Cumartesi, Ekim 23, 2010

3. sınıf, karma sözleşmeler, tartışma programları

işte bunlar son 3 günümün özeti. 3. sınıf çok kötü. nedenini şu diyalogda bulabilirsiniz:

kardeşim- uf bugün çok sıkıcıydı. ingilizce ingilizce tarih tarih coğrafya coğrafya.
ben- ticaret ticaret ticaret eşya eşya eşya.

bir arkadaşım var, pek samimi değilim. aşık da değilim ona hem de hiç, ama hiç, ama böyle garip bir şey. insana dokunması çok güzel bir şey. resmen gelip insanın omzuna dokunuyor, tatlı tatlı soruyor "nasılsın?" diye. konuşurken arada şivesi ortaya çıkıyor, o kadar güzel oluyor ki. rüyalarımda kanat takıp uçuyor, beni zor durumlardan kurtarıyor.

birinin sizi daha çok sevmesini istiyorsanız ona sarkınıtılık sınırlarına girmeyecek şekilde dokunun.

o kişi muhtemelen yeni bir öğrenim yılının başlamasından rahatsız. önünde kapalı havaların hüküm süreceği stresli günler var. bu kişinin evinde de ufak tefek kavgalar olabilir. bu kişi duygusal açıdan kendini yalnız hissediyor, kalbi şu aralar boş. bu kişinin kendini içkiye ve eğlenceye adamak gibi bir olanağı da yok çünkü şu aralar hiç parası olmayabilir ve ailesiyle yaşıyor olabilir. bu kişinin muhtemelen yeni başlayan ama artık kanıksadığı küçük bir iç sıkıntısı var. bu sıkıntı olağan, hatta olması gereken bir şeymiş gibi sunuluyor, etraftaki herkeste olan bir şey. ona eğitim gördüğü veya çalıştığı yerde biraz insanca temas iyi gelir. bu yüzden samimiyetine güvendiğiniz bu kişinin omzuna dokunabilir, onu hunharca kucaklayabilirsiniz. ONA ŞU LANET OLASI DÜNYADA KARMA SÖZLEŞMELERE UYGULANACAK HÜKÜMLERDEN DAHA GÜZEL, DAHA SICAK ŞEYLER OLDUĞUNU HATIRLATABİLİRSİNİZ DOSTUM! o akşam o, kendisini bir kalabalığın içinde ödevini teslim etmemiş görecek, siz de uçan bir yaratık olarak rüyaya gireceksiniz ve onu kaçıracaksınız. aynı bir dost gibi...

not: anonim avukat diye bir blogu tavsiye etti c.t. okudum da, baya güzelmiş. ben de size tavsiye ederim. çok ilginç ve öğretici.

Pazartesi, Ekim 11, 2010

ben kadınlar dünyasını pek tanımıyorum, yani öyle milletin içini okuduğumdan veya herkes ne hissediyor yüzde yüz bildiğimden değil bunları söylemem. sadece sezgilerim konuşuyor.

şimdi mesela erkeklerden sık sık hangi cümleyi duyarız? "kadınları severim." teoman misal. rahat rahat, gevşek gevşek söylerler bu cümleyi. bu cümleyle herhalde hem cinsel aktiviteyi, hem kadın vücudunu hem de mizacını sevdiklerini kast ederler. oysa "erkekleri severim." cümlesini bir kadının ağzından duymayız pek. bunun nedeni sadece toplumsal baskı mıdır? yani kadınlar erkekleri çok severler de bunu söylemeye çekinirler mi?

bence toplumsal baskının yeterince ulaşamadığı yerlerde bile çoğu kadın bunu söylemez çünkü çoğu kadın erkekleri sevmez. elbette aşk, cinsel istek, evlenme, sevgili olma vs isteği her zaman vardır. ama her zaman arada bir öfke, bir soğukluk kalıyor. birçok araştırma gösteriyor ki kadınlardan cinsel aktiviteyi seven de öyle çok fazla değildir. bu da kanımca yeterince erkek sever olmamaktan geliyor. öyleyse kadınların çoğu kadın sevmeyen sevici gibi bir şeydir.

öfke bir yere kadar insanı öfke duyduğu şeye çeker, kadınların çoğu da erkeklere öfke duyuyor. anlaşılmazlık, karmaşıklık aradaki çekimi yaratsa da geriye genelde çok az şey kalıyor. bu da öfkenin, hıncın bir sonucudur. kendini tam olarak vermemek, sever görünerek sevmemek, tüm kalbiyle sevmemek. bir kişinin her yanını sevmemek. sevgiyi bir zaaf, insanın zayıf ve önemsiz bir yanı, bir ihtiyacı gibi görmek. günümüzde türlü kurallar ve baskılarla, insanüstü ve saçma sapan güzellik ölçüleriyle, ukalalık ve hor görmeleriyle kadını kendi vücuduna yabancılaştıran erkek cinsine bu sevgisizlik müstehaktır bence. yalnız, ucu da en çok kendimize dokunur.

imza: azılı erkek düşmanı kadın sevmeyen türden bir sevici olan bir genç kadın

Perşembe, Ekim 07, 2010

bugünümü ne boş işlerle doldurdum

merhaba!

