aralık ayındayız tam altı aralıkta aziz nikola günü olacak yarınsa trakın doğumgünü. sene çabucak geçiyor ama ben össde pek iyi değilim çalışmaya zaman bulamıyorum desem güleceksiniz ama öyle çok meşgul da değilim tabi ama bu zaman nasıl geçiyor ne yaparak geçiyor ben de anlamıyorum gerçekten:( neyse bizim sınavlarımız var hepsi de çok zor bir de saçma sapan ben ki fransızca konuşulan bir memlekette yaşadım bir sene ve sonra ikiyle üç arası bir not aldım fransızcadan yuh diyorum bu ne be, kompozisyonlarımı da hiç beğenmiyorlar bok yesinler kendilerini bir şey sanıyorlar.
ben kilo aldım hem de çok artık hem zayıflayacağım hem de çalışkan olacağım hem de eşyalarımı düzende tutacağım modern ve düzenli ve şehir hayatına uyum sağlamış biri olacağım biraz imkansız gibi görünüyor da olsam ne olacak olmasam ne olacak allah aşkına aman be.
Perşembe, Kasım 30, 2006
Salı, Kasım 28, 2006
kurulmalık küçük hayal sahneleri
son zamanlarda kurduğum hayal çok basit ve sıradan ama yine de güzel ve eğlendirici: bir akşam, daha yeni geldiğim bir şehirdeyim. orada daha önceden çok ama çok az tanıdığım birileri var. aralarına beni alıyorlar. onlar o bar senin bu bar benim dolaşırken ben de peşlerindeyim. pek konuşmalarına katılmasam da dinliyorum onları ve eğleniyorum. sonra aralarından birinin evine gidiyoruz. balkonda oturuyoruz. biriyle sohbete dalıyorum. ama havadan sudan. ve sonra bana bir köşede bir yer yatağı veriyorlar, ben uyuyorum. ve ertesi sabah pek az konuşarak kahvaltımızı ediyoruz, ben otobüse mi trene mi neye bineceksem ona biniyorum ve yanımdaki küçük not defterime notlar alarak serin bir havada yolculuğumu yapıyorum.
biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
bugün çok hüzünlüydüm. nedenini gerçekten bilmiyorum. trak'la dışarı çıkacaktık. sonra benim on beş dakikalık bir işim çıktı. on beş dakika sonra da gidebilirdik ama trak beklemedi. beni ekti. başkalarıyla tünel'e gitti. bana "sen de gel." dedi. ben tabi ki istemedim. okulda ders çalışacağımı söyledim ona. çıktım yukarı ve somurtarak ders çalışmaya başladım. tabi böyle somurturken hiç de çalışılınmıyordu. insan aklını doğru düzgün derse veremiyordu. ben de dersi bıraktım ve kara kara düşünmeye başladım. durumumu düşünüyordum. önümdeki yılları düşünüyordum. yıllar bana boğucu zaman dilimleri gibi geliyordu. insanlar uzlaşılması imkansız varlıklar. ve karakterim, dünyanın en "penible" yani sıkıntı, ıstırap verici, beraber yaşanılması zor karakteri gibi geldi bana. bunun aslında böyle olmadığını biliyorum ama o an sanki sürekli haksızlığa uğruyormuşum gibi geldi, durmaksızın. büyük olasılıkla gençliğin verdiği bunalımlardı bunlar. oysa ben biliyorum, ben kendim, çünkü yaşadım, gençlik çok da güzel olabiliyor aynı zamanda. benim gençliğimi güzelleştiren şeyler belli başlıdır, tanışmalar, seyahat, sanat müzeleri ve yalnız olmak. şimdi ise gençliğimi karartan şeyler var. örneğin yatılılık. sevdiğim insanların arasındayım gerçekten de ama bunalıyorum. kimse bu kadar abartmıyor ama bana neden bu kadar kara görünüyor her şey bilmiyorum. belki de ben bir çok konuda hem beceriksiz, hem de tatminsiz biriyim. neyse, daha da dramikleştirmek istemem ama bu benim günlüğüm.
