Cumartesi, Eylül 30, 2006

kokular

anneannemin evi ile başlayalım. bu ev dindar bir güney iç anadolu ve doğu akdeniz eviydi, bulgur, seccade ve bazen de gülsuyu kokardı. eski evimiz akşamüstleri çok güneş aldığı için güneş ve salonumuz bitki dolu olduğu için güzel kokardı.

ben de çeşitli zamanlarda değişik kokulara bürünürüyorum. kokulara önem veriririm. sık sık parmak uçlarımı koklarım. bazen temiz sabun ya da şampuan kokar. bazen ekmek, makarna kokar. avuç içlerimin kokusu ise beni hep sakinleştirir. temiz ve sıcak bir kokudur. yemekleri yemeden önce gizlice koklarım. insan açken yemek kokuları daha keskin olur. neskafe üçü bir arada kokusu ile ülker negro'nun kokusu birbirine çok benzer. koklaması en güzel şey çikolatadır. kağıt burna götürülür ve uzun uzun koklanır. en kokusuz çikolata, bakkallarda satılan ülker, etidir. en güzel kokanları ise belçika markası cote d'or ve pralinler. insanların kokusu ise bir başka güzel oluyor. tişörtümü hafifçe kaldırıp kendimi koklamak beni sakinleştirir. çoğu zaman sıcak hava burnuma çarpar. insan kokum bana gelir. son zamanlarda aynı celine gibi kokuyorum. o kızın kokusunu nasıl anlatayım size durun. parfüm kokusu asla değil. temiz bir koku da değil. ancak bana güzel gelen, değişik bir koku. kendi içinde yoğun, baharat kokusu gibi. pek baharat ismi bilmediğimden hangisi olduğunu size söylemem mümkün değil. ben de son zamanlarda kendimde bu kokuyu duyunca celine'i özlediğimin farkına vardım. bazen yemek kokarım. buram buram pastırma veya ağır bir şeyler. yine de bu koku beni tiksindirmez hiçbir zaman.

benzin kokusu birçok insan gibi benim de hoşuma gider. bunun dışında yanmış kibrit, elime ya da saçıma sinmiş sigara kokusu, izmarit kokusu. annem kendimi bildim bileli temiz ve güzel bir kırışık kremi gibi kokar. ben küçükken dişlerini fırçalar, lenslerini çıkarır, yüzünü yıkar, geceleğini giyer, sonra bu kremden sürer beni öpmeye gelirdi, ve ben bu güzel kokunun etkisiyle "kal" derdim. birine sırf bu nedenden aşık olmuştum ve aşkım uzun süre devam etmişti. görmeyince unutuyordum ve aşkım geçiyordu ama rastlaşınca kokusunu duyuyor ve tekrar aşık oluyordum. keşke parfümünü değiştirseymiş.

ezgitrak parfümün doğal bir şekilde tene karışması gibi kokar. ne "bu kız parfüm sürmüş" dersiniz, ne "sürmememiş" dersiniz. zeynep diye bir kız var ki, onun da kokusu güzelliği ile bütünleşir. kardeşim büyüme çağındadır, bu yüzden kokusu hep değişir ama sık sık terler. babamın çok sigara içtiği belli olur.

mons sokakları kriek (kirazlı bira) kokardı buram buram. o kokuyu çok severdim. bir önceki akşam biralar sokaklara dökülmüş olurdu çünkü. kriek bir kız birasıdır, çünkü alkol oranı nispeten düşük. doris'le köpeğimiz cachou ise çok feci kokardı. doris onu cildine zarar veriri diye yılda iki kere yıkardı. ben bu yıkamaların sadece birine denk gelmiştim. o gün cachou'nun peşinden ayrılmadım. hep ona sarıldım ve kokladım onu. "keşke her gün böyle koksan" diyordum.

tamam, kokular önemli, bunun kıymetini siz de bilin.

Pazartesi, Eylül 25, 2006

belaltı şakalar, başımın belaları

benim psikolojik dengem iyice bozuldu. hep manik bir ruh hali içine girdim. büyük stres altındayım. bunun en büyük göstegesi de son zamanlarda yaptığım belaltı şakalar. şimdi, ben hep bu konuda muzur biri olmuşumdur zaten. imalı edepsiz şakalar hep hoşuma gitmiştir ve sık sık da şakalaşmaktan utanmam, ama şu aralar iki lafımdan biri bu oldu. niçin böyle oluyor anlamıyorum, mesela bugün nihan bana "yattığın erkeklerin kanını içip kemiklerinden kolye mi yapıyorsun kız?"dedi, ben de "hayır onları kafese tıkıyorum, ilerde lazım oluyorlar." dedim. hadi gene bu bir şey değil. bir erkek arkadaşım bana "sen iyi kızsın" dedi, ben de ona "beni beğeniyorsun demek, fiziğimi de beğeniyor musun?" dedim. kız arkadaşlarıma biseksüellikle ilgili şakalar yapıyorum hep ve gürültülü kahkahalar atıyorum. yolda gördüğüm insanları mıncıkladığım da oluyor ve iki lafımdan birini görmüş geçirmiş bir kadın gibi söylüyorum. aslında hiç böyle biri değildim ben, ne oluyor bana? yürüyüşüm bile değişti. ay hayır, çok itici bir şey bu. belki de yatılılığa alışamadım henüz. bakalım eski saf halime geri dönebilecek miyim?

Cumartesi, Eylül 23, 2006

böyleymiş

fuaye danışman aslanım günkut. evet demek ki okul böyleymiş. görmüş oldum.

