Salı, Kasım 09, 2010

analar ve babalar

"el bebek gül bebek seni şımartmışlar
yerlere göklere sığdıramamışlar."

dünden beri canan tan'ın çok satan kitaplarını okuyorum, hatta yutuyorum onları hap gibi de işte bir şikayetim var. baş roldeki kızları aileleri çok pohpohluyor. bakıyorum kız istanbul'da sıradan bir bölüm kazanmış, aile hemen "oo, seninle gurur duyuyoruz, prensesimiz, harikasın" bilmemne. kızın bir şey yaptığı yok yani açıkçası sıradan bir genç hemen "oo, sana çok güveniyoruz yavrumuz" vs. kız eroine başlıyor hemen eve getirmeler, bakmalar, hemen kız ailesinin güvenini tekrar kazanıyor. tamam, benim annem babam da beni her gün dövüyor değil. ama yine de özeniyorum böyle şımartılan tiplere. keşke beni de şımartsalar. hasta olunca bazen o ilgiyi görüyorum.

tolle demiş ki "çok erdiğinizi düşünüyorsanız gidin bir hafta ebebveynlerinizle yaşayın." bence en gerçekçi yaklaşım bu. çünkü ebeveyn dediğin, en iyisi de olsa biraz şeydir... senin açığını yakalamaya çalışır gibi bir his verir sana. isediği bu değildir de ne bileyim. her adımda biraz seni sınar. bir şey demese de eksikleri sen tamamlarsın. kafanın içine yerleşir bir yerden sonra anan baban, gerilirsin.

diyelim bir salaklık yaptın, otobüsü kaçırdın, taksi tuttun, 20 lira bayıldın. içindeki sen seni hemen bağışlar. içindeki sen böyle şeyleri hiç takmaz aslında. içindeki annense hemen söylenir. "sana ne zaman güveneceğiz?" filan der. eve gidince de içindeki annenin cismani haliyle kapıda karşılaşırsın. karşılaştığın kişi annen değildir, onun söylenen anne egosudur. anne egosu yüzeyseldir aslında, gerçek olan onun sana derinden sevgisidir. bunu bilirsin ama yine de sinirlenirsin. gerçek annen, gerçek baban, kendi ana baba egolarına kendilerini niçin bu kadar sık kaptırmaktadırlar? tolle diyor ki "ama diyorsunuz, onların onayı olmadan kendimi mutlu ve rahat hissedemiyorum. yok canım? seni onaylamak zorundalar mı? peki sen neden bu olmadan mutlu olamayasın?" örnek bir evlat olma işi, iskambilden ev kurma işine benzer. en ufak bir sarsıntıyla yıkılır, yeniden yapman gerekir. ama bütün bunlar tırı vırıdır. şikayetleri, sinirleri, onların egolarıdır. gerçek olan onların sana derinden sevgisidir. sen de göstermelik bir "güven ve sorumluluk abidesi" ol bakalım. bunlar pragmatik.

Perşembe, Kasım 04, 2010

dün sabah kalkınca "evet, şimdi meditasyon yapıyorum" dedim. o sabah an an kim olduğumu unutacaktım. kantinde oturup denize baktım, gün ışığını, kedileri gözlemledim. diyafram nefesi alarak öylece beynimi boşaltmaya çalıştım. "problemlerim" dediğim şeylere mesafe almaya çalıştım. adamın dediği gibi: "şu an ne problemin var? most people can't answer that."

tabi ki çok süremedi:) eve gelince mecburen ticaret çalıştık. ilk gün 20 sayfa. ertesi gün yine 20 sayfa. ama şu an kaç sayfadan sorumluyuz? 310 filan herhalde. usul dersine sadece 1 kere girdim. idari yargıya yarım. karşılaştırmalıya (tam adını bilmiyorum) sıfır kere girdim. eşyaya 1. ticarete 2. borçlar özele 4. bak onda iyi yapmışım. ve aylar oldu okul açılalı... peki ne yapıyorum? dizi izliyorum. dışarı çıkmadan, sadece dizilere bakıyorum. sonra uyuyorum. hiçbir suçluluk duymuyorum bunları yaparken. dışarısı nasıl bir yerdi, gece dışarı çıkmak nasıldı bunları unuttum. hiç de özlemiyorum. arada kitp okuyorum, gazete okuyorum. ses tellerimde nodül çıktığı için konuşamıyorum da. hep bir alemlerdeyim. böyle kafaca konudan konuya gezen. vizelere çok az kaldı. bir şey yapmak lazım. bir şey, bir şey! o usul nasıl öğrenilecek? tam ezber. hiç de havamda değilim yani.

Pazar, Ekim 31, 2010

beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın

dün gece bahsettiğim konuyu biraz açmak istiyorum. şöyle ki kalıplaşmış tek korku insanlara karşı duyulan değildir. zihnimizde o kadar çok sabit fikir vardır ki bunlar çeşitli korkulara yol açar. videoyu izledikten sonra bunların neler olabileceğini düşündüm. aklıma şunlar geldi, çok bilindik şeyler hepsi:

ırkçılık: ırkçılığın bilinmeyene duyulan korkudan olduğu söylenir zaten hep. belli insanlara karşı önyargı cehaletle korkunun karışımından doğar. 2 sene önce amerika'ya gittiğimde kim diye bir kadın bana karşı açıkça ırkçı davranmıştı. öyle ki konuşmaya ve iletişim kurmaya çalıştığım halde beni tanımayı reddediyordu. bir gün küçük kim'le konuşurken tesadüfen üniversite öğrencisi olduğumu duydu ve şaşırdı. ne saçma şeydi karşındakine sormak yerine kafandakine inanmak! belki de yabancı öğrencilerle kötü deneyimleri vardı. en yanlış şey de bir kaç deneyimi hayatının tümüne yaymak. mesela ben burda sınırlı deneyimime dayanarak "ayy, amerikalılar çok salak" desem hoş olur mu?:) kendi sınırlı deneyimimi gerçeğin bütünü sanmam?

kadından bilmem ne olmaz önyargısı: burda da elbette erkek egosunun, maço duyguların, üstünlüğün kırılacağı endişesi var. ah ne kırılgandır egomuz! annem genel cerrahi ihtisasına ilk girdiğinde kıdemlilerinden resmen "mobbing" görmüş. o zamanlar kadınlardan cerrahiyi seçen daha azmış. hatta biri ona "lavaboya işeyemiyorsan bu branşı seçmeyecektin!" bile demiş. annem şunu anlattı. ben bir iki kere hasta olmuşum da izin alması gerekmiş. aman ne kadar göze batmış. herkes "ben demiştim" havalarına girmiş. annem sonra dikkat etmiş, erkek doktorlar (ve hatta yaşça epey büyük) çocuklarının hastalığı için, kendisinden daha sık izin alıyorlarmış. ve kimsenin bu durum gözüne batmıyormuş. çünkü algıları bunu seçmiyormuş. ayrıca erkek doktorlar da çabucak yoruluyormuş ama bunu söylemekten çekinmiyorlarmış. hiçbir şeyi ispat etmek zorunda değillermiş çünkü. geçen senelerden birinde bu kıdemli "abi"lerden biri annemden gidip "biz sana çok çektirdik, hiç de hak etmemiştin" diyerek özür dilemiş. buna çok duygulanmıştı. demek ki değişmez dediğimiz düşünceler de değişiyor. evet insanlar değişiyor, bu da çok güzel bir şey.

hazır feminist takılmaya başladık, kadın cinselliği üzerine de 2 örnek vermek isterim. zira bu konuda, dünyada ve ülkemizde daha çok, korku, önyargı ve sabit fikirler almış başını gidiyor.

