Cumartesi, Ekim 28, 2006

kendinden hoşnutsuzluğun kuralları:
  1. kendinden hoşnut olmayacaksın, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaksın.
  2. ileride daha farklı bir insan olacağının hayali/ inancıyla yaşayacaksın.
  3. yüzünün ve vücudunun güzel olduğunu varsayıp/ hayal edip gerçek hallleriyle yüzleşmekten kaçınacak, yüzleşsen bile ne rejime girecek, ne cilt bakımı yapacaksın.
  4. ertelemekten asla vazgeçmeyeceksin, tüm zaman seninmiş gibi farz edecek, iş işten geçtikten sonra oturup pişmanlığını kaybedenliğe dönüştüreceksin.
  5. ara sıra değişmek için gaza geleceksin, ama gaza gelerek konuşup, sözlerinle kendi kendini tatmin edeceksin, ve sonra da gazın geçecek.
  6. neye sahip olursan ol, kendinden hoşnut olmayacaksın, hep daha fazlasını isteyeceksin.
  7. asosyalliğinin ve başarısızlığının nedeni tembelliğin olacak.
  8. kendini diğerlerinden ayrı tutacaksın, diğerlerini oldukları gibi kabul ederken kendinin nasıl olup da hala yaşadığına inanmayacaksın.
  9. başına ne gelirse gelsin diğerlerinden bulacaksın, aksini fark etsen bile geçiştireceksin, değişmeyeceksin.
  10. biri sana "değişmene gerek yok" dese de inanmayacaksın, ama değişmen için verilen öğütleri dinlemeyeceksin.
  11. canın her daim sıkılacak, kafan her zaman gereksiz şeylerle dolu olacak.
  12. başkalarıyla değil, kendinle ilgileneceksin.
  13. buna rağmen diğer insanlardan daha az gerekli olmayacaksın, sadece daha çok sıkılacaksın ve belki daha çok mutsuz olacaksın, ya da sadece hayatın daha renksiz geçecek.

Cuma, Ekim 27, 2006

seninle dolaşmak için yepyeni bir araba

selam dostlarım bu sabah yeni bir şarkı yazdım eğer kaydedip yayınlayacak teknolojiye ve uğraşacak zaman sahip olsaydım buraya koyardım ama koyamıyorum belki bir gün koyarım siz de dinlersiniz. ama şu an sadece sözlerini yazabileceğim:

şimdi gidiyorsun artık rüzgarda uçuşarak üzgün teller gibi saçların
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?

seninle dolaşmak için yepyeni bir araba dantelli bir başlık istiyorum
kendimi yenilemek, senle olan bağımı yeniden kurmak istiyorum
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?

şimdi karşımda duruyorsun
araştırıyorum
cam gibi açılmış masum gözleri
bilmek istiyorum, anlatmanı seni benden vazgeçiren şeyleri

ah izin ver, ah izin ver, ah izin geçmişi bir çırpıda silmeme
yeni şeyler öğrenip eskiyi hep gömmeme
ama şimdi imkan yok bunu görmene
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?

Salı, Ekim 24, 2006

rüya

şimdi size düm gece gördüğüm rüyayı en belirgin haliyle (zira bilirsiniz ki rüyalar görülürken çok belirsizdir, uyandığımızda ne neydi hatırlamaz, hatırlasak bile pek mantığa uyduramayız çünkü olaylar pek sıralı gelişmez) anlatayım. ben rüyamı anlatırken rüyama sadık kalarak, ayrıntıların arasından en önemlilerinin üzerinde durarak ilerleyeceğim. (öss mantığı beni epey sarmış gibi görünüyor.):