Salı, Eylül 19, 2006

trak gelecek bugün. sevgili trak. ona çiçekler alacağım. sabah televizyondan dinledim. times dergisi pentagona dayanan kaynaklarından amerika'nın iran'a saldırabileceğini duyurmuş. bu sadece bir senaryo diyorlar ama saldırının havadan gerçekleşebileceğini söylüyorlar. diyorlar ki sonra iran da israil'e saldırırmış. ne olur ki o zaman sonumuz? bence dünyada vatandaşlar bu kadar karşıyken bunun son bulması yakındır öyle değil mi? bence çatlama noktasına doğru yaklaşıyorlar. bence bu saldırılar büyük gücün yakında tükeneceğini işaret ediyor. yükselme devri bitiyor. duraklama devri başlayacak. ve hatta çökmeye başlayan değer yargılarının yerine yenileri geliyor. bu çökmeye başlayan değerlerin de çoğunun amerikanvari olabileceğini düşünüyorum. artık kimse örneğin tüketici haklarını savunurken. "amerika'da olsaydı şu şöyle olurdu" demiyor. amerikan gençliği acayip eleştiriliyor. hatta bazen gereğinden fazla eleştiriliyorlar. şimdi mesela on yıl önce en azından ben çocuk halimle, amerika'nın örneğin geçmişte yaptığı savaşlardan ötürü bu kadar eleştirildiğini duymadım. böyle bir anlayış hakim olsaydı kulağıma gelirdi. beyin takımındakiler (nobel ödüllü harold pinterın ödülünü alırken yaptığı amerikan karşıtı konuşma gibi) ve dini takımdakiler ve belki de (bilmiyorum) avrupalıların da içinde bulunduğu bu topluluk öyle azımsanacak gibi değildir diye düşünüyorum. ve bu yaygın görüş er geç siyasete de yansır diye düşünüyorum ki yansıyor, (geçen senelerdeki tezkerenin geçmemesi gibi) çünkü siyaseti oluşturan bizleriz.

neyse, bu dediklerim yanlış olabilir tabi ki. ben yazdım ki, siz de "yok canım ne münasebet." ya da "evet evet kesin öyle zaten" yazın, benimle bu konudaki görüşlerinizi paylaşın.

Cumartesi, Eylül 16, 2006

fahriye ve cimi melekleri

fahriye benim halamdır, ona fahriye hala derim, ciminin asıl adı necmettin'dir, halam dahil büyükler necmi derdi, biz çocukların dili dönmediği için biz cimi derdik. fahriye ve cimi karıkocadır. cimi gençliğinde iett'de biletçi, fahriye ise kom'un fabrikasında işçiydi, ne zaman emekli olduklarını bilmiyorum. ben küçükken onların mahmutbey'deki evlerine bırakırlardı beni, özellikle yazları. orada haftalarca kalırdım. fahriye beni korur, kollardı hep. özellikle büyüklere karşı, çünkü mükerrem halamın oğlu haktan ve zekiye halamın kızı hatice de gelirdi bazen, ben ordayım diye. üçümüz evin içinde oynardık, bazen dışarı çıktığımız da olurdu. evin etrafı bozuk yollar, sarı otlar, ineklerle kaplı ilginç, sonsuz bir oyun alanıydı ve ben evin içini olduğu kadar dışını da severdim. evde eski eşyalar ve plastik çiçekler vardı. o günlerimde hatırladığım benim yalan rüzgarını halamla birlikte seyredişim, reçelli ballı kahvaltı edişimiz, hatice ve haktan'la oynamam, bir keresinde ev sahibesinin kızı gamze'yi görmeye gitmemiz, eve misafirlerin gelmesi, bizim hamur açmamız, bana da oynamam için hamur vermeleri, benim o hamurun içine delikler açmam ve oraya hayalimde evimizi yerleştirmem: "eski otogar caddesi, cumhur apartımanı". günler, plastik çiçeklerin olduğu bu evde yavaşlıkla geçerdi. fahriye bana bir lazımlık almıştı, ihtiyacım olmadığı halde çişimi ona yapardım. haktan bir keresinde beni battaniyeye dolamıştı: "seni zengin yapayım mı? seni fakir yapayım mı?" diye diye beni battaniyenin içinde dolandırıyordu, ben bu ikisinin anlamını bilmiyordum. cimi en tatlısıydı. beni güldürür, "haydi sana bakkaldan yeni yüz alalım, yüzünü çok yıkadın, eskidi" gibi şakalar yapardı. ben bunlara katıla katıla gülerdim. bana rukiye ve huriye adlı iki kızkardeşin hikayelerini anlatırdı, kardeşlerden biri çok yaramaz, diğeri çok usluydu. fahriye şişman, sıcak mı sıcaktır. memelerine yaslanıp uyurdum, onların yatağında yatardım. ikisini çok severdim. hep orda kalabilirdim. şimdi gel kal deseler yine kalırım. gürültüden, patırtıdan uzak, hiçbir şey yapmadan dinlenir, bir evin içinde yaşar giderim. ilerde içine gireceğimiz üniversite yaşamından ne kadar farklı olurdu bu yaşam şekli kimbilir.

sonra fahriye ve cimi, birden karar verip manavgat'a taşındı. ben altı yaşındaydım. yazın yine onlara gittim. orda tuna ve ismail'le tanıştım. tuna beni bisikletiyle gezdirdi. ben evden dışarı çıkmayı pek istemezdim. cimi bir mobilya mağazında çalışmaya başladı, beni külüstürüne bindirip işe götürürüdü yanında. külüstür dediği bisikletin adıydı. manavgat'ta yaz şenlikleri olurdu. yabancı dansçılar olurdu. ben bunları çok severdim. sonra bir odada tıkılı kalır, "selvi boylum al yazmalım"ı okurdum. halam "yeter okuduğun, dışarı çık biraz" derdi. dışarı çıktım. ayşegül adlı bir kızla tanıştım. arkadaş olduk. bir gün sürdü. günler böyle geçti.

o zamanlar sosyetik entellektüeller, suşi dükkanları ve ciks mekanlar müdavimleri bu kadar yaygın değildi. yaygın olsalar da benim hayatımda bu kadar fazla yer kaplamıyorlardı. ben çok kendime dönük, bir o kadar da mutlu yaşıyordum. fahriye ve cimi'nin sevgisiyle sarmalanmıştım.

sonra ben büyüdüm, kilo aldım, diyetisyene gittim, eski formuma kavuştum, sivilcelerim çıktı. anne babamla kavga etmeye başladım. bir çocuğa aşık oldum, aşkıma karşılık vermedi, sırasının altına mektup bıraktım. yaşıtlarıma ayak uydurmak için, adet yerini bulsun diye, bir sürü şeye kalkıştım. bu şeylerin hiçbiri bana eski yalnız okuma günleri, sıcak ve bunaltıcı yaz günleri kadar keyif vermedi.

