Pazar, Mart 13, 2011

duygusuzca gezinmekten dönenler


christiane f'nin kitabını okumadım, ama filmi izledim. ve de şu röportajı okudum, o kadar tuhaf bir şey ki, insanın aklı almıyor. röportaj tam benim bayıldığım cinsten.

şimdi ise son şeyler ülkesi gibi bir hale düşecekken canla başla, iyi niyetlerle çalışan japonları izliyorum televizyondan. milyonlarca var olma biçimi var şu dünyada.

bir keresinde sarhoşken deniz avcı'ya "neden uyuşturucu bağımlısı olmalıyız?" konulu bir nutuk atmıştım. sanırım christiane f ve türevlerinin bir tür simge oluşu yüzünden gözümüzde.

bütün bir neslilin!

samson

bugün regina spektor'ın "samson" adlı şarkısını dinliyordum bulaşık yıkarken. çok tatlı bir şarkı. sözleri şunlar. (ben de google'a alıştım iyice, üstteki resmi de ordan buldum, rembrant'ın imiş) şimdi çok hoş, çünkü erkeklerin gücünü kaybetme korkusuyla iyi dalga geçiyor. "ben samson'ı çok sevdim, o da beni sevdi, saçını da beraber kestik ama incil bunu not düşmedi, tarih bunu yazmadı." diyen sevimli mi sevimli bir şarkı bu.

yukarıdaki duruma düşmekten çok korkarlar bu tipler. korktukça da saldırganlaşırlar. peki, gerek var mı? aramızda bir hükmeden mi olmalı, bir de hükmedilen mi olmalı? belki de bdsm'ciler bu gerçeği bir oyuna dönüştürdükleri için "özgürleştiklerini" söylüyorlar, kimbilir? orada bir efendi, bir de köle var ama "gerçek şiddet" yok, yani bir tür dalga geçmek var, sonra arada rol değişimi var, belki de gerçek rollere bir karşı çıkıştır? bilemeyiz.

işte etrafımız samson öyküsünden ders almış, kadını şeytan zanneden ve orda burda "zerrece değer vermem" beyanatlarında bulunan erkek çocuklarıyla çevrili. onlara aşık veysel stili sormak gerekiyor, "şeytan bunun neresinde?"

Cumartesi, Mart 12, 2011

tabipler eylemi

az önce annem ankara'ya hekimlerin hükümetin sağlık politikasına karşı düzenlediği mitinge katılmaya gitti. çok endişeliyim. beni de götür dedim ama istemedi. böyle bir vaziyete ailesini ve duygularını karıştıramazmış. çok ses tek yürek mitingin adı. neden doktorlar yürüyor derseniz bunu size uzun uzun açıklayamam, şu haber linkine tıklayın:

http://www.haberler.com/antalya-tabip-odasi-13-mart-taki-eyleme-katiliyor-2582933-haberi/

bir de şuna, isterseniz.

doktorlar toplumda bir elleri yağda, bir elleri balda, zengin sahtekar, züppe bir kesim olarak tanınıyor ve hiç sevilmiyor. ama bunun popülist bir politika olduğu, doktor düşmanlığının "ben de kunta kinte'ydim" diyen başbakanın, sağlık bakanının yayılmasını istedikleri bir şey olduğu bilinsin. hastaların kunta kinte olmasının suçu doktorlarda değildir. şu an poliklinikte ortalama 4 dakikada bir hasta bakmak durumundalar. hele asistanlıkta. ben çocukken annem abartısız 2 günde bir nöbetçi olurdu ve eve ölmüş vaziyette gelirdi. üstelik diğer doktorlardan inanılmaz mobbing gördüğünü biliyorum, işler böyle yürüyor çünkü. her meslekte olduğu gibi bu meslekteki insanların çoğunun acayip paracı olduğu da doğrudur. ama bu köleleştirici, çalışma özgürlüğünü kısıtlayıcı politikaları haklı kılmaz.

geçen gün başbakan mı, sağlık bakanı mı bilmiyorum "bir asistan yılda 6000 kazanabiliyor" demiş. yuh!!! nerde o asistan söylesinler. annem 85 yılından beri doktorluk yaapıyor, uzman genel cerrah olarak aldığı maaş döneriyle möneriyle ayda 4000. muaynehanesi ise yok, zaten mevcut yasalarla açması çok zor. bir nöbetin ücreti (36 saat) 25 TL. emekli maaşı 1300 TL. annem emekli olup bir tıp merkezinde part time çalışmak hayalleri kuruyordu, fakat yasal olarak bu mümkün değilmiş.

bu paraların az olduğunu söylemiyorum kesinlikle. sadece kamuoyuna yansıtılan "zengin doktor" şeyinden bahsediyorum. ayrıca bir düşünün. bunlar tuzu kuru insanlar değiller. hep annemi anlattım farkındayım ama annem ilkokul mezunu bir terzinin 4 çocuğundan biri, öss sınavında içel il birincisi. 80 darbesinden 1 yıl önce, 17 yaşında tek başına gelmiş istanbul'a. bizden çok daha kötü koşullarda okumuş ve çalışmak kavramı çok farklıdır. örneğin ben sınıf geçmek için deli gibi çalışırım ve annem bakıp "çok az çalışıyorsun sen" der. hayatı çalışmak çünkü. ayrıca bir doktorun hayatı mesleğidir ister istemez. bir grup hekimi oturup konuşurken dinleyin, hep hekimlikten bahsederler, hayatları budur. "rektoskopi, kolonosopi, meme sea, eks oldu" bu kelimelerden başka şey bilmezler.

