sınıf akadaşlarım staj deneyimlerini paylaştıkça sinirden kudurmamak elde değil. bir tanesi bir adamın yanına görüşmeye gitmiş. çok önemli bir pozisyondaymış kendisi, çok da havalı. görüşmede bahçeşehir hukuktan biri varmış, okul birincisi miymiş neymiş. adam "aptalların arasında birinci olmak kolaydır" demiş buna. bizim kızı da epey aşağılamış. "neden?" diye sordum. "dayanıklılığımızı ölçmek için" dedi.
dayanıklılıkmış. tarzan mıyız biz? sen hakarete tahammül gibi köpekçe bi özelliği ölçmek yerine önce insanca bir ortamdaki iletişim becerilerini, sorumluluk duygusunu filan sınasana. ama bu manyaklar insan değil köpek aradıkları için vahşi koşullarda ne kadar dayanıklısın ona bakacaklar.
bahsi geçen herifin odasında yabancı bir alfabeyle "stayjerler köledir" yazılı bir tabela varmış. aman aman, ne orijinal bir fikir. ne kadar da samimi ve taşaklı oldun sen bunu böyle açık açık yazınca. herkes "abi adamın kim olduğu belli, zorluyor adamı ama hakkıdır yani, stajyerler köledir yazacak kadar açık sözlü ve cool herif yaa" dedi. aferin gerzek.
tamam, iğrenç olduğunuzu biliyoruz ama azıcık "politically correct" olun be!
kariyer günlerine de gitmiyorum. giden arkadaşlarım anlatıyor. ana temaları "sizi çok çalıştıracağız." hadi ya? siktirin gidin.
bir başkası izmir'de kendi deyimiyle "kıçıkırık" bir büroya başvurmuş. kıza görüşmede iq testi yapmak isteyince kız okulunun verdiği güvenle "ben size nasıl bir cv ile geliyorum ve bana iq testi mi yapıyorsunuz? hıh" diyerek gitmiş. yani, daha havalı, tanınmış bir büro olsaydı izin verebilir miydi? yok, sanmıyorum. reddetme mantığı yanlış olsa da, bu prosedüral işlemlerden de tiksiniyorum.
bilgisiyle vs herkesin tartışmasız kabul ettiği bir yere ulaştıktan sonra oradan herkese küçümseyici bakışlar fırlatanları da sevmem. bütün bilgini görgünü çöpe at daha iyi. "ama adamın hakkı şimdi, onun gibi kaç tane var?" bana ne? bana ne yani? önce adam olsun. ben ona önemli bir şahıs olamazsın demedim adam olamazsın dedim.
oh, boşalttım içimi dışımı.
Cumartesi, Nisan 02, 2011
Cuma, Nisan 01, 2011
yeni bir şey
biz bu nazmiye teyze ve saf komşusu şeysini teyzemle yarattık. teyzem saf komşu oluyordu: nişanlı, hafif salak ve nazmiye teyzeyi çok ayıplıyor. ben de nazmiye teyze idim: internet delisi yaşlı kadın. internette habire mirc programıyla çet sitelerine giriyor, msn'de görüntülü sohbet ediyor (cam açmak) ve ağzı çok küfürlü. bunu teyzemle yaparken ben acayip küfürler ederdim teyzem de kızardı (gülmeyle karışık)
aslında nazmiye teyze bizim komuşumuzdu ama kesinlikle çok tatlı, saf ve terbiyeli bir kadındı burda onun adını kullandığım için özür diliyorum.
körler sağırlar birbirini ağırlar
körler sağırlar birbirini ağırlar 1
e.y.: ben böyle birbirimize farklı şeylerle gelmemizi seviyorum. her hafta yeni bişeyle geliyoruz yani.
ben: nasıl yani örnek ver?
e.y.: ne bileyim mesela ben sana ece temelkuran'la geldim sen bana arşaluys kayır'ın kim olduğuyla.
ben: sen bana lübnan'la geldin ben sana yenikapı tiyatrosuyla.
e.y.: ben sana kadın araştırmaları kulübüyle geldim sen bana çağrı sert'in okulu çoktan bitirdiği haberiyle.
ben: oha çok yararlı işler konuşmuşuz.
e.y.: kesinlikle çok yararlı işlerlen meşgulüz.
körler sağırlar birbirini ağırlar 2
sevil: e.ş. yerim seni çok tatlısın.
ben: sen asıl var ya çok güzelsin.
sevil: ay hayır sen çok akıllısın asıl.
ben: kesinlikle sende müthiş meziyetler var.
sevil: sensiz bir hayat düşünemiyorum.
ben: asıl senin yerin doldurulmaz.
sonuç
e.y., sevil ve e.ş. 45 yaşında hala kendilerinin ve birbirlerinin süper olduğu inancıyla yaşıyorlardı. bunun için acayip ihtiyaçları olmasına rağmen botoks yaptırmadılar.
e.y.: ben böyle birbirimize farklı şeylerle gelmemizi seviyorum. her hafta yeni bişeyle geliyoruz yani.
ben: nasıl yani örnek ver?
e.y.: ne bileyim mesela ben sana ece temelkuran'la geldim sen bana arşaluys kayır'ın kim olduğuyla.
ben: sen bana lübnan'la geldin ben sana yenikapı tiyatrosuyla.
e.y.: ben sana kadın araştırmaları kulübüyle geldim sen bana çağrı sert'in okulu çoktan bitirdiği haberiyle.
ben: oha çok yararlı işler konuşmuşuz.
e.y.: kesinlikle çok yararlı işlerlen meşgulüz.
körler sağırlar birbirini ağırlar 2
sevil: e.ş. yerim seni çok tatlısın.
ben: sen asıl var ya çok güzelsin.
sevil: ay hayır sen çok akıllısın asıl.
ben: kesinlikle sende müthiş meziyetler var.
sevil: sensiz bir hayat düşünemiyorum.
ben: asıl senin yerin doldurulmaz.
sonuç
e.y., sevil ve e.ş. 45 yaşında hala kendilerinin ve birbirlerinin süper olduğu inancıyla yaşıyorlardı. bunun için acayip ihtiyaçları olmasına rağmen botoks yaptırmadılar.
Perşembe, Mart 31, 2011
muscled man
bir iki ay oldu bu şarkıyı yazalı. şimdi çektim ve koyuyorum hemen. daha bir sürü şarkı var koyacağım, ama şimdi vaktim yok allah kahretmesin ki yani çok meşgulüm canım.
çirkin şivem, lafları yutmam, cep telefonunun kötü kaydı sebebiyle anlaşılmama ihtimaline karşı sözler:
i get uglier everyday, i get fatter
i didn't even feel like a woman until i met you that evening
for a while
you were shinig in the place, you were shining
oh you looked so cute and ravissant with your fantastic eyes and your fantastic smile
say, why do you keep all these muscles?
do they make you happy?
oh, you're such a, such a pretty boy
i think thaat's what makes you free
from the problems of the world
çirkin şivem, lafları yutmam, cep telefonunun kötü kaydı sebebiyle anlaşılmama ihtimaline karşı sözler:
i get uglier everyday, i get fatter
i didn't even feel like a woman until i met you that evening
for a while
you were shinig in the place, you were shining
oh you looked so cute and ravissant with your fantastic eyes and your fantastic smile
say, why do you keep all these muscles?
do they make you happy?
oh, you're such a, such a pretty boy
i think thaat's what makes you free
from the problems of the world
Çarşamba, Mart 30, 2011
Pazar, Mart 27, 2011
internet sevdalısı
internete girmeme kararı vermiştim ama bozdum.
bu cuma yüksel abla'nın yazdığı oyuna gittim, ilyas oynuyordu. çok güzel oynadı ilyas. orda ziya'yı gördüm. ziya da öykü gelmiş, ona gidiyormuş. ben de peşine takıldım. sonra akşam eve geldim. sabah annem sabahın köründe beni kaldırdı. spora gittim ama çok koşamadım. eve geldik, dünden kalmış şarabı içtik, uykum geldi, uyudum, akşam kalkıp yetenek sizsiniz'i izledim. bomboş bir gündü.
bu sabah kalktık, yıldız parkı'nda koştuk. nüsa teyze ile balkonda kahvaltı ettik, sonra televizyonda fuat amca'nın programını izledik. sonra sırasıyla çisem'i, ibrahim'i, deniz'i aradım, hiçbiri benimle sinemaya gelmedi. sonra ben de kendim kaybedenler kulübü'ne gittim. merak ediyordum. bizim devrede cansu diye bir kızın amcası bunların öyküsünü yazmıştı, ama ben ne olduğunu bilmiyordum öykünün, cansu ve kardeşi hep bahsederdi. hatta amcasının adı da hikmet temel akarsu. imiş. cansu çok cool bir kızdı, aynı filmdeki tipler gibi. upuzun saçları, alternatif rakçı tarzı vardı. ben çok beğenirdim onları, ama onlara benzemiyordum. yine de heyecanlandırır bu tipler beni. filmi de çok beğendim. ilk defa bu kadar değişik bir şey izliyorum, çok hoşuma gitti. eski meraklarım christiane f, eroin güncesi ve necdet şen'e bu da eklenir. gerçi artık bir feminst olarak necdet şen'i beğenmemem gerekiyor.
