişkileri kişisel düşünen, keskin ilkelere sahip olmayan insanları genelde pek bir saçma, pek bir korkak, liboş bulurlar. ben de o liboşlardanım. yılan balığından korkan kadına ölü bir yılan balığı sallanmaması gerekir. insanlara her zaman saygılı davranmak gerekir. sevecen olmak gerekir.
denize girmeye bayılırım ama "yılan" korkum buraya da sıçramıştı. korkak korkak yüzüyordum. tek tesellim japonların bu balığı yediği oldu. iştah kabartıcı bir şey aslında. ha demiyorum ki yılanları öldürelim. onları seviyorum aslında. en nihayetinde hayvan oldukları için masum buluyorum onları.
gece rüyamda benim minik su kaplumbağam ölü bir yılan balığıyla aynı akvaryumun içindeydi ve korkuyordu. korktuğunu hissedebiliyordum. onun korkusunu içten içe duyuyordum, paylaşıyordum. onu ordan çıkarmak istiyordum ama yılana dokunamıyordum. uyandığımda kaplumbağamı özledim. özlemedim, daha doğrusu (beraberken en fazla ne yapıyoruz ki?), endişelendim. hala yaşıyor muydu? yemini doğru veriyorlar mıydı? kabuğu mikrop kapmış mıydı? tüm ihmallerimin ona acı çektirdiğini hissettim, onun ne kadar acı çekebileciğini düşündükçe endişem arttı. evet, evde yüzüne bile bakmadığım bu hayvanı seviyordum herhalde.
tatilimin kalan kısmı çok rahatlatıcı, eğlenceli, vs vs geçti. sanki içine düştüğüm günlük bir boşluktan çıkmak için bilinçli bir çaba sarf ediyor gibiydim. bunun için, süregelen karamsarlığımdan, içimi kaplayan kasvetli düşüncelerden ve neredeyse en önemli özelliğim haline gelmiş isteksizliğimden kurtulmak için gerçekten çabalıyordum ve dünya bu çabamı takdir ediyordu. sürekli ona buna fal baktırıyordum. geleceğimi bir de onların ağzından duymak istiyor gibiydim. tabi ki geleceği söyleyeceklerine inandığım için değil. gelecekten bahsetmek istiyordum sadece. önümde ne gibi seçenekler var görmek istiyordum.
fakat bu akşamüstü yaratmaya çalıştığım bu iyimser hava küçük şeylerle bozuldu, ters bir laf, bir suçlama, mevsim değişikliğine uygun şarkı bulamama, televizyondaki program, hepsi umut kırıcıydı. neden küçük şeylerden geleceği çıkarmaya uğraşıyordum ve neden hep kötü şeyler seziyordum? ve neden yaşamım bu önemsiz şeyleri dert edecek kadar boşlaşmıştı?
YILAN BALIĞI
bu öykü, tatilden dönmeden, döner dönmez içimi garip duygular, kasvet ve sıkıntı doldurmadan önceydi. iskelede oturuyordum. güneş batıyordu. normalde çocuklara hiç ama hiç sinir olmam ama o kıza çok çok sinir oldum. elinde tuttuğu ölü bir yılan balığını sadist bir gülümsemeyle teyzesine sallıyordu. teyzesi belli ki sinir oluyordu bu duruma, gamsız anası ise kızına engel olacağı yerde içten içe onu tutuyor, nanemolla teyzeye ezici bakışlar atıp "aman noucak, onların kaç tanesi sana değiyo yüzerken" diye de ekliyordu. şimdi, bizler doğayla barışık olmalıyız, ormanın, denizin içinde pek de korkulmaması gereken hayvanlardan korkup kendimizi tiksindirmemliyiz asla değil mi? yılan balığı da son derece zarasız, uzunca bir balık, adı üstünde balık. yılan değil balık.
fakat kıza sinir olmamın iki nedeni vardı, bir teyzeyi anlıyordum çünkü benim de hayatta en korktuğum şey yılandır ve yılan derisi, su yılanı, yılan fotoğrafı, yılan belgeseli, yılan balığı (sadece balık bile olsa) beni çok, çok ürkütür. ikincisi şöyle insanlardan nefret ederim: senin inançların, korkuların çok saçma öyleyse sana her türlü saygısızlıkta bulunabilirim. evet teyzenin korkusu yersiz ama ona korktuğu şeyi pis pis sırıtarak, sadist sadist, saygısız saygısız, yüzüne yüzüne sallayan küçük kızdan, küçük de olsa tiksindim. bu hareketinden tiksindim. ilişkileri kişisel düşünen, keskin ilkelere sahip olmayan insanları genelde pek bir saçma, pek bir korkak, liboş bulurlar. ben de o liboşlardanım. yılan balığından korkan kadına ölü bir yılan balığı sallanmaması gerekir. insanlara her zaman saygılı davranmak gerekir. sevecen olmak gerekir.
denize girmeye bayılırım ama "yılan" korkum buraya da sıçramıştı. korkak korkak yüzüyordum. tek tesellim japonların bu balığı yediği oldu. iştah kabartıcı bir şey aslında. ha demiyorum ki yılanları öldürelim. onları seviyorum aslında. en nihayetinde hayvan oldukları için masum buluyorum onları.
gece rüyamda benim minik su kaplumbağam ölü bir yılan balığıyla aynı akvaryumun içindeydi ve korkuyordu. korktuğunu hissedebiliyordum. onun korkusunu içten içe duyuyordum, paylaşıyordum. onu ordan çıkarmak istiyordum ama yılana dokunamıyordum. uyandığımda kaplumbağamı özledim. özlemedim, daha doğrusu (beraberken en fazla ne yapıyoruz ki?), endişelendim. hala yaşıyor muydu? yemini doğru veriyorlar mıydı? kabuğu mikrop kapmış mıydı? tüm ihmallerimin ona acı çektirdiğini hissettim, onun ne kadar acı çekebileciğini düşündükçe endişem arttı. evet, evde yüzüne bile bakmadığım bu hayvanı seviyordum herhalde.
tatilimin kalan kısmı çok rahatlatıcı, eğlenceli, vs vs geçti. sanki içine düştüğüm günlük bir boşluktan çıkmak için bilinçli bir çaba sarf ediyor gibiydim. bunun için, süregelen karamsarlığımdan, içimi kaplayan kasvetli düşüncelerden ve neredeyse en önemli özelliğim haline gelmiş isteksizliğimden kurtulmak için gerçekten çabalıyordum ve dünya bu çabamı takdir ediyordu. sürekli ona buna fal baktırıyordum. geleceğimi bir de onların ağzından duymak istiyor gibiydim. tabi ki geleceği söyleyeceklerine inandığım için değil. gelecekten bahsetmek istiyordum sadece. önümde ne gibi seçenekler var görmek istiyordum.
fakat bu akşamüstü yaratmaya çalıştığım bu iyimser hava küçük şeylerle bozuldu, ters bir laf, bir suçlama, mevsim değişikliğine uygun şarkı bulamama, televizyondaki program, hepsi umut kırıcıydı. neden küçük şeylerden geleceği çıkarmaya uğraşıyordum ve neden hep kötü şeyler seziyordum? ve neden yaşamım bu önemsiz şeyleri dert edecek kadar boşlaşmıştı?