rüyamda ezgisu ve damla bana bir teklifte bulunuyorlardı. geçen sene oynadıkları oyunu oynayacaklarmış, böylece oyunu ben de görebilecekmişim, seyircilerin karşısında oyun oynanacakmış ve ben de oynayacakmışım. oyunda geçen sene rejimiz olan cansu ablalar, ezgisu ve damla da oynuyormuş ama yine de yönetmen ezgisu ve damlaymış. ben oyunu hiç görmemişim ve bilmiyormuşum. sadece giriş sahnesini çalışmışız. buna göre biz tüm kadro sahneye parmak uçlarımızda bale yapar gibi döne döne giriyoruz, bu esnada gözlerimiz kapalı oluyor ve kollarımızı havaya kaldırıyoruz ve sahnede belli yerleri alıyoruz. ondan sonrasına ben doğaçlama katılacakmışım, zaten önemli bir rolüm yokmuş. sonra oyun başlıyor. seyirciler falan var ve tevfik fikret salonuna benzer bir yerdeyiz. ben döne döne yerimi alıyorum, bana provada öğretildiği gibi (sonra bana böyle öğrettiklerinden de kuşkulanıyorum zaten) ama bir de ne göreyim ki herkes benden başka yapıyor, ben yanlış bir yerdeyim ve abuk sabuk hareketler yapıyorum. tüm oyuncular bana ters ters bakıyor. sonra oyun duruyor, oyuncular kendi aralarında tartışmaya başlıyorlar ve seyirciler sıkılıp çıkmaya başlıyorlar, sanki oyun bitmiş gibi. kulise duygu abla geliyor ve ezgisu'ya éboşver, ezgi'yle olmaz, yapılmaz bu oyun." diyor. sonradan anlıyorum ki bütün bu karmaşanın sebebi benmişim, yani benim sakarlığım ve dikkatsizliğimmiş. ezgisu'ya: "ama siz bana provada böyle öğretmediniz ki" diyorum, o da koumu okşayarak: "boşver canım, önemli değil." diyor. ama ben kendimi çok suçlu hissediyorum ve ezgisu bunu hafifletmek istercesine: "canım biraz karbonhidrat almak istiyor, senin istemiyor mu? şu muhallebilere bak:" diyor. ben hala suçlunun ben olup olmadığını anlamamıştım ki rüyam bitti.

Pazartesi, Ekim 23, 2006

odam fildişi beyaz karışımı bir renge boyandı, eski mavi renginden sonra çok iç açıcı ve temiz. dantelden bozma bir perde dikti annem. sonra bir masa koyduk, çalışma masamın dışında, çalışmadığım zaman üstüne dantel masaörtüsü koyuyorum üstüne de test kitaplarını koyuyorum. duvarlardaki posterleri filan çıkardım, şimdi ferah görünüyor. süslü karakterli bir oda değil ama içinde yaşanılabilir.

kitaplarına gözü gibi bakan, tozunu alan, dikkatlice okuyan, notlar alıp satır altlarını çizenleri anlamıyorum çünkü benim kitaplarım kırış kırıştır, hiç de öyle dikkatlice okumam, bir orasından bir burasından okurum, hoşuma gitmeyen yerleri atlarım, dayanamam sonunu okurum, bitirmeden bırakırım kısacası kitaba her türlü saygısızlığı yaparım. çünkü başkalarının uydurduğu bir şey sonuçta kitap dediğin. çoğu kurmaca. hayatta daha güzel şeyler var, mesela seyahat.

geçen gün arabada radyo dinliyordum ve canım acayip şu şarkıları çekiyordu: ispanyolca obsesyon adlı şarkı, beautiful adlı kimin söylediğini bilmediğim hip hop şarkısı (klibi rioda çekilmiş hani), beyonce'den check up on it adlı şarkı. bunlar ya da kıpır kıpır cazır cazır buna benzer şarkılar. ne yazık ki radyo iğrenç gerizekalı amerikan tipi piyanolu şarkılar çaldı ve ben bu şarkıları hiiiiç sevmem, hele hele mesela we are the world we are the children bunun yerine şöyle danslı manslı latin ya da zenci şarkılarını severim.
atv'de yayınlanan sıla adlı diziyi gerçekçi bulmuyorum. dizinin o tür törelerden soğutucağını söylemişler hürriyet pazarda ama yalan, aksine töreleri çekici hale getirmişler. ağa dediğin sanki öyle taş olur. sanki ''sen benim yanımda yatma'' diyince söz dinler. bence sıla cansu dere olarak kalsaydı da ağa göbekli, iğrenç bir adam olsaydı ve dizi sıla'ya yapılan eziyetleri konu etseydi. güneydoğu dizileri romantik.

