Pazartesi, Ekim 29, 2012

Şekerler,
 
Artık neden yazmadığımı soruyorsunuz. Sebebi şu: işe başladım. Bu zaman meselesi olduğu gibi aynı zamanda öğrencilik kadar ihtiyatsız davranmanın mümkün olmadığı bir dünyaya giriş yaptığımı sezdiğim için. Eskisi gibi aynı açıklıkta ve gizliliğe pek fazla dikkat etmeden yazabileceğimi ve günlük tutabileceğimi, biraz da stajyeri olduğum avukatlık mesleğinin doğası gereği, pek sanmıyorum. Belki anonim bir takım meslek mensuplarına özenip bu türden bloglar tutabilirim. Böyle yazılara ulaşmak isteyen kişiler bu yazıya yorum olarak kendi mail adreslerini veya bloglarını yazabilirler, ben de ilerde bu yazıları yazdığım bir blog olursa bu kişilere seve seve haber veririm. Ha bu demek değil ki bu bloga hiç yazmam. Belki buraya da yazarım.
 
Sevgiler!!
 
Dünyanın en önemli stayjer avukatlarından F. K.

Pazartesi, Mayıs 14, 2012

puşi davası

Bugün okuldan bir çocuk, 11 yıl 3 ay hapse mahkum oldu. Sabah kalktım, Çağlayan adliyesine gittim, basın açıklamasına katıldım, ama dersim vardı, ben de duruşmayı beklemeyeyim dedim. Derse girdim, derste bir karar incelendi. İşyerinde cinsel taciz. İşveren bundan sorumlu mudur? Tehlike sorumluluğu dolayısıyla sorumludur, evet. Peki, cinsel tacizi gören olmamış? Yargıtay demiş ki bir kadın boşu boşuna iffetini tehlikeye atacak bir beyanda bulunmaz. Peki, dedi hoca, bu bir ceza davası olsaydı, cevabımız değişecek miydi? Evet, dedik hepimiz, çünkü ikinci sınıftan beri ezberleye ezberleye bir hal olduğumuz şeyi söyledik, şüpheden sanık yararlanır. Ceza yargısında hakimde ve herkeste aksi kanaat oluşsaydı bile sanığın beraatine karar verilmesi gerekirdi. Dersten çıktım, yemeğe gittim, sonra arkadaşlara sorayım dedim Cihan Kırmızıgül davası ne olmuş. 11 yıl üç ay hapse mahkum olmuş. Dosyasında ise, basından ve dosyayı inceleyen hocalardan dinlediğim kadarıyla, avukatın mobese kayıtlarının incelenmesi talebinin reddedilmiş olması, gizli tanığın ifadesini değiştirmesi, yakalamayı gerçekleştiren polislerin sonradan eylemi gerçekleştiren kişi (bir süpermarkete molotof kokteyli atmak) Cihan mı değil mi emin olamadıklarını söylemeleri gibi çelişkiler mevcut. Delil? Bildiğim kadarıyla yok. Karara internetten ulaşamadım, en yakın zamanda okuyacağımı umuyorum, ama kararda da delil gösteren bir gerekçe bulunmadığını söyledi okuyan bir arkadaşım. Buna rağmen kararda, puşi geçiyormuş. Puşiye de el konulmuş. Kamuoyuna "puşi davası" olarak yansıyan bu davanın, hükmünde de puşi geçiyor yani. Bugün yapılan mitingde bunu vurgulamak istercesine haykırdı bir sürü insan: "Cihan özgür kalacak, yine puşi takacak" diye. Ne puşiymiş be. "Kesin bir şey yapmıştır, yoksa neden ceza alsın?" diyor bazıları. Evet, belki yapmıştır. Belki de örgüt üyesidir Cihan Kırmızıgül. Olmaz diye bir şey yok. (Gerçi sadece örgüte yardımdan dolayı mahkum edilmiş, örgüt üyesi olma suçundan beraat etmiş.) Ama ben Cihan'ın suçsuzluğundan bu kadar emin olamazken onlar nasıl suçluluğundan bu kadar emin olabiliyorlar onu anlamıyorum. Ne bir DNA izi, ne de kaydedilmiş bir görüntü var ortada. Ortada sadece Adıyaman'lı, minibüs beklerken yakalandığını söyleyen bir genç var. Bir tarafta "oh iyi olmuş"çular, diğer tarafta bu gencin mahkumiyetinden samimi bir üzüntü duyanlar. 22 yaşında bu kadar etki yaratmak, adeta kamuoyunu bölmek. O da 11 yılın bir mükafatı olsun, değil mi? Bence bu sadece hukuki bir olay değil, yani bunu "Karar hukuka aykırı mı değil mi? Karar yerinde mi değil mi?" diye tartışamayız. Kimsenin yaptığı politik eylemlerden, hak kullanımından, telefon konuşmasından, eleştirmekten, mizahtan, mitingden, yürüyüşten, ses çıkarmaktan korkmadığı bir dünyanın bir parçası, bütün özlem ve isteklerimiz. Bugün anında organize olup yürüyen bir sürü insanı görmek de açıkçası bu umudumu canlı tutmaya yetiyor da artıyor bile.

Cuma, Mart 23, 2012

Beni de al onu da şunu da bunu da al

http://video.cnnturk.com/2012/haber/3/23/cihan-icin-ozgurluk-yuruyusu

Bugün resmen yoldan geçerken tutuklanmış olan okul arkadaşımızı 2 yıl sonra tahliye ettiler ancak İstanbul Üniversitesi öğrencisi 90 doğumlu Deniz'in Adliye'nin bahçesinde tanıştığımız annesine "darısı sizin başınıza" demek çok tuhaftı. Şimdiden başıma böyle bir olay gelirse hangi örgüt üyesiyim diyeyim diye düşünmeye başladım. Devrimci Çıngıraklı Çok Fena Terörizm örgütündenim diyeceğim çok havalı. Tek suçu yolda yürümek dergi okumak staja başvurmak ve enn kötüsü!!!! demokratik haklarını kullanmak olan bütün akranlarımın bu suçlardan beraat etmeleri dileğiyle.