bugün yeniden tiyatro klübünün atölyesine gittim de hoşuma gitti. bir vücut olmak, bu vücudu durmadan aklını, hayal gücünü kullanarak hareket ettirerek güzel bir tablo ortaya koymak... güzel değil de, teatral, hayata benzer bir şeyler. başka vücutları yakınında hissetmek ve onlarla uyum içinde hareket etmek... insanı zinde, mutlu kılıyor. geçen senelerde bir yazı yazmıştım. orada vücudumu sevmediğimi, sahnede hoş görünmediğimi söylemiştim. vücudum şimdi 10 kilo daha ağır ve kalın, oysa onu daha çok seviyorum. çünkü bu sevgi dıştan içe değil, içten dışa doğrudur. aynı şekilde başkalarını da daha çok seviyorum.

bugün "aldatacağım" diye bir kitap okudum, yazarı esat mahmut karakurt. eski kanun dönemindeki ceza hukukunu anlatan bir kitap. şöyle ki genç muharrir evinde otururken telefon acı acı çalar. arayan genç bir kadındır. kocasının onu yarın gece aldatacağını, bu yüzden kendisinin de onu yılladır kitaplarından hayran olduğu ve hem yakışıklı hem de zengin olduğunu bildiği genç muharrir ile aldatmak istediğini söyler. muharrir kısa bir tereddütten sonra kadının evine gider ve bu nefis kadınla süper bir gece geçirir. bu arada adamın adı macit kadının adı mualla. sabah ise koca bu ikisini basar. yanında da polisler. ama meğersem bu karı koca kumpas kurmuş. eski kanunda zina suç olduğundan 30 aya kadar da cezası olduğundan ve dava etme hakkı kocada olup isterse kullanmayacağından bunlar da işte macit'e şantaj yapıyorlar, bize 100 bin ver yoksa dava ederiz diye. yani planlanmış. ama aslında mualla'nın suçu yok. her neyse sonra mualla pişman oluyor çünkü macit'e aşık olmuş. ve parayı geri götürüyor sonra mualla kocasını öldürüyor. mahkemede nefsi müdafaa mı tasarlayarak mı bunu tartışıyorlar. hatta bir diyalog var ki al ceza derslerinde okut:

- hakim bey ben kocamı öldürdüm, ha tasarlayarak öldürmüşüm ha o anda karar vermişim, ne fark eder... (mualla o kadar namuslulaşmış ki idama bile razı)
- fark etmez olur mu kızım, birinin cezası idam diğerinde serbest kalırsın.

sonra nefsi müdafaanın yokluğuna ama haksız tahrikin varlığına karar veriyorlar çünkü macit arkadan "durun!" diye şahitlik yapıyor. mualla 5 yıl yatıyor, çıkışta macit onu arabasıyla almaya geliyor, eve gidiyorlar.

okuyunca ibrahim'e de anlattım, o da deftere macit kalp mualla yazdı.

Pazartesi, Ekim 04, 2010

bazı insanlar vardır mesela çok açık saçık şakalardan rahatsız olurlar. veya bir kişinin konumuna yakışmayacak samimiyetten. veya birinin gelip ansızın sana hayatını anlatmasından. ben olmuyorum. yeter ki başkasına da yer bıraksınlar. "her şeyi anlatıyorsun" benim de karşılaştığım bir eleştiri.

bence biri sınırlarını genişletmek istiyorsa sorun yok. ben de ona uyum sağlarım. bunu ucuzluk olarak görmüyorum nedense. bir hocadan zorla hoca gibi davranmasını istemem, beklemem de. şimdi ben bunları ne için anlattım? bugün bir kıza "ya sen çok güzelsin, biz şunla ve şunla konuştuk hatta aramızda, seni çok güzel buluyoruz" dedim. başka biri de beni arkadaşlarımla aramda konuştuğum her şeyi herkese anlatmakla suçladı. bunun adı samimiyet değilmiş. sosyal yaşamda filtre olmalıymış.

böyle bir suçlama kadar utandırıcı bir şey yok. "her şeyi herkese anlatmamalısın." yalnız herkes sınırlarını biraz kendi çizmez mi? bir de bu sınırlar gençken daha esnek olmaz mı? ben de işe girince belki bu kadar çok bilgi vermeyeceğim kendim hakkında. ya da belki de vereceğim. çünkü belki de o ilişkiler içinde kalmayı seçeceğim, bilmem ki. gençlikte (ve belli bir yaşam tarzını seçenlerde) şöyle değil midir, paylaşım derinliksizdir ve çok fazladır. hatta bazen absürde varır paylaşmak. sarhoşken tanıştıklarına insan tutar da aşklarını anlatır.

ya bir de amaç da önemli, belirlemesi zor olsa da. biri bir şey anlatırken etkilemeye çalışıyorsa farklı, karşılık bekliyorsa veya konuşacak konu çıkarıyorsa özel hayatından, kişisel şeyler hakkınsa karşısındakinin görüşünü merak ediyorsa o farklı bence. yani teşhir yine teşhir ama monolog şeklinde mi diyalog şeklinde mi teşhir? teşhire katılım var mı? ilki basit/adi teşhirken benim gözümde, ikincisi nitelikli teşhir hatta sanat oluyor. yani teşhir bir amaca hizmet ediyorsa bence iyi. uslup da önemli, bunun için ise ne yazık ki zeki olmak gerekiyor, çok zeki...:(

bir de ben şey değilim yani, hani çok seçkin bir çevreden gelmiyorum. belli görgü ve davranış kurallarını bilmiyor olabilirim. gerçi artık kimse bilmiyor.