vajinismus (cinsel ilişki korkusu): bu korku da ya geçmiş tecrübelerden (taciz, tecavüz vs) ya da geçmişte sık sık duyulanlardan, bazen ikisinden gelir. türkiye'de avrupa ülkelerinden fazla olması duyulanların, hissedilenlerin, kollektif bilincin veya bilinçaltının kızları cinsel ilişkiden korkutan fikirlerden ve bazı yanlış bilgilerden oluşmasından dolayıdır. kollektif bilince veya bilinç altına sahip olmak için toplumun alt veya eğitimsiz, sıradan kesiminden olmak gerekmez. aksine okumamış kızlarda bu türden bir korkuya daha az rastlanıyormuş. cinsel ilişkiden korkan kadınlar esnasında daha önceden cinsellikten korktuklarını bilmezler. yüzeyde bu korku görünmeyebilir, hatta saçma bulunabilir. henüz fark edilmemiş bir korku vardır. yüzleşme esnasında ise kollektif bilince dayanaklık eden fikirlerin ne kadar berrak bir şekilde kadının zihninde yankılanıp durduğu tarif edilemez. kadın bunu fark edince şaşırır ve bu fikirlerin ne kadar da kendi içinden geldiğini duyumsar. "çok acıyacak." "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." "yüzüne baktıklarında her şey anlaşılacak." "kan gövdeyi götürecek." bu fikirler zincir gibidir, gevşemeye engel olur. öylesine içeri yerleşmişlerdir ki insan vücudunu kendi iradesinin değil zihnindeki bu demir fikirlerin yönettiğini düşünür.

kadınlardaki orgazm olamama sorunu: sorun şudur ki çoğu kadın kendisini seksle özdeştiremez. ülkede şahin k. gibi tüm erkeklerin kendini özdeşleştirebileceği çirkin, göbekli bir porno yıldızı varken, kadınlar seksin sadece "öteki kadınlar" için olduğunu hisseder. bu insanüstü, ahlaksız ve şuh yaratıklar seksi tekelleri altına almışlardır. ayrıca yukarda bir üst başlıkta belirttiğim şeyler hala geçerlidir. kız arkadaşlarınıza, etrafınızdaki kadınlara gidin de gizlice sorun. çoğunun cevabı "hayır" olacaktır. bu cevapları ala ala zihniniz "demek ki bir kadının bu noktaya ulaşması imkansıza yakın." diye bir sabit fikir üretecektir. sakın buna izin vermeyin! deniliyor ki her zaman "kadınlar daha zor uyarılıyor." "uyarılmak için tensel temas gerekiyor." bu fiziksel olarak doğru değil. "bunun için çalışmalısınız" der kadın dergileri. çalışmak derken sanırım en kökten çalışma yönemi "sabit fikir avı"na çıkmak olmalı. farkındalık, zihnin barajını yıkmak için birinci yolmuş. bana da mantıklı geldi.

aşk acısı: ayrılanlara sorun, bazıları "keşke ölseydi ama beni bırakmasaydı" bile diyecektir. bu kadar komik bir cevap olabilir mi? ayrı kalmak istemediğin bir insanın ölmesini neden istiyorsun? şaşırmış gibi göründüğüme bakmayın, ben de bunu birçok kez birçok farklı kişi için diledim. öyleyse ayrı kalmaktan daha çok acı veren bir şey var: bırakılmış olmak. sanki o kişi egonuzu da bıraktı ve çat! zavallı yumurtalar kırıldı... (neden yumurta dediğimi açıklayayım: oratokuldayken üstün dökmen ve doğan cüceloğlu kitapları hastasıydım. hayatımı bu iki insana göre yönlendiriyordum. bu ikisinden biri, sanırım üstün dökmen insanın sahip olduklarını birer yumurtaya benzetmişti. örneğin kariyeri bir yumurta, ailesi başka bir yumurta. onları ayrı sepetlere koyun, biri kırılınca hepsi kırılmasın, diyordu. siz yumurtalarınız değilsiniz, her şeyi gözlemleyen bilinçsiniz ve her şey değişip duruyor diyordu. sanırım eckhart tolle de aynı şeyi söylüyor.)

aşk acısı hakkında küçük bir hikaye anlatayım. benim yakın bir arkadaşım var. bir gün bunu epey yakışıklı bir çocuk öpmüş. arkadaşımın egosu o kadar büyümüş ki kendini olduğundan daha iyi görmeye başlamış. ama çocuk bir süre sonra arkadaşıma dönüp: "ya, öpüşürken bu kadar üzerime gelmesen? karın kaslarım ağrıyor. ben bir yere gitmiyorum sonuçta." demiş. kızcağız bu sözle egosunun yerin 56 m altına indiğini hissetmiş ve çok utanmış. bunu gören çocuk şefkatle kıza sarılmış ve kendinden emin bir şekilde "ileriki yaşamında yararlı olur diye söyledim." demiş. arkadaşım o güne kadar bu konuda gayet iyi olduğunu zannediyormuş. bir kaç gün sonra her reddedilmiş kızın ve güreşe doymayan mağlup pehlivanın yaptığı gibi google'da çocuğun adını aratmış ve çocuğun bazı gösterilerde dans ettiği videoları bulmuş. bu videolarda bir şey fark etmiş: stanislavski'nin "dansçılarda abartılı bir zarafet vardır." sözünün ne kadar doğru olduğunu. tuhaf bir şekilde dansçıların ne kadar minik hareketler yaptıklarını, ne kadar hafif dokunuşlarla birbirlerine dokunduklarını fark etmiş. ve bu onun hiç hoşuna gitmiyormuş çünkü bunu biraz komik ve yapmacık buluyormuş. bunu fark etmek, bir anda kırılan yumurtaları tamir etmeye yetmiş! "o çocuk her şeye dansçı gözleriyle bakıyordu ve o beni zarif bulmadı, ama bir başkası pekala bulabilir." "örneğin grotesk eserler sahneye koyan bir rejisör veya sado mazo partiler düzenleyen bir sapık beni zarif bulabilir! işin doğrusu ben ne güzel, ne de kötü öpüşmekteyim, tek bilebileceğim şey tarzımın o çocuğun hoşuna gitmediğidir."

bir başka arkadaşımı ise sevgilisi başka biri için terk etti. o da bunu boyunun kısa olmasına bağladı ve sürekli boyunun kısalığından şikayet etmeye başladı. nedense boyu o zamanlar bana da biraz kısa gelmeye basladı, daha doğrusu kısa boylu bir çocuktu ama şimdi bu benim de gözüme batmaya başlamıştı. allahtan bahsettiğim arkadaşım aşk acısını atlattı ve ben onun kısa boyunu değil neşeli ifadesini fark ediyorum.

aşk acısından tek çıkarabileceğiniz sonuç onun sizi terk ettiğidir. belki biraz daha fazlasıi belki ona kaba davrandınız mesela. ama hepsi bu. daha fazlası değil.

neyse, görüşürüz. size vereceğim davranışçı ödev şu olacak: yarın aklınızdan geçen saçma sapan fikirleri yakalamaya çalışın ve onlara gülün. hahaaayt. sevgiler.

çuuu çuuu çuuu

Bugün Fuat Amca sağ olsun bir video izledim. Belli düşüncelerde yıllarca takılı kalmaktan bahseden. Bunların çoğunun saldırgan düşünceler olduğunu söylüyor. Örneğin “insanlar bana zarar verecek” düşüncesi gibi. (not: eckhart tolle'ün bir konuşmasıydı. kendisi zihnimizin bizi köleleştirdiğini ve geçmişle bağlantılı sahte egolar yarattığını savunuyormuş. fakat ne dediğini, savunduğu şeyi tam bilmiyorum aslında. bu, izlediğim kısımdan etkilendiğim şeyler)

Benim mesela çok iyi niyetli, insan canlısı bir görünüşüm var. Bunu karşılaştığım insanların yüzde 90ı filan diyor. Görünüşe bakan insanları çok sevdiğimi sanır. Fakat işin aslı, ben insanları o kadar sevmiyorum. Ben onlardan daha çok korkuyorum.