filmden en rakın roll duygularla çıktım, dedim bari bir yerimi deldireyim, mesela kulağımı (ne alakaysa yemin ederim). ama baktım yağmur yağıyor, eve geldim. o akşam kolektif ve komandit ortaklıklar konusunu okumaya kararlıydım ama bunu çok "sistemin işi" buldum, bulmaca çözmeye başladım. ama bu da rakın roll bir davranış değildi, ben de mecburen çamaşırları astım ve sonra 2 sayfa okudum.
her neyse bari bu cool satırları yazayım. ama eminim sizi kandıramadım. ay ay. bu yazıyı cool olmak isteyen ama aile evine geç ve alkollü dönemeyen, geç dönse de çok içmemiş numarası yapmak zorunda kalan gençlere adıyorum. bence gerçek kaybeden biziz. sevgiler.
bu cuma yüksel abla'nın yazdığı oyuna gittim, ilyas oynuyordu. çok güzel oynadı ilyas. orda ziya'yı gördüm. ziya da öykü gelmiş, ona gidiyormuş. ben de peşine takıldım. sonra akşam eve geldim. sabah annem sabahın köründe beni kaldırdı. spora gittim ama çok koşamadım. eve geldik, dünden kalmış şarabı içtik, uykum geldi, uyudum, akşam kalkıp yetenek sizsiniz'i izledim. bomboş bir gündü.
bu sabah kalktık, yıldız parkı'nda koştuk. nüsa teyze ile balkonda kahvaltı ettik, sonra televizyonda fuat amca'nın programını izledik. sonra sırasıyla çisem'i, ibrahim'i, deniz'i aradım, hiçbiri benimle sinemaya gelmedi. sonra ben de kendim kaybedenler kulübü'ne gittim. merak ediyordum. bizim devrede cansu diye bir kızın amcası bunların öyküsünü yazmıştı, ama ben ne olduğunu bilmiyordum öykünün, cansu ve kardeşi hep bahsederdi. hatta amcasının adı da hikmet temel akarsu. imiş. cansu çok cool bir kızdı, aynı filmdeki tipler gibi. upuzun saçları, alternatif rakçı tarzı vardı. ben çok beğenirdim onları, ama onlara benzemiyordum. yine de heyecanlandırır bu tipler beni. filmi de çok beğendim. ilk defa bu kadar değişik bir şey izliyorum, çok hoşuma gitti. eski meraklarım christiane f, eroin güncesi ve necdet şen'e bu da eklenir. gerçi artık bir feminst olarak necdet şen'i beğenmemem gerekiyor.
filmden en rakın roll duygularla çıktım, dedim bari bir yerimi deldireyim, mesela kulağımı (ne alakaysa yemin ederim). ama baktım yağmur yağıyor, eve geldim. o akşam kolektif ve komandit ortaklıklar konusunu okumaya kararlıydım ama bunu çok "sistemin işi" buldum, bulmaca çözmeye başladım. ama bu da rakın roll bir davranış değildi, ben de mecburen çamaşırları astım ve sonra 2 sayfa okudum.
her neyse bari bu cool satırları yazayım. ama eminim sizi kandıramadım. ay ay. bu yazıyı cool olmak isteyen ama aile evine geç ve alkollü dönemeyen, geç dönse de çok içmemiş numarası yapmak zorunda kalan gençlere adıyorum. bence gerçek kaybeden biziz. sevgiler.
Perşembe, Mart 24, 2011
mutsuzluk rapsodisi
geçen cumadan bu cumaya haftamdan biraz bahsedeyim:
cuma, mutsuzluk rapsodisi başladı. ince ince yağan bir yağmur gibi içimde çiseledi. ıyy, berbat bir tanım. şimdi b
en tiyatroya gidecektim. ama eve geldim, uyudum, gitmedim. sonra kalktım. cuma akşamıydı, ooo tüm avrupa kıtası eller havada yapıyordu, ben duvarlarlan konuşuyordum. işte mutsuzluk rapsodisi başlamıştı.
haftasonu spor filan yaptım, bu sayede 2 buçuk kilo verdim. haftaiçi okula gitim, seminerlere katıldım. bir gün okulu ektim, şu kaybedenler klübü adlı programı merak ettim, onu dinledim. çok tuhafmış. irvin yalom'un bir kitabını aldım. ticaretten sunum yaptım. yasaman bana "utangaç mısın?" diye sordu, ben de "hayır, ticaret dersini ve genel olarak özel hukuku sevmiyorum" dedim. (hukuku diyecekken kendimi zor tuttum) ooo, ertesi gün seçil geldi bana dedi ki "kız sen ne demişsin yasaman'a" sanki adama tutup "ticaret ne lan!! ticaret ne!" demişim. bunun üzerine yasaman bana sunum verdi. ah küçük olsam!
küçükken sevdiğim işi yapardım. sevdiğim iş küçük adamcılık oynamaktı. küçük adamcılığın 2 türü vardır:
1.KAĞIT BEBEKLER
dinleyip okuduğum masal karakterlerini resmederdim, sonra da bunları keserdim. bunları konuşturarak oynardım. tabi hepsinin ömrü vardı. yıpranınca yenilerini yapardım. kardeşim doğunca ona da yaptım. o bana "saçı şöyle olsun, gözü şöyle olsun, etek giysin" diye tarif ederdi, ben çizer, keserdim, sonra da saatlerce oynardık.
2.KOL SAATİ, TEL TOKA, KANCALI TOKA
kol saati babadır. kadranı kafa, kolları kolları. 2 tel tokayı birbirine geçir, bu çocuktur. tokalar çocuğun kollarıdır. bir de kancalı lastik toka bul, bu annedir. kancalar onun elleridir. vücutlarının gerisi hayalidir.
Her Zamanki Senaryolar:
a. çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onu bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder.
b. anne ve çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onları bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder. anneyle sevişir, koklaşır. bu sırada çocuk uyur.
dün de eski günlerime dönerek şu yukarıdaki kağıt bebekleri yaptım, ama bunlar çok küçük.
cuma, mutsuzluk rapsodisi başladı. ince ince yağan bir yağmur gibi içimde çiseledi. ıyy, berbat bir tanım. şimdi b
en tiyatroya gidecektim. ama eve geldim, uyudum, gitmedim. sonra kalktım. cuma akşamıydı, ooo tüm avrupa kıtası eller havada yapıyordu, ben duvarlarlan konuşuyordum. işte mutsuzluk rapsodisi başlamıştı.haftasonu spor filan yaptım, bu sayede 2 buçuk kilo verdim. haftaiçi okula gitim, seminerlere katıldım. bir gün okulu ektim, şu kaybedenler klübü adlı programı merak ettim, onu dinledim. çok tuhafmış. irvin yalom'un bir kitabını aldım. ticaretten sunum yaptım. yasaman bana "utangaç mısın?" diye sordu, ben de "hayır, ticaret dersini ve genel olarak özel hukuku sevmiyorum" dedim. (hukuku diyecekken kendimi zor tuttum) ooo, ertesi gün seçil geldi bana dedi ki "kız sen ne demişsin yasaman'a" sanki adama tutup "ticaret ne lan!! ticaret ne!" demişim. bunun üzerine yasaman bana sunum verdi. ah küçük olsam!
küçükken sevdiğim işi yapardım. sevdiğim iş küçük adamcılık oynamaktı. küçük adamcılığın 2 türü vardır:
1.KAĞIT BEBEKLER
dinleyip okuduğum masal karakterlerini resmederdim, sonra da bunları keserdim. bunları konuşturarak oynardım. tabi hepsinin ömrü vardı. yıpranınca yenilerini yapardım. kardeşim doğunca ona da yaptım. o bana "saçı şöyle olsun, gözü şöyle olsun, etek giysin" diye tarif ederdi, ben çizer, keserdim, sonra da saatlerce oynardık.
2.KOL SAATİ, TEL TOKA, KANCALI TOKA
kol saati babadır. kadranı kafa, kolları kolları. 2 tel tokayı birbirine geçir, bu çocuktur. tokalar çocuğun kollarıdır. bir de kancalı lastik toka bul, bu annedir. kancalar onun elleridir. vücutlarının gerisi hayalidir.