Cuma, Eylül 15, 2006

YUZUKİ TAŞİMOVA MON AMOUR


ilk kez dediğimde çok şaşıracaktım. karşımda kışın soğuyla titreyen kumral ve güzel yuzuki taşimova'ya bakıp "sen benden çok iyisin" diyecektim. bir aşk itirafı gibi diyecektim bunları, bir de tabi umutsuzca diyecektim, her zamanki uslupla. şaşırıp, "hangi konuda?" derdi, ben de "bilmiyorum" derdim. gülüp "ben de bilmiyorum" derdi. "hem mesela tanıştığımız zaman hatırlıyor musun, sen epey konuşkandın, sosyal birisin." bilmiyor, anlamadı, demek ki. neyi anlamadı? anlayacak ne var? pardon? neydi sahi benim kaygı duyduğum, gizlemeye çalıştığım, neydi?

yok. artık yok. artık değer verdiğim kişiler de benimle aynı görüşte. mesela ilk tanıştığımızda "bendensin" dedi. ne demeye geliyor bu "bendensin"? hem hesabını ödüyorum, hem de "bendensin" demek artık bir artı bir iki eder demek. ah oysa, bilseydiniz, ben neler zannederdim. zannettiğim şeylerin hepsi ucuzlukmuş, dandirikten, bokturupüsür kriterlermiş hepsi. (buraya bir parantez açıyorum. bu yazıda asla yıkılmadım ayaktayım ayaktayım ajda pekkan gibi davranmayacağım. yeni girdiğim bu çevre (çevre mi, hangi çevre, nasıl yani) nin kanunlarını allah kelamı zannettiğim yok. ) ben bir keresinde bir büyüğüme danışmıştım. beni, horlayarak, sözde moral verircesine: "çıkmaktan ne anlıyorsun?" demişti. demek istemişti ki yani "yavrum, sana göre değil bu meseleler. aşk senin gibilerinin özenip de alamayacakları bir şey. sen yerinde otur. o kıvama gelmedin." oysa ki sadece bir beraberliği nelere yormuşlardı. aşkı bağdaştırdıkları şeyleri bir görseydiniz. iyi ki o tarihlerde istemeden de olsa uzak kalmışım. (yüzyıllık tarihimde, evet, öhöm.)

sonra bile bile gönlümce yaşayamamak nasip oldu hiçbir şeyi. utanç beni sarıyor, kendimi böyle şeylere layık bulmamak hakim oluyordu.

şimdi ise... özgürdüm! iki kişi birbirini sevebilir, bu iki kişiden biri ben olabilir, diğeri yuzuki taşimova olabilir, bu iki kişi gönüllerince yaşayabilir.

ah bilseydiniz ne kadar mutluydum, yuzuki taşimova bende dandik kriterler bulamayıp kaçmıyor, zaman zaman beni aşağılasa da her zaman hor görmüyor, beni güzel bulduğu bile oluyordu.

sedirde özgürce ve kadınsıca uzanıp serbestçe, aşık aşık ve kendine güvenli bir biçimde yuzuki taşimova'ya bakabilmenin keyfini bilebilir misiniz?

hele uzun zamanlar boyunca eşyayı tutuşunuz bile gaddarca eleştirilirken. şimdi mutluca ve özgürce yuzuki'nin ellerini tutuyorsunuz.

yuzuli taşimova'yı öptüğünüzde, bu cesareti nasıl, hangi hakla bulduğunuzu sorduğumda o an aklınıza gelmiş gibi gülümsüyor ve "bilmem. cesareti bulmaya pek uğraşmadım. her şey kendiliğinden gelişti" diyorsunuz. sorarım size, niçin diğerlerini iterken yuzuki'ye yanaştınız? niçin diğerlerinin peşinden koşarken bıraktınız ki yuzuki size gelsin? "bilmem, diyeceksiniz, belki de ben değiştim." başka zaman olsaydı utanırdınız bu sözlerinizden. şimdi mahçupça gülümsüyorsunuz. yuzuki'ye bir sır vermiş gibi oluyorsunuz. bırakın gitsin. bırakın olsun. o sır oradan çıksın. yuzuki onu bilsin. bu sizi güldürüyor ancak. her aklınıza gelişinde utangaçça gülmenizi, o bilmemkim üstün kişisi görse sizi hor görürdü, görsün. sonra herkese anlatırdı, anlatsın. artık sadece yuzuki ve sizsiniz. ışıklı bir yerleri, arabaları, insanları özlediğinizde, o olacak şimdi. bir özgüğrlük savaşçısısınız kendi çapınızda, bir rock grubu üyesisiniz. diyorsunuz ki içinizden. "bırak herkes bildiği gibi yaşasın"

