Pazar, Ağustos 28, 2005

ath devleri karnavali

bugun guzel bir gundu, ath devleri karnavalina gittik.

Cuma, Ağustos 26, 2005

pyramid song

son sahnenin ardindan çalar. seslerle sozlerin garip çeliskisi abartili hareketler yapmak istemenize sebep olur. hikayeyi ogrendikten sonra o kadar da etkilenmezsiniz. artik çeliski kaybolmustur. sarkilar zaten ancak istedigimiz zaman guzel oluyor.

Perşembe, Ağustos 25, 2005

adam marie lise'lerde kaliyor. tabi iyi bir sey bu cunku marie lise ve kizi marie astred gercekten iyi insanlar. (ah allahim, yazdigim her sey ne kadar garip geliyor bana. bugun gurbetci bir kizla konustum, belki ondan etkilenmisimdir. hayir, turkcem 5 gunde bozulmamalisin.) neyse, adam icin kotu olan su ki marie lise'lerin interneti yok. adam macaristan'daki ailesine sik yazamiyor. bunu ogrenince: "aa, bizde internet var, bizden yazarsin, doris bir sey demez" dedim, ama tabi zavalli adam bizden mail falan atamadi, bunu soylemek icin cok utangac cunku. neyse, marie lise benim burdaki annem olan dorisin arkadasi ve adam da benim gibi afsyle geldi buraya. dun doris beni marie liselere birakti, marie lise, marie astred, adam ve ben louviere'e gittik. ben adam'i cok seker buldugum icin surekli konustum ama adam pek fransizca konusamiyor. cok komik bir aksani var, tam bir macar çocugu. adam dedi ki bir sey anlamiyorum, sadece gulumsuyorum, ben de insanin gulumsemekten yanaklari agriyor di mi bazen dedim. seker adam uff, evet dedi ve yanaklarini ovusturdu. (burda insanin gerçekten yuz kaslari agriyor. yorucu. bir sure sonra kendini yapma bir çiçek gibi hissediyorsun. ve etrafinda seni seyre dalmis belçikalilar var.) sonra marie lise belki ilgimizi çeker diye bizi brosur almaya gonderdi, biz de sanki okuyacakmisiz gibi hepsinden aldik, ama bunu yaparken guluyorduk.

Salı, Ağustos 23, 2005

abim sylvain japonlarin fotografini cekmeyi seviyormus. simdi italya gezintisinin fotograflarini gosteriyor bana. doris annem diyor ki, buraya en rahat uyum saglayan çocuk benmisim.
aslinda biraz oyle oldu, havaalaninda annem salya sumuk aglarken ben yere egilmis vesikalik resimlerimi ariyordum, oyle ya, okul icin lazim olabilir. giderken aglayan zeyneple ezgiyi duygusuzca teselli ettim, niye agliyosunuz ki, cok guzel olucak. eve geldigimde coskuyla merdivenleri ciktim, amanin ne guzel ev, amanin ne seker kadin, amanin ne cici kopek, tanrim her sey ne kadar guzel, nasil da eglenecegim burda.
cati katindaki odami severek yerlestirdim, ustumdeki kiyafetleri cikardim, ve bir kirli poseti aramaya koyuldum (tatile ciktigimizda kirlilerimizi posete koyar, geri gotururuz) ama sonra dank etti, camasirlarimi geri filan goturemeyecegim, ve tuhaf oldum. neyse, buraya eglenmeye geldim ben; sonra annemi aradim geldigimi bildirmek icin, ama telefon gozumde anlamsizlasti, ne de olsa kapattigimda annem hala orda olacakti ve ben burdaydim, o halde bu pek de gercek bir iletisim sailmazdi. sonra amerikan kizlari gibi kendi kendime dedim ki, hey kizim, senin yasin kac ha, 12 filan mi? sonra dusundum ve 17 yasin aileden ayrilmak icin gayet uygun bir yas olduguna karar verdim. evet.
gunlerim ziyaretlerle gecti, 1 kere de Monsu gezdim, hakkatten guzel sehir. karnavallara gitmek istoyorum.
dorisle konusurken, allahim ne cok konusuyor, bana dedi ki kendimi pek feminen hissetmiyorum, hele su aralar hic, goruyorsun, sismanim biraz. ben de iyi de dedim, yani bu cekici olmana engel mi ki? o da ne dese begenirsin: yok, bu vucutla bir erkekle yataga giremem.
amanin! kultur soku.