Çarşamba, Ekim 18, 2006


az önce bir yazı yazdım ve bir resim koydum ama beğenmedim çünkü yazıda kendimi fazlasıyla ezmiştim böylece sildim ikisini de neden sildim ki en azından gerçeği yansıtıyordu. allah bilir bunu da silerim ikisi de skyblogdan nefret ediyor çünkü. belçikadayken çektikleri bir fotoğraf.
ermeni soykırımı, komünistlik, mat 1 ve sözel 2, size söylüyorum. gidin başımdan. ben rahatsız edilmeyi hakedecek biri değilim. ben artık mutlu olabilmek istiyorum. geldim ve gördüm, yaşadığım hayat bu muymuş, böyk dedim ben. dedim. dedim ama sonra öyle anlar aklıma geliyor ki bana "sen hiç mutlu olmadın zaten çünkü yapın böyle" der gibi. mutlu olduğu anların fotoğrafları mutluluklarını şappadanak yansıtan insanları kıskanıyorum. insanları kıskanıyorum. yaşamlarını kıskanıyorum. benim yaşamım boktan, ki bu benden kaynaklanıyor. benim kıskanılacak bir tarafım yok. var ya da yok gibi bir insanım. olmamak istedğiğim öyle çok oluyor ki, sıkılıyorum çünkü. başkalarına özenmek iyi değil.

keşke benim adıma "özenen" koysalarmış. frou frounun bir şarkısı var, breathe in. onu dinlemek çok güzel. ben mutlu muydum orda? işte kafamı kurcalayan soru bu. oysa ordayken burdaki hayattan hiç şüphe etmemiştim. buraya geldim ve aksini düşünüyorum şimdi, orayı özlüyorum ama orda mutlu muydum? bu soru benim için karman çorman, çoğu zaman yanıtın evet olduğunu zannederim, çoğu zaman hayır. çoğu zaman ezik, çoğu zaman neşeli ama ben kendimi dahil edememiş olabilir miyim? tek derdimin bunlar olması, bana yakışan bu. oysa okul ve ülkeye yazılar yazmamı, komünist olmamı bekliyorlar. aman kim bekleyecek? ben kimim ki? ben kimim? bu soru içimi karartıyor.

keşke o şeyi silmeseymişim.
geçen gün okulda komik bir şey oldu. yiğit diye bir çocuk var, geçen gün "istanbul'a ağıt" adında sallama bi şiir yazdı, altına da cahit sıtkı tarancı yazdı, sonra bunu bütün sınıflarda anket olarak gezdirdi. yalnız şiiri düşünce şimdi gerçekten çok aptal bir şiir. ankette üç şık var: "şiiri ilk kez okuyorum, beğendim." "şiiri daha önce de biliyordum zaten, hep beğenmişimdir." ve "kötü olmuş." sonra bu anket kağıtlarını alıp sonuçları karşılaştırdı ve ikinci, yani "şiiri ezelden beri bilirim." seçeneğindeki tikleri saydı, hiç de az değildi. sonra o işaratleyen çocukları (adlarımızı yazıyorduk) "işte devremizin sahte entelleri!!" diye rencide etti. bu yiğit aynı zamanda şairlerin tarzında şiirler yazıyormuş, sonra gidip birine okutuyor, mesela diyelim ayşe'ye mi okutuyor, şiirin sonunda "götüme benziyorsun ayşe" yazıyor. ulan milletin işi gücü yok galiba.

Pazartesi, Ekim 16, 2006

garip rüya

dün rüyamda bir sınıftaydık ve teker teker çıkıp bir piyano eşliğinde şarkı söylüyorduk. sıra bana geliyordu ben ya "gözlerimde kanlı yaşlar, hasretin bağrımda kışlar" adlı şarkıyı, ya da "karlı kayın ormanında" adlı şarkıyı söyleyecektim. karar veremiyordum ve bu esnada birden yanıbaşımda emre altuğ'u görüyordum. aslında ben emre altuğ'u hiç beğenmem ama rüyamda birden beğeniyordum ve emre altuğ'a "sence hangi şarkıyı söyleyeyim?" diye soruyordum, bunu sorarken de emre altuğ'a gülümsüyor ve ellerini tutuyordum, o da elini çekmiyor ve gözlerimin içine bakıyor ve gülümsüyordu, birbirimize gülümseyerek bakıyorduk. tam öpüşecektik ki sabah oldu ve ben uyandım, niçin emre altuğ'lu rüyalar görüyorum bunu da anlamadım ki yaşlı bir adam kendisi bana göre, hem de çirkin.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

cehennemin acıları benim sıkılmam yanında kimbilir ne kadar büyüktür.
kızı bir kaza sonucu felç olan adam kızını ve karısını terk etmiş. önce çok ayıpladım ama ben olsam ne yapardım acaba?