Salı, Eylül 12, 2006

enlemin etkileri

havaların bozmasına seviniyorum. bana geçen senenin başını, heyecanlı başlangıcı, sürekli yağmur yağan bir ülkede dili az bilmemin getirdiği mutluğumu hatırlatıyor, geçen senenin eylülüne geri dönmek isterdim aslında. neyse. kış ise çok zorlu geçmişti, hem de çok. coğrafya dersinde öğrendik ki kuzeye gidildikçe kışın günler kısalır, yazın ise uzarmış. işte ben bu günlerin kısalmasından çok çekmiştim. akşam hemen havanın kararması, o havada ıssız köprüyü titreyerek yürümek, sokakların ıssız oluşu, tiyatro derslerine giderken, bir yerden dönerken etrafın kapkaranlık ve benim yapayalnız oluşum çok fenaydı. neyse ki tatiller vardı, ben de bu kasvetli havadan kurtulabiliyordum bu tatillerde. sonra yaz geldi ve günler aniden uzamaya başladı. ne büyük şenlikti o, akşam saat sekiz demek öğleden sonra iki demek gibiydi. ben de alışmıştım artık, yalnız değildim. en güzel şey yağmurun hep yağmasıydı. şimdi keşke yağmur sürse ama aydınlık devam etseydi.

şimdi, keşke keşke demekten kendimi kurtarıyorum artık. dün kendi kendime, artık büyümüş olduğum için, dedim ki "bak kızım" "mademki öss diye bir şey var, kıçını sıkıp iyi bir yere girmek zorundasın. şımarıklıkların yüzünden çalışmamaya devam edersen ne olacaksın? hiçbir şey. ne fransa'ya, ne de paralı yere girersin. öylece kalırsın." dedim. oldukça sert bir konuşmaydı bu kendimle yaptığım.

şimdi size nasıl biri olduğumu anlatmak isterim biraz. hayatımda pek zorluk çekmemiş biriyim. bunu kasıtlı yapmadım yalnız. öyle oldu. çoğumuzun başına geldiği gibi, ne azı ne çoğu benim başıma geldi. etrafa göre normal ama, ben bunu doğal bulmuyorum. hayatın her evresinde çalışıp çabalamalı insan. yorulmalı, kasları, beyni lapa gibi serilmemeli. ne için, ne gibi bir şey için? doğru ya da yanlış bir şey için. ama öyle. sorgulamak ancak bize veriliyor bir lüks olarak. diğerleri ne yapsın? onlara da anlatalım. şaka şaka.

yakında okulların açılacak olması çok güzel. özledim okulu. dershanede mustafa taklidimi yapıyor. kırıtarak: "ayy, belçika'da hiiç böyle diiildiii..." diyor. çok komik.

Pazar, Eylül 10, 2006

kibariye şarap içti

















bakın ben bazen böyle oluyorum. aman, saklamayacağım işte. size her zaman güzel çıkmış resimlerimi gösterdim. ama gerçek böyle değil. burdaki şaban sırıtışın nedenini de merak etmişsinizdir siz herhalde. söylüyorum, doğumgünümdü. o yüzden böyle sırıtıyordum. aslında böyle sırıtmam her zaman. ama oluyor yani, olmuyor değil. beni bütün kusurlarımla sevin.

buna yorum yazıp moralimi bozmanıza izin vermeyeceğim.

Cumartesi, Eylül 09, 2006

pamuk prenses ve yedi cüceler

















o gün beraber ilk televizyon seyredişimizin bugün bana bu kadar anlamlı geleceğini bilemezdim o zaman. bilseydim o zaman dikkat eder, bugün hayıflanmazdım boş yere. zihin, ya da zaman, o kadar kurnaz ki sonraları böyle anları tutup çıkarmakta üstüne yok, sırf bizi üzmek için.

x ile yeni yeni tanışıyorduk. televizyonda sıkıcı bir yarışma programı vardı. evleri köpekle karışık ve bir hoş kokuyorudu, sonraları bu koku burnuma tekrar tekrar gelmiş, xin kokusu olarak benim hafızama geçmişti, sonra onu evinin dışında gördüğüm zaman, aslında böyle kokmadığını anlayınca şaşıracaktım. kanepelerinde uyuyakalmıştım, uyandığımda birileri üstüme battaniye örtmüş, ama ne kadar utanmıştım başkasının evinde uyuyakaldığım için, yine de bana çok iyi davrandılar, bir genç kıza nasıl davranılırsa öyle.

bu ve buna benzer birçok anı, beni nedensiz yere heyecanlandırıyor şimdi. oraya geri dönmek, zamanı durdurmak, x ile aynı odada aynı havayı tekrar tekrar soluyarak anlamadığımız, izlemediğimiz bir yarışma programının parçası olmak ve sıkılınca sıkılganlıkla birbirimize bakıp gülümsemek, kimsenin kanalı değiştirmeye cesaret edememesi. bunlar ne kadar kıymetli bilseydiniz. ve ben tekrar uyuyakalırdım bu masallar odasında.

şu an gitmek isteği sarmalıyor ruhumu. kıymet bilmez biriyim tabi. kıymet bilmezmiş. neresi kıymetli bunun?? dershaneye gitmenin zevki. uzaklara gitme isteğiyle yaşayadurmanın başdöndürücü heyecanı. salak ezgi, her anın uzakta geçmek zorunda mı? anlamıyorsun. öyle demek istemiyorum ki ben ayol. ne demek istediğim ortada. hayır. hiç de öyle değil. açıkla o zaman. pekala.

benim derdim nerde olduğumuzla ya da ne yaptığımızla alakalı değil. yaşamdaki garip, güzel anları bulmak ve onları yüceltmek istiyorum. iyi, sen bunu ipek ongun zannet hala. ipek ongun'dan ne farkı var dingil bunun? yaşamdaki garip, güzel anları bulmakmış. amerikan güzelinde zannettin kendini galiba. torbayı kameraya alsaydın, sonra buna "işte yaşamdan güzel bir kesit" deseydin.