Pazar, Kasım 26, 2006
bugün hürriyet gazetesinin pazar ekinde papanın daha önce söylediği sözleri 0kudum. çoğuna hak verdim. şimdi düşünüyorum da aslında dindar biri oluyor ve diyor ki mesela "ben evlilik öncesi sekse ve herkesin ahlak anlayışının kendine olmasına karşıyım." sen kıyametleri koparıyorsun, cahil, örümcek kafalı vs. neden çünkü aslında sen zamanında hakim olan bir görüşü benimsemişsin, 21. yyda savunulan düşünceyi kanun gibi görüyorsun, dindarlığı küçümsüyorsun. halbuki dindarlık da diğerleri gibi bir görüş. ve bence çürütülebilecek bir şey değil. bu aynı bir zamanlar bütün herkesin aynı şekilde arabeski küçümsemesine veya ırkçı söylemelere göz yummasına benziyor. işte, herkes aynı anda diyor ki ıyy oruç mu tutuyorsun, ıyy namaz mı kılıyorsun. oysa insan fikirler arasında kendine en yatkın olanı seçiyor, bu da her zaman günün modasına uymuyor.
her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.
bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.
bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.
ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?
her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.
bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.
bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.
ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?
Çarşamba, Kasım 22, 2006
bugün amelie nothombun dişi şeytan kitabını okudum. kendisinin adını ilk kez belçika'da bir televizyon filminde duymuştum, o filmde de aşağıda gördüğünüz adı sylvie mi ne olan kadın oynuyordu. ben filmin bir orasından bir burasından izlemiştim gerçi. fakat kadının yüzü sizce de çok güzel değil mi? çok değişik bir yüzü var gerçekten de:
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.
kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.
her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.
kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.
her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.
Pazartesi, Kasım 13, 2006
kestane avcıları
kestane aslında bir bitki değil hayvan biliyor musunuz? iğneyle onu iyice incelediğinizde, kabuklarını yani, ağaç derisinin altında tüylü bir tabaka göreceksiniz, bu kuyruk kısmında iyice belirginleşir, tüyler ise aynı fare tüylerine benzer, bu da kestanenin bir bitki olmadığının apaçık kanıtıdır, şimdi diyeceksiniz ki şeftali ve enginar da tüylü, fakat şeftalinin tüyleri bu kadar belirgin değildir, enginarınkiler ise tüy değil sakaldır. kestane uzun zamanlar boyunca eti pek kıymetli bir küçük hayvan oldu. eti tıpkı salyangozun eti gibi kauçuğumsudur, pişirince yumuşar fakat çok lezzetlidir, bunu dünya çapındaki kestane tutkunlarına sorabilirsiniz. gerçek kestane tutkunları kestanenin pasta içinde kullanılmasına karşı çıkarlar, çikolata gibi basit bir tadın altında bu asil hayvanın etinin eşsiz tadının yokolmasına dayanamazlar. kestaneler ağaçta yetişir diye bilinir, ancak burda kastedilen kestanelerin bir bölümüdür, (onlar da ağaçta yetişmez, ağaçta parazit yaşarlar sadece) diğerlerini ise deniz kestanesi adı altında anıyoruz. yalnız tabi onlar yenmez. yiyenler vardır ama daha iyisi kara kestanesidir. ayrıntılı bilgiyi mecmuamızın trend& yaşam ekinde bulabilirsiniz. sizin için istanbul'un en iyi on sokak kestanecisini seçtik. müslüm'ü orhan'ı nasıl moda yaptıysanız onlara da dadanın bakalım. fakat bu trend girişimlerimizin yarısının devamının gelmemesi sinirimizi bozuyor.
Cuma, Kasım 10, 2006
her şeyi bilen çocuk
her şeyi bilen çocuk'un yaşı benim yaşımın sadece bir fazlasıydı. öf şöyle matematik problemi gibi bilerek sevimli görünmek için yazılmış nil karaibrahimgil cümlelerinden nefret ederim ama kullananların benden bir eksiği olmadığı için kullanabilirim herhalde. ben onu daha büyük sanıyordum. beyoğlu sokaklarını ve baba zulayı bile benden iyi bilen biri. tabi ki bu ikisini iyi bildiğimi söylemiyorum. hatta ikincisini hiç bilmem, müzikle aram tembeldir çünkü dinleyecek aletim yok. sonra bu bildiklerinin en ulaşılabilir kısmı. daha neler biliyor, çevre sorunlarını, politik sorunları, le monde gibi gazeteler okuyor her gün. sebastianmış adı, yiğit duyduğunda gülerek dedi ki "bu çocuk uşaklık yapmış mı bir yerde?" (şimdi bunu söylemek benim için şaşırtıcı ama keşke etrafım hep böyle ciddiyetsiz ve boş kişilerle dolu olsaydı.) ama sırrını açıkladı. her geçirdiği gün mutlaka bir şey yapmış olmak istermiş. kitap okumuş olmak, bir şey dinlemiş olmak, bir yere gitmiş olmak, bir film izlemiş olmak... tabi ona şimdi sıla'yı izlediğimi ve hürriyetin kelebek ekini zevkle okuduğumu söyleyemezdim. hatta bunları yapanlarla (ona hoş görünmek için) dalga bile geçtim. dedim ki: "ya ben anlayamıyorum, bu gizli seks kasetlerine gösterilen ilgiyi, kendi kasetlerini kendi çekseler ya bu salak boş insanlar" dedim. neyse ki mizah anlayışı pek sivrilmemiş ki (kriter olarak kendini mi anlıyorsun yoksa aptal?) güldü.