şüphesiz en çok çalışan bu meslek grubuna karşı hastayı düşman etmek, kendi yapamadığının suçunu başkasına atmak değildir de nedir? tüm başhekimleri yandaşlarından seç, hastahaneleri bir tür şirkete dönüştür, ve sonra gidip seçmene sağlık sistemini ne kadar düzelttiğinle hava at. oysa gerçek, hasta hakları ve hekim haklarının ayrılmaz olduğudur. paracı, düzenbaz insanlar her meslekte vardır, ama esasen çoğu hekim hastaları için yaşar. karşılığında ise sadece saygı görmek, ciddiye alınmak ister. tıpkı diğer meslek grubu mensupları gibi. ama iktidar hala halkı tebaası gibi görüyorsa hiçbir meslek grubu hak ettiği saygıya ve saygınlığa kavuşamaz.

bu arada, internette "inversion recovery" takma isimli bir kişinin görüşlerini çok beğendim, yazayım:
bu miting ile ilgili ifade etmek istediğim birkaç şey var:
1- bu miting, hekimler daha çok para alsın diye yapılmıyor.
2- mitingin amacı son kullanıcı olarak sizlere sunulacak hizmetin kalitesinin arttırılması için bir farkındalık yaratmaktır.
3- yoksa eskiden standart sosyal güvenceyle ulaşabildiğimiz hekimlere, tetkik ve tedavilere artık ulaşamayacağız.
4- mantık dışı kurum ödemesi (hekim ödemesi değil) metodları nedeniyle daha az tetkik edileceksiniz.
5- kalite değil kantite öne çıktığı için daha fazla hastanın görüldüğü bu iklimde minimum tetkikle tedaviden tanınıza gidilmeye çalışılacak. gripten öksürüyor iseniz sorun yok. ama ya başka bir neden söz konusu ise?
6- canınızı emanet ettiğiniz insanların kalite profili düşmek yolunda. bu mesleklerin fakültelerini tercih edecek öğrenci profili aşağı doğru gidecek, k12'den farksız tıp fakültelerinde bir de deneyimli öğretim üyeleri kaçmış ya da uzaklaşmış olacağı için her anlamda kötü / tecrübesiz / bilgisiz biçimde mezun olacaklar. bu insanlar ihtiyarlığınızda size ya da çocuklarınıza sağlık hizmeti sunacak. o zaman gerçekten doktorlardan nefret etme sebepleri neymiş herkes görecek.

baya iyi yazmış. vay anam vay nasıl yazanlar varr.

Salı, Mart 08, 2011

soraya'yı taşlamak

bugün okulda soraya'yı taşlamak filminin gösterimi vardı. bu film hakkında ne yazacağımı bilmiyorum, zira insanı hissizleştiren bir yanı var. ağla, ağla ve gözpınarları sonunda kuruyor. en kötüsü de şu ibare: "based on a true story" tüm görmezden gelme yollarını tıkayan ifade.

yollu adlı arkadaş blogunda "sikliler" diyordu hep, "dünya bir sikin keyfinin etrafında dönüyor". sanırım ne demek istediğini bu filmi izledikten sonra daha açık, dümdüz, net anladım. öfkenin de faydasız kaldığı bir alan bu. acıma duygusunu hissetmek istemediğiniz bir alan. filmin kanımca en yumuşacık sahnesi süreyya'nın kızlarıyla kırlarda dolaştığı ve onları "azizem" diye sevdiği sahneydi. en öfkelendiğim sahneyse filmin ta en başında, süreyya kocasına "biz neyle yaşayacağız? senin şerefin yok mu?" dediğinde, o küçücük oğlunun kalkıp "sen babamla ne hakla böyle konuşuyorsun?" diyerek diklendiği sahneydi. bir çocuğun beyninin bir "erkek"in beynine nasıl hunharca dönüştürüldüğünü vs. ve iğrençlik, taşlama sahnesi. süreyya'nın "bir insana bunu nasıl yapabilirsiniz?" dediği sahne. kanlar içinde tek gözünü açması, hala yaşıyor olması. o gözle linççi kalabalığa bakması. bizim de onunla beraber hissettiğimiz bir yalnızlık. insanın duygusal, zihinsel kapasitesini zorluyor.

bunun üzerine biraz bakındım ilk ulaştığım(ki kaynak da ekşisözlük) siteler şunlar oldu, bir yazar belirtmiş. daha fazla site görürsem onları da yazarım. bir de eskiden beri olan avaaz.org'u biliyorum:
http://www.stophonourkillings.com/
http://www.stopstonningnow.com/
http://www.stop-stoning.org/

bilmiyorum ki daha ne diyebilirim. gösterimi yapan klüpteki kız "sakine'yi kurtarmaya çalışıyoruz şimdi" dedi. uzun süreden beri bunu duyuyordum. facebook ne kadar etkili bir site bilmiyorum ama sayfası şu:

http://www.facebook.com/savesakineh

çocuklarının hazırladığı şöyle bir çağrı var:

http://stopstonningnow.com/sakine/sakin284.php?nr=50326944&lang=tu

bir an için kendi anneme baktım. benim pamuk tenli, güzel yüzlü, güzel kadın anneme. köylerde "kadın anam" derler ve bu bir iltifattır. onu kaybettiğimi, onu korkunç sahneler içinde gördüğümü bir an için tasavvur ettim.

valla ben bunları dile getirmek konusunda çok beceriksizim. nitekim bu akşam da lüzumsuz yere babama "sen cinsiyetçi ve maço bir herifsin" diye bağırdım. galiba yanlış kişiye bağırdım çünkü sonradan kalbimde pişmanlık ve hüzün hissettim. gidip özür diledim babamdan. o da az sonra kabul etti özürümü, sarıldık.

bu dünyada hayatını penisinin keyfine göre yönlendirmeyen, dünyaya sikinin penceresinden bakmayan, ideolojileri, dini, her şeyi sikine göre biçimlendirmeyen erkekler de var. karşındakinin insan olduğunu unutmayan, saygı denen şeyden haberdar erkekler bunlar. ben hayatımı bunlarla geçireceğim ve diğerlerinin bomboş ve dünyayı bombok bir yer haline sokan özgüvenleriyle savaşacağım. inşallah.

kadın sorunuyla ilgili biri değilim pek, hatta neredeyse hiç, bu konuda hiç okuyup kafa yormam, ama hislerim ve düşüncelerim bunlar. sevgiler.