Perşembe, Mart 15, 2012

Salı, Şubat 28, 2012

Hızlı ve öfkeli

"Türk yargısı sadece yaramazlar için değil, hayatını kurallara göre yaşayan itaatkar insanlar için de tehlikelidir." Bunu bir hakim yazmış. Güncel Hukuk adlı dergideki bir yazısında. Merak etmeyin size bu yazıda yargımızın aksayan yanlarından bahsetmeyeceğim. Yargıda bir "hakim vasatı"ndan bahsediyordu bu güzide hakim. Adil olmayan geleneğin mahkeme salonunda yeniden üretilmesine sebep olan hakim vasatından.

Burdan varmak istediğim sonuç şu: dünyadaki en güç şey sevgilisiyle, karısıyla, veya başka bir kadınla "ya kızım git yaaaa, sorunlu musun yeaaa" gibi laflarla konuşan manyak bir "ERKEK"e cevap yetiştirmektir. Evet, hayatta en zor şey budur. Mesela ben geçen sene bir AYM üyesine bundan sonra anadille ilgili talepler karşısında ne yapacakları gibi abuk bir soruyu cesaretle sordum, tanımadığım insanlarla tanımadığım yerlere gittim ve valonca birkaç kelime dahi öğrendim ama "erkek vasatına" cevap yetiştiremem. Belki buralardan kaçacak cesareti bulurum, kendimi bir fanusa kapatacak koşulları dahi yaratırım ama günlük hayatta böyle bir ERKEKLE karşılaşırsam "çok haklısın kardeşim, kesinlikle çok haklısın" demekten başka bir şey yapamam.

Nasıl hakim vasatı tek tük olaylarla sınırlı kalamıyorsa, yargının tamamının elini kolunu bağlıyor, insan onurunu iki paralık ediyorsa, erkek vasatı da tüm toplumun elini kolunu bağlayan bir hastalıktır. Kadınlar! Böyle bir vasatla karşılaşırsanız onun dünyada tek olmadığını, bunun size özel gönderilmediğini düşünüp rahatlayınız.

Ama yine de günün birinde böyle bir hanzo kızkardeşimi, kız arkadaşımı filan üzerse onu babacığıma arattıracağım ve "Sen kimsin lan? Sen kimsin lağım faresi?" dedirteceğim. Sonuçta babamın da bir ağırlığı var.

Salı, Ocak 31, 2012

who the fuck are you? ritm sorunu

Haha, evet, yeni bir seks end dı siti konusuyla karşınızdayım. Beğenmiyorsanız çekiniz gidiniz. Özür dilerim biraz hassaslaştım da.

(Yazıma ilk olarak şöyle bir giriş yapmak istiyorum, eğer burayı okuyorsanız bana yeni şişman halimle ne giyeceğime dair öneride bulunan yorumlar yapabilirsiniz. Çünkü kısa şortunu ve eteğini artık giyme dedi arkadaşlarım. Çok şişmanladım yine. Bir de bence bu bir sorun değil, olmamalı!!)

Şimdi konuma geçiyorum. Konum bazı insanların ne kadar benmerkezci olduğu. Bunun da bir ritm sorununa yol açması. Şöyle düşünün. Bir erkek var. Herkese benzeyen biri. Yani ne yazık ki herkes daha doğrusu erkeklerin çoğu bu kişiyle aynı. Beraber yolda yürüyorsunuz. Onun adımları daha uzun ve hızlı, siz ise 70 kilosunuz ve kısa bacaklısınız. Sizin ondan tek istediğiniz biraz yavaşlaması ama angut yavaşlamıyor. Tüm dünyanın onun ihtiyaçları için, onun doğruları uyarınca yaratıldığını düşünen bu psikotik varlık, size dönüp "of çok sıkıldım" diyor. Çünkü bunlar sıkılgan yaratıklar. Sıkıldığını da belli etmekten sıkılmaz hiç.

Sizsiniz hep "doğaya" aykırı, boş işler kraliçesi, kendiyle küs. Beyefendi bütün sorunlarını halletmiş. Tek sorunu siz kalmışsınız.

Ulan salak, "doğa" dediğin ne yani ne? Doğa sen misin? Bensiz bir doğa düşünebiliyor musun? Mal.

Şimdi sevgili kozmopolitan okuru, sevgili kız kardeşim, ne yapacaksın biliyor musun? WHO THE FUCK ARE YOU? Diyeceksin. Çünkü sorun evet, biraz da sensin. İşin zor. Sonra seveceksin, kimseyle arana öfkeyi sokmayacaksın. Ama öfkelendiğinde, bunu da yok saymacaksın.

Evet, işte bu.

Salı, Ocak 17, 2012

Alışkanlıklar

Çok uzun süredir yazmadım. Bu süre içinde annemler geldi, Belçika'ya gittim. Bir sürü müze gezdim, "Bienvenue chez les chitis"yi izledim. Annemler giderken çok üzüldüm. Belçika'da Guy ve Kathe diye 2 kişiyle tanıştım. Yılbaşında antikapitalistlerin evine gittim, ancak ateşim vardı, sonra sınavlar başladı. Sınavlar pek iyi geçiyor diyemem.

Bu özetten sonra (ne işinize yarayacaksa artık) bu gece neden uyumayıp size bunları anlattığıma geleyim:

-Babamı özledim. Hem de çok. İnanılmaz özledim babamı.
-Arkadaşlarımı ve ailemi özledim.
-Rouen'dan ayrılacağım için tahmin edemeyeceğim kadar çok üzülüyorum. Hatta bu satırları yazarken gözlerim doluyor. O kadar insan tanıdım. Hepsini de çok yüzeysel tanıdım. Ama hepsini de sanırım çok sevdim. Yaşama biçimimi, kayıtsızlığı, serseriliği, Normandiya'nın bu güzel yerini çok sevmişim. Mesela Anne Laure. Mesela Meriem. Mesela Cezayirli komşularım. Bunları çok mu tanıdım? Hayır. Ama yarım kaldı ilişkimiz, işte bu üzücü bir şey. Bir yerden ayrılmak, bir alışkanlığı kesmek, birilerini bırakmak, bir daha görmemek. İşte bunlar gerçekten insanı üzüyor. Marcel Proust anneannesine demiş: "Sensiz yaşayamam." İşte ben de şu an bu durumdayım. Ayrılık bana inanılmaz adaletsiz geliyor. Sadece şimdi karşı karşıya kaldığım ayrılık değil. Bütün ayrılıklar. Marcel Proust'un anneannesi de tutup buna diyor ki "Oğlum bu kadar duygusal olma. Ben bugün varım yarın yokum." Marcel P. ne dese beğenirsiniz? "Valla büyükanne, ben alışkanlıkların insanıyım. Önce çok zor gelir, sonra alışırım." İşte sanırım o küçücük yaşında durumu özetlemiş Proust.