Pazar, Kasım 05, 2006
ama sıçıcam artık, bir geçen otobüs niçin bir daha geçiyor? benimki nerde*? benimkinin numarasını kendi kendime tekrarlayarak yerime oturuyorum. hadi **, hadi **, diyorum. gelmedi. oturuyorum ve aklımdaki şeylere dalıp gidiyorum, bu arada otobüsü unutup yerlere baktığım için otobüs geçmiş olabilir. denemem kötü geçti, niçin? sonra efendim, kilo aldım. ciddi ders meselelerini bu türden sudan meselerle bir tutmamalıyım. artık bloguma haftalık çözdüğüm soru sayısını yazacağım.
ezgi ezgi ezgi. ne güzel adınız var ezgi hanım. ne güzel, ne narin bir kız adı. 1988 yılı boyunca moda olan bir isimdi. o kızların yarısı tiki, yarısı gotik oldu ezgi. kendi halinde tarzsız olanları da var ama az. hepsi birbirinden farklı, kimisi birbirine benziyor. o ezgilerin içinde bir ezgisiniz. insanları giyinişlerine göre yargılamayın. çünkü herkes istediği gibi giyinebilir. giyinmek çok kolay. cesaret edemeyenler var. yani mesela arkadaşları concon, kendisi punkçı gibi giyinse garip kaçar. ay ne sudan şeylerle uğraşıyoruz biz gençler. fatih sultan mehmet 21 yaşında istanbul'u fethetti. işi kolaydı. kaftan giyiyordu. sarayın terzisi vardır muhtemelen. fatih sultan mehmet bir arkadaş çevresine girmek için çaba da sarf etmemiştir, lalasıyla, veziri azamıyla takılıyordur. hoşlandığı kıza artistik yapıcam diye kasmamıştır, adamın haremi var. oh, öyle ninem de fetheder istanbul'u. biz burda nelerle uğraşıyoruz, vaktimiz mi var?
ezgi ezgi ezgi. ne güzel adınız var ezgi hanım. ne güzel, ne narin bir kız adı. 1988 yılı boyunca moda olan bir isimdi. o kızların yarısı tiki, yarısı gotik oldu ezgi. kendi halinde tarzsız olanları da var ama az. hepsi birbirinden farklı, kimisi birbirine benziyor. o ezgilerin içinde bir ezgisiniz. insanları giyinişlerine göre yargılamayın. çünkü herkes istediği gibi giyinebilir. giyinmek çok kolay. cesaret edemeyenler var. yani mesela arkadaşları concon, kendisi punkçı gibi giyinse garip kaçar. ay ne sudan şeylerle uğraşıyoruz biz gençler. fatih sultan mehmet 21 yaşında istanbul'u fethetti. işi kolaydı. kaftan giyiyordu. sarayın terzisi vardır muhtemelen. fatih sultan mehmet bir arkadaş çevresine girmek için çaba da sarf etmemiştir, lalasıyla, veziri azamıyla takılıyordur. hoşlandığı kıza artistik yapıcam diye kasmamıştır, adamın haremi var. oh, öyle ninem de fetheder istanbul'u. biz burda nelerle uğraşıyoruz, vaktimiz mi var?
şimdi son dönem ilham kaynaklarımı inceleyeceğiz. ilham kaynağı nedir? hayır, yanlış anlıyorsunuz. ilham kaynağı dememeliydim, bu benim uydurmam çünkü. tamam, orijin diyelim, ya da sabit nokta. yani kendimizi ona göre ayarladığımız kişi. onun her şeyini doğru kabul eder ve biz kendimizdeki yanlış noktaları
yok canım, bu yazı böyle sürmeyecek. benim kafamda şu an saddam'ın idam kararı var. ben bir şey bilmiyorum. saddam'ın yaptığı korkunçluklar varmış. ama yıllardır ismen tanıdığım bir adamın idam kararı beni üzmedi ama şu an çok garip duygular içindeyim.
yok canım, bu yazı böyle sürmeyecek. benim kafamda şu an saddam'ın idam kararı var. ben bir şey bilmiyorum. saddam'ın yaptığı korkunçluklar varmış. ama yıllardır ismen tanıdığım bir adamın idam kararı beni üzmedi ama şu an çok garip duygular içindeyim.