Pazartesi, Mart 07, 2011

4 gün ne boş işlerle geçti

cuma günü annemle sinemaya gittik (zoraki kral). sonra spor yaptım.

cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.

pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.

pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.

bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.

sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...

bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.

yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.

bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.

Perşembe, Mart 03, 2011

esmeray, deniz

bugün itü ayazağa'da yalnız kadın diye bir oyun vardı, ezgi yaldız beni de çağırdı. esmeray diye bir oyuncu oynuyordu. ünlüymüş ve travestiymiş. çok güzel bir oyundu, hem de esmeray çok güzel oynuyordu. şiveli bir konuşması vardı ki rolüne çok yakışmıştı. ben istanbul türkçesindense şiveleri daha çok beğeniyorum. sınıf arkadaşım ibrahim'in (urfa) hafif hafif, alttan alttan beliren şivesiyle başladım şiveleri sevmeye. o gün bugündür güzel bir şive duyunca içimin yağları eriyor.

sonra da denizlere gittim. çok güzel bir yemek yapmış. elim boş gittiğim için habire yemeği övmek zorunda kaldım. ama allahı var, yemek güzeldi. saat 11 olmadan deniz beni postaladı. işte bugünüm de böyle geçti. gizemli, az konuşan insanlara özeniyorum.

"inşallah bir gün senin de başına gelir de görürsün." demek lazım. "usulsüz işler inşallah sizin de başınıza gelir, kapalı kapılar ardında çürürsünüz, tıpkı bugün 'oh olsun' dedikleriniz gibi." bu kadar da fevri ve kinciyim. ama usulsüz işlere karşı içinde isyan duymamak elde değil.

Çarşamba, Mart 02, 2011

sevgili üniversite dö strazburg,

size yazdığım o motivasyon mektubu var ya, tamamen yalan. size gelmek, sizde okumak istiyorum evet, ama tek motivasyonum ezgi yaldız'ın "tam öğrenci şehri, eskişehir gibi, ortam süper" lafıdır.

"sanatla yakından ilgiliyim. aynı zamanda kamu hukuna, özellikle devletler umumi hukukuna, karşılaştırmalı hukuka ve insan hakları hukukuna tutku derecesinde bir ilgim var. sanatsal ve politik dünyanın ayrılmaz bir ikili olduğuna inanıyorum." demiştim. aslında bu cümleleri geçen sene ilker'in yazdığı mektuptan çaldım. ha, bu dersleri nispeten sevdiğim doğrudur, çünkü ticaretten filan tiksiniyorum.

"carré de malberg, aubry gibi isimlerle tanınmış, bir geleneği olan, topluluk hukukuna önemli doktrinal katkılarıyla ünü üniversitenizde okumak bir ayrıcalıktır" yazmıştım. açıkçası bu isimleri internet sitenizde gördüm. ha derslerde de duyduk, ama ben pek ilgilenmemiştim açıkçası. ama herhalde öyledir.

"bir amacım var, o da daha yaşanılabilir bir dünya. hukukçu olmak artık uluslar üstü bir anlam kazandı. avrupa birliği hukuku için çok yaşamsal bir yere sahip şehrinizde erasmus programıyla bir dönem geçirecek olmak beni heyecanlandırıyor" da demiştim. ay buna inandıysanız çok safsınız gerçekten. türklerin yüzde 99unun avrupa birliğine karşı olduğu biliniyor. ayrıca götü kalkık, züppe fransızlardan tiksinti derecesinde hoşlanmıyorum. yaşamda da bir amacım yok. duyarlı olduğum tek konu eşcinsel hakları. o da annemle babama eşcinsel arkadaşlarımdan bahsederek provokasyon yaratmaktan ibaret bir uğraş sadece...

motivasyon mektubu yaz demişsiniz, beni motive eden tek şeyi söyleyeyim mi? jean, pierre ve arnaud. bunlardan da açıkçası çok umudum yok... erasmusa gitmek isteyen yüzlerce türk gencinden hiçbi farkım yok. hatta dünya gencinden, çünkü sevgili strazburg, dünya gençleri de en az biz türk gençleri kadar boşbeleş insanlar. sorry.

not: strazburg, sana sınıftan başka bir çocuk daha başvurmuş. ne olur onu kabul etme, beni et. benim not ortalamam çok çok daha düşük, ama beni tanısan daha çok seversin bence. o, nasıl diyeyim, o kadar da iyi bir çocuk değil. yani onun da seni yazdığını öğrenince düşmanım oldu. pliiiz pliiiz pliiiz.

sincerly yourzzzz, xxxx

e.ş.

Pazar, Şubat 27, 2011

egonuz aç bir köpektir, besleyin

çoğu insanı üzen bir şeydir ego, ve en egosuz görünende bile vardır, tahmin ettiğinizden de çok. ben egomun beni içten içe hırpaladığını, üzdüğünü hissederim çoğu kez. bir keresinde talimhane'de babamın yanına gitmiştim. onun arkadaşlarıyla konuşuyordum. babam birden sinirle sözümü kesti ve bana "neden mıymıymıy konuşuyorsun, kedi gibi? her hareketin 'ay ne tatlı kız desinler' diye ayarlanmış" dedi. mıymıylık maskesinin altında ise aç bir köpek besliyorum.

işte bu nedenle kendi egomu sevimli, aç bir köpeğe benzetirim. hepimiz istiyoruz, bazı ihtiyaçlarımız var. hepimizin içinde açgözlü bir köpek var.

her zaman egoyu öldürmekten bahsederler. ama biliniz ki, köpeği aç bırakarak öldüremezsiniz. aç kalan köpek saldırganlaşır, ve tüm hayatınız onun oraya buraya saldırmasını engellemeye çalışmakla geçer. aynı şekilde çok beslediğiniz köpek şişmanlar ve kıçını kaldırmaya üşenir, ve oraya buraya sıçar ve temizlemekle uğraşırsınız.