Ayrılık her zaman adaletsiz, isyan ettirici, başlarda yürek yakıcı. Bu her şey için böyle. Sonra ise insan alışıyor.

Bir de acaba gidince sınıfı geçebilecek ve okulu bitirebilecek miyim? Okul bitince ne olacak? Aman Allah'ım ne biçim konular? :) Bütün akşam ders çalışırken Billie Holiday'in solitude adlı şarkısını dinlerken (herhalde 350 kere çalmışımdır) bunları düşündüm. Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Ders çalışmayı keseli üç saat oldu, bu saatten beri yatakta dönüp durdum. Yarın kütüphaneye gitmem lazım.

Böyle değişim programları bağlanmadan sevmeyi bilen insanlar için. Ben de belki bağlanmadan seviyorumdur, ancak bende sınavlardan 2 saat önceki bilgileri kullanmaya yönelik kısa süreli hafıza ne kadar güçlüyse kısa süreli bağlanma da o kadar güçlü. Harry Potter filminde de ağlamıştım. (Burasını filmi izlemeyenler okumasın: Dumbledore öldüğünde) Şimdi de ağlıyorum. Ağlamamın sebebi tamamen kısa süreli bağlanmalar. Film boyunca Dumbledore'a nasıl bağlanıp alıştıysam Rouen'a da öyle alıştım. Sadece yaşadıklarıma değil, yaşayıp da uzatamadıklarıma da üzülüyorum. Üniversiteye ilk başladığımda aşk anlayışım şuydu: bir insanla zamanının tümünü geçirmek, ondan hiç kopmamak, ondan hiç ayrılmamak, onu bir alışkanlığa çevirmek. Şimdi ise tam tersi, izlenimler ne kadar fluysa o kadar güçlü oluyorlar. Yarım kalan aşklar hiç ölmüyor. Ben Rouen'a aşığım çünkü onun sadece bir bölümünü ele geçirebildim. Ve alıştığım hiçbir şey henüz bana bıkkınlık vermedi.


Öte yandan İstanbul'un en iyi yanı ordaki insanlar. Ancak tehlikeli bir yanı da var İstanbul'un: beni yeniden tembel, kararsız bir insana çevirmesi. Yani kendi huylarımın beni yenmesinden korkuyorum. Aslında o tembellik vs dediğim şeyler sadece sınav dönemlerinde ortaya çıkıyor. Burda da ortaya çıktılar. Sınav dönemleri dışında her an Beyonce ile dans etmeye hazırım.


Neyse, her şey olacağına varır. Hayat o kadar da korkutucu bir şey değil aslında.

Cumartesi, Aralık 10, 2011

bugün öğrendiklerim

1. Bir kadın hayır dediğinde, onun adı hayır'dır:

Bunun birçok karmaşık sebebi olabilir. Yani insan ille herkesle yatmak mı isteyecek? Hayır. Hayır demenin zevki kadar güzel bir şey yok. Hayır. Ve bunu kibar kibar, yavaş yavaş, hızlı hızlı söylebilirsiniz: hayır. Hayır. Hayır. Hayır.

Ve sonra isterseniz şu sebepleri sıralayın:

-Başka birine aşığım.
-3 gündür duş almadım.
-Kafamda sana söyleyemeyeceğim kadar özel bir şey var, sana söyleyemiyorum.
-Konsantre olamıyorum.

Ve asıl sebebi sakın ola söylemeyin:

-Senden hoşlanmıyorum.

İşte o zaman insanlığın karanlık, öfkeli yanını göreceksiniz. Plastik bardağınıza daha çok votka koyacak, gözünüzün içine ucuz ucuz bakıp daha çok "çok güzelsin" diyecek. Oysa ki biliyorsunuz ki normal bir insansınız. Güzel veya çirkin değilsiniz. Oyunbozansınız. Bu gece yalnız kalmak istiyorsunuz. Ve içinizden bir şey diyor ki, özgürce hayır diyen özgürce evet de der. Kendinden emin bir hayır veya kendinden emin bir evet, dünyanın en müthiş şeyidir. İçiniz kaynarken hayır demek ne kadar yazıksa, içiniz sopsoğukken evet demek de o kadar yazıktır.

Ve bir insan hayır dediğinde onun adı hayır'dır.

2- Radikal solcularla takılma sebeplerim:

Bugün yine antikapitalistlerleydim, aptal erasmuslların yanına gitmeden önce (Erasmuslar bence çok aptal, birkaç tanesi hariç.) Artık daha iyi hissediyorum kendimi antikapitalistlerin yanında. Bir tanesiyle epey konuştum. Ona radikal solcularla takılma sebeplerimi anlattım:

"Sınıflar arasındaki kesin sınırlar ortadan kalktı ya, ben de kendimi işçi sınıfıyla asla bir tutmazdım. Mezuniyetim yaklaşmadan önce sömürüleceğimi düşünmüyordum bile. Irkçılığa maruz kalmayacağımı düşünüyordum, ben beyazdım, ırkçılık siyahlar içindi. Okuyan bir kızdım, patriyarkanın şanssız kadınlar için olduğunu düşünüyordum. Bana tüketim konusunda verilen azıcık konfor hayal dünyasında yaşatıyordu beni. İlk düşüncemi mezuniyet çürüttü. Avukatlar da gayet sömürülebilirdi. Dünyanın en apolitik insanı doktor annem mitinge katılmıştı. Okul arkadaşım Cihan Kırmızıgül 2 yıldır içerdeydi. Konforum çok kırılgan temeller üzerindeydi. Asıl kapitalist ben değildim. Kendimi bir bok sanmıştım. Ben de Kunta Kinteydim :P

Çok da beyaz olmadığımı anlamam için, 2 hafta Almanya'ya, 3 ay Fransa'ya gitmem yetti.

Patriyarka'nın bana dokunmadığı fikrine ise şimdi kıçımla gülüyorum.