Perşembe, Eylül 23, 2010

hey girl arkadaşlık için ne diyor



dünyada en güzel şeylerden biri arkadaşlık. arkadaşlarımı o kadar çok seviyorum ki bazen bu sevgiden gözlerim yaşarıyor. günde 25 saat onlarla beraber olmak istiyorum. bugün hangi arkadaş gruplarının, hangi 3lülerin, 2lililerin, 5lilerin arasında olduğumu düşündüm ve ortaya bu ergen satırlar çıktı!!

deniz- ben - sevil: bu eski bir üçlüydü... sevil evden taşındı, benim de yuvam dağılmış oldu. beraber belçika'ya, paris'e, isviçre'ye gitmiştik. fakat benim bu üçlüdeki en güzel anım şudur. bir gün okuldan çıkmıştım, eve gidiyordum. beşiktaş'a doğru yürüyorum, eve yürüyerek gidiyordum çünkü o zamanlar beşiktaş'ta oturuyorduk. ama neden hatırlamıyorum, böyle ağlamaklıydım, moralim aşırı bozuktu. birden karar verip arkamı döndüm ve ortaköy'e yürümeye başladım. iki dakika sonra sevil'le deniz'in evindeydim ve gülüyordum. çay içip tatlı yiyorduk, deniz'in kedisi kaşar'ı seviyorduk. ev sıcacıktı ve benim ruh halim bir anda değişmişti.

yiğit- ben- idil: bu üçlünün temelleri lise sonda atıldı. yiğit'in harbiye'de bir eve taşınması ile güçlendi. ara sıra aramıza yiğit'in güzel ve zarif kız arkadaşı da katıldı. çok seyrek buluştuğumuz için genelde yaşam ve aşk maceralarımızı birbirimize anlatarak vakit geçiriyoruz. anlatma sırası kimdeyse diğerleri onu heyecanla dinliyor. bu ikisi kova burcu olduğu için onları çok benzetiyorum, genelde yeni yeni tırt tırt planlarla dolu oluyorlar.

deniz -ben -kaan -david: deniz ve ben eski bir ikiliyiz, deniz ben kaan ise bu yazın başlarında bir araya geldik. adana seyahatini ve mersin tatilini beraberce yaptık. david ise aramıza yazın ortalarında katıldı, dolayısıyla tam bir dörtlü olamadık... david çok dandik uğraşları olan, biraz boşbeleş bir insana benziyor ama sevimli. daha sık buluşmalıyız, grup gelecek vaat ediyor gibi.


sevil- ben- ezgi yıldız: her zaman bu ikilinin arasına girmeye yatkındım. çünkü dedikoduya ve her şeyden ama her şeyden yakınmaya çok yatkınım. bu iki çirkefe çok iyi üçüncü olabilirim. onları eve davet etmekle işe başladım. bugün de gördüm tipleri.

babam- ben: beraber şarkı söylüyoruz ama aramızda bir hiyerarşi ilişkisi olduğundan arkadaş sayılmayız şimdilik. belki ilerde...

kardeşim- ben: kardeşimden popüler kültürün ve ergenliğin son gelişmelerini öğreniyorum.

şıvgın- ben- x kişisi: türkiye'ye sadece yazları gelen şıvgın, her zaman yanında x değişken kişisini getirir, benimle tanıştırır ve iyi arkadaş oluruz.

osman- ben: bu da iyi bir ikilidir. genelde osman'ın dertlerinden bahsederiz.

ziya- ben: artık ziya ile pek arkadaş değiliz gibi. herhalde tiyatrodan çıkmam, çektiği filmleri izlemem ve hayat şartları sebebiyle. fakat ikiliyi canlandırmaya çalışıyorum. grupta ironik, alaycı, yer yer acımasız bir diyalog hakimdi.

teyzem- ben: teyzemi de arkadaştan sayabilirim. beraber olunca yemek yeriz ardından jimnastik yaparız.

daha çok yakın arkadaşım var fakat onlarla kendimi gruplayamadım. bu kadar ergen hesaplar yapmam kötü ama bir yerlere ait olmak çok hoşuma gidiyor. bir yerlere, birilerine ait olmak!!! çıkar gözetmeden ve hesapsızca. işin içine ne parayı, ne popülerlik hesaplarını ne de seks duygularını karıştırmak! sadece birilerini kabul etmek ve birileri tarafından sevgiyle kabul edilmek. sevginin hep sürmesi, sonsuza kadar sürmesi. ortak bir mizah anlayışı oluşturmak, olabildiğince çok kişiyle mümnkün olduğunca yakın ilişkiler kurmak. lisedeyken daha çok arkadaşım vardı. fakat lise bitince depresyona girip hepsiyle ilişkimi kestim. acaba onları geri kazanmak mümkün mü?

en sevdiğim şeyler

BANYODAN SONRA

önceden keçe gibi olan saçlarım yumuşacık olur, elimi kazara attığım her yer serin ve yumuşacık, üzerimde bir hafiflik... tertemiz iç çamaşırları giyerim, yumuşacık pijamalar, dişlerimi fırçalarım, ağzım da ferahlar. kulaklarımı temizlerim. nemli, sıcak, sabun kokuyor olmak ne hoştur!

ZEKİ

eski sevgilim zeki ama hala ne kadar çok seviyorum! beraberken sinir olmaya başlamıştım... çünkü öküz öldü ve ortaklık bitti, geçen gün yolda gördüm, boğacakmış gibi sarıldım. sonra utanıp geri çekildim. insan biriyle uzun süre beraber olunca "bunun neresini beğenmeyeyim acaba?" diye düşünmeye başlıyor. oysa ayrılınca, ne kadar güzel, tüm güzelliği görebiliyorsun. zeki tüm neşesiyle, yaşam doluluğuyla, kafası önde, muhtemelen "stajımda hasar analizini çok doğru yaptım, aferin bana" gibi düşüncelerle yürüyordu. incecik, sıkı bedeni ve çelimsiz omuzları ile ne sevimliydi! fıldır fıldır bakan gözleriyle ne kadar olgun ve tamamlanmıştı! ağaçtaki bir meyve, bir enerji merkezi gibiydi! benden ayrı, apayrıydı, kendi kendine yetiyordu! işte en güzeli de buydu.