Bu korku ana okulundan beri vardır herhalde. Okul stres demekti. Ergenlikte bu korkumu saklayamadım o kadar. Gel zaman, git zaman, lisede, çok işe yarayan bir metot geliştirdim. Sevimli davranmayı öğrendim diyebilirim. Konuşmada bilerek bazı tatlı hatalar yapıyor, biri bir şey anlatırken pek o kadar ilgilenmesem de onu çok önemser gibi görünüyor, herkese çok cana yakın davranıyordum. “Savaşmak istemiyorum, haydi sevişelim” veya “beni bir rakibiniz değil bir dostunuz olarak görün.” Mesajları veriyordum. O zamanlardan sonra ortaokuldaki dışlanmışlığım ve horlanmışlığımın yerini sevilmek ve korunmak aldı. Bunu sadece etrafımdaki insanların değişmesine bağlıyordum. Oysa ben de değişmiştim. Artık beride durmuyordum, surat asmıyor, beni beğenmeyenlere “beyinsiz” demiyordum. Fakat gardım düşmüş değildi. Sinsice yerinde duruyordu.

Gel zaman git zaman insanlardan korkan tek kişinin ben olmadığını fark ettim. Hemen hemen herkeste bu korku vardı. Sadece farklı şekillerde kendilerini teselli ediyorlardı. Ben Çekoslovakya gibiydim, barışçıl çözümler istiyordum. Bazıları da Amerika gibiydi. Korku imparatorluklarını oraya buraya saldırarak yönetiyorlardı.

Çoğu insanlardan korkuyordu, hayattan korkuyordu. İnternete girin bakın. Forumlar, sözlükler… “hiçbir bok olamayışını aptal iki espriyle kapatmaya çalışan insan” “yuh artık bari kaftanla gelseydiniz İstinye park’a bayılıyorum bu Türk kadınlarının rüküşlüğüne” öyle korkuyorlar ki banal sayılmaktan… belki yanlış bir tespit ama kolektif bilincimiz veya bilinç altımız her neyse, saldırma- savunma ikilisi üzerine kurulu sanki. Benimkilere bakalm:

1- Genç olduğumuz için acımasızdık. Bir “soyutlama” vardı. Soyutlanan hakkında günlerce konuşur, ona “orospu çocuğu” manasında o.ç. derdik. Günlük okumaca, dolabında tampon bulmaca. Ben ki lisede mutlu saydım hep kendimi. Fakat hep bunları gördüm, belki de algım geçmişin etkisiyle de epey seçiciydi. İçimdeki insan korkusu pek dinmedi. Bir gün bir öğrenci grubu olarak münazaraya Robert Kolej’e gittik. Ben 15 yaşında, ilk defa okuldan dışarı çıkıyordum. Ve çok korkuyordum. O gün çok feci bir korku ile dolaştım bütün gün. Bu yüzden biri Robert Kolej dediğinde aklıma gelen ilk cümle “orda okumak çok feci olmalıdır.”oluyor. bu korku ne zaman okuldan olmayan birileri olsa geliyordu. Ancak AFS’den sonra biraz yatıştı..

2- İlkokul 3te serviste 3 kız vardı: Gözde, İnci, Derya. 4e gidiyorlardı. Ve benle hep dalga geçiyorlardı. Servis şoförüne “Mustafa Abiiii, Bakırköy deliler hastanesinde inecek vaaar!” diye bağırıyorlardı. O da gülüyordu. Ben bir gün bunu anneme söyledim. Annem de servise geldi ve kızlara aynen şunu demişti: “bana bakın ben cerrahım. Sizin o kulaklarınızı keserim yamuk yumuk dikerim.” Kızlar o günden sonra çok değiştiler. (ve hala hiç üzülmüyorum onlar için ki aslında yazıkJ) (o an is utançtan yerine dibine girmiştim) şoföre de “kocamı zor tutuyorum buraya gelip seni dövecekti.” Dedi. (babamın haberi bile yokJ)

Yok mudur hayatının 22 senesinde böyle 2 veya 3 vaka yaşayan? Videoda adam diyordu ki “bir düşünceye saplanınca algınız seçici hale gelir, hatta benzer olayları çekersiniz.” İnsan korkusu gökten inmiş değildi. Ben böyle bir izlenim edinmiştim, bir tür önyargı. “insanlar kötüdür” diye düşünüyordum ve buna inanıyordum. Her an bana saldıracaklar zannediyordum. Oysa insanın çok iyi olduğu anlar da vardı belki. Onları ben bir lütuf olarak görüyor, altında başka manalar arıyordum.

İnsanların bana karşı “agréable” oldukları zamanlar korkum daha da artıyordu. Çünkü beklediğim bu değildi. Indochine’in şarkısındaki gibi: “car j’imagine toujours le pire, le meilleur me fait souffrir.” (her zaman kötüsünü hayal ettiğimden iyisi bana acı veriyor) “ne zaman bu bitecek?” Yine bir gerilim içinde bekliyordum.

Diyeceğim o ki kendinizi tedavi etmeniz mümkün sevgili okurlarım. Biraz farkındalıkla iş düzelir. Bolca çaba gösterin. Barışçıl bir yaşam istiyoruz, hakkımız da. Ama özgürlükten ödün vererek değil. Evet, toplumda saygı görmek istiyoruz. Ama bunu etrafı korkutarak yapamayız. Korkmamayı başardığımız vakit, işte o vakit hayat ne kadar kolay olacak, biz ise özgür…

Cumartesi, Ekim 30, 2010

çibi çibi dup

haha burasını artık bunalım köşesi yaptım çok süper oldu bence.

HEPİNİZ ÖLECEKSİNİZ MALLAR.

Cuma, Ekim 29, 2010

biricik okurlarıma aşk tavsiyeleri

eğer bir insan sizinle tatlı tatlı flörtleşiyor ve son derece gizemli davranabiliyorsa o size aşık değildir. tabi bunu zaten istemezsiniz o başka. çünkü oyunsu, hafif bir şeyler, türlü türlü aşk oyunları aşıkken yapılamaz. aşıkken o evreyi insan kendi kendine aşar ve kontakt kurma evresine geçmek ister. paylaşmak filan ister. konuşmak ister. ama aşık olmayan kelimelerle kendini ifade etmez çünkü gerizekalının söyleyecek bir şeyi yoktur. onun artık dili susar, vücudu konuşur. konuşmaz bakışır. bunu da bilerek yapar. bu da laf salatasından daha çekicidir elbette. gerçekten cilveleşen kişinin aklına konuşacak bir şey gelseydi böyle mal mal cilveleşmezdi. onun aklından şöyle şeyler geçer:

haha! benden hoşlandı.
güzel hamle yaptım.
hihi öpüşsek ya.