Her Zamanki Senaryolar:
a. çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onu bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder.
b. anne ve çocuk yolda kaybolur ve üşür. baba onları bulur, yıkar, doyurur, terbiye eder. anneyle sevişir, koklaşır. bu sırada çocuk uyur.
dün de eski günlerime dönerek şu yukarıdaki kağıt bebekleri yaptım, ama bunlar çok küçük.
i hate

sabahtan beri ingilizce olarak kafamın içinde tekrarayıp duruyorum: "i hate! i hate!" neden bunu ingilizce olarak tekrarlıyorum, türkçesi yok mu? "nefret ediyorum." yok, ağzı güzelce doldurmuyor. kimbilir şimdi kaç tane ayakkabıcı, kuyumcu, öğrenci, öğretmen, doktor ve hatta terzi benimle aynı şeyi söylüyor. ingilizce, türkçe veya kendi dillerinde.
ve en kötüsü şikayetlerinizin yerine gitmemesi. haydi bir dilekçe yazalım:
"Sayın yetkili,
Dünyanız 1988 doğumlu 02071988trist numaralı kuluyum. Sevmediğim bölümü okumaktan, ev işi yapmaktan, ana baba kısıtlamalarından bezmiş vaziyetteyim. Bunların son bulması için gereğinin yapılmasını arz ederim.
Saygılarımla,
E.Ş."
sizce böyle bir dilekçeyi kim dikkate alır? kimse! bunun adı fransız idare hukukunda "recours gracieux" oluyor, yani çevirmeye çalışırsak "temenni başvuru". yani bir haktan değil, bir temenniden bahsediyoruz. şimdi yetkilinin boş vakti olmuş ve diyelim cevap vermiş:
"Sayın E.Ş,
İdari hedeflerimiz ve yönetim politikamız öncelikle kadersiz Japonya, Libya, ve dünyamızın kanayan yarası olan Somali halklarının durumunun iyileştirilmesi, AİDS'le mücadele vesair hususlar üzerinde yoğunlaştığından, sizin coğrafyanızda ise can sıkıntınızdan daha majör boyutta ve daha acil nitelikte sorunlar saptanmış olduğundan, sözünü ettiğiniz kronik can sıkıntısı ve küçük sorumluluklardan bezmiş olma halinin bir anomali teşkil etmeyip hayatın olağan akışı içinde toplumun büyük bir kesiminin maruz kaldığı gerçekler olduğu tespit edilmiş bulunduğundan, kaldı ki yaz döneminde bu sıkıntılardan kısmen de olsa muaf tutulduğunuz dosyanızdan açıkça anlaşıldığından, Yargıtay istemizin reddine ve hakkınızdaki kararın onanmasına karar vermiştir.
İmza: YETKİLİ KUTSAL GÜÇ (mühür)"
daha yazardım ama ütü yapıcam.
güle güle sevgili bezginler!!!!
Perşembe, Mart 17, 2011
geçen gün ırmak'a "ekolojist, anti militarist, feminist ve devrimci bir grubun içine sok beni" dedim. o da "troçkist mi olsun stalinist mi?" diye sordu. ben de "valla troçkist kulağa daha hoş geliyor. ben öyle çok derin okumalar yapamam. birkaç gazete okurum o kadar. birgün ve bianet iyi midir?" diye sordum. ırmak tabi ki amacımın habire sigara içen, saçlı ve sakallı çocuklarla tanışmak olduğunu anlayıp güldü. "hayatın yalan" demesine rağmen "salı akşamı kantine gel, bir konuşma olacak" dedi.
salı akşamı üniversite gençlik hareketleri konulu çok güzel bir konuşma yaptılar. sonra da çırağan'a içmeye gittik. bana dergilerini verip dalga geçmek için "bunu oku, sonra konuşuruz" diyip güldüle.
ama habire sigara içen saçlı sakallı çocuk yoktu. bir tane imamı kızı vardı, onu sevdim baya.
salı akşamı üniversite gençlik hareketleri konulu çok güzel bir konuşma yaptılar. sonra da çırağan'a içmeye gittik. bana dergilerini verip dalga geçmek için "bunu oku, sonra konuşuruz" diyip güldüle.
ama habire sigara içen saçlı sakallı çocuk yoktu. bir tane imamı kızı vardı, onu sevdim baya.
Pazar, Mart 13, 2011
duygusuzca gezinmekten dönenler

christiane f'nin kitabını okumadım, ama filmi izledim. ve de şu röportajı okudum, o kadar tuhaf bir şey ki, insanın aklı almıyor. röportaj tam benim bayıldığım cinsten.
şimdi ise son şeyler ülkesi gibi bir hale düşecekken canla başla, iyi niyetlerle çalışan japonları izliyorum televizyondan. milyonlarca var olma biçimi var şu dünyada.
bir keresinde sarhoşken deniz avcı'ya "neden uyuşturucu bağımlısı olmalıyız?" konulu bir nutuk atmıştım. sanırım christiane f ve türevlerinin bir tür simge oluşu yüzünden gözümüzde.
bütün bir neslilin!
samson
bugün regina spektor'ın "samson" adlı şarkısını dinliyordum bulaşık yıkarken. çok tatlı bir şarkı. sözleri şunlar. (ben de google'a alıştım iyice, üstteki resmi de ordan buldum, rembrant'ın imiş) şimdi çok hoş, çünkü erkeklerin gücünü kaybetme korkusuyla iyi dalga geçiyor. "ben samson'ı çok sevdim, o da beni sevdi, saçını da beraber kestik ama incil bunu not düşmedi, tarih bunu yazmadı." diyen sevimli mi sevimli bir şarkı bu.yukarıdaki duruma düşmekten çok korkarlar bu tipler. korktukça da saldırganlaşırlar. peki, gerek var mı? aramızda bir hükmeden mi olmalı, bir de hükmedilen mi olmalı? belki de bdsm'ciler bu gerçeği bir oyuna dönüştürdükleri için "özgürleştiklerini" söylüyorlar, kimbilir? orada bir efendi, bir de köle var ama "gerçek şiddet" yok, yani bir tür dalga geçmek var, sonra arada rol değişimi var, belki de gerçek rollere bir karşı çıkıştır? bilemeyiz.
işte etrafımız samson öyküsünden ders almış, kadını şeytan zanneden ve orda burda "zerrece değer vermem" beyanatlarında bulunan erkek çocuklarıyla çevrili. onlara aşık veysel stili sormak gerekiyor, "şeytan bunun neresinde?"
Cumartesi, Mart 12, 2011
tabipler eylemi
az önce annem ankara'ya hekimlerin hükümetin sağlık politikasına karşı düzenlediği mitinge katılmaya gitti. çok endişeliyim. beni de götür dedim ama istemedi. böyle bir vaziyete ailesini ve duygularını karıştıramazmış. çok ses tek yürek mitingin adı. neden doktorlar yürüyor derseniz bunu size uzun uzun açıklayamam, şu haber linkine tıklayın:
http://www.haberler.com/antalya-tabip-odasi-13-mart-taki-eyleme-katiliyor-2582933-haberi/
bir de şuna, isterseniz.
doktorlar toplumda bir elleri yağda, bir elleri balda, zengin sahtekar, züppe bir kesim olarak tanınıyor ve hiç sevilmiyor. ama bunun popülist bir politika olduğu, doktor düşmanlığının "ben de kunta kinte'ydim" diyen başbakanın, sağlık bakanının yayılmasını istedikleri bir şey olduğu bilinsin. hastaların kunta kinte olmasının suçu doktorlarda değildir. şu an poliklinikte ortalama 4 dakikada bir hasta bakmak durumundalar. hele asistanlıkta. ben çocukken annem abartısız 2 günde bir nöbetçi olurdu ve eve ölmüş vaziyette gelirdi. üstelik diğer doktorlardan inanılmaz mobbing gördüğünü biliyorum, işler böyle yürüyor çünkü. her meslekte olduğu gibi bu meslekteki insanların çoğunun acayip paracı olduğu da doğrudur. ama bu köleleştirici, çalışma özgürlüğünü kısıtlayıcı politikaları haklı kılmaz.
geçen gün başbakan mı, sağlık bakanı mı bilmiyorum "bir asistan yılda 6000 kazanabiliyor" demiş. yuh!!! nerde o asistan söylesinler. annem 85 yılından beri doktorluk yaapıyor, uzman genel cerrah olarak aldığı maaş döneriyle möneriyle ayda 4000. muaynehanesi ise yok, zaten mevcut yasalarla açması çok zor. bir nöbetin ücreti (36 saat) 25 TL. emekli maaşı 1300 TL. annem emekli olup bir tıp merkezinde part time çalışmak hayalleri kuruyordu, fakat yasal olarak bu mümkün değilmiş.
bu paraların az olduğunu söylemiyorum kesinlikle. sadece kamuoyuna yansıtılan "zengin doktor" şeyinden bahsediyorum. ayrıca bir düşünün. bunlar tuzu kuru insanlar değiller. hep annemi anlattım farkındayım ama annem ilkokul mezunu bir terzinin 4 çocuğundan biri, öss sınavında içel il birincisi. 80 darbesinden 1 yıl önce, 17 yaşında tek başına gelmiş istanbul'a. bizden çok daha kötü koşullarda okumuş ve çalışmak kavramı çok farklıdır. örneğin ben sınıf geçmek için deli gibi çalışırım ve annem bakıp "çok az çalışıyorsun sen" der. hayatı çalışmak çünkü. ayrıca bir doktorun hayatı mesleğidir ister istemez. bir grup hekimi oturup konuşurken dinleyin, hep hekimlikten bahsederler, hayatları budur. "rektoskopi, kolonosopi, meme sea, eks oldu" bu kelimelerden başka şey bilmezler.