Çarşamba, Kasım 01, 2006
günlük yaşamımı anlatıyorum
dün öss çalışma kütüphanemizde yukarda çalışmaya çalışıyordum ama alt katta babalama team tüm hayvanlıklarını yapıyordu ve bu çok ses çıkarıyordu. ben de dayanamayıp "eeeeh, sıçıcam ha!" diye kavgaya gittim, çalışmaya niyetim olduğundan değil tabi sadece canım uzun zamandır şöyle yumruğumu masaya dayayıp çatır çatır kavgaya tutuşmak istiyordu ve bunun için alt kattaki frpçi erkeklerden uygunu olamazdı. neyse sonra kavgamız bitti ve ben yukarı çıktım, bir de baktım, orta kurdan sesler geliyor, pencereden baktım galatasaray maçını dev projektörlerle yansıtmışlar izliyorlar. vay anasını dedim, oturup pencereye maçı seyrettim bir süre, sonra yatakhaneye çıktım. nihan'ın yanına gittim, ona "hadi gel abazan muhabbeti yapalım" dedim, kıkır kıkır gülerek, o da beni çekip öptü uzun uzun, "canımsın" dedi, sonra yatağını toplattı bana.
bu günüm ise daha güzel geçti. özel ders almaya giderken hocadan dersin iptal olduğunu öğrendim, sonra döndüm geriye, şıvgın ve mesut'la karşılaştım. "ben de tam size geliyordum" dedim, beşiktaş'a gittik beraber. mesut'la ben mesut'un özel parkına gittik. oraya yalnız başıma gitmemi istemiyor çünkü orası onun keşfettiği bir parkmış. mesut'la pek konuşmamıştım daha önceleri. akıllı sözleriyle büyüledi beni. tarihe girmiş insanlardan söz etti, tarihe girmek için neler yapmak gerektiğini anlattı. benim için çok yararlı oldu denilebilir çünkü ben dinleyici pozisyonundaydım. ben mütevazı bir kişi gibi gülüyor ve kendimi bu tür şeyler için fazla yetersiz bulduğumu söylüyordum. "sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu bana, ben de "bazı kişilerin sevdiği ve beğendiği, işini iyi yapmaya çalışan, çok ses getirmeyen ama hoşa gidebilen bir şarkıcı olmak isterim." dedim. "normali de bu zaten." dedi. kalktık ben okula gittim sonra. hava kararıyordu yavaş yavaş. istiklal caddesi fıkır fıkırdı. botaniğe gidip oturdum, çantalarım ağır olduğu için. karşı apartmanda oturan ve röntgenciliğni yaptığım adama baktım bir süre.
içimde bir huzur vardı. daha önceki yaşamımı sıkıntı, yani ıstırap verici buldum. bu doğru gerçekten. niçin yanımda bir platon, bir sokrates yok? diye düşündüm. çok akıllı biri bana yön verebilir, bana benim için neyin yararlı neyin yararsız olduğunu söyleyebilir, beni çekip çevirebilir diye düşündüm. mesut onların senden benden daha akıllı olmadığını söylüyor. ancak ben erkeklere, çıkma mıkma işlerine, alkışlanmaya, günlük yaşama meyilli biriyim bir bakıma, üstelik kendimi çok çok özel hissetmiyorum. iyi ki hissetmiyorum, diye düşündüm. daha çok okumalı, bu adamların düşüncelerini öğrenmeli ve kendim için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye düşündüm. çıkarıp bir kitabın önsözünü okudum. tam yazarın sevmediği birinin yapıt hakkındaki kötü düşüncelerine (yani işin dedikodulu, en zevkli kısmına) gelmiştim ki bıraktım. eve gittim.
bu günüm ise daha güzel geçti. özel ders almaya giderken hocadan dersin iptal olduğunu öğrendim, sonra döndüm geriye, şıvgın ve mesut'la karşılaştım. "ben de tam size geliyordum" dedim, beşiktaş'a gittik beraber. mesut'la ben mesut'un özel parkına gittik. oraya yalnız başıma gitmemi istemiyor çünkü orası onun keşfettiği bir parkmış. mesut'la pek konuşmamıştım daha önceleri. akıllı sözleriyle büyüledi beni. tarihe girmiş insanlardan söz etti, tarihe girmek için neler yapmak gerektiğini anlattı. benim için çok yararlı oldu denilebilir çünkü ben dinleyici pozisyonundaydım. ben mütevazı bir kişi gibi gülüyor ve kendimi bu tür şeyler için fazla yetersiz bulduğumu söylüyordum. "sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu bana, ben de "bazı kişilerin sevdiği ve beğendiği, işini iyi yapmaya çalışan, çok ses getirmeyen ama hoşa gidebilen bir şarkıcı olmak isterim." dedim. "normali de bu zaten." dedi. kalktık ben okula gittim sonra. hava kararıyordu yavaş yavaş. istiklal caddesi fıkır fıkırdı. botaniğe gidip oturdum, çantalarım ağır olduğu için. karşı apartmanda oturan ve röntgenciliğni yaptığım adama baktım bir süre.
