Pazar, Aralık 31, 2006
yeni bir karar:
blogum bitti. belki ara sıra yazarım. belki de bu kararımdan dönerim. ama önemli değil. içimde ne varsa döktüm. artık kafamı dinlemek istiyorum bu yüzden anlatmayı keseceğim. yazdıklarımı kendime saklayacağım. doğrusu da budur. yeni şarkılar yazarsam onları koyabilirim.
Pazar, Aralık 24, 2006
ezginin eski günlüğünden
"neyse, dün burçin'lerde (hati'nin arkadaşı) parti vardı. millet sarhoş oldu kustu mustu ama güzeldi. şimdi başka yazıcak bişeyim olmadığına göre onu yazıyim en iyisi:
öğlen başladık yemek yapmaya. menümüzde şunlar vardı:
- sosisli börek
- haydari
- acılı ezmeli kanepe
- makarna salatası
- doğumgünü kekleri
- kirpi kek
- profiterol
- jelibonlu/bonibonlu pasta.
bunlardan kirpi keki Ezgi'yle ben yaptık. kimse yemedi, zaten yenicek gibi değildi. hepsi çöpe. başka da bi katkım olmadı yemeklere. sonra içkiler falan alındı, dans etmeye başladık falan. bi ara sılov müzik koydular, işte millet dans ediyo. naci beni dansa kaldırdı, o çocuğa da kıl kapıyorum, nedeni onun benden bahsederken "o kız" dediğini duymuş olmam. (arka koltukta oturan ezik kız konusu) bu arada Burçin'in Kemal diye unutamadığı bi çocuk varmış, ben Kemal adını duydum, Özden ablaya, sırf dalga geçmek için "unut kemal'i özden abla" dedim, meğersem Kemal Burçin'inkiymiş. ben öyle dalga geçmek için demiştim, Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum, kim bilir ne sanmışlardır.
üf, sonra oturduk ben salak gibi rezil olduğumu düşünüyorum. kendimi "öldün mü? cehenneme mi gittin? alt tarafı salak olduğunu düşünüyorlar" diye telkin etmeye çalıştım falan. sonra ahmet kaya koydular. salak apo beni ahmet kaya'da dansa kaldırdı, gülmekten öldüm. zaten çocuğun kafası iyiydi. biliyo musun, kimse duymasın, ben apo'dan hoşlandığımı sanıyorum. ya da sanıyordum, çünkü şu anda en ufak bir belirti hissetmiyorum. evde kaldım ya, gittiğim her yerde kendime uygun birine bakıyorum.
bu arada sarhoşlar izlenmeye değerdi. bir diyalog:
apo: lan naci, iyice sarhoş oldun lan. (naci uyuyor) lan naci cevap versene lan. aa, uyumuş lan. içmişsin lan sen. naci kustu, ben kusmadım, naci kustu ben kusmadım. naci hemen de sarhoş oldun be! naci kustu ben kusmadım.
burçin: apocum sessiz olur musun?
apo: fenerbahçe şampiyon. (burçin televizyonu açar. spor programı.)
hıncal uluç: inşallah bu sene birinci olucaz.
apo: inşallah. (bana döner) sen de içtin mi?
ben: hayır.
apo: içtin içtiiiin, ben seni gördüm beş tane içtin.
bu ve buna benzer bissürü komik sahne oldu, hepsini aktaramadım, aktardıklarımı da güzel aktaramadım. zaten kolum ağrıyo, burası da boş kalıcak, neyse bari imzamı atiim:
ezgi."