Perşembe, Ağustos 21, 2008
kedi mıknatısı
bugün danışmanda oturuyor, soda içiyor ve gazete okuyordum. derken yanıma tembel, zarif bir kedi geldi, ayaklarımın üstüne oturdu, yumuşaklığını bana hissettirerek. o kadar teklifsiz ve tatlı bir davranıştı ki içten içe gururlandım, kendimi çekici hissettim. hiç ses etmedim, kediyi okşamak gibi bayağı şeylere kalkışmadım. kedi de öylece duruyordu ki münasebetsiz kızın biri geldi kediye bağırarak işkence etmeye, onu mıncıklamaya, okşamaya başladı. kızın erkek arkadaşı kızın bu tür davranışlarından bıkmıştı sanki ve ona kediyi rahat bırakmasını söyledi. sonra kız dinlemedi ve en sonunda sanki kedinin sahibi benmişim gibi bana bakıp gülümsedi. ben de bundan onur duydum, kıza gülümsedim.
one çok güzel bir şarkı ve ben böyle boktan püsürden yazı konuları çıkarmaktan utanıyorum.
her neyse, şu aralar mutluyum, her şey beni büyülemeye başladı yine.
one çok güzel bir şarkı ve ben böyle boktan püsürden yazı konuları çıkarmaktan utanıyorum.
her neyse, şu aralar mutluyum, her şey beni büyülemeye başladı yine.
SU KAPLUMBAĞAM
Onun adı yok, olmasına gerek yok aslında çünkü herkes onun bizim su kaplumbağamız olduğunu biliyor, yani bizim hapsettiğimiz su kaplumbağası demek istedim. Yarı mutlu yuvamızda, yeşil bitkilerin yanına, güneşe koyduğumuz bu hayvana bazen ben öylesine “Katip” diyorum, ama bu ismi pek sevmiyorum aslında, bu yüzden ona hiçbir şey demiyorum. Onunla pek ilgilenmemeye başladım, ama biliyorum ki ilgilenmedikçe ölür ve bu yüzden iki günde bir suyunu değiştiriyor ve bazen elime alıp kabuğunu ilaçlı pamukla siliyorum. Bu anları seviyorum, sanırım o da seviyor çünkü biraz sinerek küçük gözleriyle suratıma bakıyor ve ben o an onun saklı, derin bir ruhu olduğunu anlıyorum, ürkek ve sakin. Onu elime aldığımda bu bir sükunet anı oluyor ve benden korkuyor, benden bu nazikçe korkuşunu seviyorum. Onun duyguları ya da düşünceleri var demek istemdim, bizim gibi Ayşe’yle evlenmek istiyorum, Mahmut’a olan sevgim geçti diye düşündüğünü sanmıyorum, sıkıntıyı ruhunda hissedip hissetmediği bir muamma, ama onda akıldan veya duygudan başka ne var biliyor musunuz? Ruh. Canlılığın elimin ayasından küçük bu bedene hapsolmuş olması şaşırtıcı.
Bu yüzden artık kaplumbağamı seveceğim, arkadaşlarım yerine, eğer arkadaşlarımı değerli kılan duyguları ve düşünceleriyse ben bunlara zerre kadar değer vermiyorum çünkü hepimizin duygu ve düşünceleri sürekli değişen, gerçek olmayan şeyler. Melodi değiştiren tatlı şarkılar gibi. Hannah Montana gibi. Disney filmleri gibi. Kate Nash gibi. Kaplumbağamın suratına bakmadığım gibi onun hakkında yazılar yazıyorum onun haberi olmadan. Düz mantık.
Kaplumbağa’nın kokusu kimsenin hoşuna gitmiyor ama ben seviyorum, su gibi kokuyor işte, yosun gibi, pis bir dere gibi kokuyor. Suların içinde yaşayıp giden bir canlı.
Buradan Metallica’nın One’ına geçerim. Bu şarkı kaplumbağanın canlılığının tek gerçek olan şey olması gibi, tek gerçek şarkı (one, J) olarak çıkıyor karşıma. Yani şu an.
DAHA SAÇMA BİR ŞEY
Ben küçükken sık sık duyduğum garip bir şaka vardı:
Kertenkelenin dişisine ne denir?
Kertilen kele.
Küçük hayvanların, doğalarının gerektirdiği işi yapmalarını bile, bu sıradan sürüngenleri bile kendi yapay, beyinsiz, pornografik bakış açımızla yorumluyorduk. Burada önemli olan açık saçık kelime kullanmak değil, ki açık saçık kelimeler bazen güzel, bazen kötü olur, ne yapmak için söylenildiğine bağlı olarak, burada önemli olan, dişi kertenkelenin acı çektiğine dair yapılan gizli göndermedir. Dişi bir kabul edici, ağırlayıcı, baştan çıkarılan olarak değil de zalimce kertilen, hükmedilen (belki de bu doğada da böyle, kaplanların nasıl eşlerini zorla yakalayıp tuttuklarını düşünürsek) İngilizlerin “hate fuck” dediği şekilde kullanılıp bitkinken kenara atılan, dövülen, evde ve işte kullanılan, sokakta pişkin pişkin ellenilen…
Onun adı yok, olmasına gerek yok aslında çünkü herkes onun bizim su kaplumbağamız olduğunu biliyor, yani bizim hapsettiğimiz su kaplumbağası demek istedim. Yarı mutlu yuvamızda, yeşil bitkilerin yanına, güneşe koyduğumuz bu hayvana bazen ben öylesine “Katip” diyorum, ama bu ismi pek sevmiyorum aslında, bu yüzden ona hiçbir şey demiyorum. Onunla pek ilgilenmemeye başladım, ama biliyorum ki ilgilenmedikçe ölür ve bu yüzden iki günde bir suyunu değiştiriyor ve bazen elime alıp kabuğunu ilaçlı pamukla siliyorum. Bu anları seviyorum, sanırım o da seviyor çünkü biraz sinerek küçük gözleriyle suratıma bakıyor ve ben o an onun saklı, derin bir ruhu olduğunu anlıyorum, ürkek ve sakin. Onu elime aldığımda bu bir sükunet anı oluyor ve benden korkuyor, benden bu nazikçe korkuşunu seviyorum. Onun duyguları ya da düşünceleri var demek istemdim, bizim gibi Ayşe’yle evlenmek istiyorum, Mahmut’a olan sevgim geçti diye düşündüğünü sanmıyorum, sıkıntıyı ruhunda hissedip hissetmediği bir muamma, ama onda akıldan veya duygudan başka ne var biliyor musunuz? Ruh. Canlılığın elimin ayasından küçük bu bedene hapsolmuş olması şaşırtıcı.