içimde bir huzur vardı. daha önceki yaşamımı sıkıntı, yani ıstırap verici buldum. bu doğru gerçekten. niçin yanımda bir platon, bir sokrates yok? diye düşündüm. çok akıllı biri bana yön verebilir, bana benim için neyin yararlı neyin yararsız olduğunu söyleyebilir, beni çekip çevirebilir diye düşündüm. mesut onların senden benden daha akıllı olmadığını söylüyor. ancak ben erkeklere, çıkma mıkma işlerine, alkışlanmaya, günlük yaşama meyilli biriyim bir bakıma, üstelik kendimi çok çok özel hissetmiyorum. iyi ki hissetmiyorum, diye düşündüm. daha çok okumalı, bu adamların düşüncelerini öğrenmeli ve kendim için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye düşündüm. çıkarıp bir kitabın önsözünü okudum. tam yazarın sevmediği birinin yapıt hakkındaki kötü düşüncelerine (yani işin dedikodulu, en zevkli kısmına) gelmiştim ki bıraktım. eve gittim.
Cumartesi, Ekim 28, 2006
kendinden hoşnutsuzluğun kuralları:
- kendinden hoşnut olmayacaksın, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaksın.
- ileride daha farklı bir insan olacağının hayali/ inancıyla yaşayacaksın.
- yüzünün ve vücudunun güzel olduğunu varsayıp/ hayal edip gerçek hallleriyle yüzleşmekten kaçınacak, yüzleşsen bile ne rejime girecek, ne cilt bakımı yapacaksın.
- ertelemekten asla vazgeçmeyeceksin, tüm zaman seninmiş gibi farz edecek, iş işten geçtikten sonra oturup pişmanlığını kaybedenliğe dönüştüreceksin.
- ara sıra değişmek için gaza geleceksin, ama gaza gelerek konuşup, sözlerinle kendi kendini tatmin edeceksin, ve sonra da gazın geçecek.
- neye sahip olursan ol, kendinden hoşnut olmayacaksın, hep daha fazlasını isteyeceksin.
- asosyalliğinin ve başarısızlığının nedeni tembelliğin olacak.
- kendini diğerlerinden ayrı tutacaksın, diğerlerini oldukları gibi kabul ederken kendinin nasıl olup da hala yaşadığına inanmayacaksın.
- başına ne gelirse gelsin diğerlerinden bulacaksın, aksini fark etsen bile geçiştireceksin, değişmeyeceksin.
- biri sana "değişmene gerek yok" dese de inanmayacaksın, ama değişmen için verilen öğütleri dinlemeyeceksin.
- canın her daim sıkılacak, kafan her zaman gereksiz şeylerle dolu olacak.
- başkalarıyla değil, kendinle ilgileneceksin.
- buna rağmen diğer insanlardan daha az gerekli olmayacaksın, sadece daha çok sıkılacaksın ve belki daha çok mutsuz olacaksın, ya da sadece hayatın daha renksiz geçecek.