Çarşamba, Aralık 13, 2006
ama ben çok yorgundum ve hastaydım. hasta olmak bende hiç hal bırakmamıştı. ben de düşündüm ve planlarımın hiçbirine uymamaya karar verdim. bir yandan da ufacık bi hastalık için tembellik yapmamı affedemiyordum. şimdi görüyorum da iyi ki bozmuşum planlarımı çünkü hiç de küçük bir hastalık değilmiş, hala sürüyor. iltihaplı ateşli bir grip.
her neyse. yatakhaneye çıktım ve uyudum. bir kaç saat sonra uyandım, saat kaç oldu telaşıyla ışıkları yakmaya koştum. hava karanlığa dönüyordu ve yatakhane boştu. dışarıda çok hoş, mavi bir loşluk vardı. cep telefonumun saatine baktım. başımı çevirdiğimde trak belirdi birden. gülümsüyordu. "sen uyandığında paf diye bir ses çıkardım, duymadın mı?" dedi. yanına gittim. henüz uyku sersemi olduğum için rüya diliyle konuşuyordum. rüyamı anlatmaya koyuldum:
-bir kız varmış, chadia'ya benzeyen bir kız
-chadia kim?
- faslı bir kız. ya da crista'ya da benziyor olabilir.
-crista kim?
-amelie nothomb'un kitabındaki kızın adı. bu kız bir çizgiroman çiziyor, böyle kare kare. (trak'ın kitabının kabını görür) işte buna benzer kareler. ve bir adam var. bu karelerin sırrını çözmeye çalışıyor. meğersem çizgiroman kadının ortak öyküsüymüş. 1100'lü yıllardan 19. yüzyıla kadar yaşamış olan tüm kadınların. tüm kadınlar bir kadının bedeninde buluşuyor.
-o kadın benim.
-(bakar) sen değilsin.
-ama benim kitabıma benziyormuş.
-evet, olabilir. der.
buna benzer saçma bir şey de bu sabah yaşandı. beni bir arkadaşım dürterek uyandırdı bu sabah, saat yedi oldu diyerek. ben de içimden şöyle düşünüyorum: ay tai ki saat 24, bunu ben de biliyorum. çünkü şu noktayı şu köşeye birleştirirsem alanın dörtte biri eder, köşegenini de çizersem paralelkenarın ayrısı eder yani oniki paralelkenarın alanı da 24.
tavsiye edeceğim şarkı ise mutlaka: bright eyes, haligh haligh(?)
Perşembe, Kasım 30, 2006
ben kilo aldım hem de çok artık hem zayıflayacağım hem de çalışkan olacağım hem de eşyalarımı düzende tutacağım modern ve düzenli ve şehir hayatına uyum sağlamış biri olacağım biraz imkansız gibi görünüyor da olsam ne olacak olmasam ne olacak allah aşkına aman be.
Salı, Kasım 28, 2006
kurulmalık küçük hayal sahneleri
biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
Pazar, Kasım 26, 2006
her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.
bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.
bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.
ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?
Çarşamba, Kasım 22, 2006
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.
kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.
her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.
Pazartesi, Kasım 13, 2006
kestane avcıları
Cuma, Kasım 10, 2006
her şeyi bilen çocuk
Pazar, Kasım 05, 2006
ezgi ezgi ezgi. ne güzel adınız var ezgi hanım. ne güzel, ne narin bir kız adı. 1988 yılı boyunca moda olan bir isimdi. o kızların yarısı tiki, yarısı gotik oldu ezgi. kendi halinde tarzsız olanları da var ama az. hepsi birbirinden farklı, kimisi birbirine benziyor. o ezgilerin içinde bir ezgisiniz. insanları giyinişlerine göre yargılamayın. çünkü herkes istediği gibi giyinebilir. giyinmek çok kolay. cesaret edemeyenler var. yani mesela arkadaşları concon, kendisi punkçı gibi giyinse garip kaçar. ay ne sudan şeylerle uğraşıyoruz biz gençler. fatih sultan mehmet 21 yaşında istanbul'u fethetti. işi kolaydı. kaftan giyiyordu. sarayın terzisi vardır muhtemelen. fatih sultan mehmet bir arkadaş çevresine girmek için çaba da sarf etmemiştir, lalasıyla, veziri azamıyla takılıyordur. hoşlandığı kıza artistik yapıcam diye kasmamıştır, adamın haremi var. oh, öyle ninem de fetheder istanbul'u. biz burda nelerle uğraşıyoruz, vaktimiz mi var?