Bu yüzden işte, radikal solun beni de ilgilendirdiğine karar verdim. Ve onlarla takılmaya başladım."

Cuma, Aralık 09, 2011

Yorumlar

Bakın, yorum yapılmı önceki yazılarıma. Cevap verecektim ama hep internetime bir şey oldu ve veremedim ama yorumların hepisnden çok memnunum. Çok tatlı yorumlardı. Blogumu okumasını istediklerimin hepsi okuyor, ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı, anlıyor musunuz? Teyzecim, biliyuorum, sen de blogumu okuyorsun. Ve seni de çok ama çok seviyorum. Senin gibi bir teyzem olduğu için çok mutluyum. Ve sen evine arkdasşı gelecek olan insan, inşallah iyi geçmiştir canım. Sen de bedrosyan, çok tatlısın.

Hepinize iyi geceler dilerim... :))))))))))))))))))))))))))))))))!!!!!!!!!!!!!!!

Salı, Kasım 29, 2011

sağlıksız, tuhaf yanlarımı bırakmaya çalıştıkça böyle insanlarla karşılaşıyorum. sanki deliler alemi "hayıır, bizi öylece bırakıp gidemezsin!!" der gibi. huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar bana muhtaçmış gibi geliyor. herhalde kendimi dev aynasında gördüğümden. veya onlarda eski-öz kendimden bir şeyler bulduğumdan.

örneğin geçen sene gezi parkında çay bahçesinde otururken yanıma kendini eski bir tiyatrocu olarak tanıtan (yalan da söylemiyordu) çok şirin, çok yaşlı, kibar bir adamcağız geldi. o kadar duygulu ve tatlıydı ki onu gördükçe içim acıyordu. sonuç olarak baş harflerimden oluşan bir akrostiş yazdı, bana her hafta 50 lira karşılığında seks teklif etti ve kabul etmeyince ağladı. eve gidip uzun uzun yıkandım, kendimi bir çocuk tarafından taciz edilmiş gibi hissediyordum.

buraya geldiğimde amélie nothomb'un "les catallinaires" diye bir kitabını okumuştum. güzel ve gözden ırak bir kır evinde son yıllarını başbaşa geçirmeye karar vermiş yaşlı bir çiftin hikayesiydi. bir gün gayet soğuk, nemrut, sıkıcı, aşırı derecede de kaba bir adam olan, hiç konuşmayan komşuları doktor palamede bunların kapısını çalar, tam 2 saat oturur, kalkar gider. derler ki herhalde hoşgeldin ziyaretine geldi bizi. ama ertesi gün yine gelir, ertesi gün yine gelir, hastalık filan dinlemez yine gelir, tam 2 saat kalkmak bilmez. bu tuhaf durum yaşlı çiftin çocukları gibi sevdikleri ve inzialarında tek görmek istedikleri kişi olan öğrencileri claire'i de onlardan uzaklaştırır. çünkü claire, böyle iğrenç bir adamın arkadaşlıklarından hoşlandıklarına göre bu çiftin de artık bunamış olduğunu düşünmüştür. gitgide yaşamlarındaki en büyük sorun haline gelir. ancak erkek, sadece kibarlığından ve iyi eğitimden dolayı kapıyı açmamazlık edemez. en sonunda palamede'in yaşamda hiçbir şeyden zevk alamayan biri olduğu ortaya çıkar.

bunları niçin dedim? belki de abarttığım için. geçen gün bir fransız çocukla tanıştım. çocuk tanışır tanışmaz "ailemin evine gel (epey turistik bir yerde oturuyorlar), annemle babamla tanış, yabancıları çok severler, seni gezdireyim" dedi. ben de çok şaşırarak ve sevinerek kabul ettim. o da bunu her yabancı öğrenci için yaptığını söyledi. ertesi gün yine buluştuğumuzda, çocuğun deli olduğuna kanaat getirdim. çünkü insanı inanılmaz bir baskı altında tutuyordu. iki dakikada bir "ama geleceksin değil mi? bahane kabul etmem!!" diyordu. akşam zorla bulunduğum yere geldi ve üstelik orayı beğenmedi ve sürekli bir şeyler empoze etmeye çalıştı. ben başka insanlarla konuşmaya çalışıyordum, çünkü sürekli kulağıma bir şeyler söylüyordu. sonradan öğrendim ki konuşmaya çalıştığım insanlara "o benimle beraber, gidin" filan demiş. "aramızdaki arkadaşlık yıllar boyu sürsün, ben türkiye'ye geleyim, efes'e gidelim" bu cümleyi 15 kere tekrar etti. sonuç olarak o gece ailesinin evine gitmemeye karar verdim. çünkü yaptığı iyiliklerle övünüyordu ve ben oraya gitsem, muhtemelen ona borçlu olduğumu düşünerek benden daha fazla şey isteyecek. (sonra yarım saatte bir arayıp "seninle konuşmam gereken şeyler var" dedi.)

şimdi benim sorunum ailesinin evine gitmek istemediğimi nasıl söyleceğimde. aslında her şeyi açık açık söylemeye karar vermiştim ki, şu rüyayı gördüm. rüyalarım bana işkence etmeyi sever de:

buradaki en yakın faslı kız arkadaşım gelmiş. "ezgi, senden artık hiç hoşlanmıyorum. seninle arkadaş olmamız mümkün değil. çünkü sen çok ama çok beceriksizsin ve para konusunda küçük hesapların var. soğudum ben senden" diyor.

bu duygu bana hiç yabancı değildi. yıllar yılı kız arkadaşlarıma yaranmaya çalışmış, fazla üzerlerine düşerek onları bıktırmışım. kız arkadaşların sıkılganlığını, uçarılıklarını benden iyi kim bilebilirdi? ama şimdi idare eder gibiydim, kalbimde fırtınalı heyecanlar yoktu artık. biliyordum az çok insanların neyi sevip neyi sevmediğini.

ama bu rüya, "kimseyi incitme çünkü bir gün sana döner, seni de üzerler" işareti miydi? neydi?