sen beni eleştirmesen var ya, ben her şeyi yaparım. evet, torba da çekerim. benden başka ne bekliyorsun? sana burda yaşam öykümü mü anlatayım? ben gencim daha. doğal bunlar. arayış içindeyim. kabuğumu yırtmak istiyorum. brüksel'i o yüzden sevdim. o yüzden tek başıma olduğum anlara, yeni keşfettiğim şeylere bu kadar bağlandım.

sen iyice aptallaştın kızım. yazdıklarının hiçbir manası yok şu an. olur böyle, yazamayabilir insan. yarın da duygusal komedilere olan nefretini dile getirmek istersin. buna karşın da senin şu çocuğa aşkının başladığı günnü anlatırsın. aslında o günün hiçbir farkı olmaz duygusal komediden. hadi yavrum. hadi. sen git uyu bakayım. genç bir kızsın, sevimlisin, ama daha kat edecek yolun var. ne ille bir şey olacağım diye tutturdun ki şimdi? elallem rezil olma. ya da olmadın, ne olacak. alışkınlşar böyle şeylere.

Çarşamba, Eylül 06, 2006

şaheser

yazdığım şiiriri sizinle paylaşmak isterim:

O YAZ

bir köşede pirelendi unutulmuş bulgurlar
çarptı koyu bir sidik ak tuvalet taşına
günlerde egemenlik sürüyordu devinim
sıcak bir yaz güneşiyle yanıyordu bedenim
güneş vurdu başıma

ve sonra o güzel sular, uçarı ve delişmen
aldı henüz herine oturmamış aklımı
gidiyordum onlarla, sana doğru uzağa
yatıyordum toprak üstünde, kıpırtısız
düşünüyordum.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

özgeçmişim

semiha aydın apaydın'larla(takma ad bu) dolu bir özgeçmiş, sahip olduğum ender şeyler arasında. özgeçmişimi şu yorgun halimle yazmak iyi değil aslında ama. belki bir gün lazım olur diye, her insanın özgeçmişi internette bulunmalı.

ben 18 yaşındayım, (ilgilenenlere duyurulur) şimdi çok serpilip güzelleştim ama o zamanlar acınası haldeydim. semiha aydın apaydın (gerçek adını verirdim ama yakışık almaz) hayatımı cehenneme çevirdi. o beni yıkıntılar arasında bıraktıktan sonra, bir özür mektubu bıraktı geriye ama bende çoktan bazı huylar baş göstermeye başlamıştı. ne gibi huylar mesela? ayna karşısına geçip daha takdir edilesi olduğum günlerde vereceğim pozları, yapacağım röpörtajları hayal etme huyu bende semiha aydın apaydın döneminde başlamıştır. o zamanlar 11 yaşındaydım. 14 yaşına kadar bu dönem devam etti. semiha aydın apaydın'la geçirilmiş koskoca üç yıl...

semiha aydın apaydın şişmanlığımla alay ederdi. söylediğim en basit sözleri alayhimde kullanır, beni küçük düşürürürdü. tahtaya adımı yazar, sonuna da "...'yı ...mışlar" yazardı. sevdiğim çocuğu elimden aldı da, elimden almak denemezdi buna ya neyse. semiha aydın sarışındı ve aslında güzel müzel değildi. fotoğrafını koyardım buraya ya neyse. ondan hala tiksinmeme rağmen yakışık almaz bu.

bende bir hayal daha vardı, imkansız bir hayaldi bu. bir gün sınıfa bir beyaz perde getirmelerini istiyordum. orada gelecekteki hallerimizi yansıtacaklardı, ben çok iyi durumda olacaktım, böylece aklanacaktım.

semiha'dana nefret ettiğim için ona bir şarkı bile yazmıştım. bir gün semiha bana bir mektup verdi. apaydın'ın kendi elinden çıkmış bir özür mektubuydu bu. bir şey diyemedim. kalakalmış bir şekilde "ne önemi var" diyordum. belki de akıllı bir kızdı.

semiha dönemini liseye geçince de atlatamadım. içimdeki fırtınalar nispeten durulmuştu. burası daha, çok daha iyi bir yerdi. bana sataşan, semiha aydın gibi benimle uğraşan kimse olmamıştı daha. geceleri okulda kalıyordum. insanları, hayatı keşfetmeye çalışıyordum. daha başka şeyler düşünür olmuştum. kitap okumam azalmıştı. arkadaşlarım artmıştı. sakindim yine de, sessiz geçiyordu günler. semiha aydını hiç görmedim.

sonra yurtdışı geldi. trenler, içkiler, geziler derken hayatım da tamamlanmış oldu. bunları kimbilir kaç kez amlattım. ama belli ki semiha'yı hiç anlatmamışım.
gençlerin şiir yazdığı dergiyi aldım. anlaşılması güç görünen bir şiire baktım. biraz çözmeye çalıştım. sonunda işi kavradım. kızın teki onu sevmeyen çocuk için ihtihar edecekmiş, onu anlatıyor.

bu sabah arabada giderken ben epey bir düşündüm. on üç on dört yaşındaki ve iyi durumdaki kızların neden bunalıma meyilli olduklarını. sonunda nedenini buldum. analarına, babalarına bir mesaj veriyorlardı. bire kere anne ve babaları, anneanne ve dedelerinden farklı olarak çocuklarıyla arkadaş olmak istemiş, ben her şeyden haberdarım, ben senden daha okumuşum, dolaysıylaaa, akşam saat dokuzda yatakta olunacak bu biir, ıspanak yenilecek, biz gençliğimizde neler yaptık, yok efendim mesela solcuyduk bu yüzden, sen bir çocuk olduğun ve biz de çok akıllı olduğumuz için sana sahip olmak ve seni kontrol altına almak en doğal hakkımız, bizim gençken sahip olduğumuz özgürlüklere sahip olman söz konusu bile olamaz, (şartlar müsait değil), olanaklara ise fazlasıyla sahipsin, mesela biz sana izin verdikçe arkadaşlarınla karusel'de buluşabiliyorsun, biz seni arabayla götürüyoruz bir iki saat sonra da alıyoruz, mesela biz çocukken okulda ticaret yapardık arkadaşlarımıza kalem silgi satardık ama tabi sen yapamazsın, sen de bodruma gidiyorsun çocuğum, gitmedin mi, daha bu yaşında seni kaydıraklı havuzlu tatil köyüne tesislere götürmedik mi....