yok canım, bu yazı böyle sürmeyecek. benim kafamda şu an saddam'ın idam kararı var. ben bir şey bilmiyorum. saddam'ın yaptığı korkunçluklar varmış. ama yıllardır ismen tanıdığım bir adamın idam kararı beni üzmedi ama şu an çok garip duygular içindeyim.
Çarşamba, Kasım 01, 2006
günlük yaşamımı anlatıyorum
bu günüm ise daha güzel geçti. özel ders almaya giderken hocadan dersin iptal olduğunu öğrendim, sonra döndüm geriye, şıvgın ve mesut'la karşılaştım. "ben de tam size geliyordum" dedim, beşiktaş'a gittik beraber. mesut'la ben mesut'un özel parkına gittik. oraya yalnız başıma gitmemi istemiyor çünkü orası onun keşfettiği bir parkmış. mesut'la pek konuşmamıştım daha önceleri. akıllı sözleriyle büyüledi beni. tarihe girmiş insanlardan söz etti, tarihe girmek için neler yapmak gerektiğini anlattı. benim için çok yararlı oldu denilebilir çünkü ben dinleyici pozisyonundaydım. ben mütevazı bir kişi gibi gülüyor ve kendimi bu tür şeyler için fazla yetersiz bulduğumu söylüyordum. "sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu bana, ben de "bazı kişilerin sevdiği ve beğendiği, işini iyi yapmaya çalışan, çok ses getirmeyen ama hoşa gidebilen bir şarkıcı olmak isterim." dedim. "normali de bu zaten." dedi. kalktık ben okula gittim sonra. hava kararıyordu yavaş yavaş. istiklal caddesi fıkır fıkırdı. botaniğe gidip oturdum, çantalarım ağır olduğu için. karşı apartmanda oturan ve röntgenciliğni yaptığım adama baktım bir süre.
içimde bir huzur vardı. daha önceki yaşamımı sıkıntı, yani ıstırap verici buldum. bu doğru gerçekten. niçin yanımda bir platon, bir sokrates yok? diye düşündüm. çok akıllı biri bana yön verebilir, bana benim için neyin yararlı neyin yararsız olduğunu söyleyebilir, beni çekip çevirebilir diye düşündüm. mesut onların senden benden daha akıllı olmadığını söylüyor. ancak ben erkeklere, çıkma mıkma işlerine, alkışlanmaya, günlük yaşama meyilli biriyim bir bakıma, üstelik kendimi çok çok özel hissetmiyorum. iyi ki hissetmiyorum, diye düşündüm. daha çok okumalı, bu adamların düşüncelerini öğrenmeli ve kendim için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye düşündüm. çıkarıp bir kitabın önsözünü okudum. tam yazarın sevmediği birinin yapıt hakkındaki kötü düşüncelerine (yani işin dedikodulu, en zevkli kısmına) gelmiştim ki bıraktım. eve gittim.
Cumartesi, Ekim 28, 2006
- kendinden hoşnut olmayacaksın, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaksın.
- ileride daha farklı bir insan olacağının hayali/ inancıyla yaşayacaksın.
- yüzünün ve vücudunun güzel olduğunu varsayıp/ hayal edip gerçek hallleriyle yüzleşmekten kaçınacak, yüzleşsen bile ne rejime girecek, ne cilt bakımı yapacaksın.
- ertelemekten asla vazgeçmeyeceksin, tüm zaman seninmiş gibi farz edecek, iş işten geçtikten sonra oturup pişmanlığını kaybedenliğe dönüştüreceksin.