çoğu zaman bunlar bile geçmez çünkü beyni boştur. onun yaptığı da hissettiği de sadece oyundur. bu da ona çekicilik verir. aşık kişi ise vücut dilinde kıvranır. ama kelimeler kıvrak bir şekilde kağıda dökülür. ama genelde kimse kelimeleri dinlemez. paylaşmak çoğu için arkadaşlarla yapılır. oynaşmak sevgililerle. aşık kişiler! kaybettiniz. çok aceleci davrandınız. aşık olmayan mallar kazandı. ama elbet sizin de aşık olmadığınız bir an gelecek ve turnayı gözünden vuracaksınız.

saçmalardan seçmeler

çok komik diyaloglar yaşanıyor:

-kadın olarak görülmekten niçin korkuyorsun?
-düşman edinmekten korkutuğum için.
-düşman nedir?
-iyi niyetinden şüphe edenler. insanlar çok saldırgan. her an seni rezil etmek istiyorlar. insan baştan çekilmezse düşmanı çok olur. öyle bir duruşun olmalı ki kimse iyi niyetinden şüphe etmesin.seni yanlış anlamaya insanlar dünden hazır. bir kişi kadınlığını ortaya çıkaran hareketler yaparsa sonuçlarına katlanır. o zaman insanlar herkese olduğu gibi ona da saldırırlar. insan yarışın dışında tutmalı kendini.
-insanın düşmanı olursa ne olur?
-daha zor olur.
-kendini saklamak da zor ama. başka ne yapılabilir?
-bilmem.
-bulmaya çalış.
-insan umursamayabilir.
-işte bu! etkilenmeyebilir, değil mi?

Cumartesi, Ekim 23, 2010

3. sınıf, karma sözleşmeler, tartışma programları

işte bunlar son 3 günümün özeti. 3. sınıf çok kötü. nedenini şu diyalogda bulabilirsiniz:

kardeşim- uf bugün çok sıkıcıydı. ingilizce ingilizce tarih tarih coğrafya coğrafya.
ben- ticaret ticaret ticaret eşya eşya eşya.

bir arkadaşım var, pek samimi değilim. aşık da değilim ona hem de hiç, ama hiç, ama böyle garip bir şey. insana dokunması çok güzel bir şey. resmen gelip insanın omzuna dokunuyor, tatlı tatlı soruyor "nasılsın?" diye. konuşurken arada şivesi ortaya çıkıyor, o kadar güzel oluyor ki. rüyalarımda kanat takıp uçuyor, beni zor durumlardan kurtarıyor.

birinin sizi daha çok sevmesini istiyorsanız ona sarkınıtılık sınırlarına girmeyecek şekilde dokunun.

o kişi muhtemelen yeni bir öğrenim yılının başlamasından rahatsız. önünde kapalı havaların hüküm süreceği stresli günler var. bu kişinin evinde de ufak tefek kavgalar olabilir. bu kişi duygusal açıdan kendini yalnız hissediyor, kalbi şu aralar boş. bu kişinin kendini içkiye ve eğlenceye adamak gibi bir olanağı da yok çünkü şu aralar hiç parası olmayabilir ve ailesiyle yaşıyor olabilir. bu kişinin muhtemelen yeni başlayan ama artık kanıksadığı küçük bir iç sıkıntısı var. bu sıkıntı olağan, hatta olması gereken bir şeymiş gibi sunuluyor, etraftaki herkeste olan bir şey. ona eğitim gördüğü veya çalıştığı yerde biraz insanca temas iyi gelir. bu yüzden samimiyetine güvendiğiniz bu kişinin omzuna dokunabilir, onu hunharca kucaklayabilirsiniz. ONA ŞU LANET OLASI DÜNYADA KARMA SÖZLEŞMELERE UYGULANACAK HÜKÜMLERDEN DAHA GÜZEL, DAHA SICAK ŞEYLER OLDUĞUNU HATIRLATABİLİRSİNİZ DOSTUM! o akşam o, kendisini bir kalabalığın içinde ödevini teslim etmemiş görecek, siz de uçan bir yaratık olarak rüyaya gireceksiniz ve onu kaçıracaksınız. aynı bir dost gibi...

not: anonim avukat diye bir blogu tavsiye etti c.t. okudum da, baya güzelmiş. ben de size tavsiye ederim. çok ilginç ve öğretici.

Pazartesi, Ekim 11, 2010

ben kadınlar dünyasını pek tanımıyorum, yani öyle milletin içini okuduğumdan veya herkes ne hissediyor yüzde yüz bildiğimden değil bunları söylemem. sadece sezgilerim konuşuyor.

şimdi mesela erkeklerden sık sık hangi cümleyi duyarız? "kadınları severim." teoman misal. rahat rahat, gevşek gevşek söylerler bu cümleyi. bu cümleyle herhalde hem cinsel aktiviteyi, hem kadın vücudunu hem de mizacını sevdiklerini kast ederler. oysa "erkekleri severim." cümlesini bir kadının ağzından duymayız pek. bunun nedeni sadece toplumsal baskı mıdır? yani kadınlar erkekleri çok severler de bunu söylemeye çekinirler mi?

bence toplumsal baskının yeterince ulaşamadığı yerlerde bile çoğu kadın bunu söylemez çünkü çoğu kadın erkekleri sevmez. elbette aşk, cinsel istek, evlenme, sevgili olma vs isteği her zaman vardır. ama her zaman arada bir öfke, bir soğukluk kalıyor. birçok araştırma gösteriyor ki kadınlardan cinsel aktiviteyi seven de öyle çok fazla değildir. bu da kanımca yeterince erkek sever olmamaktan geliyor. öyleyse kadınların çoğu kadın sevmeyen sevici gibi bir şeydir.

öfke bir yere kadar insanı öfke duyduğu şeye çeker, kadınların çoğu da erkeklere öfke duyuyor. anlaşılmazlık, karmaşıklık aradaki çekimi yaratsa da geriye genelde çok az şey kalıyor. bu da öfkenin, hıncın bir sonucudur. kendini tam olarak vermemek, sever görünerek sevmemek, tüm kalbiyle sevmemek. bir kişinin her yanını sevmemek. sevgiyi bir zaaf, insanın zayıf ve önemsiz bir yanı, bir ihtiyacı gibi görmek. günümüzde türlü kurallar ve baskılarla, insanüstü ve saçma sapan güzellik ölçüleriyle, ukalalık ve hor görmeleriyle kadını kendi vücuduna yabancılaştıran erkek cinsine bu sevgisizlik müstehaktır bence. yalnız, ucu da en çok kendimize dokunur.

imza: azılı erkek düşmanı kadın sevmeyen türden bir sevici olan bir genç kadın

Perşembe, Ekim 07, 2010

bugünümü ne boş işlerle doldurdum

merhaba!

bugün yeniden tiyatro klübünün atölyesine gittim de hoşuma gitti. bir vücut olmak, bu vücudu durmadan aklını, hayal gücünü kullanarak hareket ettirerek güzel bir tablo ortaya koymak... güzel değil de, teatral, hayata benzer bir şeyler. başka vücutları yakınında hissetmek ve onlarla uyum içinde hareket etmek... insanı zinde, mutlu kılıyor. geçen senelerde bir yazı yazmıştım. orada vücudumu sevmediğimi, sahnede hoş görünmediğimi söylemiştim. vücudum şimdi 10 kilo daha ağır ve kalın, oysa onu daha çok seviyorum. çünkü bu sevgi dıştan içe değil, içten dışa doğrudur. aynı şekilde başkalarını da daha çok seviyorum.