Cumartesi, Kasım 19, 2011

politika, aşk, teoman

huhu, ne biçim bir başlık oldu.

bugün antikapitalist partinin arjantin'le ilgili formasyonuna gittim. dediler: "sen neden burdasın?" dedim: "ben hiç politik bir insan değilim, bundan suçluluk duyuyorum" dediler: "markizm ahlaka dayalı bir şey değildir". sonuçta neden orda olduğumu anlamadılar.

sonra bir partiye gittim. yeni bir çocuktan hoşlanıyorum. bana azıcık karşılık verir gibi oldu, sonra gitti, uçtu. ben de benden karşılık bekleyenlerle konuştum. onlara o çocuğu anlattım.

http://www.youtube.com/watch?v=oD5sSe-rGWA&ob=av2e

işte teoman'ın en sevdiğim şarkısı. çok seviyorum bu şarkıyı. içim üşüyor bu şarkıyı dinlerken.

bir arkadaşıma bir şarkı yazmış yollamıştım, sonra çok üzüldüm çünkü o şarkı ona umutsuzluk veriyordu, oysa ben ona umut vermek istemiştim, kesinlikle ukalalık yapmak istememiştim...

bazen aynen şöyle hissediyorum:

bana yoksun, biliyorum, usul usul eriyorum,
kararıyor gözlerim hep, yorgunum

evet teoman ne kadar haklı. gelip benimle öyle konuşan insanlar var, asla beğendiğim çocuklardan karşılık göremiyorum, hep beğenmediklerimden karşılık görüyorum, onlar da sanırım benimle çirkinim diye konuşuyorlar, hani kolayca tavlanır diye ve çok üzülüyorum.

Salı, Kasım 15, 2011

Cumartesi, Kasım 12, 2011

bugün alman bir grubun konserine gittim, adı thursday's rhytm and beat organisation. çok güzel bir gruptu, myspace sayfası da var. bugün 1. dünya savaşı ateşkes günü olduğundan biri bağırdı bunlara "biz kazandık ama" diye. solist de "vous avez sarkozy, nous avons merkel. je ne sais pas qui a gagné" (sizde sarkozy var, bizde merkel. bilmem artık kim kazandı) dedi. çok komik oldu bence yani.

Cuma, Kasım 11, 2011

aşklar meşkler

tam karşımda benden hoşlanan biri oturuyor. bunu böyle söylüyorum çünkü birincisi böyle bir şey hiç başıma gelmemişti dolayısıyla azıcık hava atayım dedim ikincisi bu aşk olayı daha önce kendim hakkında hiç fark etmediğim şeyleri fark etmemi sağladı.

bu çocuk çelimsiz, beyaz tenli, esmer. habire kısa boylu, ispanyol bir kızla dolaşıyor. birkaç kere odama gelip bana gitar çaldırdı, sonra da gitmemek için ısrar etti. çok kibar olmasına rağmen çok can sıkıcı. uyumam gerekse ve yüzonbin kere bunu ima etsem, hatta açık açık söylesem de gitmek istemiyor. bahsettiği şeyler: müzik, resim, bunların kendisine hissettirdikleri. burcunu sordum balık dedi. bir kere yüzüne baktım, acaba olur mu diye, ama imkanı yok. çünkü aşırı derecede anneanneme benziyor. gözlerinin etrafındaki çizgiler, iç çekişi, konuşması... en kötüsü de aslında biraz da bana benzemesi.

neden? acaba yıllarca ben de sevdiğim kişilere böyle mi davrandım? acaba ben de gerçekten fiziksel olarak hoşuna gitmediğim insanların peşinden koşup onları daha da mı bıktırdım? eğer böyle yaptıysam ve beni okuyorlarsa, hepsinden özür dilerim.

bugün ormanda yürüyüş yapalım dedi, kabul ettim. biraz yürüdük, o zaman ona olan tiksintim geçti, sonra koridora geldik, yine ayrılıp odasına gitmemeye başladı, ben de yine zalim olmak zorunda kaldım. işin garibi tiksindiğim halde aslında onu sevmem, çünkü iyi bir çocuk. acaba benim hakkımda da sevdiklerim bu şekilde çelişkili duygular içine girmişler miydi?

en kötüsü, bu aşk olayı kendime güvenimi artıracağına azalttı. çünkü en beğenmediğim erkekler gelip beni beğeniyor. beğendiklerim hiç beğenmiyor. bu da demektir ki ancak beğenmediklerimi etkileyebiliyorum...

Pazartesi, Ekim 31, 2011

kilise deneyimi, amsterdam yolculuğu ve belçika'da aile ziyareti

Şu macar "inancım çok önemli" derken aslında önemli bir şey söylüyormuş. geçen hafta peşlerine takılıp evanjelist kiliseye gittim. papazın mütevaziliği, ayinin içtenliği hoşuma gitse de bir şeyler beni korkutmadı diyemem. dindarlıktan zaten biraz korkan biriyimdir. müslüman, "progay" ve "yeni antikapitalist parti"yi destekleyen bir insanım şimdi ben. yani olmaya çalıştığım insan o. o yüzden hafif alakasız kaçtım açıkçası evanjelist kilisede. aman neyse. vaazın konusu "acı çekmek"ti. papaz tanrıyı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin insanı farklı kıldığını, bu farklılığın da acı verdiğini, zaman zaman bir hristiyanın kendine "bu acıları çekmem normal değil" dese de, bu acıların güzel acılar olduğunu söyledi. bu söylemin güzel bir yanı olsa da, farklılığa bu kadar vurgu yapması, "biz farklı yaşıyoruz" diyerek inananlar ve inanmayanlar arasındaki farkı çok yoğun vurgulaması açıkçası her zındık gibi, hoşuma gitmedi. şaka şaka tövbe tövbe.

ayinden sonra duyurular bölümüne geçildi. papaz dedi, broşürleri kim dağıtacak? bir baktım bizim macar ayağa kalktı. papaz "ah, yine sen! kardeşlerim, size ta macaristan'dan gelen kardeşimizi takdim edeyim. kendisi yöremizi hiç tanımasa da kaç haftadır broşür dağıtıyor" dedi. macar da gömleğiyle kazağıyla pek yakışıklıydı. ışıl ışıl gülüyordu. vaaz sırasında yüzünü ellerinin arasına almış ve çok duygulanmıştı. ben de ona kaçamak bakışlar atmış ve ben de duygulanmıştım, elbette çok farklı bir duygulanma idi benimki.