Salı, Ekim 10, 2006

yine uykuma döndüm. geçen sene sosyalleşmek istemediğim zamanlarda uyurdum, bir şeyden kaçmak için, yapmak zorunda olmaktan kurtulmak için hep uyurdum. yaşamın küçük zorlukları gözümü yıldırıyordu. bu sene de uykuma başladım tekrar. bu sefer daha sıkıcı işlerden kaçıyorum, çalışmak vb şeylerden ama aslında her şeyde bir bunalmışlık, zevk almama var. pek eğlenceli değil tabi. bugün derste uyuyordum, ilk ders bitti, ikincisi başladı. ben uykumu almıştım ama kalkmak istemiyordum, kalksam, uyansam, bu koca, lahana turşusu tadında şeyin neresinden başlayacağımı bilemediğim için uyumaya dvam ediyordum. ders o kadar cıvıktı ki sevil bana gel kucağımda uyu dedi, ben de yattım. okul biterken esneyerek uyandım e.t. yanımageldi yüzümü öpücüklere boğdu ve "neyin var kim canını sıktı neden sıkıldın söyle" diyordu. ağzım koktuğu için ağzımı açıp cevap vermedim. başım acayip ağrıyordu. her şeye cevap ver, her şeyi kontrol altında tut. pek bana göre işler değil. kendi uslubumdan acayip sıkıldım. kendimden değil ama. sessiz kaldığım zaman iyi oluyor. söyleyecek bir şeyim olmadığını anlıyorum ve susuyorum. böylece sadece oturur yalnız dolaşır, kahve içerim, sessiz ve sakin.

bugün derste şarlonun filmini izledik. bunun dışında palto diye bir öykü okudum. parfümün dansı kitabının önsözünden etkilendim. dünyda en güzel şey zevktir gibi bir anlam çıkardım. bunun doğru olduğunu kabul ettim, ve ekendime eziyet ettiğimi de.

dandirik düşüncelerimden ne anlıyorsunuz anlamıyorum be. sıkıcıyım, öyleyim. ne yapalım?

Cumartesi, Ekim 07, 2006

alain de botton: bence her önemsiz şeyin analizini yapıyor ve alkışlanıyor. analizleri çok güzel ama zekasını gösterme amacına yönelik çalışıyor. bence ve tabi tersi de söz konusu olabilir.
bugün edebiyat dersinde akımları işliyorduk ben de bu yazarların hiçbirini okumamış olduğumu fark ettim (galiba hocalar da okumamış çünkü yalapşalap anlatıp geçiyorlar) sonra gittim kendime ekspresyonizm için kafka'nın, estetizm (?) için oscar wilde'in, gerçekçilik için de gogol'un en ince kitaplarını aldım, hani gözümü korkutmasın diye ve tabi bir yerden bu akımların sanatçılarını tanımaya başlamak lazım diye kafama göre aldım işte, sonra babam onları eline aldı inceledi uzun uzun, sevinmişti galiba, bana dedi ki bu kitaplar güzelmiş, önsözleri uzun, ben de okuldaki entel edebiyatçımızdan duyduğum bu bordo siyahlar eski tercümeleri alıp sadeleştiriyorlarmışı dedim, ama babacığımı bu pek ilgilendirmemişti kitapları aldı baktı baktı, yolda hep elinde tuttu, ben neredeyse ağlayacaktım, dedim ki, babacığım istersen sen de oku, neden böyle duygulandım aslı astarı yok tabi, hala ağlayasım geliyor, sonra babam akşam evde bize hamsili pilav yaptı, böylece ona acımam da geçmiş oldu, neden acıdım ki babama anlamıyorum. hem belki o da okumuştur bunları. okumamış olabilir de.

barselona'da şıvgın'la oturmuş karşılıklı ağlaşıyorduk, bu şıvgın, kelebeklerin dili filmini hatırlayıp ağlıyordu, ben de babama ağlıyordum, niçin ağlıyorsam babama artık onu da aylar geçti hala anlayamıyorum.