Pazartesi, Ağustos 08, 2005

gamze

dün gamze'yi gördüm. gamze fahriye halamın eski ev sahibinin kızı. fahriye halamlar mahmutpaşa'da otururlardı. ben üç yaşında filandım. annem beni fahriye halamlara bırakırdı. çocukluğum orda geçti. bir hamakları vardı. mükerrem halamın oğlu haktan abim, zekiye halamın kızı hatice ablam, ben, o hamakta oynardık. sonra halam KOM'dan, cimi eniştem de İETT'den emekli noldu, manavgat'a taşındılar. gamze'yi hiç görmedim. yüzünü de hatırlamıyorum. ama gamze'yi hep bilirdim. hatta geçenlerde acaba gamze şimdi nerdedir diye de düşünmüştüm. nebahat halamın kızı aslıhan ablanın düğününde gamze'yi gördüm.

gamze yozgatlı kocasıyla fransa'ya yerleşmiş. bir çocuk kadar zayıf ve güzel. bir çocuğu var. türkiye'ye gelir gelmez canı lahmacun çekmiş. sebahat halam da ona ''bizim orda bir lahmacuncu var, nasıl güzel, nasıl güzel, parmaklarını yersin, 20 tane yersin valla.'' dedi. sebahat halam da bir garip. bir keresinde anneme ''senin evini ben taşıyacam seher'' dedi, ayağı sakatken. gamze utangaçça güldü. türkçeyi pek iyi konuşamıyor.

Cumartesi, Temmuz 30, 2005

Televizyonda gördüğüm kadarıyla çok şeker bir adam olan doğan cüceloğlu ''yetişkin çocuklar'' adlı kitabında iç çocuğun utanca boğulmasından bahsediyor, bakalım nasıl:

''iç çocuk, ebeveynler veya çevre tarafından bir şekilde utanca boğulduysa, kişi vücundaki küçük kusurları abartabilir. bu yüzden utanır, vücudu bu haldeyken insan içine çıkamayacağını filan düşünür. kozmetik sektörü de bu durumdan bol bol istifade eder.''

utanca boğulmuş iç çocuklarımızı derin kaygılara sokan gazetelerin güzellik sayfaları bir yana, bu uğraşı veren bir sürü komik reklam var:

  1. Blendax ( konserden sonra grupla resim? havalı saçlarımızla kesin.) en aptal yeri esas kızın alaycı alaycı gülüp: o şampuanla asıl elktriklenme saçlarında olacak demesi.şıllık.
  2. Dove ( neden pürüzsüz koltukaltlarına sahip olasın? çünkü herkes koltukaltlarına bakıyor.) hihi, bir keresinde birinin koltukaltına bakmaya çalışmıştım. ortaokulda, güven diye bi çocuktu. anladı ve garip garip suratıma bakmıştı. neden koltukaltına bakmak istemiştim bilmiyorum. allah allah, niye bakmışsam?
  3. Discreet (senin eskisi can burda) kadınlardaki tuhaflık. nasıl görünüyorum? felaket.
  4. Elidor 7/24 (yine can yüzünden yaşanan gerginlikler ve tuhaf arkadaşlar) aa, can değil mi şu? öyleyse git bi merhaba de salak kız. ah, hayır saçlarım felaket. şapkam nerde? değişik arkadaş bu durumda şöyle bir cevabı uygun görmüş: şapka olmaz bunu kullan.
  5. Rexona (kesin ter kokuyorsunuzdur.) iki kişi de birbirinden tiksiniyor, çünkü ikisi de ter kokuyor. siz de ter kokuyor olabilrsiniz, rexona kullanın demek isteniyor.