Bu yüzden artık kaplumbağamı seveceğim, arkadaşlarım yerine, eğer arkadaşlarımı değerli kılan duyguları ve düşünceleriyse ben bunlara zerre kadar değer vermiyorum çünkü hepimizin duygu ve düşünceleri sürekli değişen, gerçek olmayan şeyler. Melodi değiştiren tatlı şarkılar gibi. Hannah Montana gibi. Disney filmleri gibi. Kate Nash gibi. Kaplumbağamın suratına bakmadığım gibi onun hakkında yazılar yazıyorum onun haberi olmadan. Düz mantık.
Kaplumbağa’nın kokusu kimsenin hoşuna gitmiyor ama ben seviyorum, su gibi kokuyor işte, yosun gibi, pis bir dere gibi kokuyor. Suların içinde yaşayıp giden bir canlı.
Buradan Metallica’nın One’ına geçerim. Bu şarkı kaplumbağanın canlılığının tek gerçek olan şey olması gibi, tek gerçek şarkı (one, J) olarak çıkıyor karşıma. Yani şu an.
DAHA SAÇMA BİR ŞEY
Ben küçükken sık sık duyduğum garip bir şaka vardı:
Kertenkelenin dişisine ne denir?
Kertilen kele.
Küçük hayvanların, doğalarının gerektirdiği işi yapmalarını bile, bu sıradan sürüngenleri bile kendi yapay, beyinsiz, pornografik bakış açımızla yorumluyorduk. Burada önemli olan açık saçık kelime kullanmak değil, ki açık saçık kelimeler bazen güzel, bazen kötü olur, ne yapmak için söylenildiğine bağlı olarak, burada önemli olan, dişi kertenkelenin acı çektiğine dair yapılan gizli göndermedir. Dişi bir kabul edici, ağırlayıcı, baştan çıkarılan olarak değil de zalimce kertilen, hükmedilen (belki de bu doğada da böyle, kaplanların nasıl eşlerini zorla yakalayıp tuttuklarını düşünürsek) İngilizlerin “hate fuck” dediği şekilde kullanılıp bitkinken kenara atılan, dövülen, evde ve işte kullanılan, sokakta pişkin pişkin ellenilen…
Pazar, Ağustos 17, 2008
loser listesi
tereza sait faik a.
selim ı. morrissey
van gogh linkin park
toulouse l. demet akalın
brigitte jones fonetik k.
ve diğer ağır toplar
bunlar kendinizi çok iyi hissetmeniz içindi. bir de winner listesine bakalım:
sex and the city kadınları (her zaman değil)
putin
bush
christina agulera
paris hilton.
ve diğer salaklar.
hayır tabi ki bu genelleme çok saçma.
selim ı. morrissey
van gogh linkin park
toulouse l. demet akalın
brigitte jones fonetik k.
ve diğer ağır toplar
bunlar kendinizi çok iyi hissetmeniz içindi. bir de winner listesine bakalım:
sex and the city kadınları (her zaman değil)
putin
bush
christina agulera
paris hilton.
ve diğer salaklar.
hayır tabi ki bu genelleme çok saçma.
devam
E.S İLE RÖPORTAJ
BİREYİN ÖNEMİ VE EDEBİYAT
Ayfer Aydoğan: Evet, sizinle bu ilk görüşmemiz. Artık röportaj vermeye alıştınız mı?
E.Ş: Eh, şöyle böyle. Aslında söyleyeceklerim o anda aklıma gelmiyor. Yazılı röportajları daha çok seviyorum.
A.A: Yine de başlayalım. Karakter tahlillerinde çok başarılısınız. İnsan doğasını bu kadar iyi nasıl tanıdınız?
E.Ş: Bu klasik soruya çok klasik bir cevap vereceğim: kendimi çok iyi tanıyarak. Çok içe dönük biriyim ve kendimde insanlığın tüm hallerini gördüm. Klasik bir alıntı yapacağım, Flaubert’in dediği gibi, yazdığım tüm karakterler benim. İyi de olan, kötü de olan benim. Hepsi benim.
A.A: Kötü müsünüz?
E.Ş: Zaman zaman. Fakat bunu bastırmayı ahlaki bir görev saymışımdır.
A.A: Peki doğrucu Davut musunuz?
E.Ş: Asla. Aslında çok ahlaklı biri değilim. Yani doğru şey için savaşmayı fikir olarak takdir etsem de bunu uygulamaya geçirdiğim pek görülmemiştir. Birkaç temel ahlaki ilkem var kendimce. Aslında fikren, ahlaki değerlerin göreceli olmasına karşıyım. Kesin olmalı her şey. Ama ne yapalım ki böyle yetiştik. İnsanları ayıplamak bana ayıp gelir. Yargılamam ve incitmem. İşte iki temel şey.
A.A: Hukuk okumanızın bunlarla ilgisi güçlü olsa gerek.
E.Ş: Hayır, hukuk okumamın bunlarla ilgisi az. Asıl amacım hukuk bilmekti. Yapmak istediklerim sonra geliyordu. Fakat iyi bir şey yapmanın mutluluğu tartışılmaz. Hepimiz vicdanımız için yaşıyoruz. Ben dünyevi arzularıyla barışık olmayan bir yazarım.
A.A: Huzur veren bir tarafınız var, E.S.
E.Ş: Öyle mi? Ben hiç huzurlu değilim halbuki. Yazdıklarımdan anlaşılmıyor mu?
A.A: Yazdıklarınızı da huzur verici bulmuşumdur ben hep.
E.Ş: Oooo, sizinle anlaşamayacağız. Yeni romanımı okudunuz mu, Vicdan’ı?
A.A: Evet, fevkalade huzur verici buldum hem de.
E.Ş: Aslında Ayfer Hanım, bu beni sevindirdi. Kendim huzuru ararken insanlara huzur dağıtmak hoş bir şey.
A.A: Bir tür peygamber gibi desenize.
E.Ş: Ayfer Hanım, siz de iyice abarttınız. Bende peygamber olacak göz var mı? Hiç o yapıda biri değilim.
A.A: Kızmayın, okurlar hayranı oldukları yazarları abartmayı severler. Yeni romanınız Vicdan’ı konuşalım biraz da. Çok abartılı ve aşırı hüzünlü bulanların sayısı fazla.
E.Ş: Okurken ağlatmak, insanları arındırmak istedim. Bir tür tragedya gibi oldu. Fakat konumuz insanın değişmeyen doğası değil, insanın değişen doğası. Hızla değiştiğimizi göstermek istedim. Kimi yazarlar bu çağda bireyi anlatmayı demode buluyorlar, değişen dünyamızda olaylara daha geniş bakmak gerek diyorlar. Daha geniş bakılacak yer bence yine bireydir. Olay kirlenen sular, hızlanan bilgisayarlar değildir aslında, suları kirleten, bilgisayarı kullanan insandır, evet hala. Dünya çok hızlı değişiyor çünkü, biz de değişiyoruz. Sebep dünyanın değişmesi değil, bizim değişmemiz. Bu değişimi ne kadar sorgularsak o kadar iyi. İşte buna vicdan diyoruz.
A.A: Söyledikleriniz, yıllardır çoğu yazarın söylediği şeyler. Yalnızlaşan birey, varolma yükü vs vs.
E.Ş: Tamam. Her zaman çok özgün olmak zorunda mıyım?