bugün "aldatacağım" diye bir kitap okudum, yazarı esat mahmut karakurt. eski kanun dönemindeki ceza hukukunu anlatan bir kitap. şöyle ki genç muharrir evinde otururken telefon acı acı çalar. arayan genç bir kadındır. kocasının onu yarın gece aldatacağını, bu yüzden kendisinin de onu yılladır kitaplarından hayran olduğu ve hem yakışıklı hem de zengin olduğunu bildiği genç muharrir ile aldatmak istediğini söyler. muharrir kısa bir tereddütten sonra kadının evine gider ve bu nefis kadınla süper bir gece geçirir. bu arada adamın adı macit kadının adı mualla. sabah ise koca bu ikisini basar. yanında da polisler. ama meğersem bu karı koca kumpas kurmuş. eski kanunda zina suç olduğundan 30 aya kadar da cezası olduğundan ve dava etme hakkı kocada olup isterse kullanmayacağından bunlar da işte macit'e şantaj yapıyorlar, bize 100 bin ver yoksa dava ederiz diye. yani planlanmış. ama aslında mualla'nın suçu yok. her neyse sonra mualla pişman oluyor çünkü macit'e aşık olmuş. ve parayı geri götürüyor sonra mualla kocasını öldürüyor. mahkemede nefsi müdafaa mı tasarlayarak mı bunu tartışıyorlar. hatta bir diyalog var ki al ceza derslerinde okut:

- hakim bey ben kocamı öldürdüm, ha tasarlayarak öldürmüşüm ha o anda karar vermişim, ne fark eder... (mualla o kadar namuslulaşmış ki idama bile razı)
- fark etmez olur mu kızım, birinin cezası idam diğerinde serbest kalırsın.

sonra nefsi müdafaanın yokluğuna ama haksız tahrikin varlığına karar veriyorlar çünkü macit arkadan "durun!" diye şahitlik yapıyor. mualla 5 yıl yatıyor, çıkışta macit onu arabasıyla almaya geliyor, eve gidiyorlar.

okuyunca ibrahim'e de anlattım, o da deftere macit kalp mualla yazdı.

Pazartesi, Ekim 04, 2010

bazı insanlar vardır mesela çok açık saçık şakalardan rahatsız olurlar. veya bir kişinin konumuna yakışmayacak samimiyetten. veya birinin gelip ansızın sana hayatını anlatmasından. ben olmuyorum. yeter ki başkasına da yer bıraksınlar. "her şeyi anlatıyorsun" benim de karşılaştığım bir eleştiri.

bence biri sınırlarını genişletmek istiyorsa sorun yok. ben de ona uyum sağlarım. bunu ucuzluk olarak görmüyorum nedense. bir hocadan zorla hoca gibi davranmasını istemem, beklemem de. şimdi ben bunları ne için anlattım? bugün bir kıza "ya sen çok güzelsin, biz şunla ve şunla konuştuk hatta aramızda, seni çok güzel buluyoruz" dedim. başka biri de beni arkadaşlarımla aramda konuştuğum her şeyi herkese anlatmakla suçladı. bunun adı samimiyet değilmiş. sosyal yaşamda filtre olmalıymış.

böyle bir suçlama kadar utandırıcı bir şey yok. "her şeyi herkese anlatmamalısın." yalnız herkes sınırlarını biraz kendi çizmez mi? bir de bu sınırlar gençken daha esnek olmaz mı? ben de işe girince belki bu kadar çok bilgi vermeyeceğim kendim hakkında. ya da belki de vereceğim. çünkü belki de o ilişkiler içinde kalmayı seçeceğim, bilmem ki. gençlikte (ve belli bir yaşam tarzını seçenlerde) şöyle değil midir, paylaşım derinliksizdir ve çok fazladır. hatta bazen absürde varır paylaşmak. sarhoşken tanıştıklarına insan tutar da aşklarını anlatır.

ya bir de amaç da önemli, belirlemesi zor olsa da. biri bir şey anlatırken etkilemeye çalışıyorsa farklı, karşılık bekliyorsa veya konuşacak konu çıkarıyorsa özel hayatından, kişisel şeyler hakkınsa karşısındakinin görüşünü merak ediyorsa o farklı bence. yani teşhir yine teşhir ama monolog şeklinde mi diyalog şeklinde mi teşhir? teşhire katılım var mı? ilki basit/adi teşhirken benim gözümde, ikincisi nitelikli teşhir hatta sanat oluyor. yani teşhir bir amaca hizmet ediyorsa bence iyi. uslup da önemli, bunun için ise ne yazık ki zeki olmak gerekiyor, çok zeki...:(

bir de ben şey değilim yani, hani çok seçkin bir çevreden gelmiyorum. belli görgü ve davranış kurallarını bilmiyor olabilirim. gerçi artık kimse bilmiyor.

Perşembe, Eylül 23, 2010

hey girl arkadaşlık için ne diyor



dünyada en güzel şeylerden biri arkadaşlık. arkadaşlarımı o kadar çok seviyorum ki bazen bu sevgiden gözlerim yaşarıyor. günde 25 saat onlarla beraber olmak istiyorum. bugün hangi arkadaş gruplarının, hangi 3lülerin, 2lililerin, 5lilerin arasında olduğumu düşündüm ve ortaya bu ergen satırlar çıktı!!

deniz- ben - sevil: bu eski bir üçlüydü... sevil evden taşındı, benim de yuvam dağılmış oldu. beraber belçika'ya, paris'e, isviçre'ye gitmiştik. fakat benim bu üçlüdeki en güzel anım şudur. bir gün okuldan çıkmıştım, eve gidiyordum. beşiktaş'a doğru yürüyorum, eve yürüyerek gidiyordum çünkü o zamanlar beşiktaş'ta oturuyorduk. ama neden hatırlamıyorum, böyle ağlamaklıydım, moralim aşırı bozuktu. birden karar verip arkamı döndüm ve ortaköy'e yürümeye başladım. iki dakika sonra sevil'le deniz'in evindeydim ve gülüyordum. çay içip tatlı yiyorduk, deniz'in kedisi kaşar'ı seviyorduk. ev sıcacıktı ve benim ruh halim bir anda değişmişti.

yiğit- ben- idil: bu üçlünün temelleri lise sonda atıldı. yiğit'in harbiye'de bir eve taşınması ile güçlendi. ara sıra aramıza yiğit'in güzel ve zarif kız arkadaşı da katıldı. çok seyrek buluştuğumuz için genelde yaşam ve aşk maceralarımızı birbirimize anlatarak vakit geçiriyoruz. anlatma sırası kimdeyse diğerleri onu heyecanla dinliyor. bu ikisi kova burcu olduğu için onları çok benzetiyorum, genelde yeni yeni tırt tırt planlarla dolu oluyorlar.

deniz -ben -kaan -david: deniz ve ben eski bir ikiliyiz, deniz ben kaan ise bu yazın başlarında bir araya geldik. adana seyahatini ve mersin tatilini beraberce yaptık. david ise aramıza yazın ortalarında katıldı, dolayısıyla tam bir dörtlü olamadık... david çok dandik uğraşları olan, biraz boşbeleş bir insana benziyor ama sevimli. daha sık buluşmalıyız, grup gelecek vaat ediyor gibi.


sevil- ben- ezgi yıldız: her zaman bu ikilinin arasına girmeye yatkındım. çünkü dedikoduya ve her şeyden ama her şeyden yakınmaya çok yatkınım. bu iki çirkefe çok iyi üçüncü olabilirim. onları eve davet etmekle işe başladım. bugün de gördüm tipleri.

babam- ben: beraber şarkı söylüyoruz ama aramızda bir hiyerarşi ilişkisi olduğundan arkadaş sayılmayız şimdilik. belki ilerde...

kardeşim- ben: kardeşimden popüler kültürün ve ergenliğin son gelişmelerini öğreniyorum.