yani, bu garip dünyada her şey mümkün. koca koca adamlar ve koca koca kızlar, oturmuş kalçalardaki bir tutam selüliti tartışıyor. ben selülite karşı değilim, aksine kızların tombul kalçaları ve narin ayakbilekleri olmalı.

ve bunlar hayatımızı güzelleştirmek yerine, düşüncelerimizi kendimize döndürüyor, hayatı renksiz ve kokusuz yapıyor. güzel filmlerdeki hayat mümkün değil, çünkü acısız ve steril ama dertli bir dünyada yaşıyoruz.

bu iğrenç yazıyı burda sonlandırdım.

Salı, Temmuz 19, 2005

sahtekar sevgi böceği

bazı insanlara biraz aşığım. duyduğum sevgi aşkla karışıyor.

bir kızla konuşurken gözlerim parlıyor, eğer benden güzelse ondan çekinebiliyorum. sanki dünyanın en güzel varlığı oymuş. ona olan yakınlığımı ona anlatmak, onun sevgisini kazanmak istiyorum, coşkulu oluyorum böyle anlarda. utangaçsam eğer, kendimi taşralı, basit bir kız gibi hissediyorum ve tutuklaşıyorum. ve karşımdaki kişi, kız ya da değil, yüceldikçe yüceliyor, bense alçaldıkça alçalıyorum. eğer çekinilecek biri değilse, anaç ve sevimli oluyorum. en son sevdiğim birine bunu dedim: ben sana aşkla karışık bir sevgi duyuyorum. ve hemen ekledim: tabi, yanlış anlamazsan. güldü, ama yanlış anlamamıştı, ve ben çok mutlu oldum. tabi bunu söylemek bazen sevgiyi öldürebilir. hassas bir konudur bu. bazılarını severiz, fakat bazılarını aşkla karışık severiz. sevgilimizin kıskanmaması gerekir.

aşkla karışık sevmek, belki, yalnız yüce bir kalbe mahsustur. ya da şu daha geçerli olabilir:

''komşumuzu sevmemiz, kendimizi kötü sevmemizden gelir. sen kutsanmıştır, fakat ben daha kutsanmamıştır, bu yüzden benden kaçar sana koşarım ben.''

beni yüce değil, ezik yapan da bu zaten.

afs is passing by

bugün belçika vizesi aldık.
keşke bir su balerini, patinajcı, jimnastikçi yahut yüzücü olsaydım. tenisçi de olabilirdim, ama zeynepin tenisçi arkadaşları pek fevkalade değiller, yani şişman olabiliyorlar bazen. dans da edebilirdim tabi. yeter ki zarifçe süzüleyim, biraz da kaslı olmak isterim. fakat hayır, ne yazık ki hiçbir vasfım yok.

Perşembe, Temmuz 07, 2005

melankoli burgacı

aptal şeyleri abartmayı ne çok severim. lise2 psikoloji kitabına göre bir savunma şekli bu. başına kötü bir şey gelince insan ezilmişlik duygularını abartır ve sanat yapar: yüceltme. insana kendini özel hissettirir. mesela kimse seni okumuyor değil mi, buna dersin ki: ''kimsenin beni anladığı yok. şu koca dünyada garip, savunmasız bir varlığım ben. ah, şehir! benim yegane dostum sensin. ne de severim hüzünlü gecede parlayan ışıklarını...'' böyle deyince okunmayan, ezik blogger olma duygusu, yerini anlaşılmamış, değerli fakat değeri bilinmemiş, şerefli bir ''loser''lığa bırakır, ve bu duyguyu yaşamak gerçekten çok hoştur. (işin garibi bunu güzel bir şekilde ifade edersen, eserin beğenilir ve sen de sevilirsin. fakat kimse gerçek yüzünü keşfetmemeli.)

ben de dün, böyle duygular içindeyken tam, babamla arabada, bir sarhoş gelip bir kaç milyon istedi açım diye. sevgili babam adama 5 milyon uzattı. adam ''saol'' dedi, babam ''sen de saol'' dedi. sonra bana bakıp kendine has bir biçimde gülerek ''şarap içmiş lavuk'' dedi. o zaman, tam da bu duygular içindeyken babamı sevdiğimi, sevmekten çok ondan hoşlandığımı düşündüm. bazı insanların bazı şeyleri hoşuma gider, onları severim, ama onlardan hoşlanırım da aynı zamanda.