A.A: (Gülüyorum) Fakat biz okurlarınızı öyle alıştırdınız sayın Ş.
E.Ş: Ahah, teşekkür ederim.
TİMUÇİN’DEN AYRILDIKTAN SONRA KÜÇÜK BİR EVE TAŞINDIM
A.A: Gelelim özel hayatınıza. Boşandınız. Şimdi nerde yaşıyorsunuz?
E.Ş: Sultanahmet’te, çok küçük bir evde. Fakat manzarası harikulade. Hep taşınmak istediğim yerdi. Orda zaman daha yavaş akıyormuş gibi. Bir de İstanbul havası. Nüfusu sadece turistlerden ve garsonlardan oluşmuyormuş. Yeni bir hayata başlamış gibiyim, altın çağımdayım. Yalnızca kızım için üzülüyorum.
A.A: Belki onun için de iyi olacak. Kaç yaşında kızınız?
E.Ş: Bazı açılardan evet. 8 yaşında. Doğrusunu isterseniz, yazları Dubai’de, kışları kocaman Amerikanvari bir villada, her istediğimiz yerine getirilerek yaşanan o yaşamı sevmiyordum. Ne yapalım ki kocamın çevresi böyleydi ve biz de ona uymuştuk. Ancak kızım oralarda büyüsün istemiyordum içten içe. Şimdi ikimiz yalnızız, onun yetişmesi hakkında daha fazla söz sahibiyim. Babası kızını asla bırakmayacak tabi.
A.A: Timuçin Çakır’a kızgın mısınız?
E.Ş: Ben Timuçin’i çok severim. O olmasaydı ilk öykülerim asla basılmazdı. Doğruya doğru. Geniş bir yayınevi çevresi vardır. Ayrıca ilk aylarda, üniversiteden istifa edip kendimi öykülere verdiğim o yıllarda bana çok büyük maddi destek sağladı. Benim ona kızdığım nokta şu: bir çocuğumuz var ve en güvendiği, kendine örnek alması gereken insandan öğrendiği şey: tatminsizlik, şımarıklık. Yetişkinlere olan güveni sarsıldı. Fakat ne yapalım, hayat böyle. Ben kimseyi suçlamıyorum, sadece çocuk yetiştirmenin çok zor olduğunu anladım.
A.A: Nasıl bir annesiniz?
E.Ş: Bilmem. Çok iyi olmaya çalışıyorum. Kitap yazmak gibi değil çocuk büyütmek.
AŞK VE ÖLÜM
A.A: Formunuzu nasıl koruyorsunuz Şirin, ölümden korkuyor musunuz?
E.Ş: Yürüyerek. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum, yüzüm kırışsa da hep sevgili bulacağım, eminim. Ölümden tabi ki korkuyorum. Üzüldüğüm şey artık yaşamamak değil, belirsizlikten korkuyorum. Yoksa yaşam enerjim düşüktür. Gençken bile hayatı çok sıkıcı bulurdum, eğlenirdim eğlenmesine ama, eğlenceyi bile sıkıcı bulurdum. Bir şeyi bekler gibi geçerdi günlerim. Yaşayayım da yaşayayım diyenleri anlamıyorum. Aynı güneş, aynı hava, aynı su. Gerçi her yerde farklı bir hava, farklı bir su var. Bunu anlıyorum. Güzellikleri takdir ediyorum, ama o kadar. Belki de şu yaşadığımız yeni dünya, televizyon, internet bizi böyle bunaltan.
A.A: Dünyadan elini eteğini çekmiş yaşlı bir kadın gibi konuşuyorsunuz. Oysa tüm edebiyat çevreleri biliyor aşklarınızı. Siz şımarık bir starsınız bir bakıma, Şirin.
E.Ş: Ayfer Hanım, Türkiye star olmak için uygun bir ülke değil ki. Fransa’da olur öyle starlar. Picasso bile öyle bir star. Dali öyle. Jane Birkin öyle. Ben öyle olamam. Kimse benim kaprislerimle ilgilenmez herhalde, Ayfer Hanım. İnsanların daha önemli işleri var. Ben yaşadıklarımı kimsenin, kızımın bile bilmesini istemiyorum. Zorla haber yapıyorlar.
A.A: Şarkı söyleyecek misiniz?
E.Ş: Evet, söylemez olur muyum? Bu sene Karabatak Gazinosunda çıkacağım, her Cuma akşamı.
A.A: Ders verecek misiniz?
E.Ş: Evet, 3 ayrı okulda Kamu Hukukuna giriyorum.
A.A: Süremiz bitti, E.S. Sizinle konuşmak benim için inanılmaz bir deneyimdi. Fakat kendimi özel hayatınıza kaptırdım, keşke kitaplarınızla ilgili daha fazla sorabilseydim size. Son olarak, yeni projelerinizi merak ediyorum.
E.Ş: Kafkaslar beni çok etkiliyor. Çerkez bir ailenin yaşamını anlatan bir roman yazacağım. Şu ana kadar yaptığım incelemelere dayanarak.
A.A: Mükemmel!! Dört gözle bekliyoruz.
E.Ş: İnşallah.
BİREYİN ÖNEMİ VE EDEBİYAT
Ayfer Aydoğan: Evet, sizinle bu ilk görüşmemiz. Artık röportaj vermeye alıştınız mı?
E.Ş: Eh, şöyle böyle. Aslında söyleyeceklerim o anda aklıma gelmiyor. Yazılı röportajları daha çok seviyorum.
A.A: Yine de başlayalım. Karakter tahlillerinde çok başarılısınız. İnsan doğasını bu kadar iyi nasıl tanıdınız?
E.Ş: Bu klasik soruya çok klasik bir cevap vereceğim: kendimi çok iyi tanıyarak. Çok içe dönük biriyim ve kendimde insanlığın tüm hallerini gördüm. Klasik bir alıntı yapacağım, Flaubert’in dediği gibi, yazdığım tüm karakterler benim. İyi de olan, kötü de olan benim. Hepsi benim.
A.A: Kötü müsünüz?
E.Ş: Zaman zaman. Fakat bunu bastırmayı ahlaki bir görev saymışımdır.
A.A: Peki doğrucu Davut musunuz?
E.Ş: Asla. Aslında çok ahlaklı biri değilim. Yani doğru şey için savaşmayı fikir olarak takdir etsem de bunu uygulamaya geçirdiğim pek görülmemiştir. Birkaç temel ahlaki ilkem var kendimce. Aslında fikren, ahlaki değerlerin göreceli olmasına karşıyım. Kesin olmalı her şey. Ama ne yapalım ki böyle yetiştik. İnsanları ayıplamak bana ayıp gelir. Yargılamam ve incitmem. İşte iki temel şey.
A.A: Hukuk okumanızın bunlarla ilgisi güçlü olsa gerek.
E.Ş: Hayır, hukuk okumamın bunlarla ilgisi az. Asıl amacım hukuk bilmekti. Yapmak istediklerim sonra geliyordu. Fakat iyi bir şey yapmanın mutluluğu tartışılmaz. Hepimiz vicdanımız için yaşıyoruz. Ben dünyevi arzularıyla barışık olmayan bir yazarım.