şimdi hiç inkar etmeyin. hepimizin içinde güçlü, saldırgan, aç, başarıya ve sevgiye susamış bir şey var. kendi adıma rekabete bayılıyorum, ama bayılmıyormuş gibi yapıyorum. tarz meselesi.

zavallı biz, öyleyse nasıl yaşayacağız? o köpeği olması gereken yere nasıl bağlayacağız? kırdığımız kalpleri nasıl onaracağız? sevdiklerimize gereken ilgiyi gösterebilecek miyiz başımızı kendi dertlerimizden kaldırıp? onların sessiz çığlıklarını duyabilecek miyiz? kendi koca odamızdan nasıl kaçacağız?

cevap basit: köpeği besleyin, sonra hayatınıza dönün. onu yürüyüşe çıkarın, ve ona diyin ki "benim yapacak başka işlerim var." başka işler kendileri gelir bazen, ve insan o zaman kendini unutur. yaani. açıkçası ben de çok bilmiyorum.

oburkız'ın bir günü

benim en az benim kadar işsiz güçsüz teyzem, 1 hafta kadar önce beni aradı:

-ezgi, az önce burçlara göre diyet diye bir program izledim. senin bir yengeç burcu olarak asla rejim yapmaman gerekirmiş.
-neden?
-çünkü rejim yapmak seni depresyona sokarmış, daha çok yermiş ve kilo alırmışsın. bence seni çözmüşler.
-peki o zaman nasıl kilo vereceğim?
-spor yaparak.

bunun pek mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü kilom neredeyse 70 oldu. o kadar iştahla ve durmaksızın yiyorum ki son 1 yılda 10 kilo aldım ve bu beni o kadar da üzmüyor aslında. astrolog- diyetisyenlerin de onayıyla hiç rejim yapmamaya karar verdim ve 1 haftadır her gün deliler gibi spor yapmaya başladım. kan ter içinde kalıyorum, çok hoşuma gidiyor. ve bu kendime güveni de nereden bulduysam, rejimi bıraktım, kimbilir kaçıncı kez.

bu sabah annemin teyzesi ve eniştesiyle güzel bir kahvaltı yaptık:

ıspanaklı yumurta
peynir
domates
ceviz
portakal ve incir reçelleri
ekmek
çay

annemin teyzesi ve eniştesi yıllardır arabistan'da yaşıyorlar. dindar, içten, temiz, güleryüzlü insanlar. teyzemde lenfoma şüphesi vardı, tahlilleri yaptırdık ama yokmuş. sevindik.

sonra spora gittim ve 2 saat kendimi yordum. eve gelince acıkmıştım:

1 elma
nohutlu tarhana çorbası
sarmısak ve kornişon turşusu (çok severim)
1 kırmızı lahananın kökü

sonra annemle beraber kereviz ve salata yaptık. kerevizi çok severim. içine limon, arpacık soğanı, portakal suyu koyduk. ama yemedik. çünkü bugün kuzenim nişanlandı. ona gittik.

hatice benden 4 yaş büyük ve 22 kuzenim arasından en yakın olduğumdur. beraber büyüdük gibi bir şey. çünkü ben küçükken annem asistandı ve habire nöbetçi olurdu ve beni onlara bırakırdı. hayatımız beraber geçti denebilir. bu yüzden onun nişanlanması tuhafıma gidiyor. nişanlılık, evlilik, bunlara pek değer vermem çünkü ben cool bir gencim, yine de çok hoşuma gittiğini inkar edemem.

hatice'nin arkadaşları da ordaydı. çoğunu yıllardır görmemiştim. çok hoştu, sanki yıllar öncesine ışınlanmışım gibi. hepsinin fotoğraflarını çektim. bende fotğraf çekme huyu hiç yoktu, yeni oluştu bu huy.






































ve akşam eşşek gibi, öküz gibi, dana gibi yedim. utanmasam kusup bir daha yiyecektim. çünkü (oğlan tarafı gelmeden gizlice çektim bu fotoğrafı) şöyle bir sofra vardı:












şarap ve viski kola içtim. pek samimi olmadığım bu insanlara karşı önce tutuktum, içince ağzım kulaklarıma vardı ve pek mutlu oldum. damadın ikizi avcılar'da club fox'a gitmeyi önerdi. ama sonra yalan oldu. çok üzüldüm, eve dönmeyi hiç istemiyordum. hatice nişanlanıyordu sonuçta.

bugün babam iki komik espiri yaptı, bunları da izninizle sizinle paylaşmak isterim. battı balık yan gider, evet bari onları da paylaşayım. bunlardan birinde haticelere giderken arabada, babam bir şey anlatıyordu, ta ben doğmadan önce olmuş bir şey. ""30 yıl filan önceydi." dedi. sonra bana döndü ve "ezgi, senin de yaşın ortaya çıktı." dedi. gül gül öldüm. ikinci komikliği de haticelere gittikten sonraydı. damadın ailesi mailesi etrafımızdayken yanıma gelip elini uzattı ve "merhaba ben dayısıyım." dedi. bir de kimse başlamadan masadaki yemeklerden yedi, ama bunu espiri olsun diye yapmadı, doğal hali. bu konularda benziyoruz biraz.

her yemek başka bir şey, sadece yemek değil.

bu gidişle asla kilo veremem.

Cuma, Şubat 25, 2011

duvarların dili

bugün hukuktan 5, tiyatro klübünden de 3 kişi olmak üzere 8 kız ümraniye t tipi cezaevi'nde oynanan "duvarların dili" oyununa gittik. oyunu yazan ve yöneten hakan metin mercan adında bir mahkum, oyuncuların hepsi de mahkumdu, 2 tane profesyonel oyuncu hariç. bunlar aynı zamanda oyunculuk dersleri veriyorlarmış. ama ne yalan söyleyeyim, mahkumlar o kadar iyi oynuyorlardı ki bu iki oyuncu, ki onlar da iyiydi, yanlarında vasat kaldı.