Pazar, Temmuz 03, 2005

dün doğumgünümdü, ben keyifsizdim. nedeni ise bence tamamen şımarıklık. alınan hediyeleri beğenmedim, ne bileyim, buna benzer şeyler. manavgat'a gittim, halamın eski evine, gerçekten güzel yermiş orası, özlediğim kadar varmış hani. çocukluk arkadaşlarım egzozcu bilal'in oğulları tuna ve ismail'le görüştüm. ikisi de clubber olmuş çıkmış. iyice soğuk nevale gibi davrandım, tabi elimde olmadan ve asla clubber oldukları için değil. ben bu kadar keyifsizken ezgisunun kutlama mesajı geldi: ''nice mutlu senelere, bu yaşam enerjini ve delidoluluğunu hiç kaybetme!'' mesajı tekrar okurken bu son cümle gözüme takıldı, demek ezgisu beni yaşam enerjisiyle dolu ve delidolu sanıyor. insanlara kendimi ne kadar yanlış tanıtıyorum ben. mesela 10 gün önce tatil köyüne gittik biz ve ben, nasıl bir kompleksse bu, etrafıma bakınıyor ve ''yiyin bakalım yiyin, sizi zengin domuzlar.'' diye söyleniyordum. neyse ki babam buranın o kadar pahalı olmadığını, gelenlerin emekli tipli kişiler olduğunu söyledi de ben de ''biz de mi görgüsüz ve zenginiz acaba'' diye düşünmekten kurtuldum. 17 yaşıma girmeme rağmem, kişiliğim henüz oturmamış.

doğumgünü akşamı annemlerle okey oynarken kavga çıkardım, sonra da live8'i izledim. bunu vicdani bir gereklilik olarak ve beni o kadar öküz sanmayın diye söylüyorum, live8'i izlerken sabahtan beri yaptığım şımarıklıklardan utandım.

bu arada blogumun reklamını yakın çevremde yapmaya başladım. şıvgın, cansu, ezgisu blogumu okudular ve şıvgın çok beğendiğini söyledi. hele onuray mete'li kısımlar çok hoşuna gitmiş. ben de bundan sonra blogumda onur'dan bahsetmeyeceğim, çünkü sevgili onuray mete, senin saf varlığını blogumu daha eğlenceli kılmak için kullanmak istemiyorum, gerçi bence bu bir tür edebiyat ve sen dahil her şey malzeme olabilir ama sen şiir sevmiyorsun, ve her yazımı senden bahsederek bitirirsem, bunu blogumun malzemesi yaparsam seni biraz kullanmış olurum ve sen bunu hemen sezebilecek birisin. bu durum hiç hoşuna gitmez ve benimle eskisi gibi konuşmak istemezsin. zaten biri bir şeyi övdüğünde, o şeyi yapmayı hemen kesmek gerekir, bu ne olursa olsun. yayın ilkelerimiz var bizim de.

buna karşın arsız ezgi yıldız, sürekli neden benden hiç bahsetmiyorsun diyor. budala, kendisinde malzemem olması için hiçbir özellik bulamadım. bunun farkında değil. şaka lan şaka.

neyse, kendimi malzeme yaparım ben de:


GARİP HUYLARIM

1) birbirine bağlı iki kirazdan biri çürükse, sevenleri ayırmayayım diye, diğerini de yemiyorum. eğer iki kiraz birbirine yapışıksa ikisini de yiyorum, biri annesi, öteki yavrusu diye.

2) bir ayakkabının yanından geçerken (misal) o ayakkabı hakkında yüksek sesle ''şu ayakkabılar da ne dandik'' dediysem hemen geri dönüp ayakkabılara kimse görmeden öpücük yollarım. onları kırmak istemediğimi bilsinler.