BEKAR OLMAK

en güzel yanı, sürekli "beni arayınca meşgul görüneyim" diye endişelenmemek.
-ne yapıyorsun?
-hiiiç.
-haha, yine hiçbir şey yapmıyorsun değil mi? git, dışarı çık, bir şeyler yap. bak bana, ne kadar çok işim var. senin ise tek uğraşın benim. git kendine somut sorunlar edin.
bunu yaşamamak.

Salı, Eylül 21, 2010

dresden'e kampa gittim, çok memnun kaldım. dönünce de ehliyet aldım.

şimdiyse canım sıkılıyor. kamptaki insanlar ne kadar tatlıydı. hepsini ayrı ayrı sevmiştim. marc diye bir çocukla prag'a gittik. çok aptal bir insandı ama yine de ne kadar iyiydi. geldim, ezgi, ece, sevil, yiğit, idil ile dışarı çıktım. deniz'lere gittim, yemek yedik, poker oynadık. ama hiç de arkadaşım varmış gibi hissetmiyorum kendimi. epiküros arkadaşlarıyla eve çıkmış. ona göre mutluluk paradan puldan değil düşünmekten dostluktan ve özgürlükten gelirmiş. istanbul'u hiç sevmiyorum çünkü burda düşüncelerim kapkara, özgürlüğüm kısıtlı ve arkadaşım da yok gibi bir şey. oysa kampta ne güzeldi, bir sürü arkadaşım vardı ve de kuşlar gibi özgürdüm.

şimdi okul başlayacak. yine yüzeysel yüzeysel geyikler yapacağız sınıftakilerle. aralarda sigara içip dedikodu yapacağız. tiyatro klübüne girsem onlar da konuşa konuşa insanın başının etini yiyecekler. ah hele akşamları eve gitmek hiç çekilmeyecek! annem beni azarlamaktan, bana surat asmaktan hiç yılmayacak! mesela bugün yine ağzıma sıçtı. çünkü ben tavanarasını boyadım geçen dün. depo gibi bir yer. ama öyle zor ki orayı boyamak. neyse orayı boşaltmışım balkona, öylece atmışım hepsini. gece de yağmur yağmış ıslanmış ama ben evde yoktum. babam da içeri almamış. ne bileyim yani düşünemedim yağmur yağacağını. hatam bu. buna söylediği laf ise şu: "bir gün ben de öleceğim hepiniz göreceksiniz" vs vs. ve bu yüzden bütün gün benimle konuşmadı!! yaşam enerjimi sıfırladı yemin ederim. benim annem gibi mutsuz bir teyzem var, böyle çok çalışkan filan ama hani böyle yorgun, isyankar aynı annem gibi. bir gün ikisi oturmuşlar, annem ona benim ne kadar tembel bir insan olduğumu anlatıyor. dedi ki "ben çocuk yetiştirmemişim." birden tepem attı. dedim ki: "yuh anne, çocuk yetiştirmedim dediğin kişi benim! benden bahsediyoruz!!!"

özetle: ne berbat bir çevrem var. yaz hiç bitmeseydi ne güzel olurdu.

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

arabeskten çıkmak için müziği değiştirin.

ya gerçi az önceki yazıyı yazınca birden düzeldim, radiohead'i kapatıp louise attaque açtım birden içim ferahladı.

yılın 200 günü arabeskten şaşmayacaksın

neden bilmiyorum galiba yılın 200 günü derbeder geçiyor. sebebi de yok. bugün de öyle. en sevdiğim şarkının "where i end you begin- radiohead" en sevdiğim kitabın "hızlı gazeteci- ah mimoza" olduğu günler bunlar. "i can watch and can't take part, where i end where you start, where you left me alone" veya "mimoza, canım acıyor." cümlelerini ard arda tekrarlıyorum. arabesklik yapmak gibi olmasın ama sanki bir bıçak göğsüme saplanıyor gibi. o kadar şiddetleniyor ki gerçekten bir bıçak batırmak istiyorum oraya. nedenini de bilmiyorum az önce söylediğim gibi.