sonra gençler ve papaz, hep beraber yemek yedik. kendimi tanıttım. macar bana okumam için incil temin etti. ben zaten eski ahitin bir bölümünü okumuştum, ama utanarak söylüyorum ki gerisini okumamıştım. aslında fransızca tercümesi o kadar kolay ve güzel ki insan sıkılmadan okuyor.

haftasonu aniden karar verip pazartesi akşamı lille'e gizem diye bir arkadaşımın yanına gittim. o, onun iki arkadaşı laura ve nora, bir de ben amsterdam'a gittik. böylece cepleri boşaltmış oldum, şimdi neyle geçineceğim o da bir dert. yine de çok güzel bir şehir. müzeler pahalı ama çok güzel. red light district denen fuhuş semti, seks ve esrar dükkanları, kanallar ve bisikletler vardı. güzel bir yerdi, ben beğendim.

dönerken doris'e gittim. çok tuhaf, nostaljik bir duyguydu. benoit'nın çocuklarını gördüm. adları david ve hugo. biri üç yaşında, diğeri sekiz aylık. david o kadar tatlı ki. bu çocuklar melez, babaları belçikalı, anneleri burkina fasolu. melez bebekler çok tatlı oluyor. david ile epey oynadık. sonra doris'in annesi ve babasıyla yemeğe gittik. onlara opa ve oma diyorlar, annesi alman çünkü. babası flaman aslında, ama artık frankofonlaşmış. bu ikisi ikinci dünya savaşından sonra tanışmışlar. doris'in babası askermiş, galip tarafın askerleri alman ailelerin evinde kalıyormuş o zaman. babası da evin kızına aşık olmuş, almış belçika'ya getirmiş. işte böyle bir aşk hikayesi. ama oma epey kötüleşmişti. daha ben ordayken hafızasında sorunlar vardı, şimdi iyice kötüleşmişti. beni tanıdı mı tanımadı mı anlamadım. güzel bir gezi oldu.

Cumartesi, Ekim 15, 2011

ünlüler yarışıyor, sivilizeyşınlar çatışıyor :P

bugün rouen'a geleli 1 ay oldu. sabah derse gittim, milletlerarası özel hukuk, yine hiçbir şey anlamadım bence hocada bir sorun var çünkü diğer herkesi hç sorunsuz anlıyorum ve çok da güzel not alıyorum. hatta hoşlandığım gibi olan macar çocuk bana bakıp şaşırıyor not alırken. bugün dersten sonra onunla alışveriş merkezine "ben de geleyim mi?" dedim ama kibar ama ÇOK mesafeli haliyle (bu millete mensup erkeklerde insana kendini tacizci gibi hissettiren bir mesafe, katı bir mahrem alan sınırı var veya ben çok iticiyim) evet dediği için vazgeçtim. sonra aslı ve osman ile buluşup mc donalds'a gittik, sonra da nouveau partis anticapitaliste diye bir partinin (yeni antikapitalist parti) düzenlediği film gösterimine gittik. filmin adı little big man. çok güzel bir filmdi. kızılderili soykırımı sırasında bir "savaş"ı anlatıyor, beyazların sözleşmelere sadık kalmamalarını, verilen toprakları basmaları (sonradan orada altın bulunmuş) filmden sonra bir tartışma oldu. sanırım rouen'da en sevdiğim insanlar şu anda bu partinin mensupları. film 1970 yapımı imiş ve vietnam'a göndermelerle dolu imiş, ben anlamamıştım. özelliği kızılderili kültürünü ve toplumunu mal gibi yüceltip bütün kızılderilileri saf ve iyi kalpli melaikeler olarak tanıtmaması. bir batılı yönetmen veya sanatçı böyle yapınca iğrenç oluyor. çünkü western film ile aynı mantık üzerine kurulu. haçlı seferlerinden beri olan, bush'un geri getirdiği "adil savaş" "kötüye karşı haklı savaş" "kafirlere karşı savaş" bu sefer tersine dönüp "ama onlar kötü değil çook iyileer yazıık" oluyor. film kızılderili toplumunu olduğu gibi gösteriyordu. ikinci şey ise iğneyi kendine batırmakla alakalı tabi. npa mensuplarını o bakımdan çok sevdim. "şiddete dayanmayan, geçmişinde şiddet ve sömürgecilik olmayan kapitalist toplum yoktur" diyorlardı. haftaya da 17 Ekim 1961 Paris katliamı hakkında bir film gösterecekler. dediklerine göre Paris'te de anmak için bir yürüyüş yapılacakmış, 50 sene önce yürünen yol yürünmek isteniyormuş. ancak valiliğin çok yakınından geçileceği için gösteri yasaklanmış, yine de yapılacakmış. taksimde 1 mayıs gibi bir durum meydana gelmiş yani.

sonra maison de l'universite diye bir yerde parti yapmışlar, ona gittik. orda cezayirli "kabil" komşularımı gördüm. türkçe gibi söylersem murat, lilia, amara, sara, ibuş. bu insanları çok seviyorum çünkü yanlarında kendimi çok rahat hissediyorum, tıpkı sevgiye aç bir çocuk gibi. çünkü sıcaklar. veya değillerdir de ben sıcak buluyorumdur çünkü tarzlarımız benziyor. ben her an bir şeyler anlatmayı seven, heyecanlı, kendi utangaç olsa da gözleri konuşan insanları severim. kültür, adet, görenek meselesi bu belki de. çünkü ben de her zaman böyle değilim. bunlar "kabil", murat kafasına cop yemiş, bana gösterdi. dilleri, alfabeleri farklı. "bizim kürtlerle durumumuz aynı" diyorlar. ibuş da bana "idir" diye bir şarkıcıyı dinletti. souad massi'yi zaten biliyordum, onu da dinledim.

bir de kıvaç tatlıtuğ galiba yurtdışında türkiyemizi temsil eden insan:) tanıştığım herkes türkiye'yi dizilerden tanıyoruz dedi. kıvaç tatlıtuğ'a muahammed diyorlarmış arap ülkelerinde, isimleri değiştiriyorlarmış dizilerde.