Cuma, Ekim 27, 2006
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba
selam dostlarım bu sabah yeni bir şarkı yazdım eğer kaydedip yayınlayacak teknolojiye ve uğraşacak zaman sahip olsaydım buraya koyardım ama koyamıyorum belki bir gün koyarım siz de dinlersiniz. ama şu an sadece sözlerini yazabileceğim:
şimdi gidiyorsun artık rüzgarda uçuşarak üzgün teller gibi saçların
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba dantelli bir başlık istiyorum
kendimi yenilemek, senle olan bağımı yeniden kurmak istiyorum
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
şimdi karşımda duruyorsun
araştırıyorum
cam gibi açılmış masum gözleri
bilmek istiyorum, anlatmanı seni benden vazgeçiren şeyleri
ah izin ver, ah izin ver, ah izin geçmişi bir çırpıda silmeme
yeni şeyler öğrenip eskiyi hep gömmeme
ama şimdi imkan yok bunu görmene
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
şimdi gidiyorsun artık rüzgarda uçuşarak üzgün teller gibi saçların
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba dantelli bir başlık istiyorum
kendimi yenilemek, senle olan bağımı yeniden kurmak istiyorum
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
şimdi karşımda duruyorsun
araştırıyorum
cam gibi açılmış masum gözleri
bilmek istiyorum, anlatmanı seni benden vazgeçiren şeyleri
ah izin ver, ah izin ver, ah izin geçmişi bir çırpıda silmeme
yeni şeyler öğrenip eskiyi hep gömmeme
ama şimdi imkan yok bunu görmene
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
Salı, Ekim 24, 2006
rüya
şimdi size düm gece gördüğüm rüyayı en belirgin haliyle (zira bilirsiniz ki rüyalar görülürken çok belirsizdir, uyandığımızda ne neydi hatırlamaz, hatırlasak bile pek mantığa uyduramayız çünkü olaylar pek sıralı gelişmez) anlatayım. ben rüyamı anlatırken rüyama sadık kalarak, ayrıntıların arasından en önemlilerinin üzerinde durarak ilerleyeceğim. (öss mantığı beni epey sarmış gibi görünüyor.):
rüyamda ezgisu ve damla bana bir teklifte bulunuyorlardı. geçen sene oynadıkları oyunu oynayacaklarmış, böylece oyunu ben de görebilecekmişim, seyircilerin karşısında oyun oynanacakmış ve ben de oynayacakmışım. oyunda geçen sene rejimiz olan cansu ablalar, ezgisu ve damla da oynuyormuş ama yine de yönetmen ezgisu ve damlaymış. ben oyunu hiç görmemişim ve bilmiyormuşum. sadece giriş sahnesini çalışmışız. buna göre biz tüm kadro sahneye parmak uçlarımızda bale yapar gibi döne döne giriyoruz, bu esnada gözlerimiz kapalı oluyor ve kollarımızı havaya kaldırıyoruz ve sahnede belli yerleri alıyoruz. ondan sonrasına ben doğaçlama katılacakmışım, zaten önemli bir rolüm yokmuş. sonra oyun başlıyor. seyirciler falan var ve tevfik fikret salonuna benzer bir yerdeyiz. ben döne döne yerimi alıyorum, bana provada öğretildiği gibi (sonra bana böyle öğrettiklerinden de kuşkulanıyorum zaten) ama bir de ne göreyim ki herkes benden başka yapıyor, ben yanlış bir yerdeyim ve abuk sabuk hareketler yapıyorum. tüm oyuncular bana ters ters bakıyor. sonra oyun duruyor, oyuncular kendi aralarında tartışmaya başlıyorlar ve seyirciler sıkılıp çıkmaya başlıyorlar, sanki oyun bitmiş gibi. kulise duygu abla geliyor ve ezgisu'ya éboşver, ezgi'yle olmaz, yapılmaz bu oyun." diyor. sonradan anlıyorum ki bütün bu karmaşanın sebebi benmişim, yani benim sakarlığım ve dikkatsizliğimmiş. ezgisu'ya: "ama siz bana provada böyle öğretmediniz ki" diyorum, o da koumu okşayarak: "boşver canım, önemli değil." diyor. ama ben kendimi çok suçlu hissediyorum ve ezgisu bunu hafifletmek istercesine: "canım biraz karbonhidrat almak istiyor, senin istemiyor mu? şu muhallebilere bak:" diyor. ben hala suçlunun ben olup olmadığını anlamamıştım ki rüyam bitti.
rüyamda ezgisu ve damla bana bir teklifte bulunuyorlardı. geçen sene oynadıkları oyunu oynayacaklarmış, böylece oyunu ben de görebilecekmişim, seyircilerin karşısında oyun oynanacakmış ve ben de oynayacakmışım. oyunda geçen sene rejimiz olan cansu ablalar, ezgisu ve damla da oynuyormuş ama yine de yönetmen ezgisu ve damlaymış. ben oyunu hiç görmemişim ve bilmiyormuşum. sadece giriş sahnesini çalışmışız. buna göre biz tüm kadro sahneye parmak uçlarımızda bale yapar gibi döne döne giriyoruz, bu esnada gözlerimiz kapalı oluyor ve kollarımızı havaya kaldırıyoruz ve sahnede belli yerleri alıyoruz. ondan sonrasına ben doğaçlama katılacakmışım, zaten önemli bir rolüm yokmuş. sonra oyun başlıyor. seyirciler falan var ve tevfik fikret salonuna benzer bir yerdeyiz. ben döne döne yerimi alıyorum, bana provada öğretildiği gibi (sonra bana böyle öğrettiklerinden de kuşkulanıyorum zaten) ama bir de ne göreyim ki herkes benden başka yapıyor, ben yanlış bir yerdeyim ve abuk sabuk hareketler yapıyorum. tüm oyuncular bana ters ters bakıyor. sonra oyun duruyor, oyuncular kendi aralarında tartışmaya başlıyorlar ve seyirciler sıkılıp çıkmaya başlıyorlar, sanki oyun bitmiş gibi. kulise duygu abla geliyor ve ezgisu'ya éboşver, ezgi'yle olmaz, yapılmaz bu oyun." diyor. sonradan anlıyorum ki bütün bu karmaşanın sebebi benmişim, yani benim sakarlığım ve dikkatsizliğimmiş. ezgisu'ya: "ama siz bana provada böyle öğretmediniz ki" diyorum, o da koumu okşayarak: "boşver canım, önemli değil." diyor. ama ben kendimi çok suçlu hissediyorum ve ezgisu bunu hafifletmek istercesine: "canım biraz karbonhidrat almak istiyor, senin istemiyor mu? şu muhallebilere bak:" diyor. ben hala suçlunun ben olup olmadığını anlamamıştım ki rüyam bitti.