belki de abrttım yani herhalde anne babalar bu kadar kötü kalpli değildir herhalde iyi niyetlidir çoğu ama bazı çocuklar bunu böyle sanabilkir ve okuldan kaçacak, serserilik yapacak vs cesaretleri olmadığından çareyi bunalımlara girerek kendilerini ispatlamaya çalışmakta bulurlar, adeta "bana asla tamamen sahip olamazsınız, çünkü alın, gözlerinizin önündeyim ama günden güne eriyorum, yataktan çıkmıyorum, sizinle konuşmuyorum, al bakalım, nasıl beni bir amma da yitirebilirmişsin gör" diye annelerini üzerler.

yeni nesil hep şımarık bulunur. (biraz paralı olanlarından bahsediyorum) anne ve babalar genç depresyonları için "bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, biz yerdik tokadı bunları yapmaya kalksaydık." derler ama bilmezler ki kendi zamanlarında bunaları hazıtlayan ortam da yoktu.

yine yalan yanlış iddiaları, müthiş sosyolojik psikolojik irdelemeleriyle genç ezgi'yi dinlediniz. o ki, daha çocukluğunda doğan cüceloğlu'nu filan okuyordu, ondan almıştır bu irdeleme huyunu hasbam.

Pazar, Eylül 03, 2006

yazdıklarımı not verir gibi, sadece beğendiği için okumayan biri var. okuyor çünkü ne yaptığımı, nasıl olduğumu merak ediyor. diyor ki "kendinden daha çok haber versene." ben de merak ediyorum onu bazen, ne yapıyormuş, morali nasılmış, nerdeymiş, günlük gündeminde ne varmış. bunları merak ederken seviyorum onu, o da diyor ki "e.s. ben seni zeki, hazırcevap, neşeli, duygusal, derinlikli, siyah gözlü... bulduğum için sevmiyorum." "peki ne için?" diye sorduğumda öylesine "bilmem diyor, sevdim işte. başta belki bu türden özellikler içindi ama sonra bunların önemi kalmadı. sana olan sevgim sonsuza dek sürecek diye bir şey de yok." sonra gülerek ekliyor: "bunları aşmış olmalıyız zaten herhalde ikimiz de." ben de merak etmiyorum öyle. sıçmışımiçine. sevilmek hayattaki en önemli şey mi? ergen, zavallı biriyken düşünürsünüzsünüz bunu. "herkes" diye tek bir kişi var, onun tarafından sevilmek en önemlisidir. ama hayır, evcilleştirdiğiniz tilkilerdir size kalacak olan. tilkinizi merak edeceksiniz, dostluk, arkadaşlık budur. sanırım bunu söylememe gerek yoktu, zaten bunu hepiniz biliyordunuz öyle değil mi? leo buscalgia mıydı, o da buna benzer laflar etmiştir. şimdi bu yazıyı sevgiden bahsettiği ve bilinen şeyleri söylediği için küçümsemeyin. hani asi filmlerde bile yumuşak bir nokta vardır ya, kötü insanların iyi bir tarafları çıkar, hani seyirciye yaranmak için konulmuş sahneler. "ulan, dersiniz, şu dünyada hiç mi, kaskatı yürekli adam yok, sevgiyi hiçe sayan kimse yok mu?" trak dün dedi ki "iyilik yapmak ne kadar anlamsızsa yapmamak da anlamsız. iyilik yapmamak marifet değil bu yüzden. ama yapılmayabilir de." bu konuya en vurucu açıklama seçiyorum bunu.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

canım benim, hiç değişemedin ya. oraya gittin de ne oldu sanki? yalancı bir özgürlük, sahte bir avrupailik... sonra yine bakıyorsun ki özündeki sen yine aynı sen. dolmuşta ayağına bastığın adamdan özür dileyişin de aynı kalmış. yoksa içine mi alıyor buralar seni?

dün resmi ve siyaset okumayı karşılaştırdım. siyaset galip geldi. içinde bulunduğumuz koşulların en geniş açıklaması siyasette saklıymış gibi geliyor. bilgili olmak istiyorum ya, bir bok olamayacağım. küçük ayrıntıları inceleyeceğim, sizi bunlarla uyutacağım.

her tarafımdan testler çıkıyor, onları yanımda taşıyorum. çözülmese bile duruyor testler yanımda hepsi pusuya yatmış. bizim dershanedeki kızlar adıma kıvırcık koydular. kıvırcık aşağı, kıvırcık yukarı, ben de dedimki üstüne basa basa "saçlarım doğal değil." üzüldü garibanlar.