birden üstüme bir çaresizlik çöküyor. diğer herkesten çok çok geride olduğum duygusunu bir türlü atamıyorum. ailem bir alacaklı ordusu gibi davranıyor sanki. yabancılar ise beni üzüyor. fakat düşününce, kendisi yüzünden özel olarak üzüldüğüm bir yabancı yok. aslında var. mesela ılgın diye bir kız vardı. bir keresinde "yaşamımı bir düzene sokmam lazım" demiştim. gülerek "aman sanki rock starsın da." demişti. bir keresinde de ziya'ya kendimi herkesten çok aşağı hissettiğimi söylemiştim. bana "haklısın ama bunu yaratıcılığa dönüştürebiirsin." demişti. adam diye macar bir çocuk da beni reddetme nedeni olarak "sen çok ciddisin" demişti. işte tüm bunları düşünüyorum da içinden çıkılmaz küçücük bir alem. düşündükçe daha da üzüecek duruma düşüyor insan. herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan acizim. yok, belli şeyleri kast ederek konuşuyorum. neden böyle? diye diye aklımı yiyeceğim. göğsüm o kadar acıyor ki bunu düşündükçe. annem diyor ki bilip bilmeden "ama kızım sen de şu şu okulu kazandın." bilmem ne. bunlar gerçek başarı değil. gerçekten çok üzülüyorum. dediğim gibi, fiziksel bir acı bu, insan dayanamıyor. midem bulanıyor mesela. emocu kız gibi farkında olmadan durmadan elimi silah yapıp şakağıma göğsüme götürüyorum. birilerini arıyorum, konuşamıyorum, telefonda geveliyorum. iki dakika sonra geçiyor, iki dakika sonra yeniden başlıyor. hapishanede gibi hissediyorum kendimi. bir de ayağa kalkamıyorum. sağlığım yerinde ama bir şey beni "durmaya" itiyor. bir eylem yapmak istiyorum, radikal bir şey. intihara kalkışmak filan istiyorum. tabi ölmeden. güzel günler gelecek. gelecekler de nerdeler? günler, aylar, yıllar geçiyor, bu hisler geçmiyor. boğazım ağrıyor, bir şey söylemek istiyormuşum da söyleyemiyormuşum gibi. ve annem arıyor, telefonda "barbunya yap, çamaşırları topla, yarın bana yardım et." diyor. eve geliyor "bu evin hali ne?" diye soruyor. babam da "senin bir şey yaptığın yok." diyor. mesela geçen yaz zee diye sırplı bir çocuğa aşık olmuştum. aşık da olmuştum hani, ama 2 çift laf etmişliğim yoktu. bir gün trolley denen otobüste karşılaşmıştık. bilmeden onun yanına oturmuşum. ben o kadar sevinidim ki çocuğa "sen zee misin?" diye sordum. bön bir "evet" cevabını alınca ağzım kulaklarıma varmıştı. aşık olduğum çocuğun yüzünü hatırlamamıştım. ama aşıktım aşık olmasına. bu arada bu geçen sene oluyor. zeka yaşı sizi şaşırtmasın. sonra nedense çocuğa "deniz de sırptır" deme gafletinde bulundum. çocuğun bütün ilgisi deniz'e yöneldi. numarasını filan istedi. ben de ne yaptım bütün gece ağladım. deniz ve çisem korka korka birbirlerine bakıyor: "ezgi ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorlardı. cevabını ben de bilmiyordum ama herhalde zee'ye değil makus tarihime ağlıyordum. oraya karşılıksız bir aşktan kurtulmak için gelmiştim. o gece rüyamda hep bunları gördüm. ağlamalarım, sayıklamalarım kızları uyandırdı. lisenin ilk senesinde de bir üst dönemden kızlar gelirler, üst dönem olmanın verdiği hava civayla bize "bir galatasaraylı nerde ne yapacağını bilir, bir galatasaraylı kendine güvenir." derlerdi. ben de aynen şöyle geçirirdim aklımdan: "iyi, ileride bir yere girdiğimde gaatasaraylı olduğumu söylemeyeyim, okulumuzun itibarı sarsımasın." bütün bunlar bana çok bağlantılı geliyor. küçük, minicik bir yaşam. ama içi böyle acılarla dolu. her yerde ya kalp kıran, ya da bir şeyler talep eden insanlar. en kötüsü zayıf bir iradeye hapsolmuş arzularım.

Perşembe, Ağustos 12, 2010

"YENGEÇ VE YAY

kısa vadede muhteşem bir deneyimdir. uzun vadede ise mücadele ve acı dolu bir ilişkidir. ateş burcu olan yay özgürlük ister. yengeç ise ömür boyu kalıcı bir ilişki peşindedir. dost ve dışa dönük yay yengeç'in özel olduğunu hissettirir ama güven vermez. yay taahhütte bulunmaz. bir iki hafta çok özel birşki yaşatır ama sonra dünyanın diğer nimetlerini keşfe çıkar (buna başka ilişkiler de dahildir.) yengeç, yay'ın gezinme ihtiyacını asla anlamaz. yaylar baskıdan nefret eder. bu iki burç aşka farklı bakmaktadır. yay sözünü sakınmaz. kısa vadede muhteşem bir aşk ilişkisi olabilir çünkü aradaki çekim yoğundur. ama yengeç başı bulutlarda gezinmeye başladığı anda işler tersine dönecektir." aşk kitabı, maria shaw


astrolojiye olan yüzeysel ilgim, genelde hem küçümsenir hem de sevimli bulunur. mesela herkesin "ayyy sen de yine başladın" diyeceğini bile bile "evet o buna kızıyor, çünkü o bir boğa" filan derim. herkes de iğrenir gibi yaparak güler. sonuçta benim lehime olur her şey. yukardaki saçma sapan paragrafı da ayrılma sebeplerimiz olarak okudum ve her defasında "ne kadar doğru" diyerek iç geçirdim. eh, yıldızlar böyle yazmıştı. okuduğum ikinci teselli edici şey de amelie nothomb'un şu satırları oldu:


iğrenç bir suç dışında insanların ilişkilerini bitirmelerini anlamıyorum. birine bir şeyin bittiğini söylemek, çirkin ve yanlış. bu hiç bitmedi. insan birini düşünmese bile, onun içindeki varlığından nasıl kuşku duyabilir? başkasını düşünen insan düşünülür.

evet bana hatırı sayılır bir iyilikte bulundun, sen beni mutlu eden ilk erkeksin, seni suçlayacağım bir şey yok. seninle harika anılarım var, ama artık seninle birlikte yaşamak istemiyorum.


fakat bu kadar medeniyet fazla geldi. insan hiç gözyaşı dökmeden birinden ayrılabilir mi? önce tabi azıcık votka- portakal içtim, sonra zeki'ye şunları dedim:


- bana bak, ben seni terk edince neden üzülmedin?