- ara sıra değişmek için gaza geleceksin, ama gaza gelerek konuşup, sözlerinle kendi kendini tatmin edeceksin, ve sonra da gazın geçecek.
- neye sahip olursan ol, kendinden hoşnut olmayacaksın, hep daha fazlasını isteyeceksin.
- asosyalliğinin ve başarısızlığının nedeni tembelliğin olacak.
- kendini diğerlerinden ayrı tutacaksın, diğerlerini oldukları gibi kabul ederken kendinin nasıl olup da hala yaşadığına inanmayacaksın.
- başına ne gelirse gelsin diğerlerinden bulacaksın, aksini fark etsen bile geçiştireceksin, değişmeyeceksin.
- biri sana "değişmene gerek yok" dese de inanmayacaksın, ama değişmen için verilen öğütleri dinlemeyeceksin.
- canın her daim sıkılacak, kafan her zaman gereksiz şeylerle dolu olacak.
- başkalarıyla değil, kendinle ilgileneceksin.
- buna rağmen diğer insanlardan daha az gerekli olmayacaksın, sadece daha çok sıkılacaksın ve belki daha çok mutsuz olacaksın, ya da sadece hayatın daha renksiz geçecek.
Cuma, Ekim 27, 2006
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba
şimdi gidiyorsun artık rüzgarda uçuşarak üzgün teller gibi saçların
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba dantelli bir başlık istiyorum
kendimi yenilemek, senle olan bağımı yeniden kurmak istiyorum
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
şimdi karşımda duruyorsun
araştırıyorum
cam gibi açılmış masum gözleri
bilmek istiyorum, anlatmanı seni benden vazgeçiren şeyleri
ah izin ver, ah izin ver, ah izin geçmişi bir çırpıda silmeme
yeni şeyler öğrenip eskiyi hep gömmeme
ama şimdi imkan yok bunu görmene
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
Salı, Ekim 24, 2006
rüya
rüyamda ezgisu ve damla bana bir teklifte bulunuyorlardı. geçen sene oynadıkları oyunu oynayacaklarmış, böylece oyunu ben de görebilecekmişim, seyircilerin karşısında oyun oynanacakmış ve ben de oynayacakmışım. oyunda geçen sene rejimiz olan cansu ablalar, ezgisu ve damla da oynuyormuş ama yine de yönetmen ezgisu ve damlaymış. ben oyunu hiç görmemişim ve bilmiyormuşum. sadece giriş sahnesini çalışmışız. buna göre biz tüm kadro sahneye parmak uçlarımızda bale yapar gibi döne döne giriyoruz, bu esnada gözlerimiz kapalı oluyor ve kollarımızı havaya kaldırıyoruz ve sahnede belli yerleri alıyoruz. ondan sonrasına ben doğaçlama katılacakmışım, zaten önemli bir rolüm yokmuş. sonra oyun başlıyor. seyirciler falan var ve tevfik fikret salonuna benzer bir yerdeyiz. ben döne döne yerimi alıyorum, bana provada öğretildiği gibi (sonra bana böyle öğrettiklerinden de kuşkulanıyorum zaten) ama bir de ne göreyim ki herkes benden başka yapıyor, ben yanlış bir yerdeyim ve abuk sabuk hareketler yapıyorum. tüm oyuncular bana ters ters bakıyor. sonra oyun duruyor, oyuncular kendi aralarında tartışmaya başlıyorlar ve seyirciler sıkılıp çıkmaya başlıyorlar, sanki oyun bitmiş gibi. kulise duygu abla geliyor ve ezgisu'ya éboşver, ezgi'yle olmaz, yapılmaz bu oyun." diyor. sonradan anlıyorum ki bütün bu karmaşanın sebebi benmişim, yani benim sakarlığım ve dikkatsizliğimmiş. ezgisu'ya: "ama siz bana provada böyle öğretmediniz ki" diyorum, o da koumu okşayarak: "boşver canım, önemli değil." diyor. ama ben kendimi çok suçlu hissediyorum ve ezgisu bunu hafifletmek istercesine: "canım biraz karbonhidrat almak istiyor, senin istemiyor mu? şu muhallebilere bak:" diyor. ben hala suçlunun ben olup olmadığını anlamamıştım ki rüyam bitti.