3) duşakabin kapanmıyorsa onu döverim, sonra da pişman olup özür dilediğm de olur.

yaa, beni tanımadığınıza yanın siz.
uzun süredir düşündüğüm bazı şeyler var. her şeyi çocukluğumuzda olduğu gibi görsek ne güzel olur diye düşünmüştüm otobüste, arkadaşlarımla buluşmaya giderken. eşyalardan bahsettiğim günkü düşünceme benziyor bu. otobüste insanlar vardı, bir an otobüsün içiyle ilgilenmemeye başladım. dışarıya baktım, kenar mahallelerin apartman-gecekonduları ve kaldırım kenarlarında üstüne güneş vurmuş sarı çiçeklerden oluşan bir yerdi burası. bir an dünyanın en güzel yabancılaşmasını duydum, benim yaşadığım, günlük hayattan(otobüşün içi ve şöför), günlük düşüncelerden(şıvgın'ı aramak, kemal'i görecek olmak, şarkıcı olmak istemem) arınmış bir duyguydu bu. dediğim gibi ''neden böyle yaşamışım yıllar boyu, yoksa gözlerimi mi bağladılar?''
o ana kadar yaşamış olduklarım tatsız, kokusuz, huzur vericilikten uzak geldi. bir şizofren kızın güncesinden biraz bahsedersem, o duygunun nasıl olduğunu anlarsınız. gerçekdışılığı eşyaların metalik bir ışıkla parlamasıyla açıklıyordu kız. tamam, çok alakası yok ama, hissettiğim şey, zaman zaman herkesin hissettiği garip gerçekdışılıktı.

huzur veren şey, belki de çocukluğumu buna benzer yerlerde geçirmiş olmam, zira belli bir yaşa kadar bütün hatıralarım huzur verici, ama sonrası değil. her şeye çocukluğumuzdaki gibi bakmak gerektiğini o zaman anladım işte. gerçekte, bir fotoğrafa bakınca güzel deriz, bir kıza bakarsak güzel deriz, günlük ve alışılmış estetik ölçülerine uyuyorsa. ama bana da şu iğrenç binalar güzel geliyordu işte, hem de bu güzel geliş farklıydı, çok hislerle alakalıydı ve bana kendimi her an bu hissi yitirebilecekmişim gibi hissettiriyordu. bir değneğin üstünde yürüyor gibiydim, içim tanımlayamadığım hislerle doluydu, bu hale ''Barok'' adını verdim, uçucu olduğu için. diğer, normal yaşamın getirdiği normal hislere ise ''Klasik'' dedim, herkes tarafından kabul göreni oydu. (kavramları iyi bilenler, lütfen ne alakası var demesin) ve savım şuydu: çocukluğumu halamın mahmutpaşa ve manavgat'taki evlerinde geçirmiş olan ben, sonra konforlu dairelerde yaşamaya başlamıştım, fakat çocukluğum çok güzel geçtiği için gerçek yerim orası olarak kalmış, ailemle yaşadığım evleri sevememiştim. hayat ise yetişkinler için hayalgücünden yoksun ve yüzeysel olduğu için, eşyalara ve dış dünyaya karşı olan çocuksu duyarlılığımı yitirmek üzereydim. bu yüzden akımımın adına tekrar Barok koydum, çocuk olacaktım ve bu gerçekdışılığı hep yaşayacaktım.

insan Klasik haldeyken Barok hale geçmek istemiyor, tabi tam tersi de söz konusu.