şüphesiz en çok çalışan bu meslek grubuna karşı hastayı düşman etmek, kendi yapamadığının suçunu başkasına atmak değildir de nedir? tüm başhekimleri yandaşlarından seç, hastahaneleri bir tür şirkete dönüştür, ve sonra gidip seçmene sağlık sistemini ne kadar düzelttiğinle hava at. oysa gerçek, hasta hakları ve hekim haklarının ayrılmaz olduğudur. paracı, düzenbaz insanlar her meslekte vardır, ama esasen çoğu hekim hastaları için yaşar. karşılığında ise sadece saygı görmek, ciddiye alınmak ister. tıpkı diğer meslek grubu mensupları gibi. ama iktidar hala halkı tebaası gibi görüyorsa hiçbir meslek grubu hak ettiği saygıya ve saygınlığa kavuşamaz.
bu arada, internette "inversion recovery" takma isimli bir kişinin görüşlerini çok beğendim, yazayım:
bu miting ile ilgili ifade etmek istediğim birkaç şey var:
1- bu miting, hekimler daha çok para alsın diye yapılmıyor.
2- mitingin amacı son kullanıcı olarak sizlere sunulacak hizmetin kalitesinin arttırılması için bir farkındalık yaratmaktır.
3- yoksa eskiden standart sosyal güvenceyle ulaşabildiğimiz hekimlere, tetkik ve tedavilere artık ulaşamayacağız.
4- mantık dışı kurum ödemesi (hekim ödemesi değil) metodları nedeniyle daha az tetkik edileceksiniz.
5- kalite değil kantite öne çıktığı için daha fazla hastanın görüldüğü bu iklimde minimum tetkikle tedaviden tanınıza gidilmeye çalışılacak. gripten öksürüyor iseniz sorun yok. ama ya başka bir neden söz konusu ise?
6- canınızı emanet ettiğiniz insanların kalite profili düşmek yolunda. bu mesleklerin fakültelerini tercih edecek öğrenci profili aşağı doğru gidecek, k12'den farksız tıp fakültelerinde bir de deneyimli öğretim üyeleri kaçmış ya da uzaklaşmış olacağı için her anlamda kötü / tecrübesiz / bilgisiz biçimde mezun olacaklar. bu insanlar ihtiyarlığınızda size ya da çocuklarınıza sağlık hizmeti sunacak. o zaman gerçekten doktorlardan nefret etme sebepleri neymiş herkes görecek.
baya iyi yazmış. vay anam vay nasıl yazanlar varr.
http://www.haberler.com/antalya-tabip-odasi-13-mart-taki-eyleme-katiliyor-2582933-haberi/
bir de şuna, isterseniz.
doktorlar toplumda bir elleri yağda, bir elleri balda, zengin sahtekar, züppe bir kesim olarak tanınıyor ve hiç sevilmiyor. ama bunun popülist bir politika olduğu, doktor düşmanlığının "ben de kunta kinte'ydim" diyen başbakanın, sağlık bakanının yayılmasını istedikleri bir şey olduğu bilinsin. hastaların kunta kinte olmasının suçu doktorlarda değildir. şu an poliklinikte ortalama 4 dakikada bir hasta bakmak durumundalar. hele asistanlıkta. ben çocukken annem abartısız 2 günde bir nöbetçi olurdu ve eve ölmüş vaziyette gelirdi. üstelik diğer doktorlardan inanılmaz mobbing gördüğünü biliyorum, işler böyle yürüyor çünkü. her meslekte olduğu gibi bu meslekteki insanların çoğunun acayip paracı olduğu da doğrudur. ama bu köleleştirici, çalışma özgürlüğünü kısıtlayıcı politikaları haklı kılmaz.
geçen gün başbakan mı, sağlık bakanı mı bilmiyorum "bir asistan yılda 6000 kazanabiliyor" demiş. yuh!!! nerde o asistan söylesinler. annem 85 yılından beri doktorluk yaapıyor, uzman genel cerrah olarak aldığı maaş döneriyle möneriyle ayda 4000. muaynehanesi ise yok, zaten mevcut yasalarla açması çok zor. bir nöbetin ücreti (36 saat) 25 TL. emekli maaşı 1300 TL. annem emekli olup bir tıp merkezinde part time çalışmak hayalleri kuruyordu, fakat yasal olarak bu mümkün değilmiş.
bu paraların az olduğunu söylemiyorum kesinlikle. sadece kamuoyuna yansıtılan "zengin doktor" şeyinden bahsediyorum. ayrıca bir düşünün. bunlar tuzu kuru insanlar değiller. hep annemi anlattım farkındayım ama annem ilkokul mezunu bir terzinin 4 çocuğundan biri, öss sınavında içel il birincisi. 80 darbesinden 1 yıl önce, 17 yaşında tek başına gelmiş istanbul'a. bizden çok daha kötü koşullarda okumuş ve çalışmak kavramı çok farklıdır. örneğin ben sınıf geçmek için deli gibi çalışırım ve annem bakıp "çok az çalışıyorsun sen" der. hayatı çalışmak çünkü. ayrıca bir doktorun hayatı mesleğidir ister istemez. bir grup hekimi oturup konuşurken dinleyin, hep hekimlikten bahsederler, hayatları budur. "rektoskopi, kolonosopi, meme sea, eks oldu" bu kelimelerden başka şey bilmezler.
şüphesiz en çok çalışan bu meslek grubuna karşı hastayı düşman etmek, kendi yapamadığının suçunu başkasına atmak değildir de nedir? tüm başhekimleri yandaşlarından seç, hastahaneleri bir tür şirkete dönüştür, ve sonra gidip seçmene sağlık sistemini ne kadar düzelttiğinle hava at. oysa gerçek, hasta hakları ve hekim haklarının ayrılmaz olduğudur. paracı, düzenbaz insanlar her meslekte vardır, ama esasen çoğu hekim hastaları için yaşar. karşılığında ise sadece saygı görmek, ciddiye alınmak ister. tıpkı diğer meslek grubu mensupları gibi. ama iktidar hala halkı tebaası gibi görüyorsa hiçbir meslek grubu hak ettiği saygıya ve saygınlığa kavuşamaz.
bu arada, internette "inversion recovery" takma isimli bir kişinin görüşlerini çok beğendim, yazayım:
bu miting ile ilgili ifade etmek istediğim birkaç şey var:
1- bu miting, hekimler daha çok para alsın diye yapılmıyor.
2- mitingin amacı son kullanıcı olarak sizlere sunulacak hizmetin kalitesinin arttırılması için bir farkındalık yaratmaktır.
3- yoksa eskiden standart sosyal güvenceyle ulaşabildiğimiz hekimlere, tetkik ve tedavilere artık ulaşamayacağız.
4- mantık dışı kurum ödemesi (hekim ödemesi değil) metodları nedeniyle daha az tetkik edileceksiniz.
5- kalite değil kantite öne çıktığı için daha fazla hastanın görüldüğü bu iklimde minimum tetkikle tedaviden tanınıza gidilmeye çalışılacak. gripten öksürüyor iseniz sorun yok. ama ya başka bir neden söz konusu ise?
6- canınızı emanet ettiğiniz insanların kalite profili düşmek yolunda. bu mesleklerin fakültelerini tercih edecek öğrenci profili aşağı doğru gidecek, k12'den farksız tıp fakültelerinde bir de deneyimli öğretim üyeleri kaçmış ya da uzaklaşmış olacağı için her anlamda kötü / tecrübesiz / bilgisiz biçimde mezun olacaklar. bu insanlar ihtiyarlığınızda size ya da çocuklarınıza sağlık hizmeti sunacak. o zaman gerçekten doktorlardan nefret etme sebepleri neymiş herkes görecek.
baya iyi yazmış. vay anam vay nasıl yazanlar varr.