not. babam bu yazıyı okumaz muhtemelen ama belki bir gün okursa diye söylüyorum, yazan her şeyi ciddiye almasın.

rüya

dershanede aynı sınıfta olduğum yalnız pek tanımadığım kırmızı saçlı selin'i gördüm dün gece rüyamda. o, sonra benim geçen sene aşık olduğum kız celine, onun aşık olduğu amandine ve bir kız arkadaşı daha. ben nehir erdoğan bedeni içindeydim yalnız. celine ve amandine selin'in dedikodusunu yapıyordu ben de sigara içiyordum ve gülüyordum. "telefon delisidir o kız" diyorlardı. ne demekse, ayyy öleceğim gülmekten yarabbim, ne aptal rüyalar ya.

Perşembe, Ekim 05, 2006

denklik bürosu. cağalaoğlu anadolu lisesi bahçesinde milli eğitim bakanlığının binası var, d blok. oranın kapısından içeri gir. çift merdivenler yukarı doğru çıkar. ismini yazman lazım. oturur beklersin. bir grup genç var, çoğu moğola, kırgıza benziyor. işte bir rus genç kız. hepsi toplanmışlar. aralarında büyük küpeleri olan bir kız var, o seni heyecanlandırıyopr. tıpkı bir akşam sokağa çıkan latin gençleri gibi. neler uyduruyorum ben? ne yapıyorlar acaba? işleri ne burda? içim kıpır kıpır, bende hiç utanma çekinme yok, aralarına karışmak istiyorum. e uzun zaman olmuş. şimdi şu gençleri görüyorum. özeniyorum. iki genç, ikisi de azeri. konuşuyorlar. benim içimde dalganlanmalar oluyor. aklımda tek bir soru. "neden gelmişler? birbirlerini nerden tanıyorlar? bu kadar moda dışı giyinilir mi?" nereden çıktı bu heyecan anlamıyorum. azeri gençler, bir gün beni bunlar heyecanlandıracak deselerdi inanırdım, farklı yerden geliyorlar çünkü. sıkılgan bir ruhun egzotizm arayışı deyin, deyin de yazımın üzerine limon sıkın. susun. bıktım sizden. yanımda oturan çekik gözlü adama bakıyorum, yüzüne dik dik, utanmadan. konuşma başlatsın, bana şurda olup bitenleri açıklasın. derken bir numaralı kağıtta adılı yazılı olanlar hep birlikte yukarı çıkıyor, ben bekliyorum, adım ikinci kağıtta yazılı çünkü. çekik gözlü adamla başbaşa kaldık. yakışıklı bir çocuk geldi sonra. hiç bildiğim, alıştığım türden bir çocuk değil. "ey, aşk işleri başkanı! ben bu çocukla sevgili olmak istiyorum, bir sevgilim olacaksa eğer. çok değişik bir havası var."

çekik gözlü adam kağıt çıkardı, bankın üstüne koydu. çekinmeden okudum. doğum yeri moğolistan, yüksek lisans, istanbul üniversitesi fen fakültesi. oh be! işte bu. adama sevgiyle bakıyorum şimdi. şu merdivenlerin arasındaki camdan ağaç yaprakları görünüyor parlayarak.

sonra bu histen bahsettiğimde bir arkadaşım dedi ki: "onlar sana değişik geliyor, ama içlerine girdiğinde hepimizin aynı olduğunu göreceksin." öyle ya, belki de dışarıdan beyoğlundaki kapının arkası da başkasına ilginç geliyordur. biz ilk senemizde bir terasa bakar ve oraya özenirdik. daha doğrusu ben özenirdim ve bu özenmeme ara sıra idili de katardım. kimbilir, ordan da buraya bakanlar vardı belki. oraya da gitmedik, neden gitmedik? bir çarkın dişlileri arasında yavaş yavaş öğütülüyorum, günlük sıkıcı hayatıma karışıyorum, karışmak istemiyorum. böyle durumlarda aptal aptal hayaller kurar, kendimi eğlendiririm. genç kız, bileklerini keserek intihar etti, çok gençti, efendim acaba satanist miydi? ulan küçüklüğümden beri aynı şey. şöhret için intihar mı edilir? salak salak salak. bu küçük dar görüşlülük sen moğolistana da gitsen geçmez. geçti. geçmedi mi. belçikada geçtiydi. kısacık kısacık. benkendimi bulmuştum. bunda acıklı olan bir taraf olmadığı için bu acıklı üslubu bırakıyorum.