şıvgın- ben- x kişisi: türkiye'ye sadece yazları gelen şıvgın, her zaman yanında x değişken kişisini getirir, benimle tanıştırır ve iyi arkadaş oluruz.

osman- ben: bu da iyi bir ikilidir. genelde osman'ın dertlerinden bahsederiz.

ziya- ben: artık ziya ile pek arkadaş değiliz gibi. herhalde tiyatrodan çıkmam, çektiği filmleri izlemem ve hayat şartları sebebiyle. fakat ikiliyi canlandırmaya çalışıyorum. grupta ironik, alaycı, yer yer acımasız bir diyalog hakimdi.

teyzem- ben: teyzemi de arkadaştan sayabilirim. beraber olunca yemek yeriz ardından jimnastik yaparız.

daha çok yakın arkadaşım var fakat onlarla kendimi gruplayamadım. bu kadar ergen hesaplar yapmam kötü ama bir yerlere ait olmak çok hoşuma gidiyor. bir yerlere, birilerine ait olmak!!! çıkar gözetmeden ve hesapsızca. işin içine ne parayı, ne popülerlik hesaplarını ne de seks duygularını karıştırmak! sadece birilerini kabul etmek ve birileri tarafından sevgiyle kabul edilmek. sevginin hep sürmesi, sonsuza kadar sürmesi. ortak bir mizah anlayışı oluşturmak, olabildiğince çok kişiyle mümnkün olduğunca yakın ilişkiler kurmak. lisedeyken daha çok arkadaşım vardı. fakat lise bitince depresyona girip hepsiyle ilişkimi kestim. acaba onları geri kazanmak mümkün mü?

en sevdiğim şeyler

BANYODAN SONRA

önceden keçe gibi olan saçlarım yumuşacık olur, elimi kazara attığım her yer serin ve yumuşacık, üzerimde bir hafiflik... tertemiz iç çamaşırları giyerim, yumuşacık pijamalar, dişlerimi fırçalarım, ağzım da ferahlar. kulaklarımı temizlerim. nemli, sıcak, sabun kokuyor olmak ne hoştur!

ZEKİ

eski sevgilim zeki ama hala ne kadar çok seviyorum! beraberken sinir olmaya başlamıştım... çünkü öküz öldü ve ortaklık bitti, geçen gün yolda gördüm, boğacakmış gibi sarıldım. sonra utanıp geri çekildim. insan biriyle uzun süre beraber olunca "bunun neresini beğenmeyeyim acaba?" diye düşünmeye başlıyor. oysa ayrılınca, ne kadar güzel, tüm güzelliği görebiliyorsun. zeki tüm neşesiyle, yaşam doluluğuyla, kafası önde, muhtemelen "stajımda hasar analizini çok doğru yaptım, aferin bana" gibi düşüncelerle yürüyordu. incecik, sıkı bedeni ve çelimsiz omuzları ile ne sevimliydi! fıldır fıldır bakan gözleriyle ne kadar olgun ve tamamlanmıştı! ağaçtaki bir meyve, bir enerji merkezi gibiydi! benden ayrı, apayrıydı, kendi kendine yetiyordu! işte en güzeli de buydu.

BEKAR OLMAK

en güzel yanı, sürekli "beni arayınca meşgul görüneyim" diye endişelenmemek.
-ne yapıyorsun?
-hiiiç.
-haha, yine hiçbir şey yapmıyorsun değil mi? git, dışarı çık, bir şeyler yap. bak bana, ne kadar çok işim var. senin ise tek uğraşın benim. git kendine somut sorunlar edin.
bunu yaşamamak.

Salı, Eylül 21, 2010

dresden'e kampa gittim, çok memnun kaldım. dönünce de ehliyet aldım.

şimdiyse canım sıkılıyor. kamptaki insanlar ne kadar tatlıydı. hepsini ayrı ayrı sevmiştim. marc diye bir çocukla prag'a gittik. çok aptal bir insandı ama yine de ne kadar iyiydi. geldim, ezgi, ece, sevil, yiğit, idil ile dışarı çıktım. deniz'lere gittim, yemek yedik, poker oynadık. ama hiç de arkadaşım varmış gibi hissetmiyorum kendimi. epiküros arkadaşlarıyla eve çıkmış. ona göre mutluluk paradan puldan değil düşünmekten dostluktan ve özgürlükten gelirmiş. istanbul'u hiç sevmiyorum çünkü burda düşüncelerim kapkara, özgürlüğüm kısıtlı ve arkadaşım da yok gibi bir şey. oysa kampta ne güzeldi, bir sürü arkadaşım vardı ve de kuşlar gibi özgürdüm.

şimdi okul başlayacak. yine yüzeysel yüzeysel geyikler yapacağız sınıftakilerle. aralarda sigara içip dedikodu yapacağız. tiyatro klübüne girsem onlar da konuşa konuşa insanın başının etini yiyecekler. ah hele akşamları eve gitmek hiç çekilmeyecek! annem beni azarlamaktan, bana surat asmaktan hiç yılmayacak! mesela bugün yine ağzıma sıçtı. çünkü ben tavanarasını boyadım geçen dün. depo gibi bir yer. ama öyle zor ki orayı boyamak. neyse orayı boşaltmışım balkona, öylece atmışım hepsini. gece de yağmur yağmış ıslanmış ama ben evde yoktum. babam da içeri almamış. ne bileyim yani düşünemedim yağmur yağacağını. hatam bu. buna söylediği laf ise şu: "bir gün ben de öleceğim hepiniz göreceksiniz" vs vs. ve bu yüzden bütün gün benimle konuşmadı!! yaşam enerjimi sıfırladı yemin ederim. benim annem gibi mutsuz bir teyzem var, böyle çok çalışkan filan ama hani böyle yorgun, isyankar aynı annem gibi. bir gün ikisi oturmuşlar, annem ona benim ne kadar tembel bir insan olduğumu anlatıyor. dedi ki "ben çocuk yetiştirmemişim." birden tepem attı. dedim ki: "yuh anne, çocuk yetiştirmedim dediğin kişi benim! benden bahsediyoruz!!!"

özetle: ne berbat bir çevrem var. yaz hiç bitmeseydi ne güzel olurdu.

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

arabeskten çıkmak için müziği değiştirin.

ya gerçi az önceki yazıyı yazınca birden düzeldim, radiohead'i kapatıp louise attaque açtım birden içim ferahladı.

yılın 200 günü arabeskten şaşmayacaksın

neden bilmiyorum galiba yılın 200 günü derbeder geçiyor. sebebi de yok. bugün de öyle. en sevdiğim şarkının "where i end you begin- radiohead" en sevdiğim kitabın "hızlı gazeteci- ah mimoza" olduğu günler bunlar. "i can watch and can't take part, where i end where you start, where you left me alone" veya "mimoza, canım acıyor." cümlelerini ard arda tekrarlıyorum. arabesklik yapmak gibi olmasın ama sanki bir bıçak göğsüme saplanıyor gibi. o kadar şiddetleniyor ki gerçekten bir bıçak batırmak istiyorum oraya. nedenini de bilmiyorum az önce söylediğim gibi.