Salı, Mart 08, 2011
soraya'yı taşlamak
bugün okulda soraya'yı taşlamak filminin gösterimi vardı. bu film hakkında ne yazacağımı bilmiyorum, zira insanı hissizleştiren bir yanı var. ağla, ağla ve gözpınarları sonunda kuruyor. en kötüsü de şu ibare: "based on a true story" tüm görmezden gelme yollarını tıkayan ifade.
yollu adlı arkadaş blogunda "sikliler" diyordu hep, "dünya bir sikin keyfinin etrafında dönüyor". sanırım ne demek istediğini bu filmi izledikten sonra daha açık, dümdüz, net anladım. öfkenin de faydasız kaldığı bir alan bu. acıma duygusunu hissetmek istemediğiniz bir alan. filmin kanımca en yumuşacık sahnesi süreyya'nın kızlarıyla kırlarda dolaştığı ve onları "azizem" diye sevdiği sahneydi. en öfkelendiğim sahneyse filmin ta en başında, süreyya kocasına "biz neyle yaşayacağız? senin şerefin yok mu?" dediğinde, o küçücük oğlunun kalkıp "sen babamla ne hakla böyle konuşuyorsun?" diyerek diklendiği sahneydi. bir çocuğun beyninin bir "erkek"in beynine nasıl hunharca dönüştürüldüğünü vs. ve iğrençlik, taşlama sahnesi. süreyya'nın "bir insana bunu nasıl yapabilirsiniz?" dediği sahne. kanlar içinde tek gözünü açması, hala yaşıyor olması. o gözle linççi kalabalığa bakması. bizim de onunla beraber hissettiğimiz bir yalnızlık. insanın duygusal, zihinsel kapasitesini zorluyor.
bunun üzerine biraz bakındım ilk ulaştığım(ki kaynak da ekşisözlük) siteler şunlar oldu, bir yazar belirtmiş. daha fazla site görürsem onları da yazarım. bir de eskiden beri olan avaaz.org'u biliyorum:
http://www.stophonourkillings.com/
http://www.stopstonningnow.com/
http://www.stop-stoning.org/
bilmiyorum ki daha ne diyebilirim. gösterimi yapan klüpteki kız "sakine'yi kurtarmaya çalışıyoruz şimdi" dedi. uzun süreden beri bunu duyuyordum. facebook ne kadar etkili bir site bilmiyorum ama sayfası şu:
http://www.facebook.com/savesakineh
çocuklarının hazırladığı şöyle bir çağrı var:
http://stopstonningnow.com/sakine/sakin284.php?nr=50326944&lang=tu
bir an için kendi anneme baktım. benim pamuk tenli, güzel yüzlü, güzel kadın anneme. köylerde "kadın anam" derler ve bu bir iltifattır. onu kaybettiğimi, onu korkunç sahneler içinde gördüğümü bir an için tasavvur ettim.
valla ben bunları dile getirmek konusunda çok beceriksizim. nitekim bu akşam da lüzumsuz yere babama "sen cinsiyetçi ve maço bir herifsin" diye bağırdım. galiba yanlış kişiye bağırdım çünkü sonradan kalbimde pişmanlık ve hüzün hissettim. gidip özür diledim babamdan. o da az sonra kabul etti özürümü, sarıldık.
bu dünyada hayatını penisinin keyfine göre yönlendirmeyen, dünyaya sikinin penceresinden bakmayan, ideolojileri, dini, her şeyi sikine göre biçimlendirmeyen erkekler de var. karşındakinin insan olduğunu unutmayan, saygı denen şeyden haberdar erkekler bunlar. ben hayatımı bunlarla geçireceğim ve diğerlerinin bomboş ve dünyayı bombok bir yer haline sokan özgüvenleriyle savaşacağım. inşallah.
kadın sorunuyla ilgili biri değilim pek, hatta neredeyse hiç, bu konuda hiç okuyup kafa yormam, ama hislerim ve düşüncelerim bunlar. sevgiler.
yollu adlı arkadaş blogunda "sikliler" diyordu hep, "dünya bir sikin keyfinin etrafında dönüyor". sanırım ne demek istediğini bu filmi izledikten sonra daha açık, dümdüz, net anladım. öfkenin de faydasız kaldığı bir alan bu. acıma duygusunu hissetmek istemediğiniz bir alan. filmin kanımca en yumuşacık sahnesi süreyya'nın kızlarıyla kırlarda dolaştığı ve onları "azizem" diye sevdiği sahneydi. en öfkelendiğim sahneyse filmin ta en başında, süreyya kocasına "biz neyle yaşayacağız? senin şerefin yok mu?" dediğinde, o küçücük oğlunun kalkıp "sen babamla ne hakla böyle konuşuyorsun?" diyerek diklendiği sahneydi. bir çocuğun beyninin bir "erkek"in beynine nasıl hunharca dönüştürüldüğünü vs. ve iğrençlik, taşlama sahnesi. süreyya'nın "bir insana bunu nasıl yapabilirsiniz?" dediği sahne. kanlar içinde tek gözünü açması, hala yaşıyor olması. o gözle linççi kalabalığa bakması. bizim de onunla beraber hissettiğimiz bir yalnızlık. insanın duygusal, zihinsel kapasitesini zorluyor.
bunun üzerine biraz bakındım ilk ulaştığım(ki kaynak da ekşisözlük) siteler şunlar oldu, bir yazar belirtmiş. daha fazla site görürsem onları da yazarım. bir de eskiden beri olan avaaz.org'u biliyorum:
http://www.stophonourkillings.com/
http://www.stopstonningnow.com/
http://www.stop-stoning.org/
bilmiyorum ki daha ne diyebilirim. gösterimi yapan klüpteki kız "sakine'yi kurtarmaya çalışıyoruz şimdi" dedi. uzun süreden beri bunu duyuyordum. facebook ne kadar etkili bir site bilmiyorum ama sayfası şu:
http://www.facebook.com/savesakineh
çocuklarının hazırladığı şöyle bir çağrı var:
http://stopstonningnow.com/sakine/sakin284.php?nr=50326944&lang=tu
bir an için kendi anneme baktım. benim pamuk tenli, güzel yüzlü, güzel kadın anneme. köylerde "kadın anam" derler ve bu bir iltifattır. onu kaybettiğimi, onu korkunç sahneler içinde gördüğümü bir an için tasavvur ettim.
valla ben bunları dile getirmek konusunda çok beceriksizim. nitekim bu akşam da lüzumsuz yere babama "sen cinsiyetçi ve maço bir herifsin" diye bağırdım. galiba yanlış kişiye bağırdım çünkü sonradan kalbimde pişmanlık ve hüzün hissettim. gidip özür diledim babamdan. o da az sonra kabul etti özürümü, sarıldık.
bu dünyada hayatını penisinin keyfine göre yönlendirmeyen, dünyaya sikinin penceresinden bakmayan, ideolojileri, dini, her şeyi sikine göre biçimlendirmeyen erkekler de var. karşındakinin insan olduğunu unutmayan, saygı denen şeyden haberdar erkekler bunlar. ben hayatımı bunlarla geçireceğim ve diğerlerinin bomboş ve dünyayı bombok bir yer haline sokan özgüvenleriyle savaşacağım. inşallah.
kadın sorunuyla ilgili biri değilim pek, hatta neredeyse hiç, bu konuda hiç okuyup kafa yormam, ama hislerim ve düşüncelerim bunlar. sevgiler.
Pazartesi, Mart 07, 2011
4 gün ne boş işlerle geçti
cuma günü annemle sinemaya gittik (zoraki kral). sonra spor yaptım.
cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.
pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.
pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.
bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.
sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...
bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.
yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.
bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.
cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.
pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.
pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.
bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.
sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...
bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.
yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.
bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.
Perşembe, Mart 03, 2011
esmeray, deniz
bugün itü ayazağa'da yalnız kadın diye bir oyun vardı, ezgi yaldız beni de çağırdı. esmeray diye bir oyuncu oynuyordu. ünlüymüş ve travestiymiş. çok güzel bir oyundu, hem de esmeray çok güzel oynuyordu. şiveli bir konuşması vardı ki rolüne çok yakışmıştı. ben istanbul türkçesindense şiveleri daha çok beğeniyorum. sınıf arkadaşım ibrahim'in (urfa) hafif hafif, alttan alttan beliren şivesiyle başladım şiveleri sevmeye. o gün bugündür güzel bir şive duyunca içimin yağları eriyor.
sonra da denizlere gittim. çok güzel bir yemek yapmış. elim boş gittiğim için habire yemeği övmek zorunda kaldım. ama allahı var, yemek güzeldi. saat 11 olmadan deniz beni postaladı. işte bugünüm de böyle geçti. gizemli, az konuşan insanlara özeniyorum.
"inşallah bir gün senin de başına gelir de görürsün." demek lazım. "usulsüz işler inşallah sizin de başınıza gelir, kapalı kapılar ardında çürürsünüz, tıpkı bugün 'oh olsun' dedikleriniz gibi." bu kadar da fevri ve kinciyim. ama usulsüz işlere karşı içinde isyan duymamak elde değil.
sonra da denizlere gittim. çok güzel bir yemek yapmış. elim boş gittiğim için habire yemeği övmek zorunda kaldım. ama allahı var, yemek güzeldi. saat 11 olmadan deniz beni postaladı. işte bugünüm de böyle geçti. gizemli, az konuşan insanlara özeniyorum.
"inşallah bir gün senin de başına gelir de görürsün." demek lazım. "usulsüz işler inşallah sizin de başınıza gelir, kapalı kapılar ardında çürürsünüz, tıpkı bugün 'oh olsun' dedikleriniz gibi." bu kadar da fevri ve kinciyim. ama usulsüz işlere karşı içinde isyan duymamak elde değil.
Çarşamba, Mart 02, 2011
sevgili üniversite dö strazburg,
size yazdığım o motivasyon mektubu var ya, tamamen yalan. size gelmek, sizde okumak istiyorum evet, ama tek motivasyonum ezgi yaldız'ın "tam öğrenci şehri, eskişehir gibi, ortam süper" lafıdır.