çok içten, çok komik, çok tatlı bir oyunculukları vardı tüm oyuncuların. sizi alıp götürüyordu, içine çekiyordu. hüzünlü konulardan bahsederken bile umutlu ve neşeliydiler. ayrıca aralarında müthiş müzikal yetenekler vardı. tüm salon hayran oldu.

biraz kendi yaşamlarını oynamışlar. ümit hoca şöyle derdi ceza dersinde: "hapishanede 1 gün bile çok uzun ve zordur." bunu oyunda çok iyi anlayabiliyorsunuz, özgürlüğün kıymetini yani. bir de mahkumların içerdeyken haklarını savunmaları, seslerini duyurmaları da zor. dışardan gelen her yeni şey, avukatla her görüşme bir umut ama cılız. şartarın zorluğundan, 8 kişilik koğuşta 20 kişi kalmalarından da bahsettiler. hakikaten allah'ın unuttuğu kullar olmuş gibi bir şeyler.

bir de uzun süreli cezalar konusunda ister istemez kendini mahkum yerine koyuyor insan. sanırım beni en çok etkileyen aile meselesi oldu. 36 yıl. aileni kaybettin, aile yaşamını sonlandırdın, arkadaşlarını bir daha göremeyeceksin demek. ırmak'la ikimiz oyunun arasında volta atılan yere çıkıp baktık. minicik ve etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi.

sabıkalılardan hep çekiniriz. oysa bugün oyunda sahnede mahkumları değil, çok yetenekli oyuncuları gördüm. hissettiğim duygu da korku veya acıma değil, hayranlık ve kendini diğerinin yerine koyma idi. gerçekten arabesk olmaktan çok uzak, içten, tatlı bir oyun çıkarmışlar.

Çarşamba, Şubat 23, 2011

2012 time for change

bugün yukardaki filme gittik sevil'le. o kadar güzeldi ki anlatamam. önce felaket senaryolarıyla kalbinizi sıkıştırıyor. sonra bir şeylerin değişmek zorunda olduğunu, değişimin muhakkak felaket demek olmadığını söylüyor ve içinizi umutla, enerjiyle dolduruyor. mutlaka mutlaka izleyin. film o kadar çok konuya değiniyordu ki anlatamam, ama hepsi ortak bir yerde buluşuyordu. öncelikle spiritüel değişimden bahsediyorlar. bu bağlamda yogadan, meditasyondan ve hatta çeşitli uyuşturuculardan söz ediyorlar. egodan da bahsettiler. sonra çevre sorunlarına getirilebilecek pratik çözümlerden bahsettiler. bahsettiler dediysem sting, ellen page, david lynch bile vardı. avrupa tipi şehirleşmeye gidilirse ne kadar çok enerji tasarruf edileceğinden, para sistemi yerine yeni ve çeşit çeşit paralar getirilmesi gerektiğinden vs. "tek kutuplu" (?) para yerine çeşit çeşit para olmalı dediler. uçuş milleri gibi. yardımlaşma saatleri önerdiler mesela. sen yaşlılara 1 saat yardım ediyorsun ve 1 saat yardım görme hakkı kazanıyorsun. bu tercih edilebilir türden bir ilişki olurmuş. ay, o kadar çok şeyden bahsettiler ki en iyisi debelenmek yerine internet sitesini vermek, ki muhtemelen biliyorsunuzudur:

www.2012timeforchange.com

beni etkileyen şeylerden biri adamın uyuşturucu ile ilgili araştırmalar yaparken "annem buna memnun olmadı" demesiydi. 2 gün önce bir adam, devrimciliğinden annesinin memnun olmadığını anlatmıştı bana. panait ıstrati arkadaş adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şeyi. hayat ve annelerin çatışması. ezgi ve annesinin çatışmasına da bakalım:

-ah şirketlere danışman olsan.
-hukuk bilgimi şirketler için kullanmayacağım anne üstüme gelme tamam mı??!!!!
-ne olacak yarım gün çalışır kitabını da okursun.
-öyle bi hayat istemiyorum anne tamam mı????!!!

anneler varolanı sürdürmek eğilimindedirler hep. hep!!

gelirken de giderken de hep yürüdüm. gümüşsuyu'nda parktan inerken para istediler benden. sarhoş veya bali çekmiş bir halleri vardı. bende de para yoktu, yok dedim. "korktun galiba özür dileriz" dediler. ben de "yok canım, ne korkacağım. size iyi akşamlar" dedim. arkamdan "yok canım ne korkacağım" diye dalga geçtiler. gururum kırıldı biraz aslına bakarsan.

bir de murat d.'yi gördüm. bugün onun doğumgünüydü. bende de metelik olmadığından gidemedim. bir de evde teyzemler var. gözlüklerime bakıp "pek entel olmuş." dedi. rahatsız oldum, zira entellerin rahatsız olduğu bir şey varsa o da fazla entel görünmektir. aynı tarzın yüzde 20 fazlasını birinin üsütünde görünce burun kıvırır enteller. asla aynı anda şapkayı ve fuları takmazlar. neden? çünkü sevmezler göze batmayı. göze batmadan fark edilmek isterler. hepsini döveceksin, döveceksin.

şimdi öğrendiğime göre, garti'yi kaybetmişiz. benim dersime hiç girmedi, ama herkes çok sever ve sayardı onu. allah rahmet eylesin. gittiği yerde huzur bulsun bu iyi kalpli hoca. vefat haberleri nasıl yazılabilir? elbruz abi'yi hiç yazmadım. yazmayı pek istemedim çünkü, burayı ciddiye almadığım için. elbruz abi ne tatlı biriydi. sıcak bir gülümsemesi vardı, çok nazikti. tiyatroyu çok ciddiye alır, doğal oynamak isterdi. eleştirirken bunu tepeden bakarak yapmazdı. iyi niyetliydi. varlığımız o kadar kırılgan ki makinelerin bir anlık sapması, bir anlık tesadüf, veya kader bunu sonlandırabiliyor. sabahattin ali'nin dediği gibi, bir kömür parçası dünyanın en güzel gözünü kör edebiliyor. oysa anılar hep yaşıyorlar.

Salı, Şubat 22, 2011

buranın tasarımını değiştirdim. bence biraz yavşak oldu. evet oldukça yavşak. önceki tasarım "bunalım köşesi"ne uygundu ve iç sıkıyordu bu yüzden sıkılıp yeni şeye geçtim. şimdi okula gidiyorum. babam karşımda gazeteleriyle "ne zaman gideceksin" der gibi bakıyor.