birden üstüme bir çaresizlik çöküyor. diğer herkesten çok çok geride olduğum duygusunu bir türlü atamıyorum. ailem bir alacaklı ordusu gibi davranıyor sanki. yabancılar ise beni üzüyor. fakat düşününce, kendisi yüzünden özel olarak üzüldüğüm bir yabancı yok. aslında var. mesela ılgın diye bir kız vardı. bir keresinde "yaşamımı bir düzene sokmam lazım" demiştim. gülerek "aman sanki rock starsın da." demişti. bir keresinde de ziya'ya kendimi herkesten çok aşağı hissettiğimi söylemiştim. bana "haklısın ama bunu yaratıcılığa dönüştürebiirsin." demişti. adam diye macar bir çocuk da beni reddetme nedeni olarak "sen çok ciddisin" demişti. işte tüm bunları düşünüyorum da içinden çıkılmaz küçücük bir alem. düşündükçe daha da üzüecek duruma düşüyor insan. herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan acizim. yok, belli şeyleri kast ederek konuşuyorum. neden böyle? diye diye aklımı yiyeceğim. göğsüm o kadar acıyor ki bunu düşündükçe. annem diyor ki bilip bilmeden "ama kızım sen de şu şu okulu kazandın." bilmem ne. bunlar gerçek başarı değil. gerçekten çok üzülüyorum. dediğim gibi, fiziksel bir acı bu, insan dayanamıyor. midem bulanıyor mesela. emocu kız gibi farkında olmadan durmadan elimi silah yapıp şakağıma göğsüme götürüyorum. birilerini arıyorum, konuşamıyorum, telefonda geveliyorum. iki dakika sonra geçiyor, iki dakika sonra yeniden başlıyor. hapishanede gibi hissediyorum kendimi. bir de ayağa kalkamıyorum. sağlığım yerinde ama bir şey beni "durmaya" itiyor. bir eylem yapmak istiyorum, radikal bir şey. intihara kalkışmak filan istiyorum. tabi ölmeden. güzel günler gelecek. gelecekler de nerdeler? günler, aylar, yıllar geçiyor, bu hisler geçmiyor. boğazım ağrıyor, bir şey söylemek istiyormuşum da söyleyemiyormuşum gibi. ve annem arıyor, telefonda "barbunya yap, çamaşırları topla, yarın bana yardım et." diyor. eve geliyor "bu evin hali ne?" diye soruyor. babam da "senin bir şey yaptığın yok." diyor. mesela geçen yaz zee diye sırplı bir çocuğa aşık olmuştum. aşık da olmuştum hani, ama 2 çift laf etmişliğim yoktu. bir gün trolley denen otobüste karşılaşmıştık. bilmeden onun yanına oturmuşum. ben o kadar sevinidim ki çocuğa "sen zee misin?" diye sordum. bön bir "evet" cevabını alınca ağzım kulaklarıma varmıştı. aşık olduğum çocuğun yüzünü hatırlamamıştım. ama aşıktım aşık olmasına. bu arada bu geçen sene oluyor. zeka yaşı sizi şaşırtmasın. sonra nedense çocuğa "deniz de sırptır" deme gafletinde bulundum. çocuğun bütün ilgisi deniz'e yöneldi. numarasını filan istedi. ben de ne yaptım bütün gece ağladım. deniz ve çisem korka korka birbirlerine bakıyor: "ezgi ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorlardı. cevabını ben de bilmiyordum ama herhalde zee'ye değil makus tarihime ağlıyordum. oraya karşılıksız bir aşktan kurtulmak için gelmiştim. o gece rüyamda hep bunları gördüm. ağlamalarım, sayıklamalarım kızları uyandırdı. lisenin ilk senesinde de bir üst dönemden kızlar gelirler, üst dönem olmanın verdiği hava civayla bize "bir galatasaraylı nerde ne yapacağını bilir, bir galatasaraylı kendine güvenir." derlerdi. ben de aynen şöyle geçirirdim aklımdan: "iyi, ileride bir yere girdiğimde gaatasaraylı olduğumu söylemeyeyim, okulumuzun itibarı sarsımasın." bütün bunlar bana çok bağlantılı geliyor. küçük, minicik bir yaşam. ama içi böyle acılarla dolu. her yerde ya kalp kıran, ya da bir şeyler talep eden insanlar. en kötüsü zayıf bir iradeye hapsolmuş arzularım.

Perşembe, Ağustos 12, 2010

"YENGEÇ VE YAY

kısa vadede muhteşem bir deneyimdir. uzun vadede ise mücadele ve acı dolu bir ilişkidir. ateş burcu olan yay özgürlük ister. yengeç ise ömür boyu kalıcı bir ilişki peşindedir. dost ve dışa dönük yay yengeç'in özel olduğunu hissettirir ama güven vermez. yay taahhütte bulunmaz. bir iki hafta çok özel birşki yaşatır ama sonra dünyanın diğer nimetlerini keşfe çıkar (buna başka ilişkiler de dahildir.) yengeç, yay'ın gezinme ihtiyacını asla anlamaz. yaylar baskıdan nefret eder. bu iki burç aşka farklı bakmaktadır. yay sözünü sakınmaz. kısa vadede muhteşem bir aşk ilişkisi olabilir çünkü aradaki çekim yoğundur. ama yengeç başı bulutlarda gezinmeye başladığı anda işler tersine dönecektir." aşk kitabı, maria shaw


astrolojiye olan yüzeysel ilgim, genelde hem küçümsenir hem de sevimli bulunur. mesela herkesin "ayyy sen de yine başladın" diyeceğini bile bile "evet o buna kızıyor, çünkü o bir boğa" filan derim. herkes de iğrenir gibi yaparak güler. sonuçta benim lehime olur her şey. yukardaki saçma sapan paragrafı da ayrılma sebeplerimiz olarak okudum ve her defasında "ne kadar doğru" diyerek iç geçirdim. eh, yıldızlar böyle yazmıştı. okuduğum ikinci teselli edici şey de amelie nothomb'un şu satırları oldu:


iğrenç bir suç dışında insanların ilişkilerini bitirmelerini anlamıyorum. birine bir şeyin bittiğini söylemek, çirkin ve yanlış. bu hiç bitmedi. insan birini düşünmese bile, onun içindeki varlığından nasıl kuşku duyabilir? başkasını düşünen insan düşünülür.

evet bana hatırı sayılır bir iyilikte bulundun, sen beni mutlu eden ilk erkeksin, seni suçlayacağım bir şey yok. seninle harika anılarım var, ama artık seninle birlikte yaşamak istemiyorum.


fakat bu kadar medeniyet fazla geldi. insan hiç gözyaşı dökmeden birinden ayrılabilir mi? önce tabi azıcık votka- portakal içtim, sonra zeki'ye şunları dedim:


- bana bak, ben seni terk edince neden üzülmedin?

- sen kimsenin etkisi altında kalmadan karar ver diye.

- hadi ordan. dünden razıydın değil mi götoş. GÖTOŞ!! (ağlamalar filan)

- ezgi'ciğim ağlama.

- zaten gerçek giden kalandır. unutulanlar unutanları terk eder ve unutanlar sallamaz. sen! seni etrafımda görmek istemiyorum.(küçük sırlar dizisi)


sonra şunu okuyunca hak verdim:


TERK EDİLMİŞ YAY

kısa süre içinde birini bulacaktır. "olan olduktan sonra ağlamanın yararı yok" diye düşünür. iyimserdir. evrenin çok yakında ona yeni birini göndereceğini bilir... ya da flört etmekte olduğu biriyle çıkmaya başlar. onun hayatında, geçmişten kalan ve kendisine ikinci bir fırsat verilmesini bekleyen biri daima vardır. kendi istemedikçe uzun süre yalnız kalmaz.


astroloji yüzündendi hepsi. yıllardır bu mereti kıçından anlamam yüzünden kendimi kendi gözümde ana babasının her dediğine "he" diyen sevgi dolu bir insan yapmıştım. zeki'yi de "ahay, gidene kal demem" gibi bir insan gibi görmüştüm. sırf astrolojiyi yanlış anlamam yüzünden. zeki karşımda olanca sevecenliği ve insan canlısı oluşuyla bana bakıyordu. iyi bir insandı, ona kızgın da değildim. ben de kötü niyetli değildim. ama birkaç gün hüzünlü takıldım. biz beraberken bazen durup durup "ben neden zeki'yle beraberim?" diye kendime sorardım. sanki çok saçma bir iş yapmışım gibi gelirdi. şimdi de durup durup "biz neden ayrıldık?" diye soruyordum, sanki yine çok saçma bir iş yapmıştım. sonra bütün bu duygular geçti. yerini eski kasvetlere bıraktı. rüzgar yüzüme vurduğu vakit benliğimin içindeki yalnız kişiyi hissediyordum, yalnız, tek, cinsiyeti bile olmayan, yapayalnız. bu çok hoşuma gidiyordu. zaman zaman da kendimi karnı ağrıyan, izole bir insan gibi gördüm. benim kişiliğimde hep "bir şeyleri kaçırıyorum" hissi vardır, bu da doğrudur. o his doruğa ulaşıyordu. arkadaşlarım vardı ama hepsi uzaktaydı.