"sanatla yakından ilgiliyim. aynı zamanda kamu hukuna, özellikle devletler umumi hukukuna, karşılaştırmalı hukuka ve insan hakları hukukuna tutku derecesinde bir ilgim var. sanatsal ve politik dünyanın ayrılmaz bir ikili olduğuna inanıyorum." demiştim. aslında bu cümleleri geçen sene ilker'in yazdığı mektuptan çaldım. ha, bu dersleri nispeten sevdiğim doğrudur, çünkü ticaretten filan tiksiniyorum.
"carré de malberg, aubry gibi isimlerle tanınmış, bir geleneği olan, topluluk hukukuna önemli doktrinal katkılarıyla ünü üniversitenizde okumak bir ayrıcalıktır" yazmıştım. açıkçası bu isimleri internet sitenizde gördüm. ha derslerde de duyduk, ama ben pek ilgilenmemiştim açıkçası. ama herhalde öyledir.
"bir amacım var, o da daha yaşanılabilir bir dünya. hukukçu olmak artık uluslar üstü bir anlam kazandı. avrupa birliği hukuku için çok yaşamsal bir yere sahip şehrinizde erasmus programıyla bir dönem geçirecek olmak beni heyecanlandırıyor" da demiştim. ay buna inandıysanız çok safsınız gerçekten. türklerin yüzde 99unun avrupa birliğine karşı olduğu biliniyor. ayrıca götü kalkık, züppe fransızlardan tiksinti derecesinde hoşlanmıyorum. yaşamda da bir amacım yok. duyarlı olduğum tek konu eşcinsel hakları. o da annemle babama eşcinsel arkadaşlarımdan bahsederek provokasyon yaratmaktan ibaret bir uğraş sadece...
motivasyon mektubu yaz demişsiniz, beni motive eden tek şeyi söyleyeyim mi? jean, pierre ve arnaud. bunlardan da açıkçası çok umudum yok... erasmusa gitmek isteyen yüzlerce türk gencinden hiçbi farkım yok. hatta dünya gencinden, çünkü sevgili strazburg, dünya gençleri de en az biz türk gençleri kadar boşbeleş insanlar. sorry.
not: strazburg, sana sınıftan başka bir çocuk daha başvurmuş. ne olur onu kabul etme, beni et. benim not ortalamam çok çok daha düşük, ama beni tanısan daha çok seversin bence. o, nasıl diyeyim, o kadar da iyi bir çocuk değil. yani onun da seni yazdığını öğrenince düşmanım oldu. pliiiz pliiiz pliiiz.
sincerly yourzzzz, xxxx
e.ş.
"sanatla yakından ilgiliyim. aynı zamanda kamu hukuna, özellikle devletler umumi hukukuna, karşılaştırmalı hukuka ve insan hakları hukukuna tutku derecesinde bir ilgim var. sanatsal ve politik dünyanın ayrılmaz bir ikili olduğuna inanıyorum." demiştim. aslında bu cümleleri geçen sene ilker'in yazdığı mektuptan çaldım. ha, bu dersleri nispeten sevdiğim doğrudur, çünkü ticaretten filan tiksiniyorum.
"carré de malberg, aubry gibi isimlerle tanınmış, bir geleneği olan, topluluk hukukuna önemli doktrinal katkılarıyla ünü üniversitenizde okumak bir ayrıcalıktır" yazmıştım. açıkçası bu isimleri internet sitenizde gördüm. ha derslerde de duyduk, ama ben pek ilgilenmemiştim açıkçası. ama herhalde öyledir.
"bir amacım var, o da daha yaşanılabilir bir dünya. hukukçu olmak artık uluslar üstü bir anlam kazandı. avrupa birliği hukuku için çok yaşamsal bir yere sahip şehrinizde erasmus programıyla bir dönem geçirecek olmak beni heyecanlandırıyor" da demiştim. ay buna inandıysanız çok safsınız gerçekten. türklerin yüzde 99unun avrupa birliğine karşı olduğu biliniyor. ayrıca götü kalkık, züppe fransızlardan tiksinti derecesinde hoşlanmıyorum. yaşamda da bir amacım yok. duyarlı olduğum tek konu eşcinsel hakları. o da annemle babama eşcinsel arkadaşlarımdan bahsederek provokasyon yaratmaktan ibaret bir uğraş sadece...
motivasyon mektubu yaz demişsiniz, beni motive eden tek şeyi söyleyeyim mi? jean, pierre ve arnaud. bunlardan da açıkçası çok umudum yok... erasmusa gitmek isteyen yüzlerce türk gencinden hiçbi farkım yok. hatta dünya gencinden, çünkü sevgili strazburg, dünya gençleri de en az biz türk gençleri kadar boşbeleş insanlar. sorry.
not: strazburg, sana sınıftan başka bir çocuk daha başvurmuş. ne olur onu kabul etme, beni et. benim not ortalamam çok çok daha düşük, ama beni tanısan daha çok seversin bence. o, nasıl diyeyim, o kadar da iyi bir çocuk değil. yani onun da seni yazdığını öğrenince düşmanım oldu. pliiiz pliiiz pliiiz.
sincerly yourzzzz, xxxx
e.ş.
Pazar, Şubat 27, 2011
egonuz aç bir köpektir, besleyin
çoğu insanı üzen bir şeydir ego, ve en egosuz görünende bile vardır, tahmin ettiğinizden de çok. ben egomun beni içten içe hırpaladığını, üzdüğünü hissederim çoğu kez. bir keresinde talimhane'de babamın yanına gitmiştim. onun arkadaşlarıyla konuşuyordum. babam birden sinirle sözümü kesti ve bana "neden mıymıymıy konuşuyorsun, kedi gibi? her hareketin 'ay ne tatlı kız desinler' diye ayarlanmış" dedi. mıymıylık maskesinin altında ise aç bir köpek besliyorum.işte bu nedenle kendi egomu sevimli, aç bir köpeğe benzetirim. hepimiz istiyoruz, bazı ihtiyaçlarımız var. hepimizin içinde açgözlü bir köpek var.
her zaman egoyu öldürmekten bahsederler. ama biliniz ki, köpeği aç bırakarak öldüremezsiniz. aç kalan köpek saldırganlaşır, ve tüm hayatınız onun oraya buraya saldırmasını engellemeye çalışmakla geçer. aynı şekilde çok beslediğiniz köpek şişmanlar ve kıçını kaldırmaya üşenir, ve oraya buraya sıçar ve temizlemekle uğraşırsınız.
şimdi hiç inkar etmeyin. hepimizin içinde güçlü, saldırgan, aç, başarıya ve sevgiye susamış bir şey var. kendi adıma rekabete bayılıyorum, ama bayılmıyormuş gibi yapıyorum. tarz meselesi.
zavallı biz, öyleyse nasıl yaşayacağız? o köpeği olması gereken yere nasıl bağlayacağız? kırdığımız kalpleri nasıl onaracağız? sevdiklerimize gereken ilgiyi gösterebilecek miyiz başımızı kendi dertlerimizden kaldırıp? onların sessiz çığlıklarını duyabilecek miyiz? kendi koca odamızdan nasıl kaçacağız?
cevap basit: köpeği besleyin, sonra hayatınıza dönün. onu yürüyüşe çıkarın, ve ona diyin ki "benim yapacak başka işlerim var." başka işler kendileri gelir bazen, ve insan o zaman kendini unutur. yaani. açıkçası ben de çok bilmiyorum.
oburkız'ın bir günü
benim en az benim kadar işsiz güçsüz teyzem, 1 hafta kadar önce beni aradı:
-ezgi, az önce burçlara göre diyet diye bir program izledim. senin bir yengeç burcu olarak asla rejim yapmaman gerekirmiş.
-neden?
-çünkü rejim yapmak seni depresyona sokarmış, daha çok yermiş ve kilo alırmışsın. bence seni çözmüşler.
-peki o zaman nasıl kilo vereceğim?
-spor yaparak.
bunun pek mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü kilom neredeyse 70 oldu. o kadar iştahla ve durmaksızın yiyorum ki son 1 yılda 10 kilo aldım ve bu beni o kadar da üzmüyor aslında. astrolog- diyetisyenlerin de onayıyla hiç rejim yapmamaya karar verdim ve 1 haftadır her gün deliler gibi spor yapmaya başladım. kan ter içinde kalıyorum, çok hoşuma gidiyor. ve bu kendime güveni de nereden bulduysam, rejimi bıraktım, kimbilir kaçıncı kez.
bu sabah annemin teyzesi ve eniştesiyle güzel bir kahvaltı yaptık:
ıspanaklı yumurta
peynir
domates
ceviz
portakal ve incir reçelleri
ekmek
çay
annemin teyzesi ve eniştesi yıllardır arabistan'da yaşıyorlar. dindar, içten, temiz, güleryüzlü insanlar. teyzemde lenfoma şüphesi vardı, tahlilleri yaptırdık ama yokmuş. sevindik.
sonra spora gittim ve 2 saat kendimi yordum. eve gelince acıkmıştım:
1 elma
nohutlu tarhana çorbası
sarmısak ve kornişon turşusu (çok severim)
1 kırmızı lahananın kökü
sonra annemle beraber kereviz ve salata yaptık. kerevizi çok severim. içine limon, arpacık soğanı, portakal suyu koyduk. ama yemedik. çünkü bugün kuzenim nişanlandı. ona gittik.
hatice benden 4 yaş büyük ve 22 kuzenim arasından en yakın olduğumdur. beraber büyüdük gibi bir şey. çünkü ben küçükken annem asistandı ve habire nöbetçi olurdu ve beni onlara bırakırdı. hayatımız beraber geçti denebilir. bu yüzden onun nişanlanması tuhafıma gidiyor. nişanlılık, evlilik, bunlara pek değer vermem çünkü ben cool bir gencim, yine de çok hoşuma gittiğini inkar edemem.
hatice'nin arkadaşları da ordaydı. çoğunu yıllardır görmemiştim. çok hoştu, sanki yıllar öncesine ışınlanmışım gibi. hepsinin fotoğraflarını çektim. bende fotğraf çekme huyu hiç yoktu, yeni oluştu bu huy.