Cumartesi, Şubat 19, 2011

görmek mi, görünmek mi?

anam ben hiç görmüyormuşum meğerse. gözlüğü takınca bakışım empresyonist olmaktan çıktı, fotoğraf gerçekçiliğine büründü... ağaçların dallarından tut köprünün ışıklarına, her şey tek tek görünüyor. tüm yazılar okunur. keyfim yerine geldi. yeni bir dünyaya girmiş gibiyim. ama sanırım lens takacağım. küçücük kardeşim bile lens takıyor, hiç de huylanmıyor. ben huylanırım diye korkuyorum. herhalde alışırım. çünkü böyle çok tuhaf oldum. 20 yaş yaşlandım neredeyse. ama görmek mi, görünmek mi? eskiden uzağı neredeyse şöyle görüyordum:



şimdi ise şöyle görünüyorum:



hello teyze.

acaba hangisi daha iyi? görünüşümü değil görüşümü umursamam lazım. ama görünüşümü de demek ki umursuyormuşum ki aynaya baktıkça kahroluyorum.

Perşembe, Şubat 17, 2011

evlilik ve çocuk

evlenmeye hep iyi gözle bakmışımdır, yine de zorlama bir kurum olduğunu düşünüyorum. erkek de kadın da aynı derecede tembel, sorumsuz ve bencildirler. ayrıca erkek kadın ayrımı olmaksızın hiçbir insan özgürlüğünün kısıtlanmasından hoşlanmaz. koca pasif direniş yolunu seçer, yani evde hiçbir iş yapmaz ve arkadaşlarıyla dışarı kaçar. karının yöntemi mecburen dırdırdır. ben de çocukluğumda aynı bunu gördüm. babam ki çok severim, her zaman sanki kendi isteğiyle yuva kurmamış da zorla kurdurmuşlar gibi davranır. hep bir "bitse de gitsek" havası. ilk söylediğim sözcük "hadi" olmuş. ne anne, ne baba. sadece "hadi". "hadi canlanın ve benimle ilgilenin" der gibi. ne zaman bu söylense hayatın zor olduğunu düşünür ve dertlenirim.

bir gün evlenebileceğimi düşününce karışık duygular içine giriyorum. bir yandan "ya ne yapacaktım?" diye düşünüyorum çünkü sanki bekarlığın sonu yok. hayatın bir yerde sonlanması gerek. evet hayatı bir yerde durdurmak gerek. hep bir belirsizlikle ve olmamışlık duygusuyla yaşanmaz. öte yandan içim sıkılıyor.

yalnız çocuklara çok sıkıntı çektiriliyor. anneler çocuklarla yalnız kalınca tüm hınçlarını bunlardan çıkarıyorlar. onu yapma şunu yapma. sen yalancısın, sen aptalsın, yaramazsın. çocuk dediğin doğası gereği 1 yaşında her şeyi ağzına sokar, çekmeceleri açar elini kıstırır. 7 yaşında ödevini yapmak istemez. bu gürültücü yaratık doğası gereği insan yaşamını ipotek altına alır ne yazık ki. ona doğası gereği kızmak adil midir? o öyle yaratılmıştır. ama tabi onun her dediğine "evet" dememelisiniz. örneğin para vermeyin. ev işi yaptırın. benim dediğim başka.

o değil de ben insana susadım. her gün dışarı çıkmak, insanlarla iç içe olmak, içmek, onlara sorular sormak istiyorum. asosyal olmama rağmen sanırım insansız yaşayamıyorum. insanlar demek benim için yaşamın merkezi demek. insanlardan çok hoşlanıyorum. hepsinin, her grubun bir arka planı var. bir de binaları seviyorum, bahçeleri. onların içinde kimlerin yaşadığını hayal ediyorum.

ve kedileri seviyorum. o pembe patileri. o minik burnu.

o değil de artık spor yapacağım. ve bugün annem telefonunu evde unutmuş, sabah onu vermeye gittim. bu arada beni göz doktoruna götürdü. sonuç? 1.25e 2!! gözlük takmam lazımmış! zaten çirkinim, gözlük de hiç yakışmıyor. kalın kaşların altına gözlük hiç gitmiyor ooof of! yüzümde hiç ama hiç kadınsılık kalmıyor. oysa ki ben güzel olmak isterdim. güzel olmamak o kadar üzüyor ki aslında beni. arkadaşlarım dış görünüşümü umursamadığımı sanıyormuş ama ben umursuyorum aslında. güzel kızlara gözümü dikip bakıyorum, gıpta ile. aman tek dert bu olsun.

Pazartesi, Şubat 14, 2011

atina- selanik

baya güzel 5 gün geçirdik. selanik'e yataklı vagonlar var, biz sonuncusuna yetişmişiz ama 2 ay sonra yine geliyormuş. daha önce yataklı vagonda seyahat etmiştim, ankara'ya. bu ikinci seyahatim oldu. çok hoştu. ben rahat rahat uyudum. deniz uykusuzluk derdinden muzdarip olduğu için kıskandı.

selanik'e gelince atina'ya bilet aldık. 5 saat de o sürdü. atina'da acropolis'e ve onun müzesine gittik. plaka'ya, benaki müzesine, monastiraki'ye gittik, bir de tepeye çıktık. deniz tepede rüzgar yedi ve bronşit hastalığına yakalandı. neredeyse tüm haritayı yürüdük ve kitapta yazan her yere gittik ve kaç yıllaında yapıldığını kitaptan deniz'e okudum. bunu seyahatlerde bir tür görev olarak görüyorum.

sanırım en güzeli yemeklerdi. yemekler muhteşemdi. insanlar da çok iyiydi. 6 deniz mili meselesini yetkili otoritelerle tartıştık ve konuyu açığa kavuşturduk. ancak kıbrıs meselesini sonra halledeceğiz. nikos ile nazlı'dan bahsedince yumuşuyorlar. şaka yaptım.