Cumartesi, Eylül 30, 2006

kokular

anneannemin evi ile başlayalım. bu ev dindar bir güney iç anadolu ve doğu akdeniz eviydi, bulgur, seccade ve bazen de gülsuyu kokardı. eski evimiz akşamüstleri çok güneş aldığı için güneş ve salonumuz bitki dolu olduğu için güzel kokardı.

ben de çeşitli zamanlarda değişik kokulara bürünürüyorum. kokulara önem veriririm. sık sık parmak uçlarımı koklarım. bazen temiz sabun ya da şampuan kokar. bazen ekmek, makarna kokar. avuç içlerimin kokusu ise beni hep sakinleştirir. temiz ve sıcak bir kokudur. yemekleri yemeden önce gizlice koklarım. insan açken yemek kokuları daha keskin olur. neskafe üçü bir arada kokusu ile ülker negro'nun kokusu birbirine çok benzer. koklaması en güzel şey çikolatadır. kağıt burna götürülür ve uzun uzun koklanır. en kokusuz çikolata, bakkallarda satılan ülker, etidir. en güzel kokanları ise belçika markası cote d'or ve pralinler. insanların kokusu ise bir başka güzel oluyor. tişörtümü hafifçe kaldırıp kendimi koklamak beni sakinleştirir. çoğu zaman sıcak hava burnuma çarpar. insan kokum bana gelir. son zamanlarda aynı celine gibi kokuyorum. o kızın kokusunu nasıl anlatayım size durun. parfüm kokusu asla değil. temiz bir koku da değil. ancak bana güzel gelen, değişik bir koku. kendi içinde yoğun, baharat kokusu gibi. pek baharat ismi bilmediğimden hangisi olduğunu size söylemem mümkün değil. ben de son zamanlarda kendimde bu kokuyu duyunca celine'i özlediğimin farkına vardım. bazen yemek kokarım. buram buram pastırma veya ağır bir şeyler. yine de bu koku beni tiksindirmez hiçbir zaman.

benzin kokusu birçok insan gibi benim de hoşuma gider. bunun dışında yanmış kibrit, elime ya da saçıma sinmiş sigara kokusu, izmarit kokusu. annem kendimi bildim bileli temiz ve güzel bir kırışık kremi gibi kokar. ben küçükken dişlerini fırçalar, lenslerini çıkarır, yüzünü yıkar, geceleğini giyer, sonra bu kremden sürer beni öpmeye gelirdi, ve ben bu güzel kokunun etkisiyle "kal" derdim. birine sırf bu nedenden aşık olmuştum ve aşkım uzun süre devam etmişti. görmeyince unutuyordum ve aşkım geçiyordu ama rastlaşınca kokusunu duyuyor ve tekrar aşık oluyordum. keşke parfümünü değiştirseymiş.

ezgitrak parfümün doğal bir şekilde tene karışması gibi kokar. ne "bu kız parfüm sürmüş" dersiniz, ne "sürmememiş" dersiniz. zeynep diye bir kız var ki, onun da kokusu güzelliği ile bütünleşir. kardeşim büyüme çağındadır, bu yüzden kokusu hep değişir ama sık sık terler. babamın çok sigara içtiği belli olur.

mons sokakları kriek (kirazlı bira) kokardı buram buram. o kokuyu çok severdim. bir önceki akşam biralar sokaklara dökülmüş olurdu çünkü. kriek bir kız birasıdır, çünkü alkol oranı nispeten düşük. doris'le köpeğimiz cachou ise çok feci kokardı. doris onu cildine zarar veriri diye yılda iki kere yıkardı. ben bu yıkamaların sadece birine denk gelmiştim. o gün cachou'nun peşinden ayrılmadım. hep ona sarıldım ve kokladım onu. "keşke her gün böyle koksan" diyordum.

tamam, kokular önemli, bunun kıymetini siz de bilin.