- sen kimsenin etkisi altında kalmadan karar ver diye.

- hadi ordan. dünden razıydın değil mi götoş. GÖTOŞ!! (ağlamalar filan)

- ezgi'ciğim ağlama.

- zaten gerçek giden kalandır. unutulanlar unutanları terk eder ve unutanlar sallamaz. sen! seni etrafımda görmek istemiyorum.(küçük sırlar dizisi)


sonra şunu okuyunca hak verdim:


TERK EDİLMİŞ YAY

kısa süre içinde birini bulacaktır. "olan olduktan sonra ağlamanın yararı yok" diye düşünür. iyimserdir. evrenin çok yakında ona yeni birini göndereceğini bilir... ya da flört etmekte olduğu biriyle çıkmaya başlar. onun hayatında, geçmişten kalan ve kendisine ikinci bir fırsat verilmesini bekleyen biri daima vardır. kendi istemedikçe uzun süre yalnız kalmaz.


astroloji yüzündendi hepsi. yıllardır bu mereti kıçından anlamam yüzünden kendimi kendi gözümde ana babasının her dediğine "he" diyen sevgi dolu bir insan yapmıştım. zeki'yi de "ahay, gidene kal demem" gibi bir insan gibi görmüştüm. sırf astrolojiyi yanlış anlamam yüzünden. zeki karşımda olanca sevecenliği ve insan canlısı oluşuyla bana bakıyordu. iyi bir insandı, ona kızgın da değildim. ben de kötü niyetli değildim. ama birkaç gün hüzünlü takıldım. biz beraberken bazen durup durup "ben neden zeki'yle beraberim?" diye kendime sorardım. sanki çok saçma bir iş yapmışım gibi gelirdi. şimdi de durup durup "biz neden ayrıldık?" diye soruyordum, sanki yine çok saçma bir iş yapmıştım. sonra bütün bu duygular geçti. yerini eski kasvetlere bıraktı. rüzgar yüzüme vurduğu vakit benliğimin içindeki yalnız kişiyi hissediyordum, yalnız, tek, cinsiyeti bile olmayan, yapayalnız. bu çok hoşuma gidiyordu. zaman zaman da kendimi karnı ağrıyan, izole bir insan gibi gördüm. benim kişiliğimde hep "bir şeyleri kaçırıyorum" hissi vardır, bu da doğrudur. o his doruğa ulaşıyordu. arkadaşlarım vardı ama hepsi uzaktaydı.


kitaptaki karakter gibi ben de "evet, seninim. annemi babamı terk edeceğim, arkadaşlarıma kulak asmayacağım. buraya gelip seninle serbest aşk yaşayacağım. burjuvazi değerlerinden kurtulacağım. gerçek bir kadın olacağım." diyebilir miydim? desem de demesem de bunu kimsenin kalbini kazanmak için yapmayacağım kesin. ama şimdi bunlar çok uzak görünüyor, karnım ağrıyor.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma

daha önce "dik dur" diye ikaz edildiğimde "tamam" desem de içime sinmezdi. dik dur= kendini göster. kendini herkesin gözüne sok demekti. ş. bana önce dik dur dedi, sonra nasıl durulacağını gösterdi. klasik anlamda dik durmanın (göğüs dışarda, karın içerde) gösterişçilik olduğunu, omurgayı da ezdiğini söyledi. aman allahım! bir vücut kraliçesi benim bugüne kadar düşündüğüm şeyleri söylüyordu!

ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.

sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.

ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.

kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.

ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.

Salı, Temmuz 27, 2010

çok ara vermiştik burçlara, geri dönüyoruz

şimdi ben genelde burçların fiziksel özelliklerini pek yakalayamam. ama 2 şey tespit ettim: yay burçlarının bacakları, balık burcu kızlarının yüzü çok güzel. tanıdığım bütün yay burçları ince ve atletik yapılı, uzun bacaklara sahip (zeki, ezgi trak, annemin kankası nüsa teyze, tiyatro klübündeki gizem s. ve gizem k.) herhalde haraketli mizaçları sayesinde. bir diğeri balık burcu kızlarının yüzü. sadece güzel olmakla kalmıyor, hepsi birbirine benziyor. tipik balık burcu kadını yüzünün en güzel tarafı dudaklarıdır. geniş bir ağız ve etli dudakları vardır bunların. ama böyle slikonlu gibi değil. konuşurken şekil değiştiren, biraz mahzun, alaycı, huysuz, çocuksu dudaklar. kemerli burna sahip bir balık burcu kızı tanımadım. hepsinin küçük, düzgün burnu, geniş, güzel dudakları vardı. bunların ciltleri de çoğu zaman pürüzsüz ve yumuşak olup, bu baby faceliği tamamlar.
şimdi bu savımı birtakım fotoğraflarla destekleyelim:







tipik balık burcu kızı suratı









lise arkadaşım zeynep. o yıllarda bence güzel olmak= zeynep'e benzemekti. şimdi bu kadar takıntılı değilim:)














tiyatrodan senem. şişmanlığın güzelliği bozamadığı biri.













yine tiyatrodan ve balık burcundan nesli: aynı cinsten surat.













blog yazarı dilay ve balık gibi suratı:)


kendi malakl suratım: onlara benzemek için her yıl düşen burnumu kaldırırken. fakat ne yazık ki balık burcundan değilim.
keşke yayların bacaklarının fotoğrafını da koysaydım.
son olarak ben artık okunan bir blog olmak istiyorum. eğer öyle olursam, kimse benim için tanınınca şımardı filan diyemez çünkü nasıl olsa şimdi de yorumlara cevap yazma huyum yok. ama sor bakalım neden yok? çünkü güzel bir cevap yazacağım diye aklım çıkıyor, ben de yazmayı yarına erteliyorum. sanırım siz okurlarımla paylaştığım bir şey yok. zaten 6 tane izleyicim varmış. 6nızın da gözlerinden öperim, fakat ben artık okunmak istiyorum ne bileyim. kaç yıl oldu başlayalı, hem blogumda yazı var, şarkı var, skeç var... alengirli yani. neyse be, belki geçici bir hevestir bu okunmak hevesi.