A.A: Huzur veren bir tarafınız var, E.S.
E.Ş: Öyle mi? Ben hiç huzurlu değilim halbuki. Yazdıklarımdan anlaşılmıyor mu?
A.A: Yazdıklarınızı da huzur verici bulmuşumdur ben hep.
E.Ş: Oooo, sizinle anlaşamayacağız. Yeni romanımı okudunuz mu, Vicdan’ı?
A.A: Evet, fevkalade huzur verici buldum hem de.
E.Ş: Aslında Ayfer Hanım, bu beni sevindirdi. Kendim huzuru ararken insanlara huzur dağıtmak hoş bir şey.
A.A: Bir tür peygamber gibi desenize.
E.Ş: Ayfer Hanım, siz de iyice abarttınız. Bende peygamber olacak göz var mı? Hiç o yapıda biri değilim.
A.A: Kızmayın, okurlar hayranı oldukları yazarları abartmayı severler. Yeni romanınız Vicdan’ı konuşalım biraz da. Çok abartılı ve aşırı hüzünlü bulanların sayısı fazla.
E.Ş: Okurken ağlatmak, insanları arındırmak istedim. Bir tür tragedya gibi oldu. Fakat konumuz insanın değişmeyen doğası değil, insanın değişen doğası. Hızla değiştiğimizi göstermek istedim. Kimi yazarlar bu çağda bireyi anlatmayı demode buluyorlar, değişen dünyamızda olaylara daha geniş bakmak gerek diyorlar. Daha geniş bakılacak yer bence yine bireydir. Olay kirlenen sular, hızlanan bilgisayarlar değildir aslında, suları kirleten, bilgisayarı kullanan insandır, evet hala. Dünya çok hızlı değişiyor çünkü, biz de değişiyoruz. Sebep dünyanın değişmesi değil, bizim değişmemiz. Bu değişimi ne kadar sorgularsak o kadar iyi. İşte buna vicdan diyoruz.
A.A: Söyledikleriniz, yıllardır çoğu yazarın söylediği şeyler. Yalnızlaşan birey, varolma yükü vs vs.
E.Ş: Tamam. Her zaman çok özgün olmak zorunda mıyım?
A.A: (Gülüyorum) Fakat biz okurlarınızı öyle alıştırdınız sayın Ş.
E.Ş: Ahah, teşekkür ederim.
TİMUÇİN’DEN AYRILDIKTAN SONRA KÜÇÜK BİR EVE TAŞINDIM
A.A: Gelelim özel hayatınıza. Boşandınız. Şimdi nerde yaşıyorsunuz?
E.Ş: Sultanahmet’te, çok küçük bir evde. Fakat manzarası harikulade. Hep taşınmak istediğim yerdi. Orda zaman daha yavaş akıyormuş gibi. Bir de İstanbul havası. Nüfusu sadece turistlerden ve garsonlardan oluşmuyormuş. Yeni bir hayata başlamış gibiyim, altın çağımdayım. Yalnızca kızım için üzülüyorum.
A.A: Belki onun için de iyi olacak. Kaç yaşında kızınız?
E.Ş: Bazı açılardan evet. 8 yaşında. Doğrusunu isterseniz, yazları Dubai’de, kışları kocaman Amerikanvari bir villada, her istediğimiz yerine getirilerek yaşanan o yaşamı sevmiyordum. Ne yapalım ki kocamın çevresi böyleydi ve biz de ona uymuştuk. Ancak kızım oralarda büyüsün istemiyordum içten içe. Şimdi ikimiz yalnızız, onun yetişmesi hakkında daha fazla söz sahibiyim. Babası kızını asla bırakmayacak tabi.
A.A: Timuçin Çakır’a kızgın mısınız?
E.Ş: Ben Timuçin’i çok severim. O olmasaydı ilk öykülerim asla basılmazdı. Doğruya doğru. Geniş bir yayınevi çevresi vardır. Ayrıca ilk aylarda, üniversiteden istifa edip kendimi öykülere verdiğim o yıllarda bana çok büyük maddi destek sağladı. Benim ona kızdığım nokta şu: bir çocuğumuz var ve en güvendiği, kendine örnek alması gereken insandan öğrendiği şey: tatminsizlik, şımarıklık. Yetişkinlere olan güveni sarsıldı. Fakat ne yapalım, hayat böyle. Ben kimseyi suçlamıyorum, sadece çocuk yetiştirmenin çok zor olduğunu anladım.
A.A: Nasıl bir annesiniz?
E.Ş: Bilmem. Çok iyi olmaya çalışıyorum. Kitap yazmak gibi değil çocuk büyütmek.
AŞK VE ÖLÜM
A.A: Formunuzu nasıl koruyorsunuz Şirin, ölümden korkuyor musunuz?
E.Ş: Yürüyerek. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum, yüzüm kırışsa da hep sevgili bulacağım, eminim. Ölümden tabi ki korkuyorum. Üzüldüğüm şey artık yaşamamak değil, belirsizlikten korkuyorum. Yoksa yaşam enerjim düşüktür. Gençken bile hayatı çok sıkıcı bulurdum, eğlenirdim eğlenmesine ama, eğlenceyi bile sıkıcı bulurdum. Bir şeyi bekler gibi geçerdi günlerim. Yaşayayım da yaşayayım diyenleri anlamıyorum. Aynı güneş, aynı hava, aynı su. Gerçi her yerde farklı bir hava, farklı bir su var. Bunu anlıyorum. Güzellikleri takdir ediyorum, ama o kadar. Belki de şu yaşadığımız yeni dünya, televizyon, internet bizi böyle bunaltan.
A.A: Dünyadan elini eteğini çekmiş yaşlı bir kadın gibi konuşuyorsunuz. Oysa tüm edebiyat çevreleri biliyor aşklarınızı. Siz şımarık bir starsınız bir bakıma, Şirin.
E.Ş: Ayfer Hanım, Türkiye star olmak için uygun bir ülke değil ki. Fransa’da olur öyle starlar. Picasso bile öyle bir star. Dali öyle. Jane Birkin öyle. Ben öyle olamam. Kimse benim kaprislerimle ilgilenmez herhalde, Ayfer Hanım. İnsanların daha önemli işleri var. Ben yaşadıklarımı kimsenin, kızımın bile bilmesini istemiyorum. Zorla haber yapıyorlar.
A.A: Şarkı söyleyecek misiniz?
E.Ş: Evet, söylemez olur muyum? Bu sene Karabatak Gazinosunda çıkacağım, her Cuma akşamı.
A.A: Ders verecek misiniz?
E.Ş: Evet, 3 ayrı okulda Kamu Hukukuna giriyorum.
A.A: Süremiz bitti, E.S. Sizinle konuşmak benim için inanılmaz bir deneyimdi. Fakat kendimi özel hayatınıza kaptırdım, keşke kitaplarınızla ilgili daha fazla sorabilseydim size. Son olarak, yeni projelerinizi merak ediyorum.
E.Ş: Kafkaslar beni çok etkiliyor. Çerkez bir ailenin yaşamını anlatan bir roman yazacağım. Şu ana kadar yaptığım incelemelere dayanarak.