Pazartesi, Ekim 23, 2006
kitaplarına gözü gibi bakan, tozunu alan, dikkatlice okuyan, notlar alıp satır altlarını çizenleri anlamıyorum çünkü benim kitaplarım kırış kırıştır, hiç de öyle dikkatlice okumam, bir orasından bir burasından okurum, hoşuma gitmeyen yerleri atlarım, dayanamam sonunu okurum, bitirmeden bırakırım kısacası kitaba her türlü saygısızlığı yaparım. çünkü başkalarının uydurduğu bir şey sonuçta kitap dediğin. çoğu kurmaca. hayatta daha güzel şeyler var, mesela seyahat.
geçen gün arabada radyo dinliyordum ve canım acayip şu şarkıları çekiyordu: ispanyolca obsesyon adlı şarkı, beautiful adlı kimin söylediğini bilmediğim hip hop şarkısı (klibi rioda çekilmiş hani), beyonce'den check up on it adlı şarkı. bunlar ya da kıpır kıpır cazır cazır buna benzer şarkılar. ne yazık ki radyo iğrenç gerizekalı amerikan tipi piyanolu şarkılar çaldı ve ben bu şarkıları hiiiiç sevmem, hele hele mesela we are the world we are the children bunun yerine şöyle danslı manslı latin ya da zenci şarkılarını severim.
Çarşamba, Ekim 18, 2006

az önce bir yazı yazdım ve bir resim koydum ama beğenmedim çünkü yazıda kendimi fazlasıyla ezmiştim böylece sildim ikisini de neden sildim ki en azından gerçeği yansıtıyordu. allah bilir bunu da silerim ikisi de skyblogdan nefret ediyor çünkü. belçikadayken çektikleri bir fotoğraf.
ermeni soykırımı, komünistlik, mat 1 ve sözel 2, size söylüyorum. gidin başımdan. ben rahatsız edilmeyi hakedecek biri değilim. ben artık mutlu olabilmek istiyorum. geldim ve gördüm, yaşadığım hayat bu muymuş, böyk dedim ben. dedim. dedim ama sonra öyle anlar aklıma geliyor ki bana "sen hiç mutlu olmadın zaten çünkü yapın böyle" der gibi. mutlu olduğu anların fotoğrafları mutluluklarını şappadanak yansıtan insanları kıskanıyorum. insanları kıskanıyorum. yaşamlarını kıskanıyorum. benim yaşamım boktan, ki bu benden kaynaklanıyor. benim kıskanılacak bir tarafım yok. var ya da yok gibi bir insanım. olmamak istedğiğim öyle çok oluyor ki, sıkılıyorum çünkü. başkalarına özenmek iyi değil.
keşke benim adıma "özenen" koysalarmış. frou frounun bir şarkısı var, breathe in. onu dinlemek çok güzel. ben mutlu muydum orda? işte kafamı kurcalayan soru bu. oysa ordayken burdaki hayattan hiç şüphe etmemiştim. buraya geldim ve aksini düşünüyorum şimdi, orayı özlüyorum ama orda mutlu muydum? bu soru benim için karman çorman, çoğu zaman yanıtın evet olduğunu zannederim, çoğu zaman hayır. çoğu zaman ezik, çoğu zaman neşeli ama ben kendimi dahil edememiş olabilir miyim? tek derdimin bunlar olması, bana yakışan bu. oysa okul ve ülkeye yazılar yazmamı, komünist olmamı bekliyorlar. aman kim bekleyecek? ben kimim ki? ben kimim? bu soru içimi karartıyor.
keşke o şeyi silmeseymişim.