Pazar, Temmuz 25, 2010

giysiler

ben bir danışmana başladım. işte kendimce bazı dertlerim var size anlatmak istemiyorum. işte anlattım anlattım. her görüşme sonrası bir ödev veriliyor. ve tamamen alakasız bir biçimde bana şu ödevi verdi: sen nasıl giyiniyorsun ve aslında nasıl giyinmek isterdin bir kağıda yaz. ama tamamen bambaşka bir şeyden bahsediyordum. ve birden anladım: demek ki çok kötü giyiniyorum. şimdi bu bilişsel davranşçı öğretiyi benimsemiş bir terapist. davranışların nedenlerini tartışıyor aynı zamanda sana davranışçı ödevler veriyor. işte demek ki yaşamın sosyal yönlerinde ve insan ilişkilerindeki tutumunun bir sebebi/sonucu da giydiklerin. ve bana demek istedi ben çok kötü giyiniyorum.


geçen gün de idil'le gs spor tesislerine gittik. idil çok güzel bir kızdır, çok da girişkendir. orda idil'in tanıdığı bir abiye rastladık, 50 yaşını filan geçmiş. bize içki ısmarladı. konuşuyor, konuşuyor sonra bana bakıyor (beni tanımıyordu) ve bana "kadın, dik dur!" diyor. sonra konuşuyor, konuşuyor, yine bana bakıyor ve "kadın, saçın iğrenç olmuş git değiştir!" diyor. iki dakika sonra "alık alık bakma, al şarabını iç" diye kızıyor. ne yapacağımı şaşırdım. en sonunda dedi ki "sen kıvırcık bir karadeniz kızısın ama kendini o kadar çirkinleştirmişsin ki." sonra beynimde bir şimşek çaktı (aman aman sevsinler) kıyafetlerim benim konuşma biçimimdi. beden dilimin bir parçasıydı. benim konuşma biçimim de sünepece idi. belki de sünepeliğimdi beni mutsuz eden.


böyle olunca kendimi annemin ellerine bıraktım. zaten o da fırsat kolluyormuş. önce gidip iğrenç balyajlarımı sildirdi. tam gülben ergen olmaktan çıktım diyordum ki evin ordaki reklam panolarını gördüm: o da saçlarını boyatmış. hem de bu sefer de benimle aynı renge. eh, demek ki beraberce gelişiyoruz. annem sonra beni ehliyet kursuna yazdırdı. çünkü araba kullanmayı bilmek kendime güvenimi getirirmiş. sonra internetten bana şok rejim buldu. ki annem aslında doktor, bu tür şeylere karşı olması gerekir. demek ki görmeyeli epey şişmanlamışım. sonra gitti bana far, rımel, ruj aldı. bunları her gün sür dedi. konuşuken tekliyorum, bunun için her gün 1 saat yüksek sesle kitap okumamı önerdi.

belki bunları yapmak sebepsiz gibi görünen sıkıntıları azaltır. aslında ben de güzel olmak isterdim. kim istemez? fakat güzel bulduğum kızları gözümün önüne getiriyorum da, bunun çabayla alakası yok diyorum, güzel doğarsın. sonra başka türlü düşünüyorum, o zaman da çok zor geliyor. aslında çok güzel olmak da çok istemiyorum, gerek yok. herkes kadar güzel olmak istiyorum, herkes kadar prezentıbıl(sunulabilir).

Salı, Temmuz 20, 2010

rüyalar iyi ki gerçek değil emel sayın!

şimdi belki bunları anlatmam mahremiyet bakımından iyi olmayacak. olay şu: çok kötü rüyalar göryorum. bu rüyalar hep erotik bir girişle açılıyor. erotik dediysem, gerçekten çok masum bir erotizm. öpüşmeye başlayan iki insan, veya yalnızca bir otel odası. bazen açık saçık bir bilgisayar oyunu, bazen bir televizyon programı. ben sahnede bir oyuncu olarak yer almıyorum, sadece rüyayı gören kişiyim. bu kısa giriş sahnesinden sonra rüyam sapıtıyor. sapıtıyor dediysem onu kastettim: sapıklıklar görüyorum. akla geleilecek her türden sapıklık. hiçbirinden hoşlanmıyorum, hepsi beni çok rahatsız ediyor. rüyamda rüyamı geri sarmaya çalışıyorum, olmuyor. sapıklık sürüyor. uyanıyorum, aklıma geliyorlar. günümü berbat ediyorlar, insanda mide bırakmıyorlar. niçin?