macar'ın babası cezayir'de çalışmış, mühendis olarak. tam da terörizm döneminde gitmiş oraya. muhtemelen çok kötü zamanlar geçirmiştir tabi. cezayirli buna bir şey sordu: "baban sana cezayir hakkında ne dedi?" dedi. bu hemen düşündü, kibar olmaya çalışan bir sesle "tabi çok farklı bir kültür" dedi. o anda onu dövesim geldi. baban oraya en karışık zamanda gitmişse bunun kültürle ne alakası var? ama hala macar'dan hoşlanmaktan vazgeçemiyorum çünkü bana geçmişimi hatırlatıyor (merak edenler 2005 2006 arasında adam adlı genç adam hakkında yazdıklarıma bakabilir, o da aynı ulustandı ve baş harfleri de benzeşiyor, o halde buna ikinci A vak'ası diyebiliriz) ve ÇOK yakışıklı. sapsarı, sağlıklı, salakça bir yakışıklılığı var. hele e'leri kadar açık söylüyor ki çok sevimli oluyor. sevimli olduğu için sevilen, sonra da bundan memnun olmayan insanlar vardır ya, bu da öyle bir şey.

macar'ın bana söylediği en kişisel şey "inancım benim için çok önemlidir" kendi kendimi davet ettirdiğim odası çok düzenli, her pazar kiliseye gidiyor. bana söylediği ikinci en kişisel şey "yemek yapmayı çok seviyorum" bu çocuk açıkçası biraz mal sanki çünkü gerçekten de hiçbir şey söylemiyor ama şunu anladım ki bir insan yakışıklı olunca bunun da pek bir önemi yok, hayat işte böyle acımasız. belki de benden hoşlanmadığı için bir şey söylemiyor, bilemeyiz. evet, hayat gerçekten acımasız.

kısacası kendimi biraz yapışkan, ısrarcı, ezik hissediyorum macarla iken. ancak komşularımlayken değil. daha bu gece murat "ezgi est ma voisine adorée" (ezgi benimçok sevgili komşum) dedi. ben de onlara elmalı krep yapıp götürdüm. hayatımın hala sevmek ve sevilmek üzerine kurulu olması çok acı. ve 6 yıldır macarlara karşı taktik geliştirememişim.

Perşembe, Ekim 13, 2011

bir erkek taklidi



burada 110 kiloluk göbekli gıdılı bir erkek taklidi yapıyorum.


yoo hayır şişmanlamadım! gerçekte bu kadar şişman değilim! alttan çektim diye öyle oldu. yani şişmanım zaten ama o kadar da değil.

Salı, Eylül 27, 2011

aşağıdaki şarkıyı bu yaz yazmıştım, tramva sonrası stres bozukluğu çeken kişi demiştim ya, onunla ilgili. çok feci bir şey yaşamış biri bunu unutamaz, işte öncelikle uykusuzlukla savaşmalıymış, ilk adım uyumakmış. bununla ilgili bir şarkı.



şimdi gelelim fasülyenin faydalarına. gördüğünüz gibi esprileri patlatıyorum demek ki keyfim yerinde. faslılar olayından sonra 2 günlük bunalıma girmiştim. e'nin facebook profiline giriyor, onun mutlu pozlarına üzülüyordum. birden herkese bakış açım değişmişti. örnek vermek gerekirse, şişmanlığım gözüme batar olmuştu. bu yaz annem az dememişti "ezgi çok şimanladın" ben de hep "ne alakası var yaa?" diyordum. şimdi görüyordum ne alakası var. kendime diyordum ki: "kızım bu fransızlar şekilci bir toplum, şu rouen'lı kızların alıma çalımına bak. bak bir bakalım senin gibi şişman olan var mı. yabancılar desen hepsi öğrenci. yabancı öğrenciler hatta daha da şekilcidir."



bu düşünceler içinde debelenirken ve bir partiye daha gitmek bana işkence gibi gelirken trende tanıştığım christoff adlı adam telefon etti. 50 yaş civarlarındaki bu adam işi gereği habire gidip geldiği için o da rouen'da yabancı sayılırdı, dedi gel rouen'da "prendre un verre" yapalım. ben de gittim, 50 yaşında biriyle ne konuşulursa onu konuştum. bu bana bir yandan iyi geldi, bir yandan kötü. iyi geldi çünkü çok iyi bir adamdı ve aslında onunla konuşmaktan zevk alıyordum. kötü geldi çünkü o gece şehirde kocaman bir suare vardı ve şehir öğrenci doluydu. yaşıtlarımdansa tutup christoff ile konuşuyordum, bunu sosyal bir başarı olarak görmüyordum, kendimi hala sosyal bir fiyasko sayıyordum.



o haftasonu dedim ki bari öhöm, paris'e gideyim. master yapan bir sürü arkadaşım var orda, hem de yakın sayılır. böylece gittim. tahmin ettiğim gibi, hem büyük şehir, hem de arkadaşlarım havamı değiştirdiler. işte sonra gelince de bir sürü başka öğrenci olduğunu gördüm. hayat o ikisinden ibaret değildi. ama sonra ne oldu, bir de baktım facebook'ta x'ten bir mesaj: "ezgi'ciğim! görüşmeyeli çok oldu! nerelerdesin?" minvalinden. artık umursamadığım anda gelen bu mesaj içimde demet akalın havaları estirdi. bir de bir şüphe: ulan acaba ben mi yanlış anlamıştım? bu çocuklar bana ama hakikaten öyle davranmışlardı?



tam da yeni arkadaşlarımla eğlenceden geldiğim vakit, bu sefer e'nin mesajını gördüm. işte yok efendim ezgi'ciğim nasılsın, görüşmeyeli çok oldu, nerelere kayboldun vs. ulan dedim ne oluyoruz teker teker gelin hehe. ben de işte böyle "paris'teydim ondandır haha" gibi bir cevap yazdım. o da bana "seninle konuşmak istiyordum" dedi. anlam veremedim ama heyecanlandım. bu kadar olurdu yani! ama şimdi de onları konuşmaya değer bulup bulmadığımı bilmiyordum, birdenbire onları beğenmemeye başlamıştım.