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

kayıp aranıyor

şimdi size başımdan bundan 12-13 yıl önce geçmiş bir olayı anlatacağım. o zamanlar ben 5-6 yaşlarındaydım. işte o gün, televizyonda kayıp aranıyor programına çıkmıştım. annemin televizyoncu bir arkadaşı vardı. bu kayıp aranıyor ve katil kim programlarının yapıldığı kanaldaydı herhalde. beni kayıp aranıyorun bir bölümünde oynatmak, daha doğrusu kaybolan bir kızın küçüklüğünü canlandırmamı istiyormuş. haliyle bir gün kreşi asıp gittik. hikaye şöyleydi: anne ve babası boşanmış olan kübra kaçırılmıştır. bir minübüse binmiştik. bu arada ben daha küçük olabilirim. minübüste saçları simsiyah boyalı ve kabartılmış, ağır makyajlı, ve şu an hatırlamasam da muhtemelen leopar desenli giysili bir kadın vardı. bu kadının rolü de annem ve babam boşanmadan önce çekilen bir kadınlar günü sahnesinde " e boşan şekerim." demekti. tam da tipine uygun bir replik vermişlerdi. ben bu kadından, daha doğrusu onun süslü kokana vamp görüntüsünden korkmuştum çocuk halimle. "bu kadın atatürk'ü sevmiyor galiba" diye düşünmüştüm. çocuk mantığı ne kadar sürreal. herhalde kafamda atatürk dinin korucuyusu, süslülerin düşmanı gibi bir şeydi. neyse. orda benden bir iki yaş küçük bir kız vardı, o da benim daha da küçük halimi canlandırıyordu. beni akşama kadar hiçbir şey yapmadan beklettiler. sonra sahnem geldi. sahnem şuydu: babam bana oyuncak ayı getiriyor. ben de ayıyı yere atıyor ve babaanneme sarılıyorum. bu sahneyi birkaç kere çektik. sonra evinde çekim yaptığımız kadın bize pizza verdi. sonra da annemler beni almaya gelmişti zaten. hiç sorun çıkarmamışım, çok usluymuşum.

bundan sonra da televizyona birkaç kez çıkmışlığım vardır. bir tanesinde askeri alana düzenlediğimiz il içi bir okul geziside kameraya dönüp "askerden niye kaçarlar hiç anlamam" diyorum. bir tanesi 19 mayıs programı, utancımdan eve gidip izleyememiştim. beni istiklal'de durdurmuşlardı, gençlerin görüşlerini alıyorlarmış. ben 14 ya da 15 yaşındaydım. sunucu kız "konuşurken yüzüme bakarsan daha iyi olur" demişti. sonra türkiye'nin durumu hakkında ne düşündüğümü sormuşlardı. ben de tabi ne diyecektim ki? : "türkiye'nin durumu eeee.... kötü... gitgide amerika'nın etkisinde kalıyoruz." ne yapmak istiyorsun ileride? : "ımm, üniversite... bir de evlenmek isterim." sunucu kız gülmüştü, ben de yoluma gitmiştim.

Pazartesi, Ağustos 28, 2006


Photobucket - Video and Image Hosting

belediye binasının önünde çekilen bu fotoğrafımı seviyorum. bu poz, kırıtıp utanıp sırıtmayıp komik olacağım kaygısına düşmeden verdiğim nadir pozlardan biridir fotoğraf tarihimde herhalde. nitekim komik olmuş. şuna bak. çekilirken etrafta kimse yoktu allahtan ya, görselerdi utanırdım. aman bana ne. geçmişte kaldı artık bu tür kaygılar. her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. yüzüm, vücudum bana gülünç gelmiyor.

dün annemle başbaşa bir gün geçirdik. pinhaninin şarkısı çıktı televizyonda. anneme şarkı söyleyen adamı gösterdim: "ne güzel adam değil mi anne? dedim, "yok be, dedi, ölü suratlı." annem de erkekten hiç anlamaz. nasıl tipleri sevdiğini ben size söyleyeyim, hani yaşlı adamlar olur ya mel gibson, richard gere falan, öyle tiplerden hoşlanır. ben de bakarım bakarım, o adamlarda bir güzellik bulamam. "kadınları bu adamlara iten ne " sorusunun cevabı bana göre bellidir. "zengin gösteriyorlar." bana da çulsuzlar daha sevimli geliyor. insan yakışıklı bir çocuğu çuval dolusu paraya değişmemeli bence. öyle değil mi?

ayşegül aldinç

ah ayşegül aldinç. köşe yazarı olmuş bir dönemde, bir yazısını okuyup hiç sevmemiştim. "güzel bacakları olmayanlar şort giymesin" diyordu. ama onun "yeşil bir dünya" diye bir filmi var. çevreci bir kızı oynuyor orda o. şahika tekand tipinde bir kadın. belki de benzemiyorlardır ya neyse. bir bilgim varsa bunu doğrulamak istemem. bırakırım o benim sandığım gibi dursun, öyle şekillensin. yazdığımda gerçekdışı kalır böylece o bilgi. onu düzeltirsem beni okuyan gazete okuyormuş gibi olur. sanrılarımı (böyle mi denirdi bu) korumaya çalışırım. her şeyimi korumaya çalışırım.

ayşegül aldinç'in o filmde ince uzun parmakları vardı. siyah gözleri, kemikli yüzü ne güzeldi. evini terk ederken annesine şöyle diyordu. "kadın ya da erkek yoktur anne, insan vardır." böyle kadınlar ne güzel. ben de aynada yüzümü inceledim. ayşegül aldinç hep aklımda. ince yapılı değildim, orta boylu, geniş omuzluydum, tenim esmerceydi. asla çok zayıf olamayacak tiplerden. belki biraz az yesem ben de zayıf olurdum. iyice zayıf. hüzünlü bakışları vardı o filmde ayşegül aldinç'in. benim de olabilirdi istesem. öyle bakabiliyordum. kaşlarım gürcü kızları gibi kalındı, inceltmek zorunda kalıyordum. samsunlu. her neyse, bu yazı iyice cıvıdı da, devam edeyim.

"anne, dedim, ne güğzel ayşegül aldinç'e bak, incecik." annem baktı, "kızım sen iyice kafayı yedin" dedi. "ama değil mi?", dedim, "ayşegül aldinç koca memeli" dedi.

iyi bari.