Pazartesi, Eylül 25, 2006

belaltı şakalar, başımın belaları

benim psikolojik dengem iyice bozuldu. hep manik bir ruh hali içine girdim. büyük stres altındayım. bunun en büyük göstegesi de son zamanlarda yaptığım belaltı şakalar. şimdi, ben hep bu konuda muzur biri olmuşumdur zaten. imalı edepsiz şakalar hep hoşuma gitmiştir ve sık sık da şakalaşmaktan utanmam, ama şu aralar iki lafımdan biri bu oldu. niçin böyle oluyor anlamıyorum, mesela bugün nihan bana "yattığın erkeklerin kanını içip kemiklerinden kolye mi yapıyorsun kız?"dedi, ben de "hayır onları kafese tıkıyorum, ilerde lazım oluyorlar." dedim. hadi gene bu bir şey değil. bir erkek arkadaşım bana "sen iyi kızsın" dedi, ben de ona "beni beğeniyorsun demek, fiziğimi de beğeniyor musun?" dedim. kız arkadaşlarıma biseksüellikle ilgili şakalar yapıyorum hep ve gürültülü kahkahalar atıyorum. yolda gördüğüm insanları mıncıkladığım da oluyor ve iki lafımdan birini görmüş geçirmiş bir kadın gibi söylüyorum. aslında hiç böyle biri değildim ben, ne oluyor bana? yürüyüşüm bile değişti. ay hayır, çok itici bir şey bu. belki de yatılılığa alışamadım henüz. bakalım eski saf halime geri dönebilecek miyim?

Cumartesi, Eylül 23, 2006

böyleymiş

fuaye danışman aslanım günkut. evet demek ki okul böyleymiş. görmüş oldum.

Salı, Eylül 19, 2006

trak gelecek bugün. sevgili trak. ona çiçekler alacağım. sabah televizyondan dinledim. times dergisi pentagona dayanan kaynaklarından amerika'nın iran'a saldırabileceğini duyurmuş. bu sadece bir senaryo diyorlar ama saldırının havadan gerçekleşebileceğini söylüyorlar. diyorlar ki sonra iran da israil'e saldırırmış. ne olur ki o zaman sonumuz? bence dünyada vatandaşlar bu kadar karşıyken bunun son bulması yakındır öyle değil mi? bence çatlama noktasına doğru yaklaşıyorlar. bence bu saldırılar büyük gücün yakında tükeneceğini işaret ediyor. yükselme devri bitiyor. duraklama devri başlayacak. ve hatta çökmeye başlayan değer yargılarının yerine yenileri geliyor. bu çökmeye başlayan değerlerin de çoğunun amerikanvari olabileceğini düşünüyorum. artık kimse örneğin tüketici haklarını savunurken. "amerika'da olsaydı şu şöyle olurdu" demiyor. amerikan gençliği acayip eleştiriliyor. hatta bazen gereğinden fazla eleştiriliyorlar. şimdi mesela on yıl önce en azından ben çocuk halimle, amerika'nın örneğin geçmişte yaptığı savaşlardan ötürü bu kadar eleştirildiğini duymadım. böyle bir anlayış hakim olsaydı kulağıma gelirdi. beyin takımındakiler (nobel ödüllü harold pinterın ödülünü alırken yaptığı amerikan karşıtı konuşma gibi) ve dini takımdakiler ve belki de (bilmiyorum) avrupalıların da içinde bulunduğu bu topluluk öyle azımsanacak gibi değildir diye düşünüyorum. ve bu yaygın görüş er geç siyasete de yansır diye düşünüyorum ki yansıyor, (geçen senelerdeki tezkerenin geçmemesi gibi) çünkü siyaseti oluşturan bizleriz.

neyse, bu dediklerim yanlış olabilir tabi ki. ben yazdım ki, siz de "yok canım ne münasebet." ya da "evet evet kesin öyle zaten" yazın, benimle bu konudaki görüşlerinizi paylaşın.