ve akşam eşşek gibi, öküz gibi, dana gibi yedim. utanmasam kusup bir daha yiyecektim. çünkü (oğlan tarafı gelmeden gizlice çektim bu fotoğrafı) şöyle bir sofra vardı:

şarap ve viski kola içtim. pek samimi olmadığım bu insanlara karşı önce tutuktum, içince ağzım kulaklarıma vardı ve pek mutlu oldum. damadın ikizi avcılar'da club fox'a gitmeyi önerdi. ama sonra yalan oldu. çok üzüldüm, eve dönmeyi hiç istemiyordum. hatice nişanlanıyordu sonuçta.
bugün babam iki komik espiri yaptı, bunları da izninizle sizinle paylaşmak isterim. battı balık yan gider, evet bari onları da paylaşayım. bunlardan birinde haticelere giderken arabada, babam bir şey anlatıyordu, ta ben doğmadan önce olmuş bir şey. ""30 yıl filan önceydi." dedi. sonra bana döndü ve "ezgi, senin de yaşın ortaya çıktı." dedi. gül gül öldüm. ikinci komikliği de haticelere gittikten sonraydı. damadın ailesi mailesi etrafımızdayken yanıma gelip elini uzattı ve "merhaba ben dayısıyım." dedi. bir de kimse başlamadan masadaki yemeklerden yedi, ama bunu espiri olsun diye yapmadı, doğal hali. bu konularda benziyoruz biraz.
her yemek başka bir şey, sadece yemek değil.
bu gidişle asla kilo veremem.
-ezgi, az önce burçlara göre diyet diye bir program izledim. senin bir yengeç burcu olarak asla rejim yapmaman gerekirmiş.
-neden?
-çünkü rejim yapmak seni depresyona sokarmış, daha çok yermiş ve kilo alırmışsın. bence seni çözmüşler.
-peki o zaman nasıl kilo vereceğim?
-spor yaparak.
bunun pek mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü kilom neredeyse 70 oldu. o kadar iştahla ve durmaksızın yiyorum ki son 1 yılda 10 kilo aldım ve bu beni o kadar da üzmüyor aslında. astrolog- diyetisyenlerin de onayıyla hiç rejim yapmamaya karar verdim ve 1 haftadır her gün deliler gibi spor yapmaya başladım. kan ter içinde kalıyorum, çok hoşuma gidiyor. ve bu kendime güveni de nereden bulduysam, rejimi bıraktım, kimbilir kaçıncı kez.
bu sabah annemin teyzesi ve eniştesiyle güzel bir kahvaltı yaptık:
ıspanaklı yumurta
peynir
domates
ceviz
portakal ve incir reçelleri
ekmek
çay
annemin teyzesi ve eniştesi yıllardır arabistan'da yaşıyorlar. dindar, içten, temiz, güleryüzlü insanlar. teyzemde lenfoma şüphesi vardı, tahlilleri yaptırdık ama yokmuş. sevindik.
sonra spora gittim ve 2 saat kendimi yordum. eve gelince acıkmıştım:
1 elma
nohutlu tarhana çorbası
sarmısak ve kornişon turşusu (çok severim)
1 kırmızı lahananın kökü
sonra annemle beraber kereviz ve salata yaptık. kerevizi çok severim. içine limon, arpacık soğanı, portakal suyu koyduk. ama yemedik. çünkü bugün kuzenim nişanlandı. ona gittik.
hatice benden 4 yaş büyük ve 22 kuzenim arasından en yakın olduğumdur. beraber büyüdük gibi bir şey. çünkü ben küçükken annem asistandı ve habire nöbetçi olurdu ve beni onlara bırakırdı. hayatımız beraber geçti denebilir. bu yüzden onun nişanlanması tuhafıma gidiyor. nişanlılık, evlilik, bunlara pek değer vermem çünkü ben cool bir gencim, yine de çok hoşuma gittiğini inkar edemem.
hatice'nin arkadaşları da ordaydı. çoğunu yıllardır görmemiştim. çok hoştu, sanki yıllar öncesine ışınlanmışım gibi. hepsinin fotoğraflarını çektim. bende fotğraf çekme huyu hiç yoktu, yeni oluştu bu huy.






ve akşam eşşek gibi, öküz gibi, dana gibi yedim. utanmasam kusup bir daha yiyecektim. çünkü (oğlan tarafı gelmeden gizlice çektim bu fotoğrafı) şöyle bir sofra vardı:

şarap ve viski kola içtim. pek samimi olmadığım bu insanlara karşı önce tutuktum, içince ağzım kulaklarıma vardı ve pek mutlu oldum. damadın ikizi avcılar'da club fox'a gitmeyi önerdi. ama sonra yalan oldu. çok üzüldüm, eve dönmeyi hiç istemiyordum. hatice nişanlanıyordu sonuçta.
bugün babam iki komik espiri yaptı, bunları da izninizle sizinle paylaşmak isterim. battı balık yan gider, evet bari onları da paylaşayım. bunlardan birinde haticelere giderken arabada, babam bir şey anlatıyordu, ta ben doğmadan önce olmuş bir şey. ""30 yıl filan önceydi." dedi. sonra bana döndü ve "ezgi, senin de yaşın ortaya çıktı." dedi. gül gül öldüm. ikinci komikliği de haticelere gittikten sonraydı. damadın ailesi mailesi etrafımızdayken yanıma gelip elini uzattı ve "merhaba ben dayısıyım." dedi. bir de kimse başlamadan masadaki yemeklerden yedi, ama bunu espiri olsun diye yapmadı, doğal hali. bu konularda benziyoruz biraz.
her yemek başka bir şey, sadece yemek değil.
bu gidişle asla kilo veremem.
Cuma, Şubat 25, 2011
duvarların dili
bugün hukuktan 5, tiyatro klübünden de 3 kişi olmak üzere 8 kız ümraniye t tipi cezaevi'nde oynanan "duvarların dili" oyununa gittik. oyunu yazan ve yöneten hakan metin mercan adında bir mahkum, oyuncuların hepsi de mahkumdu, 2 tane profesyonel oyuncu hariç. bunlar aynı zamanda oyunculuk dersleri veriyorlarmış. ama ne yalan söyleyeyim, mahkumlar o kadar iyi oynuyorlardı ki bu iki oyuncu, ki onlar da iyiydi, yanlarında vasat kaldı.
çok içten, çok komik, çok tatlı bir oyunculukları vardı tüm oyuncuların. sizi alıp götürüyordu, içine çekiyordu. hüzünlü konulardan bahsederken bile umutlu ve neşeliydiler. ayrıca aralarında müthiş müzikal yetenekler vardı. tüm salon hayran oldu.
biraz kendi yaşamlarını oynamışlar. ümit hoca şöyle derdi ceza dersinde: "hapishanede 1 gün bile çok uzun ve zordur." bunu oyunda çok iyi anlayabiliyorsunuz, özgürlüğün kıymetini yani. bir de mahkumların içerdeyken haklarını savunmaları, seslerini duyurmaları da zor. dışardan gelen her yeni şey, avukatla her görüşme bir umut ama cılız. şartarın zorluğundan, 8 kişilik koğuşta 20 kişi kalmalarından da bahsettiler. hakikaten allah'ın unuttuğu kullar olmuş gibi bir şeyler.
bir de uzun süreli cezalar konusunda ister istemez kendini mahkum yerine koyuyor insan. sanırım beni en çok etkileyen aile meselesi oldu. 36 yıl. aileni kaybettin, aile yaşamını sonlandırdın, arkadaşlarını bir daha göremeyeceksin demek. ırmak'la ikimiz oyunun arasında volta atılan yere çıkıp baktık. minicik ve etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi.
sabıkalılardan hep çekiniriz. oysa bugün oyunda sahnede mahkumları değil, çok yetenekli oyuncuları gördüm. hissettiğim duygu da korku veya acıma değil, hayranlık ve kendini diğerinin yerine koyma idi. gerçekten arabesk olmaktan çok uzak, içten, tatlı bir oyun çıkarmışlar.