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Pazar, Haziran 19, 2005

evdeki kullanılmayan eşyalar ve bunların hayatımızdaki yeri

nasıl ki bütün evler ıvır zıvırla doluysa bizim ev de öyledir. yalnız bizim ev bu konuda biraz daha üstündür. günlük kullandığımız eşyalar bizim için ilginç sayılmaz, tanıdık, bildik eşyalardır işte, oysa çekmecelerimizde az yer kaplıyorlar. benim asıl değinmek istediğim evimizde bizimle yaşayıp giden bir sürü yabancı eşyanın oluşu. geçen seneye kadar varlığını farketmediğim ama sonradan benim için çok önemli bir hazine olmuş 5 ciltlik sosyalist kültür ansiklopedisi, fi tarihinden kalma çocuk eğitimi konulu dandik bir kitap, kimsenin nerden evimize geldiğini bilmediği absürd bir elbise, bilmemkimin düğün davetiyesi, saçma sapan broşürler... araştırıp incelediğinizde hepsinin bir geçmişi vardır ve hepsi bize çekici bir biçimde yabancıdır bu yüzden daha çok incelemek istersiniz ve vay be ben nerde yaşıyormuşum dersiniz. demek istediğim, daha güzel bir dünya. bunu ilk defa ezgi traktan duydum. bazen bir görüntü bile bunu hissettiriyor. manzaralı dere kenarları çoğu kez beni sıkar, doğayla iç içe parklardan da bahsetmiyorum. bazen gri bir apartman bile günlük yaşamdan ayrıksı durabiliyor ve o zaman diyorsun ki ben neden hep böyle hissetmiyorum kendimi, yoksa gözlerimi mi bağladılar? evet, ezgi trakla okul bahçesinde yürüyorduk, kilse kulesi okul duvarından görünüyordu akşamın karanlığında, barlardan gelen canlı müzik sesleriyle sanki beyoğlu'nda, lisenin bahçesinde değil de, başka bir yerdeymişiz gibiydi. bu hissi ezgi trak'a anlattım, o da: evet, sanki daha güzel bir dünya varmış gibi dedi. benim arkadaşlarım işte böyle akıllıdır.

Çarşamba, Haziran 15, 2005

savaş ay ve pink floyd

savaş ay'a kızacak hakkı nerden bulduğumu sormayın. yalnız bugün pink floydun şarkı sözlerinin en çeviri olduğu belli hallerini, konu kıtlığından olmalı, köşesine almış ve şu notu eklemiş:

Yukarıda The Wall albümünden apartılmış şarkıların Türkçesini yazdım size. Şaşırıp: ''Yine ne yazmış bu salak?'' diyeceğinize kalbinizi çalıştırıp nüfuz edin içine her sözcüğün.

gsl ve hanım kızların bozulması

Bugün 138 abilerleydim, hem de tek başına, devresinden tek insan olmadan. Bir abi boş su şişesini işaret ederek: İşte galatasaraylılığın insanı dönüştürdüğü şey, dedi. Tabi sen hariç, E.S. Sen beste yapıyorsun, aferin. Hem seneye Belçika'ya gideceksin. Ve tabi biraz inek sayılırsın. Annem arabada bir alt devrem olan ve annesini tanıdığı bir kızdan söz etti, kardeşim karnıyarık yapan, hanım bir kızmış ama okul onu serseri bir çocuk yapmış. Ya anne, dedim, işte böyle. Bozuluyor olabiliriz, bundan gurur duyan bir yanımız var. (Şovenist insanları da hiç sevmem.)

Salı, Haziran 14, 2005

oldukça garip bir buluşmaydı, okuyucu olmayan sevgili insanlar, belki sen onuray mete, buluşmanın kendi değil oluş şekli çok garipti. 135 Ozan Abi'yi gördüğümde normal bir gün geçiriyor olsaydım o ana dek, bu görüşme de oldukça sıradan geçerdi. fakat garipliklerin başladığı yere bakın. eski zavallı günlerime döndüğümün resmidir bu.