Pazartesi, Ekim 23, 2006
odam fildişi beyaz karışımı bir renge boyandı, eski mavi renginden sonra çok iç açıcı ve temiz. dantelden bozma bir perde dikti annem. sonra bir masa koyduk, çalışma masamın dışında, çalışmadığım zaman üstüne dantel masaörtüsü koyuyorum üstüne de test kitaplarını koyuyorum. duvarlardaki posterleri filan çıkardım, şimdi ferah görünüyor. süslü karakterli bir oda değil ama içinde yaşanılabilir.
kitaplarına gözü gibi bakan, tozunu alan, dikkatlice okuyan, notlar alıp satır altlarını çizenleri anlamıyorum çünkü benim kitaplarım kırış kırıştır, hiç de öyle dikkatlice okumam, bir orasından bir burasından okurum, hoşuma gitmeyen yerleri atlarım, dayanamam sonunu okurum, bitirmeden bırakırım kısacası kitaba her türlü saygısızlığı yaparım. çünkü başkalarının uydurduğu bir şey sonuçta kitap dediğin. çoğu kurmaca. hayatta daha güzel şeyler var, mesela seyahat.
geçen gün arabada radyo dinliyordum ve canım acayip şu şarkıları çekiyordu: ispanyolca obsesyon adlı şarkı, beautiful adlı kimin söylediğini bilmediğim hip hop şarkısı (klibi rioda çekilmiş hani), beyonce'den check up on it adlı şarkı. bunlar ya da kıpır kıpır cazır cazır buna benzer şarkılar. ne yazık ki radyo iğrenç gerizekalı amerikan tipi piyanolu şarkılar çaldı ve ben bu şarkıları hiiiiç sevmem, hele hele mesela we are the world we are the children bunun yerine şöyle danslı manslı latin ya da zenci şarkılarını severim.
kitaplarına gözü gibi bakan, tozunu alan, dikkatlice okuyan, notlar alıp satır altlarını çizenleri anlamıyorum çünkü benim kitaplarım kırış kırıştır, hiç de öyle dikkatlice okumam, bir orasından bir burasından okurum, hoşuma gitmeyen yerleri atlarım, dayanamam sonunu okurum, bitirmeden bırakırım kısacası kitaba her türlü saygısızlığı yaparım. çünkü başkalarının uydurduğu bir şey sonuçta kitap dediğin. çoğu kurmaca. hayatta daha güzel şeyler var, mesela seyahat.
geçen gün arabada radyo dinliyordum ve canım acayip şu şarkıları çekiyordu: ispanyolca obsesyon adlı şarkı, beautiful adlı kimin söylediğini bilmediğim hip hop şarkısı (klibi rioda çekilmiş hani), beyonce'den check up on it adlı şarkı. bunlar ya da kıpır kıpır cazır cazır buna benzer şarkılar. ne yazık ki radyo iğrenç gerizekalı amerikan tipi piyanolu şarkılar çaldı ve ben bu şarkıları hiiiiç sevmem, hele hele mesela we are the world we are the children bunun yerine şöyle danslı manslı latin ya da zenci şarkılarını severim.
atv'de yayınlanan sıla adlı diziyi gerçekçi bulmuyorum. dizinin o tür törelerden soğutucağını söylemişler hürriyet pazarda ama yalan, aksine töreleri çekici hale getirmişler. ağa dediğin sanki öyle taş olur. sanki ''sen benim yanımda yatma'' diyince söz dinler. bence sıla cansu dere olarak kalsaydı da ağa göbekli, iğrenç bir adam olsaydı ve dizi sıla'ya yapılan eziyetleri konu etseydi. güneydoğu dizileri romantik.