A.A: Mükemmel!! Dört gözle bekliyoruz.
E.Ş: İnşallah.
selam, bugün yazalı çok zaman geçen ama üşengeçlikten yayınlayamadığım kıçıkalkık yazılarımla siz okurlarımı başbaşa bırakıyorum.
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.
how could
"kendimi bir kitap gibi pazarlıyorum. işte deniz ve işte ben, işte gözlerim. öyle bir şey ki bu dünyanın benim, iyilik merkezi ve ezilenlerin en güzel temsilcisi olan benim etrafımda döndüğünü cümle alem bilmeli. işte, bu mevsimde kendimi çok fazla böyle hissediyorum. ve durup iki dakika düşünmedim, acaba aptal görünüyor muyum biraz diye. objektifim ben, sadece objektif. ve objektif bir bakış açısıyla haklıyım."
but how could? as if we had to listen to those fucking things you say. ay etkileşimleri ve ruh hallerinin alabileceği binbir pozisyon ve fuck fuck fuck benim ilerdeki halimi ve insanların geçmişteki hallerini. hepimiz aynıyız. shit.
but how could? as if we had to listen to those fucking things you say. ay etkileşimleri ve ruh hallerinin alabileceği binbir pozisyon ve fuck fuck fuck benim ilerdeki halimi ve insanların geçmişteki hallerini. hepimiz aynıyız. shit.
Pazar, Mayıs 25, 2008
ŞARKILAR
Nisan Yağmuru
Sevgi denen şey yalanmış daldan dala konan için
Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak için
Kadıncağızın hüzünlü, sakin sesi bilgisayardan çıkıyor tüm odaya yayılarak, sevgili Belkıs Hanımınki ama, Zuhal Olcay’ın değil. O kadar hüzünleniyorum ki sanki o değil ben aldatılmışım gibi hissediyorum. Şimdi aynı ses tonuyla “hayatta tek gerçek şey sevgi” dese, ona da katılacağım. Yeter ki böyle mahzun, böyle kabullenmiş, önemsemez görünmeye çalışan bir havayla söylesin. Herhalde sadece sevimli, buruk bir sitemden başkasına hakkı olmadığını düşünerek söyledi bu güzel şarkıyı. 18. kez playe basıp gözlerimden neredeyse yaşlar gelerek şarkının neşeli girişini dinledim.
Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız durmaz bir saadet arar
Bir sevgiye canı adar
Belkıs Hanım kimse sizi Shopenhauer denen derbeder, kalbi kırık felsefeciyle tanıştırdı mı? Yok, ben de bilmiyorum ama o kalbinizi dolduran istekleriniz gerçekleştiğinde kim bilir ne kadar sevindiniz, narin burnunuzla tezat oluşturan harika bir gülücükle karşılık verdiniz kaderin bu tatlı sürprizine.
Bu şarkının bestekârı o değildir herhalde, narin bir burnu var mı bilmiyorum, ama öyle söylüyor ki sanki bütün bunlar gerçek, ben de sanki büyük hayal kırıkları yaşamışım gibi üzülüyorum.
19 oldu. 20 oldu. Çıldıracağım. Ben bu kadar güzel söyleyemiyorum. Ben işi geyiğe vurarak söylüyorum. Bir daha bu şarkıyla dalga geçmeyeceğim. Bu şarkı kim ben kim? Şimdiki şarkılar ses denemesinden ibaret. Zevkli ve az ruhlu.
Across the Univers
Fiona Apple’ın söylediği ama sözlerini, ben İngilizce pek bilmem, anlamadığım bu şarkı bana soğuk, zengin ülkeleri hatırlatırdı, şimdi o kadar da değil ama yine de öyle bir yanı hala var şarkının. Kanada gibi, kuzey Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere gibi ülkeler. Aklıma bir de otoyola benzeyen yolla ve yeşil, yağmurlu parklar gelirdi. Bir gün Brüksel’e arabayla giderken filmlerden, çocukluktan, bilmem nerden hatırladığım işte o soğuk, muhteşem, ürpertici görüntüler, anılar, soğuk ve sessiz, çekici, içinde kaybolunası, harika anılar. Fakat o anılar ne zaman yaşanmıştı? Hahaha. Blogda en sık tekrarlanan cümlelerden biri geliyor şimdi: onlar yaşanırken değil, akla tekrar gelince güzel oluyor. Fakat ne soğuk, ne titretici, ne yabancı, ne garip görüntüler geliyor insanın aklına bu şarkıyı dinlerken.
TV’deki Kız
Bu da Mor ve Ötesi’nin, sözleri çok klasik 2000li yıllar gençlik söz yazımı gibi (uyu, uyu, yoruldun uyu) ama neden bunu söyledim ki burada şarkıyla dalga geçmek miydi amacım, neyse. Beni hala biraz duygulandırıp hayallere sürüklüyor. Bu şarkının semtleri vardır ve ben o semtleri eskiden çok severdim. Hala da öyle. Bu şarkının vakti ise bence akşamüstü, gün batımına yakın, ortalık kızıl olmadan, sadece gölge her tarafı kaplamışken, o alacakaranlıkta, şehir İstanbul gibi geliyor bana, bilemem, bu şehrin bazı evlerinin, balkonlarda oturan yalnız gençlerin, ya da o divanlı mivanlı salonda duran, camdan bakan ve evlerden hoşlanan ama kızdan başka şey de düşünmeyen zavallı çocuk. Şu spikere âşık olmak meselesi de çok hoş aslında. Spikere âşık olan biri yarı deli, yarı baygın, her şey yapabilir vaziyetteki genç, aşk sarhoşu genç! Ama şarkının medyayı, televizyonu eleştirdiğinin filan sözünü etmeyeceğim, o ne be.
I like you (Morrissey)
Could it be, i like you
It’s so shameful of me, i like you
Envy makes them cry
Kimsenin özünde hayranlık verici bir yanı olduğunu düşünmediğim için eskisi kadar beni etkilemeyen bu güzel şarkıyı yine de hep dinlerim çünkü bütün bunlar çok heyecan verici konulardır hala. Yetişkinler hep bu konularda şarkı yazar, film çeker. Fakat kimse ergenler kadar ölüm kalım meselesi yapmıyor bunu artık. Yazık değil, daha yararlı işler yaptıkları sürece.
Nisan Yağmuru
Sevgi denen şey yalanmış daldan dala konan için
Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak için
Kadıncağızın hüzünlü, sakin sesi bilgisayardan çıkıyor tüm odaya yayılarak, sevgili Belkıs Hanımınki ama, Zuhal Olcay’ın değil. O kadar hüzünleniyorum ki sanki o değil ben aldatılmışım gibi hissediyorum. Şimdi aynı ses tonuyla “hayatta tek gerçek şey sevgi” dese, ona da katılacağım. Yeter ki böyle mahzun, böyle kabullenmiş, önemsemez görünmeye çalışan bir havayla söylesin. Herhalde sadece sevimli, buruk bir sitemden başkasına hakkı olmadığını düşünerek söyledi bu güzel şarkıyı. 18. kez playe basıp gözlerimden neredeyse yaşlar gelerek şarkının neşeli girişini dinledim.
Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız durmaz bir saadet arar
Bir sevgiye canı adar
Belkıs Hanım kimse sizi Shopenhauer denen derbeder, kalbi kırık felsefeciyle tanıştırdı mı? Yok, ben de bilmiyorum ama o kalbinizi dolduran istekleriniz gerçekleştiğinde kim bilir ne kadar sevindiniz, narin burnunuzla tezat oluşturan harika bir gülücükle karşılık verdiniz kaderin bu tatlı sürprizine.
Bu şarkının bestekârı o değildir herhalde, narin bir burnu var mı bilmiyorum, ama öyle söylüyor ki sanki bütün bunlar gerçek, ben de sanki büyük hayal kırıkları yaşamışım gibi üzülüyorum.
19 oldu. 20 oldu. Çıldıracağım. Ben bu kadar güzel söyleyemiyorum. Ben işi geyiğe vurarak söylüyorum. Bir daha bu şarkıyla dalga geçmeyeceğim. Bu şarkı kim ben kim? Şimdiki şarkılar ses denemesinden ibaret. Zevkli ve az ruhlu.
Across the Univers
Fiona Apple’ın söylediği ama sözlerini, ben İngilizce pek bilmem, anlamadığım bu şarkı bana soğuk, zengin ülkeleri hatırlatırdı, şimdi o kadar da değil ama yine de öyle bir yanı hala var şarkının. Kanada gibi, kuzey Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere gibi ülkeler. Aklıma bir de otoyola benzeyen yolla ve yeşil, yağmurlu parklar gelirdi. Bir gün Brüksel’e arabayla giderken filmlerden, çocukluktan, bilmem nerden hatırladığım işte o soğuk, muhteşem, ürpertici görüntüler, anılar, soğuk ve sessiz, çekici, içinde kaybolunası, harika anılar. Fakat o anılar ne zaman yaşanmıştı? Hahaha. Blogda en sık tekrarlanan cümlelerden biri geliyor şimdi: onlar yaşanırken değil, akla tekrar gelince güzel oluyor. Fakat ne soğuk, ne titretici, ne yabancı, ne garip görüntüler geliyor insanın aklına bu şarkıyı dinlerken.
TV’deki Kız
Bu da Mor ve Ötesi’nin, sözleri çok klasik 2000li yıllar gençlik söz yazımı gibi (uyu, uyu, yoruldun uyu) ama neden bunu söyledim ki burada şarkıyla dalga geçmek miydi amacım, neyse. Beni hala biraz duygulandırıp hayallere sürüklüyor. Bu şarkının semtleri vardır ve ben o semtleri eskiden çok severdim. Hala da öyle. Bu şarkının vakti ise bence akşamüstü, gün batımına yakın, ortalık kızıl olmadan, sadece gölge her tarafı kaplamışken, o alacakaranlıkta, şehir İstanbul gibi geliyor bana, bilemem, bu şehrin bazı evlerinin, balkonlarda oturan yalnız gençlerin, ya da o divanlı mivanlı salonda duran, camdan bakan ve evlerden hoşlanan ama kızdan başka şey de düşünmeyen zavallı çocuk. Şu spikere âşık olmak meselesi de çok hoş aslında. Spikere âşık olan biri yarı deli, yarı baygın, her şey yapabilir vaziyetteki genç, aşk sarhoşu genç! Ama şarkının medyayı, televizyonu eleştirdiğinin filan sözünü etmeyeceğim, o ne be.
I like you (Morrissey)
Could it be, i like you
It’s so shameful of me, i like you
Envy makes them cry
Kimsenin özünde hayranlık verici bir yanı olduğunu düşünmediğim için eskisi kadar beni etkilemeyen bu güzel şarkıyı yine de hep dinlerim çünkü bütün bunlar çok heyecan verici konulardır hala. Yetişkinler hep bu konularda şarkı yazar, film çeker. Fakat kimse ergenler kadar ölüm kalım meselesi yapmıyor bunu artık. Yazık değil, daha yararlı işler yaptıkları sürece.
Pazar, Nisan 06, 2008
yarın öbürgün yayınlayacağım dandik öykünün adı Letonya gezisi. letonya'ya yapmışım sözde yalan bir gezi filan yani işte ama şimdi deniz'in sevimli evinde karşılıklı kafa çektiğimiz için hayır, şu an yazamicam. ben werthervari acılar içindeyim. bay bay bay. film ve oyun izlemekten de nefret ediyorum ama zorla izletiyorum kendime filan çok gülünç.
çünkü her geçen gün daha dandikleştiğimin farkına varıyorum. ve kendimi hunharca eğitmeye çelışıyorum. iğrenç.
çünkü her geçen gün daha dandikleştiğimin farkına varıyorum. ve kendimi hunharca eğitmeye çelışıyorum. iğrenç.
Salı, Mart 25, 2008
öfke
merhaba, artık ne kadar korkunç bir insan olduğuma dair tek bir yorum bile duymak istemiyorum çünkü... sağ ve sol yanında birer melek dururmuş herkesin ya, günahlarını ve sevaplarını kayda geçirmek için ben her yıl o melekleri değiştirirdim bir yıl o iffetli bir kız olurdu öteki yıl her şeyini ülkesine adamış bir rus işçisi ve son melek salinger. salinger omzumun üstünde dururken (allahım sen affet) size laf söylemek düşmez. okul çıkışı canberk'e rastladım. yürürken yürürken eteğimdeki tüm dertleri döktüm.
insanlar bir şeylerin peşinde hep ve hepsinin suratında hayalkırıklığı asılı. hepsi bir an olmamak istiyor çünkü tatmin olamayacaklarını anlıyorlar kısa bir an bunu hissediyorlar.
öfke doluyum. bugün barbaros'un başında taksiye bindim ve dikilitaş'ın altına gitmek istediğimi rica ettim. adam anlamadı ben de döneceksiniz barbaros'tan gitmek çok kolay dedim. adam gerizekalısı anlamadı zannetti ki dönüp aşağıya kadar inecek. ben de salağın böyle anladığını anlamadım. evet döneceksiniz sonra da yıldız yazan yere sapacaksınız dedim kibar kibar tatlı tatlı. adam gerizekalısı dedi ki ben niye dönüyorum sen karşıya geç trafiğe bak arabamı rahat burak dedi. ARABAMI RAHAT BIRAK DEDİ. ben de dedim ki neden kızıyorsunuz? dedi ki kızmıyorum in arabamdan. gerizekalı oysa ki dikilitaşın altına barbarostan çok kolay gidilir ve daha az para yazıyor ve salak bir boktan anladığı yokken böyle şeyler söylüyor.
indim ve alkım kitabevine doğru yürürken ağlamaya başladım. yolda gördüğüm gerizekalıların hepsini öldürmek istiyordum. hele o ağlıyorum diye öylesine bakan aşağılık kadınları. intikam almak istiyordum. intikam almayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. ama o taksiciden değil çünkü bilmiyorum, nedense magazin yazarlarından ve kadınlardan intikam almak istiyordum. fakat ne yapabilirdim? banklara oturdum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. uzunca bir süre böyle kaldım.