Cumartesi, Eylül 16, 2006

fahriye ve cimi melekleri

fahriye benim halamdır, ona fahriye hala derim, ciminin asıl adı necmettin'dir, halam dahil büyükler necmi derdi, biz çocukların dili dönmediği için biz cimi derdik. fahriye ve cimi karıkocadır. cimi gençliğinde iett'de biletçi, fahriye ise kom'un fabrikasında işçiydi, ne zaman emekli olduklarını bilmiyorum. ben küçükken onların mahmutbey'deki evlerine bırakırlardı beni, özellikle yazları. orada haftalarca kalırdım. fahriye beni korur, kollardı hep. özellikle büyüklere karşı, çünkü mükerrem halamın oğlu haktan ve zekiye halamın kızı hatice de gelirdi bazen, ben ordayım diye. üçümüz evin içinde oynardık, bazen dışarı çıktığımız da olurdu. evin etrafı bozuk yollar, sarı otlar, ineklerle kaplı ilginç, sonsuz bir oyun alanıydı ve ben evin içini olduğu kadar dışını da severdim. evde eski eşyalar ve plastik çiçekler vardı. o günlerimde hatırladığım benim yalan rüzgarını halamla birlikte seyredişim, reçelli ballı kahvaltı edişimiz, hatice ve haktan'la oynamam, bir keresinde ev sahibesinin kızı gamze'yi görmeye gitmemiz, eve misafirlerin gelmesi, bizim hamur açmamız, bana da oynamam için hamur vermeleri, benim o hamurun içine delikler açmam ve oraya hayalimde evimizi yerleştirmem: "eski otogar caddesi, cumhur apartımanı". günler, plastik çiçeklerin olduğu bu evde yavaşlıkla geçerdi. fahriye bana bir lazımlık almıştı, ihtiyacım olmadığı halde çişimi ona yapardım. haktan bir keresinde beni battaniyeye dolamıştı: "seni zengin yapayım mı? seni fakir yapayım mı?" diye diye beni battaniyenin içinde dolandırıyordu, ben bu ikisinin anlamını bilmiyordum. cimi en tatlısıydı. beni güldürür, "haydi sana bakkaldan yeni yüz alalım, yüzünü çok yıkadın, eskidi" gibi şakalar yapardı. ben bunlara katıla katıla gülerdim. bana rukiye ve huriye adlı iki kızkardeşin hikayelerini anlatırdı, kardeşlerden biri çok yaramaz, diğeri çok usluydu. fahriye şişman, sıcak mı sıcaktır. memelerine yaslanıp uyurdum, onların yatağında yatardım. ikisini çok severdim. hep orda kalabilirdim. şimdi gel kal deseler yine kalırım. gürültüden, patırtıdan uzak, hiçbir şey yapmadan dinlenir, bir evin içinde yaşar giderim. ilerde içine gireceğimiz üniversite yaşamından ne kadar farklı olurdu bu yaşam şekli kimbilir.

sonra fahriye ve cimi, birden karar verip manavgat'a taşındı. ben altı yaşındaydım. yazın yine onlara gittim. orda tuna ve ismail'le tanıştım. tuna beni bisikletiyle gezdirdi. ben evden dışarı çıkmayı pek istemezdim. cimi bir mobilya mağazında çalışmaya başladı, beni külüstürüne bindirip işe götürürüdü yanında. külüstür dediği bisikletin adıydı. manavgat'ta yaz şenlikleri olurdu. yabancı dansçılar olurdu. ben bunları çok severdim. sonra bir odada tıkılı kalır, "selvi boylum al yazmalım"ı okurdum. halam "yeter okuduğun, dışarı çık biraz" derdi. dışarı çıktım. ayşegül adlı bir kızla tanıştım. arkadaş olduk. bir gün sürdü. günler böyle geçti.

o zamanlar sosyetik entellektüeller, suşi dükkanları ve ciks mekanlar müdavimleri bu kadar yaygın değildi. yaygın olsalar da benim hayatımda bu kadar fazla yer kaplamıyorlardı. ben çok kendime dönük, bir o kadar da mutlu yaşıyordum. fahriye ve cimi'nin sevgisiyle sarmalanmıştım.

sonra ben büyüdüm, kilo aldım, diyetisyene gittim, eski formuma kavuştum, sivilcelerim çıktı. anne babamla kavga etmeye başladım. bir çocuğa aşık oldum, aşkıma karşılık vermedi, sırasının altına mektup bıraktım. yaşıtlarıma ayak uydurmak için, adet yerini bulsun diye, bir sürü şeye kalkıştım. bu şeylerin hiçbiri bana eski yalnız okuma günleri, sıcak ve bunaltıcı yaz günleri kadar keyif vermedi.