ilk gün deniz'le uzo içtik, ikinci gün deniz hasta olduğu için pek geç duramadı. çok çok hastaydı. ben bir yerde oturup bira içtim. sonra yanıma bir kız gelip beni masalarına davet etti. fiorenzia ve george ile tanıştım. çok çok hoş insanlardı. bana içki ısmarladılar. onların fotoğrafını çektim:



pek güzel çıkmadı. çok çok sevdim onları. ikisinin de kökleri izmir'e dayanıyormuş. sarhoşluktan mı bilmiyorum, kanım ısındı ikisine de. ertesi gün davet ettiler bizi. dört arkadaşları ile daha tanıştırdılar. onlar da çok sevecenlerdi. çoğunun soyu sopu türkiye'den göçmüş.

monastiraki'de kebap yedik. yemekler ucuzdu ve baya iyiydi her yerde. monastiraki'nin fotoğrafını çektim. genelde fotoğraf çekemem. ama bu sefer heveslendim. cep telefonum çok dandik, bende de göz yok. aha:



atina'yı üzülerek terk ettik, selanik'e geldik. burada bazı müzeleri ve kiliseleri ziyaret edip sonra da atatürk'ün doğduğu eve gittik. çok güzel ve sade bir evdi. selanik çok güzel bir şehir değil kanımca.



deniz hala çok hastaydı. onu bırakıp dışarı çıktım. bir sandviç ve bir bira yiyip içtim. bu esnada bir matematik öğretmeni ve bir bankacı ile tanıştım. matematik öğretmeni gümülcine'li idi. biraz da türkçesi vardı. beraber raki içip meze yedik. bana para ödetmediler. "raki" dedikleri kesinlikle uzo değil. bizim rakıya benzemiyor. tekila gibi bir şey. çok güzeldi. çingeneler çiçek satıp mastika şarkısını söylediler. yunanlılar dışında en çok çingeneleri, afganları ve zencileri gördüm. bunların durumu kötüydü. matematik öğretmeni bana kırmızı bir gül aldı. mitolojik öyküler anlattı. türk dizilerinden, politikadan, tarihten bahsetti. bankacı ise çok sevimli bir adamdı. reina'ya gitmiş istanbul'da, profiterol yemiş. aman ne sevimli bir adamdı. bana çok şey anlattılar. anladık birbirimizi. çok geç olmadan kalktım ben, facebookta buluşmak sözleriyle. bu ikisinin fotoğrafını çekmeyi unuttum.

selanik'te 1 gece kalıp ertesi gün dödük. ben trende durmadan deniz'in fotoğraflarını çektim. deniz hastalıktan kırılsa da geziyi sevmişti ama artık birlikte olmaya katlanamıyorduk. deniz benim fotoğraf merakımdan bıkmıştı ve bana bir kere bile kafasını kaldırıp poz vermedi:



tamam, hayalimdeki gezi yazısı bu değildi. çok daha fazla düşünce içeren, ayrıntılı ve zeki bir şeydi ama bazen istesem dezeki olamıyorum. bu sabah eve geldim. öööyle bir gün geçti. yarın okul başlıyor. belki artık daha güzel yazılar yazarım. bay!!

Cuma, Şubat 04, 2011

"90lar iğrenç yıllardı"

benim en kötü huylarımdan biri sorularım. insanlar bir şeyler anlatsın, ben de masal dinler gibi tembel tembel dinleyeyim isterim. bu yüzden üzerinde iyi düşünülmemiş, güzel formule edilmemiş salak salak sorular sorarım. aslında çok net iki soru kalıbım vardır.

1- "ahmet nasıl? yani nasıl biri?": bu soru kalıbını amerikadayken arthur diye bir çocuğa ingilizceye "how is..." diye çevirmiş ve ona, ülkesiyle ilgili bir şeyler anlatsın diye şu can alıcı soruyu sormuştum: "how is america?"

2- "sonra ne demiş? peki sen ne dedin?": bu tür sorular size doğal gelebilir ama ben bunları en olmadık noktalarda sorarım. öyle ki çocukken temel fıkraları anlatılırken temel dursun'a komik ve hazırcevap yanıtını verince ben tatmin olmaz "peki dursun ne demiş?" diye sorardım. tamamen fıkra devam etsin, ben de tembel tembel dinleyeyim diye.

yani çok iyi bir soru sorucu değilim. her şeyin cevabı önüme paket yapılıp getirilsin isterim. okumak, araştırmak yok bende. o sabır, o takat yok, biraz tembel biriyim. bu yüzden çoğu zaman derinlemesine bilmem birçok şeyi. işte geçe gün böyle bir anda yavaşça babama sokulup şunu sordum: "90lar nasıldı?" 88 doğumlu olduğum için 90larda çocuktum, hem çok az hatırlıyorum çocukluğumu, hem de çok özlüyorum ve sanki olağanüstü günler geçirmişim gibi sürekli hatırlamaya çalışıyorum. sanki her şey çok farklıydı gibi geliyor. oysa o kadar da değildi belki de.

babam hiç tereddütsüz "90lar iğrenç yıllardı" dedi. "çok kimliksiz yıllardı. 2000ler, 2010lar çok daha iyi." ben de bir şey söylemiş olmak için "bizimkiler dizisi varmış" dedim. hemen "bizimkiler iğrenç bir diziydi" dedi. "kendi muhafazakar mı ne olduğu belirsiz, sıkıcı yaşamımızı her gün yaşadığımız yetmiyordu bir de bunun dizisini izliyorduk. benim içime daral geliyordu televizyona bakarken. iğrenç bir yaşamdı."

anneme sordum aynı soruyu. dudağını büktü. "benim için o yıllar çalışmakla ve çocuk bakmakla geçti. bu yüzden dış dünyayı çok izleyemedim." dedi. ve konuyu her zamanki gibi babamın hayatını tabi ki daha çok yaşadığına getirdi. böylece bir kadın problemine bir kez daha dikkatleri çekti.