içimde neden bu kadar öfke vardı? neye ve kime karşı? ağlıyorum diye kızıl saçlı, sarışın, zayıf, tayyörlü, gösterişsiz, genç kadınlar bakıp suratlarında lafıma devam ediyorum gülümsemesiyle geçip giderken onları hiçbir zaman sevemeyeceğim galiba diye düşündüm çünkü onlar iletişim bile kurulamaz varlıklar değil miydi?
başımı kaldırdım ve birazcık suçluluk duydum, ben öfkeli biri olmak istemiyordum, aklım başımdayken bu türden duygularım uçup gidiyordu işte, hiçkimseyle problemi olmayan, sevgi dolu, sağlıklı bir genç kız oluveriyordum. affetmek çirkin yanlarımı alıp götürüveriyordu işte.
bu sene bir çiftle tanıştım, biri oyun yönetiyor biri de evde kolaj yapıyor. onlar hiç kinci insanlar değiller. beni de kendileri gibi sanıyorlar şimdiden. oysa bnim nefret ettiğim insanlar var:
magazinciler, gazete ekleri yazarları, vb.
bir romanın edebi değerinden bahsedilir ya, onların insani değeri olduğuna inanamıyorum. kendimin insani değeri olduğuna da inanmıyorum tabi ki ama benim yoksa onların hiç yoktur diye dşünüyorum. ama karşı karşıya gelirsem bir gün onladan biriyle, nefretim sönüp gidecek. çünkü nefretimin kişisel bir düşmanlığa dönüşme ihtimali beni utandıracak, caydıracak. öfkem uçup gidecek. bu da iyi bir şey aslında.
insanlar bir şeylerin peşinde hep ve hepsinin suratında hayalkırıklığı asılı. hepsi bir an olmamak istiyor çünkü tatmin olamayacaklarını anlıyorlar kısa bir an bunu hissediyorlar.
öfke doluyum. bugün barbaros'un başında taksiye bindim ve dikilitaş'ın altına gitmek istediğimi rica ettim. adam anlamadı ben de döneceksiniz barbaros'tan gitmek çok kolay dedim. adam gerizekalısı anlamadı zannetti ki dönüp aşağıya kadar inecek. ben de salağın böyle anladığını anlamadım. evet döneceksiniz sonra da yıldız yazan yere sapacaksınız dedim kibar kibar tatlı tatlı. adam gerizekalısı dedi ki ben niye dönüyorum sen karşıya geç trafiğe bak arabamı rahat burak dedi. ARABAMI RAHAT BIRAK DEDİ. ben de dedim ki neden kızıyorsunuz? dedi ki kızmıyorum in arabamdan. gerizekalı oysa ki dikilitaşın altına barbarostan çok kolay gidilir ve daha az para yazıyor ve salak bir boktan anladığı yokken böyle şeyler söylüyor.
indim ve alkım kitabevine doğru yürürken ağlamaya başladım. yolda gördüğüm gerizekalıların hepsini öldürmek istiyordum. hele o ağlıyorum diye öylesine bakan aşağılık kadınları. intikam almak istiyordum. intikam almayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. ama o taksiciden değil çünkü bilmiyorum, nedense magazin yazarlarından ve kadınlardan intikam almak istiyordum. fakat ne yapabilirdim? banklara oturdum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. uzunca bir süre böyle kaldım.
içimde neden bu kadar öfke vardı? neye ve kime karşı? ağlıyorum diye kızıl saçlı, sarışın, zayıf, tayyörlü, gösterişsiz, genç kadınlar bakıp suratlarında lafıma devam ediyorum gülümsemesiyle geçip giderken onları hiçbir zaman sevemeyeceğim galiba diye düşündüm çünkü onlar iletişim bile kurulamaz varlıklar değil miydi?
başımı kaldırdım ve birazcık suçluluk duydum, ben öfkeli biri olmak istemiyordum, aklım başımdayken bu türden duygularım uçup gidiyordu işte, hiçkimseyle problemi olmayan, sevgi dolu, sağlıklı bir genç kız oluveriyordum. affetmek çirkin yanlarımı alıp götürüveriyordu işte.
bu sene bir çiftle tanıştım, biri oyun yönetiyor biri de evde kolaj yapıyor. onlar hiç kinci insanlar değiller. beni de kendileri gibi sanıyorlar şimdiden. oysa bnim nefret ettiğim insanlar var:
magazinciler, gazete ekleri yazarları, vb.
bir romanın edebi değerinden bahsedilir ya, onların insani değeri olduğuna inanamıyorum. kendimin insani değeri olduğuna da inanmıyorum tabi ki ama benim yoksa onların hiç yoktur diye dşünüyorum. ama karşı karşıya gelirsem bir gün onladan biriyle, nefretim sönüp gidecek. çünkü nefretimin kişisel bir düşmanlığa dönüşme ihtimali beni utandıracak, caydıracak. öfkem uçup gidecek. bu da iyi bir şey aslında.
Pazartesi, Mart 10, 2008
çürüyenler
ah acaba o karanlık kafeye sahibinin sevgilisini tanımayanlar gidiyo mu? yani ne zaman öylesine ne biliyim pek de düşmez ya yolum düşse sıkıntıdan patlayıp çıkıyorum. ya tezgahta kendine bira koyan ya da sarsak sarsak kahve yapan birileri inlerinde pinekleyen kaplumbağalar gibi tartışmalar sürer gider dünyadan soyut akıllı bi grup işte ne bileyim. kaç yıldır o insanlar değişmez birbirleriyle çıkar ayrılırlar eski sevgililerle yenileri öpüşür filan bir yerden mi geldin nasıldı diye sorulmaz çünkü hayat ordadır ne bileyim. bir de özel akşamlar yapılıyor sanki başka biri oraya gelecekmiş gibi:)
yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.
yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.
Pazartesi, Mart 03, 2008
ezel trackenheim
sorumluluklar sorumluluklar... bana yüklendikçe hafifliyordu sanki. şimdi ben de hassas bir cam parçası değilim. ama yine de. insan bunları demez. çay yapmamış zeytin yiyorduk ekmekle. sabah ezanı okunuyordu. uyku akıyordu gözlerimden. o ise karşımda farklı dünyalara girip çıkıyor deliriyordu. bütün bunları film izler gibi izliyordum sadece, içimdeki sıkıntıdan başka ne hissediyordum? onun hoşuna gidecek bir şey yapmak istiyordum, anlamaya çalışıyor, uygun sözleri arıyordum ama ağzımdan dökülenler ne duygusuzdu. ben duygusuz bir ağacım diye düşündüm. ben yaşamıyorum kendi etrafımdaki bulutla dansediyorum diye düşündüm. zavallı ezel tracekenheim ne ise ben tam karşıtıyım diye düşündüm. ezel trackenheim'in beni düşündürmesini sevmedim.
derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.
ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.
fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.
akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.
ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.
herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.
derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.
ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.
fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.
akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.
ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.
herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)