Çarşamba, Ekim 18, 2006

az önce bir yazı yazdım ve bir resim koydum ama beğenmedim çünkü yazıda kendimi fazlasıyla ezmiştim böylece sildim ikisini de neden sildim ki en azından gerçeği yansıtıyordu. allah bilir bunu da silerim ikisi de skyblogdan nefret ediyor çünkü. belçikadayken çektikleri bir fotoğraf.
ermeni soykırımı, komünistlik, mat 1 ve sözel 2, size söylüyorum. gidin başımdan. ben rahatsız edilmeyi hakedecek biri değilim. ben artık mutlu olabilmek istiyorum. geldim ve gördüm, yaşadığım hayat bu muymuş, böyk dedim ben. dedim. dedim ama sonra öyle anlar aklıma geliyor ki bana "sen hiç mutlu olmadın zaten çünkü yapın böyle" der gibi. mutlu olduğu anların fotoğrafları mutluluklarını şappadanak yansıtan insanları kıskanıyorum. insanları kıskanıyorum. yaşamlarını kıskanıyorum. benim yaşamım boktan, ki bu benden kaynaklanıyor. benim kıskanılacak bir tarafım yok. var ya da yok gibi bir insanım. olmamak istedğiğim öyle çok oluyor ki, sıkılıyorum çünkü. başkalarına özenmek iyi değil.
keşke benim adıma "özenen" koysalarmış. frou frounun bir şarkısı var, breathe in. onu dinlemek çok güzel. ben mutlu muydum orda? işte kafamı kurcalayan soru bu. oysa ordayken burdaki hayattan hiç şüphe etmemiştim. buraya geldim ve aksini düşünüyorum şimdi, orayı özlüyorum ama orda mutlu muydum? bu soru benim için karman çorman, çoğu zaman yanıtın evet olduğunu zannederim, çoğu zaman hayır. çoğu zaman ezik, çoğu zaman neşeli ama ben kendimi dahil edememiş olabilir miyim? tek derdimin bunlar olması, bana yakışan bu. oysa okul ve ülkeye yazılar yazmamı, komünist olmamı bekliyorlar. aman kim bekleyecek? ben kimim ki? ben kimim? bu soru içimi karartıyor.
keşke o şeyi silmeseymişim.
geçen gün okulda komik bir şey oldu. yiğit diye bir çocuk var, geçen gün "istanbul'a ağıt" adında sallama bi şiir yazdı, altına da cahit sıtkı tarancı yazdı, sonra bunu bütün sınıflarda anket olarak gezdirdi. yalnız şiiri düşünce şimdi gerçekten çok aptal bir şiir. ankette üç şık var: "şiiri ilk kez okuyorum, beğendim." "şiiri daha önce de biliyordum zaten, hep beğenmişimdir." ve "kötü olmuş." sonra bu anket kağıtlarını alıp sonuçları karşılaştırdı ve ikinci, yani "şiiri ezelden beri bilirim." seçeneğindeki tikleri saydı, hiç de az değildi. sonra o işaratleyen çocukları (adlarımızı yazıyorduk) "işte devremizin sahte entelleri!!" diye rencide etti. bu yiğit aynı zamanda şairlerin tarzında şiirler yazıyormuş, sonra gidip birine okutuyor, mesela diyelim ayşe'ye mi okutuyor, şiirin sonunda "götüme benziyorsun ayşe" yazıyor. ulan milletin işi gücü yok galiba.
Pazartesi, Ekim 16, 2006
garip rüya
dün rüyamda bir sınıftaydık ve teker teker çıkıp bir piyano eşliğinde şarkı söylüyorduk. sıra bana geliyordu ben ya "gözlerimde kanlı yaşlar, hasretin bağrımda kışlar" adlı şarkıyı, ya da "karlı kayın ormanında" adlı şarkıyı söyleyecektim. karar veremiyordum ve bu esnada birden yanıbaşımda emre altuğ'u görüyordum. aslında ben emre altuğ'u hiç beğenmem ama rüyamda birden beğeniyordum ve emre altuğ'a "sence hangi şarkıyı söyleyeyim?" diye soruyordum, bunu sorarken de emre altuğ'a gülümsüyor ve ellerini tutuyordum, o da elini çekmiyor ve gözlerimin içine bakıyor ve gülümsüyordu, birbirimize gülümseyerek bakıyorduk. tam öpüşecektik ki sabah oldu ve ben uyandım, niçin emre altuğ'lu rüyalar görüyorum bunu da anlamadım ki yaşlı bir adam kendisi bana göre, hem de çirkin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)