sabah dün otobüste beni seven çarşaflı kadın bugün bana seni çok sevdim ben arkandan dedi. ne güzel kızmışsın dedi. keşke herkes böyle düşünse teyze. kıkırdadım. fakat bu aptal düşsel ruh haline nasıl girdim ben? şimdi uzun uzun anlatacak değilim. önceleri şöyle diyordum: eski saf halime ne oldu? konuşurken, akranlarımla aramda onarılmaz bir uçurum hissederdim, onlar ayrı ben ayrıymışım gibi gelirdi, ölsem arayı kapatamayacakmışım gibi gelirdi. bu halime acır ve kendim için üzülürdüm, aynı sözcüklerle konuşamıyorduk bile. ve tabi böyle olunca evimde doğumgünü partisi düzenleyecek halim yoktu, çünkü eve içki sokamazdım ve doğru düzgün bir müzik setim de yoktu. fakat değiştim. ve konuşurken yavaş yavaş kendimi okul insanlarının sözcüsü gibi hissetmeye başladım. bu topluluk ruhunu içimde taşıdığımı görenler toplantılarda bana gitar falan çaldırmaya başladılar, ve böyle olunca da şımardım tabi. kuzenimin ortamcılık akan konuşmalarını kuzu masumluğuyla ve içten içe bir alaycılıkla dinleyen ben, günlüğüne dünkü sabahlamasını yazacak kadar yüzeysel oldu. ve son günlerde bunun için tasalanıyordum biraz da, artık ezik olmamanın verdiği bir suçluluktu bu. ah, çünkü insan ezik günlerinde düşünür ancak. öyle değil mi?

fakat bugün anladım ki, hala aramızda uçurumların olduğu zamanlar olabiliyor, ve hala kimseyi yatıya çağıracak kadar mutlu değilim henüz, aptal şeylerden aptal sonuçlar çıkarabiliyorum. bu da içimi rahatlattı, asla sosyal kuş olmak istemem çünkü.

saray helvası

Image hosted by Photobucket.com

çek ailem ve ben. en esmeri benim, yanımdaki Radka, küçük kız, Jana büyüğü. baba abye karşı, komünist rejimden kurtuldukları için sevinçliler. kızlar çok kibar, adımın anlamını (ezgi) egzotik buldular, ve giderken onlara sarılınca biraz afalladılar ama yine de sevgilerini hissettim, chartier de böyle diyor: C'est Europe.
biliyorum, Ezgi Yıldız ve Onuray Mete, buranın ratingini ölçen alet 0 okuyucun var dese de, siz beni okuyorsunuz.

Cuma, Haziran 10, 2005

masumiyet

bugün herkes beni seviyordu ve gerçekten sıkıcı bir durumdu bu. eminönü otobüsünde yanına oturduğum kadın bana liseye gidip gitmediğimi sordu, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle, taksim otobüsüne bindiğimde ise genç bir kadın "torbalarını tutayım mı canım?" dedi. pek sevimli bir görüntüm olduğunu sanmıyorum, niye böyle yaptılar anlamadım. okulda adını bilmediğim bir müzikoloğun söyleşisine katıldım, salondaki en genç çocuk olduğumdan olacak, sürekli anladım mı diye kontrol etti ve sevecen sevecen göz kırptı. onlar bana böyle iyi davrandıkça ben yapmacık bir sevimliliğe büründüm, anaçlıklarını boşa çıkarmamak için uğraştım. hiçbir zaman gülümsemediğim kadar masum ve şirin gülümsemeye çalıştım ve uysal uysal başımı da sallıyordum. allah beni davul etsin.

Pazar, Mayıs 29, 2005

yarın istanbul erkeğe, ertesi gün de kabataş'a gideceğiz, çünkü kabataş da bize geldi. oyunlarını kendileri yazmışlar, bana kalırsa saçma sapan bişeydi, oynayan bir kızla tuvalette karşılaştım. konuyu anlayıp anlamadığımı sordu ben de ''tüketim toplumunu mu eleştirdiniz?'' dedim, kız onayladı, ''yani, insanlar robotlaşmış, anlıyor musun?'' dedi, ben gülümsedim, çünkü ne gerek var, insanlar robotlaşmışmış, hah kıçımın kenarı, diye düşündüm, ama belli etmedim.

aslında iyice haddimi aştığımı düşünüyorum. kendi berbat oyunculuğuma baksam daha iyi. annemle babam bile yorum yapmaktan kaçındı