Perşembe, Eylül 22, 2011

ne yazık ki hüsran, gözyaşı dolu

hayatımda gittiğim en acıklı partilerden birinden geliyorum. çünkü demiştim ya faslıların bir parçası oldum diye, artık değilim ve nedenini bilmiyorum gerçekten. şimdi bu grupta çok tatlı kızlar vardı ama ben özellikle iki çocukla daha yakındım. geleli bir hafta oldu ve bir haftadır her akşam onlarlaydım. onlar benim ilk arkadaşlarımdı ve minnet doluydum onlara karşı. ama bugün bir tane parti vardı, dün e.'yi konuşurken duydum ve herkesi davet etti, bana da "sana haber veririm kesin" dedi, bunu da son derece doğal bir şekilde söylemişti. sonra o akşam bana şarap koymuştu ve babacan babacan saçımı okşamıştı, ben komik bir şey söyleyince. meksikalı kız gidip biz odalarımıza dağılınca odama gelip beni yeniden çağırmştı "ezgi gel a.lara gidiyoruz" diye. beni habire bir yerlere çağırıyorlardı. ben de onlara kebap ısmarlıyordum. hatta bu sabah ayıp olmasın hep onlardan otlanıyorum diye marketten votka ve şarap almıştım.

ama bugün bana haber vermediler ve internetten partinin yerini sorduğumda kuru kuru yerini söylediler. ben de ne yaptım oraya yalnız gittim. onları gördüğümde x. bana "ah! you again?" dedi. düşünebiliyor musunuz, "you again?" diye sordu. karşılarında iki türk kız vardı ve onlara flörtöz gülücükler atıyorlardı. atsınlar bana ne, engelleyecek değilim ya, sanki engellemeye gelmişim oraya. sırıtarak azıcık kalayım yanlarında istedim ama bana habire laf soktular. sonra ben de elim mahkum ordan ayrıldım ve taylandlı sıkıcı bir grupla konuşmaya başladım ki onlar beni istemiyorlardı, bu belliydi. genelde çekici olduğumu düşünürüm ama galiba bende çok itici bir yan var ve insanlar kaçıyor. sonra ben de gittim sarhoşla konuşmaya başladım ki sarhoş bile benden sıkıldı.

neredeyse ağlayacağım, inşallah ikisi de ölür. ben onlara ne yaptım da bana bunu layık görüyorlar?

yurttaki afrikalılar çok daha iyi yürekli, benim için artık kuzey afrika dönemi kapanmıştır, siyah afrika dönemi açılmıştır, çünkü onlar ne zaman görsem bana iyi davrandılar.

Çarşamba, Eylül 21, 2011

erasmus ve sinem kobal

farklı bir ülkeye 5 aylığına okumaya gelmenin en kötü yanı yüzeysel arkadaşlıklar kurmaya giden minik adımlar. hep başlangıç noktasından başlayan asla bir adım öteye gidemeyen ve neredeyse acı veren bir yüzeyselliği taşıyan arkadaşlık kırıntıları.

şimdi ben tanımadığım adama ne diyeyim? how do you say this in spanish? oo yeah, fiesta. gerçekten konuşacak konu bulamıyorum ve acı çekiyorum. her gün içmek istiyorum. odamda kaldığım geceler bana batıyor. dün de bununla ilgili bir rüya gördüm:

rüyamda sinem kobal'la çok çok uzaktan tanışıyormuşuz. hiç ortak yanımız yok ve konuşacak konu bulamıyoruz. sinem kobal çok havalı ve "prezantable", makyajı, kıyafeti tam. ben her zamanki halimdeyim, paçoz giysilerim, kambur duruşum, yüzümde yapmacık bir sırıtış. sinem kobal ile bir şov programına çıkacağız. konu sinem kobal. ben ona dans ederken eşlik edecek ve onun reklamını yapmasına yardım edecekmişim.

derken müzik başlıyor. sinem kobal mini elbisesiyle minik adımlarla zarif zarif dans ediyor. ful makjaylı. benim nedense üsütümde kirli bir pijama üstü ve pazen uzun etek var, başımda bir havlu var, yüzüm hiç yıkanmamış gibi. ve deli gibi dans ediyorum. çok komiğim. absürd hareketlerlerle komik bir dans yapıyorum. derken bütün kameralar beni çekmeye başlıyor ve bütün seyirciler bana gülüyor ve sinem kobal bu işe çok bozuluyor. çünkü kameranın çekmesi gerken kişi kendisi. birden yanıma yaklaşıp "sağol yani ezgi, sağol, kariyerimin içine ettin" diye fısıldıyor. benimse amacım bu değil. ben sadece kamera beni çekince ne yapacağımı şaşırmışım ve kıyafetimden utanıp işi şakaya vurmuşum. "ya pardon kusura bakma" diyorum ve kenarda sinem kobal'ı alkışlamaya başlıyorum. sinem kobal topuklu ayakkabıları ve minik adımlarıyla dansını tamamlıyor.

sonra ikimiz çıkıyoruz, ben de üstümdeki iğrenç sabahlığı çıkarıyorum, meğerse onun içinde güzel bir kazak ve etek varmış. sinem kobal'la yürüyoruz gecenin serinliğinde. kaldırıma oturuyoruz, sinem kobal bir şişe şarap açıyor, içiyoruz. bana içini döküyor:

"ya ben erkek arkadaşımdan çok sıkıldım ama ne yaparsın bana sahip çıkıyor ve en önemlisi parası var." diyor (bu arada rüyamda gerçek sevgilisi aklıma gelmedi) "ama tekirdağ'da bir çocuk var ona hastayım sevgilim uzakta zaten şimdi onu eve atıcam" diyor ve ben şok oluyorum. sinem kobal diyor ki: "ne yapalım yani ten uyumu var aramızda müthiş bir cinsel çekim var onunla sadece sevişmek istiyorum o tekirdağlı çocukla. sevgilimden ayrılmak istemiyorum." diyor. sonra bir torba kırık ilaç çıkarıyor. "al minoset iç, iyi kafa yapıyor" diyor ve ağzına bir avuç minoset atıyor. ben de çekine çekine bir tanesini çiğniyorum. "sikicem ha, yarın da başka şova çıkmam lazım" demesiyle başka bir boyuta geçiyorum. sinem kobal bu olamaz. bu resmen ağzı bozuk, isteklerinin doğrultusunda yaşayan, erkek fatma bir kadın. benim şaşkın bakışımı gören sinem kobal bana bakıyor ve: "ay ne tatlısın sen yerim seni. hiç sesin çıkmıyor ha" diyerek bana sarılıyor.

sinem kobal'ı ilk defa seviyorum.