çok içten, çok komik, çok tatlı bir oyunculukları vardı tüm oyuncuların. sizi alıp götürüyordu, içine çekiyordu. hüzünlü konulardan bahsederken bile umutlu ve neşeliydiler. ayrıca aralarında müthiş müzikal yetenekler vardı. tüm salon hayran oldu.
biraz kendi yaşamlarını oynamışlar. ümit hoca şöyle derdi ceza dersinde: "hapishanede 1 gün bile çok uzun ve zordur." bunu oyunda çok iyi anlayabiliyorsunuz, özgürlüğün kıymetini yani. bir de mahkumların içerdeyken haklarını savunmaları, seslerini duyurmaları da zor. dışardan gelen her yeni şey, avukatla her görüşme bir umut ama cılız. şartarın zorluğundan, 8 kişilik koğuşta 20 kişi kalmalarından da bahsettiler. hakikaten allah'ın unuttuğu kullar olmuş gibi bir şeyler.
bir de uzun süreli cezalar konusunda ister istemez kendini mahkum yerine koyuyor insan. sanırım beni en çok etkileyen aile meselesi oldu. 36 yıl. aileni kaybettin, aile yaşamını sonlandırdın, arkadaşlarını bir daha göremeyeceksin demek. ırmak'la ikimiz oyunun arasında volta atılan yere çıkıp baktık. minicik ve etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi.
sabıkalılardan hep çekiniriz. oysa bugün oyunda sahnede mahkumları değil, çok yetenekli oyuncuları gördüm. hissettiğim duygu da korku veya acıma değil, hayranlık ve kendini diğerinin yerine koyma idi. gerçekten arabesk olmaktan çok uzak, içten, tatlı bir oyun çıkarmışlar.
Çarşamba, Şubat 23, 2011
2012 time for change
bugün yukardaki filme gittik sevil'le. o kadar güzeldi ki anlatamam. önce felaket senaryolarıyla kalbinizi sıkıştırıyor. sonra bir şeylerin değişmek zorunda olduğunu, değişimin muhakkak felaket demek olmadığını söylüyor ve içinizi umutla, enerjiyle dolduruyor. mutlaka mutlaka izleyin. film o kadar çok konuya değiniyordu ki anlatamam, ama hepsi ortak bir yerde buluşuyordu. öncelikle spiritüel değişimden bahsediyorlar. bu bağlamda yogadan, meditasyondan ve hatta çeşitli uyuşturuculardan söz ediyorlar. egodan da bahsettiler. sonra çevre sorunlarına getirilebilecek pratik çözümlerden bahsettiler. bahsettiler dediysem sting, ellen page, david lynch bile vardı. avrupa tipi şehirleşmeye gidilirse ne kadar çok enerji tasarruf edileceğinden, para sistemi yerine yeni ve çeşit çeşit paralar getirilmesi gerektiğinden vs. "tek kutuplu" (?) para yerine çeşit çeşit para olmalı dediler. uçuş milleri gibi. yardımlaşma saatleri önerdiler mesela. sen yaşlılara 1 saat yardım ediyorsun ve 1 saat yardım görme hakkı kazanıyorsun. bu tercih edilebilir türden bir ilişki olurmuş. ay, o kadar çok şeyden bahsettiler ki en iyisi debelenmek yerine internet sitesini vermek, ki muhtemelen biliyorsunuzudur:
www.2012timeforchange.com
beni etkileyen şeylerden biri adamın uyuşturucu ile ilgili araştırmalar yaparken "annem buna memnun olmadı" demesiydi. 2 gün önce bir adam, devrimciliğinden annesinin memnun olmadığını anlatmıştı bana. panait ıstrati arkadaş adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şeyi. hayat ve annelerin çatışması. ezgi ve annesinin çatışmasına da bakalım:
-ah şirketlere danışman olsan.
-hukuk bilgimi şirketler için kullanmayacağım anne üstüme gelme tamam mı??!!!!
-ne olacak yarım gün çalışır kitabını da okursun.
-öyle bi hayat istemiyorum anne tamam mı????!!!
anneler varolanı sürdürmek eğilimindedirler hep. hep!!
gelirken de giderken de hep yürüdüm. gümüşsuyu'nda parktan inerken para istediler benden. sarhoş veya bali çekmiş bir halleri vardı. bende de para yoktu, yok dedim. "korktun galiba özür dileriz" dediler. ben de "yok canım, ne korkacağım. size iyi akşamlar" dedim. arkamdan "yok canım ne korkacağım" diye dalga geçtiler. gururum kırıldı biraz aslına bakarsan.
bir de murat d.'yi gördüm. bugün onun doğumgünüydü. bende de metelik olmadığından gidemedim. bir de evde teyzemler var. gözlüklerime bakıp "pek entel olmuş." dedi. rahatsız oldum, zira entellerin rahatsız olduğu bir şey varsa o da fazla entel görünmektir. aynı tarzın yüzde 20 fazlasını birinin üsütünde görünce burun kıvırır enteller. asla aynı anda şapkayı ve fuları takmazlar. neden? çünkü sevmezler göze batmayı. göze batmadan fark edilmek isterler. hepsini döveceksin, döveceksin.
şimdi öğrendiğime göre, garti'yi kaybetmişiz. benim dersime hiç girmedi, ama herkes çok sever ve sayardı onu. allah rahmet eylesin. gittiği yerde huzur bulsun bu iyi kalpli hoca. vefat haberleri nasıl yazılabilir? elbruz abi'yi hiç yazmadım. yazmayı pek istemedim çünkü, burayı ciddiye almadığım için. elbruz abi ne tatlı biriydi. sıcak bir gülümsemesi vardı, çok nazikti. tiyatroyu çok ciddiye alır, doğal oynamak isterdi. eleştirirken bunu tepeden bakarak yapmazdı. iyi niyetliydi. varlığımız o kadar kırılgan ki makinelerin bir anlık sapması, bir anlık tesadüf, veya kader bunu sonlandırabiliyor. sabahattin ali'nin dediği gibi, bir kömür parçası dünyanın en güzel gözünü kör edebiliyor. oysa anılar hep yaşıyorlar.
www.2012timeforchange.com
beni etkileyen şeylerden biri adamın uyuşturucu ile ilgili araştırmalar yaparken "annem buna memnun olmadı" demesiydi. 2 gün önce bir adam, devrimciliğinden annesinin memnun olmadığını anlatmıştı bana. panait ıstrati arkadaş adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şeyi. hayat ve annelerin çatışması. ezgi ve annesinin çatışmasına da bakalım:
-ah şirketlere danışman olsan.
-hukuk bilgimi şirketler için kullanmayacağım anne üstüme gelme tamam mı??!!!!
-ne olacak yarım gün çalışır kitabını da okursun.
-öyle bi hayat istemiyorum anne tamam mı????!!!
anneler varolanı sürdürmek eğilimindedirler hep. hep!!
gelirken de giderken de hep yürüdüm. gümüşsuyu'nda parktan inerken para istediler benden. sarhoş veya bali çekmiş bir halleri vardı. bende de para yoktu, yok dedim. "korktun galiba özür dileriz" dediler. ben de "yok canım, ne korkacağım. size iyi akşamlar" dedim. arkamdan "yok canım ne korkacağım" diye dalga geçtiler. gururum kırıldı biraz aslına bakarsan.
bir de murat d.'yi gördüm. bugün onun doğumgünüydü. bende de metelik olmadığından gidemedim. bir de evde teyzemler var. gözlüklerime bakıp "pek entel olmuş." dedi. rahatsız oldum, zira entellerin rahatsız olduğu bir şey varsa o da fazla entel görünmektir. aynı tarzın yüzde 20 fazlasını birinin üsütünde görünce burun kıvırır enteller. asla aynı anda şapkayı ve fuları takmazlar. neden? çünkü sevmezler göze batmayı. göze batmadan fark edilmek isterler. hepsini döveceksin, döveceksin.
şimdi öğrendiğime göre, garti'yi kaybetmişiz. benim dersime hiç girmedi, ama herkes çok sever ve sayardı onu. allah rahmet eylesin. gittiği yerde huzur bulsun bu iyi kalpli hoca. vefat haberleri nasıl yazılabilir? elbruz abi'yi hiç yazmadım. yazmayı pek istemedim çünkü, burayı ciddiye almadığım için. elbruz abi ne tatlı biriydi. sıcak bir gülümsemesi vardı, çok nazikti. tiyatroyu çok ciddiye alır, doğal oynamak isterdi. eleştirirken bunu tepeden bakarak yapmazdı. iyi niyetliydi. varlığımız o kadar kırılgan ki makinelerin bir anlık sapması, bir anlık tesadüf, veya kader bunu sonlandırabiliyor. sabahattin ali'nin dediği gibi, bir kömür parçası dünyanın en güzel gözünü kör edebiliyor. oysa anılar hep yaşıyorlar.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