kitaptaki karakter gibi ben de "evet, seninim. annemi babamı terk edeceğim, arkadaşlarıma kulak asmayacağım. buraya gelip seninle serbest aşk yaşayacağım. burjuvazi değerlerinden kurtulacağım. gerçek bir kadın olacağım." diyebilir miydim? desem de demesem de bunu kimsenin kalbini kazanmak için yapmayacağım kesin. ama şimdi bunlar çok uzak görünüyor, karnım ağrıyor.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma

daha önce "dik dur" diye ikaz edildiğimde "tamam" desem de içime sinmezdi. dik dur= kendini göster. kendini herkesin gözüne sok demekti. ş. bana önce dik dur dedi, sonra nasıl durulacağını gösterdi. klasik anlamda dik durmanın (göğüs dışarda, karın içerde) gösterişçilik olduğunu, omurgayı da ezdiğini söyledi. aman allahım! bir vücut kraliçesi benim bugüne kadar düşündüğüm şeyleri söylüyordu!

ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.

sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.

ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.

kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.

ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.

Salı, Temmuz 27, 2010

çok ara vermiştik burçlara, geri dönüyoruz

şimdi ben genelde burçların fiziksel özelliklerini pek yakalayamam. ama 2 şey tespit ettim: yay burçlarının bacakları, balık burcu kızlarının yüzü çok güzel. tanıdığım bütün yay burçları ince ve atletik yapılı, uzun bacaklara sahip (zeki, ezgi trak, annemin kankası nüsa teyze, tiyatro klübündeki gizem s. ve gizem k.) herhalde haraketli mizaçları sayesinde. bir diğeri balık burcu kızlarının yüzü. sadece güzel olmakla kalmıyor, hepsi birbirine benziyor. tipik balık burcu kadını yüzünün en güzel tarafı dudaklarıdır. geniş bir ağız ve etli dudakları vardır bunların. ama böyle slikonlu gibi değil. konuşurken şekil değiştiren, biraz mahzun, alaycı, huysuz, çocuksu dudaklar. kemerli burna sahip bir balık burcu kızı tanımadım. hepsinin küçük, düzgün burnu, geniş, güzel dudakları vardı. bunların ciltleri de çoğu zaman pürüzsüz ve yumuşak olup, bu baby faceliği tamamlar.
şimdi bu savımı birtakım fotoğraflarla destekleyelim:







tipik balık burcu kızı suratı









lise arkadaşım zeynep. o yıllarda bence güzel olmak= zeynep'e benzemekti. şimdi bu kadar takıntılı değilim:)














tiyatrodan senem. şişmanlığın güzelliği bozamadığı biri.













yine tiyatrodan ve balık burcundan nesli: aynı cinsten surat.













blog yazarı dilay ve balık gibi suratı:)


kendi malakl suratım: onlara benzemek için her yıl düşen burnumu kaldırırken. fakat ne yazık ki balık burcundan değilim.
keşke yayların bacaklarının fotoğrafını da koysaydım.
son olarak ben artık okunan bir blog olmak istiyorum. eğer öyle olursam, kimse benim için tanınınca şımardı filan diyemez çünkü nasıl olsa şimdi de yorumlara cevap yazma huyum yok. ama sor bakalım neden yok? çünkü güzel bir cevap yazacağım diye aklım çıkıyor, ben de yazmayı yarına erteliyorum. sanırım siz okurlarımla paylaştığım bir şey yok. zaten 6 tane izleyicim varmış. 6nızın da gözlerinden öperim, fakat ben artık okunmak istiyorum ne bileyim. kaç yıl oldu başlayalı, hem blogumda yazı var, şarkı var, skeç var... alengirli yani. neyse be, belki geçici bir hevestir bu okunmak hevesi.

Pazar, Temmuz 25, 2010

giysiler

ben bir danışmana başladım. işte kendimce bazı dertlerim var size anlatmak istemiyorum. işte anlattım anlattım. her görüşme sonrası bir ödev veriliyor. ve tamamen alakasız bir biçimde bana şu ödevi verdi: sen nasıl giyiniyorsun ve aslında nasıl giyinmek isterdin bir kağıda yaz. ama tamamen bambaşka bir şeyden bahsediyordum. ve birden anladım: demek ki çok kötü giyiniyorum. şimdi bu bilişsel davranşçı öğretiyi benimsemiş bir terapist. davranışların nedenlerini tartışıyor aynı zamanda sana davranışçı ödevler veriyor. işte demek ki yaşamın sosyal yönlerinde ve insan ilişkilerindeki tutumunun bir sebebi/sonucu da giydiklerin. ve bana demek istedi ben çok kötü giyiniyorum.


geçen gün de idil'le gs spor tesislerine gittik. idil çok güzel bir kızdır, çok da girişkendir. orda idil'in tanıdığı bir abiye rastladık, 50 yaşını filan geçmiş. bize içki ısmarladı. konuşuyor, konuşuyor sonra bana bakıyor (beni tanımıyordu) ve bana "kadın, dik dur!" diyor. sonra konuşuyor, konuşuyor, yine bana bakıyor ve "kadın, saçın iğrenç olmuş git değiştir!" diyor. iki dakika sonra "alık alık bakma, al şarabını iç" diye kızıyor. ne yapacağımı şaşırdım. en sonunda dedi ki "sen kıvırcık bir karadeniz kızısın ama kendini o kadar çirkinleştirmişsin ki." sonra beynimde bir şimşek çaktı (aman aman sevsinler) kıyafetlerim benim konuşma biçimimdi. beden dilimin bir parçasıydı. benim konuşma biçimim de sünepece idi. belki de sünepeliğimdi beni mutsuz eden.


böyle olunca kendimi annemin ellerine bıraktım. zaten o da fırsat kolluyormuş. önce gidip iğrenç balyajlarımı sildirdi. tam gülben ergen olmaktan çıktım diyordum ki evin ordaki reklam panolarını gördüm: o da saçlarını boyatmış. hem de bu sefer de benimle aynı renge. eh, demek ki beraberce gelişiyoruz. annem sonra beni ehliyet kursuna yazdırdı. çünkü araba kullanmayı bilmek kendime güvenimi getirirmiş. sonra internetten bana şok rejim buldu. ki annem aslında doktor, bu tür şeylere karşı olması gerekir. demek ki görmeyeli epey şişmanlamışım. sonra gitti bana far, rımel, ruj aldı. bunları her gün sür dedi. konuşuken tekliyorum, bunun için her gün 1 saat yüksek sesle kitap okumamı önerdi.

belki bunları yapmak sebepsiz gibi görünen sıkıntıları azaltır. aslında ben de güzel olmak isterdim. kim istemez? fakat güzel bulduğum kızları gözümün önüne getiriyorum da, bunun çabayla alakası yok diyorum, güzel doğarsın. sonra başka türlü düşünüyorum, o zaman da çok zor geliyor. aslında çok güzel olmak da çok istemiyorum, gerek yok. herkes kadar güzel olmak istiyorum, herkes kadar prezentıbıl(sunulabilir).