Cuma, Ağustos 25, 2006

"bizim sokaklarımızda dilencilik, hastalık, kangren, kötü yola düşme riski, kapkaççılık, fakirlik, vs vs var ama beyler diyorlar ki "gürültüden rahatsız oluyoruz." şu istanbul'un zengin hanımları beyleri sizi önce bir süzer ananız babanız ne iş yapıyormuş, siz hangi okuldaymışsınız onu öğrenir. o eski dostluk ortamı kaybolmuştur ayrıca aileler birbirinden farklıdır, bizde normal olan şeylerle onlarda normal olanlar arasında ne kadar fark vardır, git, yusufpaşa'yı aksaray metro istasyonuna bağlayan alt geçide bu farklılık gözüne gözüne batar."

işte bu soru "geldiğine göre seni neler mutsuz ediyor?" sorusunun ilk cevabıydı. şimdi ben biraz açılmışım farz edelim, ikinci cevaba geçiyoruz:

"çok uzakta oturuyoruz çok, otobüsle şehir merkezine bir saat, akşam bir yere gitmek istesem olmuyor, hem şehir de karman çorman bir şey."

hep şikayet mi edeceğim tabi ki hayır. bu ikinci cevabı silelim. birincisi dursun. çünkü ben hayret ediyorum yani siz türkler, nasıl bütün bunlara tahammül edebiliyorsunuz. nasıl bir yanınız dururken öbürü gelişiyor sizin, ah yani şu çılgın türklerin. aay, değiştirin bunu hemen. bakın mesela belçika'da işçi sınıfı yok çünkü işçi yok. isteseniz sizin de olmaz. fabrikaları kapatın mesela, ne bileyim gidin ürünlerinizi finlandiya'da üretin. işte o zaman uygar bir ülke olabilirsiniz ancak. ben şimdi gidiyorum yine çünkü böyle konuşmamın ne kadar aptalca olduğu kafama bir anda dank etti. ve şu sosyetenin mide bulandırıcı yaşamı beni de depresyona soktu.

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

bu akşam da çalışamayacağımı, dershaneden verilen ödevlere bakamayacağımı bile anladıktan sonra içim rahat rahat yazıyorum. geçen gün kapalıçarşı'ya gittim. oradan kendime bir yüzük beğendim fakat fiyatı bana pahalı geldi. ne olurdu babam beni bir gün alışverişe çıkarsa, bana yeni entariler, yüzükler, bilezikler alsa. ayakkabımın tekini kaybettim.

ezgi trak bir gün dedi ki aslında bu türden ayrılıklar, zorunluluklar yüzünden aşkın bitmesi, insanın sevdiği yerlerden ayrılması insanın hayatında gerekli ve önemli bir şeymiş. kaderi devreye sokan bu gibi olayları sevimli buluyormuş ona hak verdim. ama bence benim hayatımda böyle şeyler yok. aslına bakarsan benim hayatımda pek bir şey olduğu söylenemez.

mesela 19 ağustos 9 temmuz arasında sevmiş olduğum çocuğu bir daha hiç göremeyeceğim ama bunu bile çok önemsiz buluyorum. bir başkası ayrılmış olsaydı benim yerime üzülürdüm onun yerine. ama sanki başkalarına yakışan olaylar benim üzerimde eğreti duruyor.

mesela anne olmak istiyorum. buna hazır olduğumu biliyorum. ruhen ve bedenen en olgun dönemimde, annelik için en uygun yaşta olduğumu biliyorum. bir bebeğe çok iyi bakabileceğimi biliyorum. bana bunu içgüdülerim söylüyor. benim için çocuk diyorlar ama aslında hiç öyle değil. kendimdeki gücü biliyorum. fakat etraf o kadar caydırıcı ki içimden potansiyelimi kullanmayı denemek bile gelmiyor. dün kendimi sırf bu yüzden banyomuza kilitledim. yere uzanarak kitap okudum orda. ailemi dışarıda bıraktım. bunları yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor. haydi ben gidiyorum artık. güle güle.

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

trak'a sordum, dedim ki: "A'yı arayayım mı?" yüzü alaycı şakacı ve tatlı ifadesine büründü. dudaklarını büzdü: "ara ara, dedi. eğlenceli olur. bakalım ne yapmış?" bu kızın her şeye yaklaşımı böyledir. böyle bir umursamamazlık hali, son aylarda bana da bulaşan mı diyeyim, gülüp geçerlik havası var. ben de "hadi bakalım" diyip aradım A'yı. ararken nasıl olsa telefonunun kapanmış olacağını düşünüyordum. ama açtı telefonunu. "kim o?"dedi anlamayarak. ben de kıkıdayak "ben ezgi." dedim, onca günden sonra eninde sonunda aramış olduğuma gülüyordum. "aaa" dedi. şaşırmıştı ama biraz sevinmiş gibiydi. "ne yaptın?" dedi. "arkadaşlarımla tatle gittim. sonra ailemle gittim. şimdi dershaneye gidiyorum." dedim ve dershanenin ne olduğunu açıklamaya başladım: "haftasonları gidilen bir okul." dedim, kendi çaresizliğimle alay ederek. telefonun öbür ucundan bir kahkaha geldi. "iğrençmiş." dedi. işte biz böyle yeni nesilden iki genç, her şeye iğrenç demeyi marifet sayarak alay ediyorduk okulla, dershanelerle falan. fakat ben sesini duymaktan çok memnundum. "sen ne yaptın?" dedim. biraz durulmak için artık günlerini ailesiyle geçiriyormuş. "seni ararım ben yine" dedim, dediğime de hemen pişman oldum. düzeltmek için devam ettim. "çok sık aramam tabi, zaten pahalı." dedim. "merak etme, ben de seni ararım" dedi de, ben bunun yalan olduğunu tabi ki biliyordum. "bana verdiğin msn adresi yanlış çıktı" da diyemedim, beni aramayacağını yüzüne de vurmadım, "tamam" diyerek ve ona hiçbir zorunluluk yüklemeyerek kapattım telefonu.