bu ikisinin cevabından anladığım, genç evliler oldukları, 30larını sürdükleri bu yılları hiç sevmedikleri oldu. oysa ki öğrenciliklerinin geçtiği 70 sonu- 80li yılları pek bir şevkle anarlar, parasızlık, vakitsizliğe rağmen dostluğun tavan yaptığı yıllarmış, her şey çok samimiymiş vs.

ibrahim'in bir arkadaşı ile tanıştım, 80 doğumluymuş. ona da sordum: "90ları hatırlıyor musun? nasıldı?" o da dedi ki iğrenç yıllarmış. siyasi durum ortadaymış. habire hükümet kuruluyormuş. ekonomik durum da ortadaymış. ve en önemlisi hiç moda yokmuş yahu! ancak türkü barlar varmış. biraz da atari oyunlarından bahsetti. bir de emanule tutti frutti ne iğrenç şeymiş, o yıllarda ne kadar da abazanmışız toplumca. sezen aksu verimsiz dönemine girmiş.teoman, özlem tekin, şebnem ferah yeni çıkmış. bu sorudan şevk alarak sordum: "peki ya grunge, generition x, uyuşturucu bağımlıları?" omuz silekerek, biraz da bana küçümsemeyle bakarak: "valla, öyle şeyler pek bilinmezdi zannediyorum, belki küçük bir grubun haberi vardır." dedi.

sonra yengeme sordum. "özlem abla, 90larda sen bir üniversite öğrencisiydin, nasıldı?" dedim. o da bana pop ve fantezi modasını, gazi üniveristesinde tek solcu fakültede olduğunu, ama fakültedeki öğrencilerin daha çok zengin tipleri olduğunu ve ankara'da salata bar'a gittiklerini anlattı. sonra da kendi hayatını anlattı, ama açıkçası buralar biraz alakasızdı.

hikayeler dinlemek çok güzel bir şey. sizin geçmişinizde neler var? aklınıza ilk gelen, anlatmak istediğiniz bir şey, bir olay var mı? bana buraya yorum olarak bıraksanıza. illa süper bir tespit veya eşi görülmedik bir olay olmasına gerek yok. çok basit bir şey de olabilir. hangi çocuk kitaplarını okurdunuz, arkadaş grubunuz var mıydı vs. ya da akrabalarınız kimlerdir? nerlerden gelmişlerdir?

Perşembe, Şubat 03, 2011

yeşilköy, volga nehri

gördüğüm 2 rüyadan bahsetmek istiyorum. birincisinde ben ilkokuldaymışım. servise binip eve gitmem gerekiyor, evimiz şimdiki evimiz fakat ben yeşilköy servisine biniyormuşum. çocukken oturduğumuz eve gidecekmişim. havaalanına yakın olan, çok yakınından tren geçen, salonu deli gibi güneş alan, o bakımsız güzel eve... içimden "aslında ta eve kadar gitmeme gerek yok eski evimize de gidebilirim" diye düşünüyormuşum. fıskiyenin oraya geldiğimizde servisi durduruyormuşum ve yürüyormuşum eve kadar. ne kadar tuhaf, ne kadar güzel bir histi. fakat eve yaklaştıkça içimde bir endişe peydah oluyordu. öyle ya, anahtarım yoktu! ve evde eşya da yoktu belki. öyle ya, biz o evden taşınmıştık! kapıyı çalıp bekliyorum, kapıyı eski komşumuz filiz teyze açıyor. "aa, hoşgeldin ezgi'ciğim" diyor ama biraz şaşkın, her halinden benim bir misafir olduğum, sonsuza dek kalamayacağım belli. ben içeri giriyorum ve annemi arıyorum, "annem beni birazdan alacak." diyorum amahayal kırıklığı dizboyu...

buna bağlanan ikinci rüyamda deniz avcı ve ben volga nehri'nde dondurucu soğukta çirkin bir kayığa binmiştik ve habire kürek çekiyorduk. güya oraya tatile gitmişiz... "bu ne biçim tatil deniz avcı?" diyorum. "sözde rusya'dayız ama tek gördüğüm ova, alabildiğine sazlar, üstelik çok soğuk." böyle böyle saatlerce nehirde kürek çekiyoruz. nehir açık yeşil güzel bir nehir, bilgisayar oyunu gibi bir hava esiyor rüyada. sonunda karaya geliyoruz. sakin, küçük bir şehre park ediyoruz kayığımızı. rus tanıdıklarımız varmış. ıssız sokaklarda evlerine doğru yürüyoruz. kapıyı çalıyoruz uzun uzun. aniden 3 rus serserisi çevremizi kuşatıyor. bir tanesi iri yarı, arkama geçip mastürbasyon yapıyor. boşalıp meniyi paltolarımızın üsütüne sürüyor. sesimizi çıkaramayıp bekliyoruz ve içimizden "çattık" diyoruz. derken tanıdıklarımız kapıyı açıyor. serserileri kovmalarını bekliyorız ama hiçbir şey demeden bizi öylece bekletiyorlar en sonunda, biz soğuktan donmak üzereyken ve korkudan tir tir titrerken bizi içeri alıyorlar.

Pazartesi, Ocak 31, 2011



vize öncesinde bu kadar biliyordum. şimdi son bütünlemeyi de verdik, bakacağız artık. bir daha bu kadar aptal şeyler yüklemeyceğim, bunlar sondu.

espriler, şakalar





bugünlerde espri anlayışım pek bir düştü o yüzden yazı yok sadece aptallık var özür dilerim. hiç de umrunuzda olmadığını biliyorum gerçi tatlı okuyucularım zaten siz de yoksunuz. bay bay.

Çarşamba, Ocak 26, 2011







şu aralar ruh halimi yansıtan türlü fotoğraflar, videolar çekiyorum kendi kendime. garip bir şekilde bunları sergilemek istiyorum çünkü sanırım "ay şunu yaptım bunu yaptım" yazmak kadar gereksiz hepsi ve çok daha açıklayıcı. aynen böyle kafayı yemiştim ve aptal aptal pozlar verdim. hahahah.