Bugün Fuat Amca sağ olsun bir video izledim. Belli düşüncelerde yıllarca takılı kalmaktan bahseden. Bunların çoğunun saldırgan düşünceler olduğunu söylüyor. Örneğin “insanlar bana zarar verecek” düşüncesi gibi. (not: eckhart tolle'ün bir konuşmasıydı. kendisi zihnimizin bizi köleleştirdiğini ve geçmişle bağlantılı sahte egolar yarattığını savunuyormuş. fakat ne dediğini, savunduğu şeyi tam bilmiyorum aslında. bu, izlediğim kısımdan etkilendiğim şeyler)
Benim mesela çok iyi niyetli, insan canlısı bir görünüşüm var. Bunu karşılaştığım insanların yüzde 90ı filan diyor. Görünüşe bakan insanları çok sevdiğimi sanır. Fakat işin aslı, ben insanları o kadar sevmiyorum. Ben onlardan daha çok korkuyorum.
Bu korku ana okulundan beri vardır herhalde. Okul stres demekti. Ergenlikte bu korkumu saklayamadım o kadar. Gel zaman, git zaman, lisede, çok işe yarayan bir metot geliştirdim. Sevimli davranmayı öğrendim diyebilirim. Konuşmada bilerek bazı tatlı hatalar yapıyor, biri bir şey anlatırken pek o kadar ilgilenmesem de onu çok önemser gibi görünüyor, herkese çok cana yakın davranıyordum. “Savaşmak istemiyorum, haydi sevişelim” veya “beni bir rakibiniz değil bir dostunuz olarak görün.” Mesajları veriyordum. O zamanlardan sonra ortaokuldaki dışlanmışlığım ve horlanmışlığımın yerini sevilmek ve korunmak aldı. Bunu sadece etrafımdaki insanların değişmesine bağlıyordum. Oysa ben de değişmiştim. Artık beride durmuyordum, surat asmıyor, beni beğenmeyenlere “beyinsiz” demiyordum. Fakat gardım düşmüş değildi. Sinsice yerinde duruyordu.
Gel zaman git zaman insanlardan korkan tek kişinin ben olmadığını fark ettim. Hemen hemen herkeste bu korku vardı. Sadece farklı şekillerde kendilerini teselli ediyorlardı. Ben Çekoslovakya gibiydim, barışçıl çözümler istiyordum. Bazıları da Amerika gibiydi. Korku imparatorluklarını oraya buraya saldırarak yönetiyorlardı.
Çoğu insanlardan korkuyordu, hayattan korkuyordu. İnternete girin bakın. Forumlar, sözlükler… “hiçbir bok olamayışını aptal iki espriyle kapatmaya çalışan insan” “yuh artık bari kaftanla gelseydiniz İstinye park’a bayılıyorum bu Türk kadınlarının rüküşlüğüne” öyle korkuyorlar ki banal sayılmaktan… belki yanlış bir tespit ama kolektif bilincimiz veya bilinç altımız her neyse, saldırma- savunma ikilisi üzerine kurulu sanki. Benimkilere bakalm:
1- Genç olduğumuz için acımasızdık. Bir “soyutlama” vardı. Soyutlanan hakkında günlerce konuşur, ona “orospu çocuğu” manasında o.ç. derdik. Günlük okumaca, dolabında tampon bulmaca. Ben ki lisede mutlu saydım hep kendimi. Fakat hep bunları gördüm, belki de algım geçmişin etkisiyle de epey seçiciydi. İçimdeki insan korkusu pek dinmedi. Bir gün bir öğrenci grubu olarak münazaraya Robert Kolej’e gittik. Ben 15 yaşında, ilk defa okuldan dışarı çıkıyordum. Ve çok korkuyordum. O gün çok feci bir korku ile dolaştım bütün gün. Bu yüzden biri Robert Kolej dediğinde aklıma gelen ilk cümle “orda okumak çok feci olmalıdır.”oluyor. bu korku ne zaman okuldan olmayan birileri olsa geliyordu. Ancak AFS’den sonra biraz yatıştı..
2- İlkokul 3te serviste 3 kız vardı: Gözde, İnci, Derya. 4e gidiyorlardı. Ve benle hep dalga geçiyorlardı. Servis şoförüne “Mustafa Abiiii, Bakırköy deliler hastanesinde inecek vaaar!” diye bağırıyorlardı. O da gülüyordu. Ben bir gün bunu anneme söyledim. Annem de servise geldi ve kızlara aynen şunu demişti: “bana bakın ben cerrahım. Sizin o kulaklarınızı keserim yamuk yumuk dikerim.” Kızlar o günden sonra çok değiştiler. (ve hala hiç üzülmüyorum onlar için ki aslında yazıkJ) (o an is utançtan yerine dibine girmiştim) şoföre de “kocamı zor tutuyorum buraya gelip seni dövecekti.” Dedi. (babamın haberi bile yokJ)
Yok mudur hayatının 22 senesinde böyle 2 veya 3 vaka yaşayan? Videoda adam diyordu ki “bir düşünceye saplanınca algınız seçici hale gelir, hatta benzer olayları çekersiniz.” İnsan korkusu gökten inmiş değildi. Ben böyle bir izlenim edinmiştim, bir tür önyargı. “insanlar kötüdür” diye düşünüyordum ve buna inanıyordum. Her an bana saldıracaklar zannediyordum. Oysa insanın çok iyi olduğu anlar da vardı belki. Onları ben bir lütuf olarak görüyor, altında başka manalar arıyordum.
İnsanların bana karşı “agréable” oldukları zamanlar korkum daha da artıyordu. Çünkü beklediğim bu değildi. Indochine’in şarkısındaki gibi: “car j’imagine toujours le pire, le meilleur me fait souffrir.” (her zaman kötüsünü hayal ettiğimden iyisi bana acı veriyor) “ne zaman bu bitecek?” Yine bir gerilim içinde bekliyordum.
Diyeceğim o ki kendinizi tedavi etmeniz mümkün sevgili okurlarım. Biraz farkındalıkla iş düzelir. Bolca çaba gösterin. Barışçıl bir yaşam istiyoruz, hakkımız da. Ama özgürlükten ödün vererek değil. Evet, toplumda saygı görmek istiyoruz. Ama bunu etrafı korkutarak yapamayız. Korkmamayı başardığımız vakit, işte o vakit hayat ne kadar kolay olacak, biz ise özgür…