geçen gün de kendimi gördüm. bir arkadaşım var, epey yakışıklı. o bana ilan-ı aşk edecekmiş. rüyamda seviniyorum. (gerçek hayatta ona karşı hiçbir duygu beslemiyorum) sonra sarılıyoruz. işte bu kısa giriş sahnesi. sonra arkadaşım bıçağını çıkarıyor. karnımı kesiyor. meğer arkadaşım bir sapıkmış, kadınları kesmekten, onları yavaşça öldürmekten cinsel bir zevk alırmış. bir seri katilmiş. köpek dişleri çıkıyor gülünce, beni kovalamaya başlıyor. ben de kaçmaya başlıyorum.

daha neler neler. aklınıza ne gelirse. insanlık dışı şeyler görüyorum. bir de kötü olan rüyamda herkes bu gibi şeyleri normal karşılıyor. bir tek ben iğreniyorum ve şok oluyorum. benim dışımda hiçkimse kimseyi yadırgamıyor. bunlar rüya değil, kabus.

dış görünüşümden çok rahatsızım. bariz biçimde şişmanladım. aynaya bakmak istemiyorum pek. huzurlu olup olmamak insanın kendi elinde biraz da.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

benim gibi ruhunda dışarlık havası olan, fakat frankofon liseden çıkma obur bir kız ne hayali kurar? elbette somon füme, kaz ciğeri, balık yumurtalı kanepe, bir de cin tonik. ha bu arada hiç cin tonik içmedim. ama görünüşü sodaya benzediğinden, ben de sodayı çok sevdiğimden hep cin tonik içme hayali kurarım. bir de bu saydıklarımı yeme hayali. seyrek de olsa bu saydıklarımı ne zaman yesem, hep çok sevmiş, çok lüks bir şey yapıyormuşum hissine kapılmışımdır. zaten benim bir yemeği yiyip de sevmemem mümkün değil. sadece yılan balığı yeemek istemiyordum onu da yedim. suşinin içindeydi. gayet güzeldi aslında.

bunları neden anlattım? bugün sevil'in ablasının düğününe gittim, orda da böyle zengin yemekleri yedim de ondan. offf, o nasıl bir yemekti. zaten bana dar gelen emanet elbise yırtılacaktı nerdeyse.

fakat annemle küsüz. neden küsüz? çünkü onunla saatlerce kavga ettim. bunu neden yaptım? bilmiyorum ki... öyle bir noktaya gelmiştim ki mutfaktan aldığım bıçakla anneme bakarak koluma çizikler atıyor, göya kendimi kesiyordum. sebep? bilmiyordum, ya da o an biliyordum ve şimdi unuttum. ve şimdi ne kadar pişmanlık duyarsam duyayım, biliyorum yine bir kavga çıkaracağım. sebebi içimdeki sinir. neden bu kadar sinirliyim ve niçin hayatlarında en büyük uğraşları beni sevmek olan insanlara bu siniri gösteriyorum? sonra da pişman olup ağlıyorum. bütün bunların nedeni ne? babam beni ciddiye almadı, güldü geçti, hatta sinirim yatışınca bana sarıldı. ama annem hala benle küs. çünkü en ufak bir şey diyeyim, o ona dokunur ve günlerce bu yüzden beni affetmez. huysuzluğumun, kavgacılığımın bir takım sebepleri olduğunu, benim o anlarda bir suçludan çok yardıma muhtaç bir insan olduğumu anlayamıyor. ve bana yardım etmeye çalışacağına tüm söylediklerimi şahsına alıyor ve üzülüyor. o anlarda sinirden ve üzüntüden dolayı kendimden geçmiş olduğumu anlayamıyor. öfkemin sebebinin dış dünyada varolmadığını da. ancak "git nerde tedavi olacaksan ol!" diye bağırıyor bana. sonra üzülüyor. teyzemde obsesif kompülsif bozukluk var. sürekli kendini hasta zanneder. annem ona da çok kızar. babam teyzemi ciddiye almaz, acır. onun bu huylarına hastalık olarak bakar. oysa annem teyzeme küser, bazen teyzeme üzülür, ağlar. bende bu derece bir hastalık yok ama mizaç olarak aşırı sinirliyim. içimde kalan şeyleri güzel güzel söyleyeceğime surat asıyorum, ima ediyorum, kapı çarpıyorum, insanları rahatsız ediyorum. bunun önüne geçemiyorum. sonra da pişman oluyorum, ama sonra yine yapıyorum. öyle işte...

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

Cuma, Temmuz 16, 2010

gündüzleri kendimden o kadar memnunum ki... güzel bir kız değilim, olma isteğim de yok. çok akıllı değilim ama aklımdan memnun oluyorum gündüzleri. annem var, babam var, kardeşim var, arkadaşlarım var, sevebiliyorum onları, aramız da iyi. sevgilim var, onu da kendimce seviyorum, bazen kıskanıyorum, bu da aşkın tuzu biberi. aç değilim açıkta değilim.
gündüzleri bu güzel vaziyet beni yaşama sevinciyle dolduruyor, baktığım her şeyi seviyorum. güzel geliyor bana her şey. yaşamak bir oyun gibi geliyor.

geceleri ise ben geç uyurum. ve durum tersine döner. birden çok sıradan bir insan olduğumu fark ederim. özellikle şunu düşünürüm: düşündüğüm her şey o kadar değersiz ki... bir kendimi gözümün önüne getiririm, bir de önmli kişileri. güzellikleriyle, zekalarıyla, bilgi veya becerileriyle tarihe geçmiş kişileri. düşünürüm de asla onlardan biri olamam. gündüzlei rahatça kabullendiğim bu gerçek geceleri beni mahveder. içim öfkeyle, isyanla dolar. neden bu kadar basitim, neden bu kadar sınırlıyım diye düşünürüm. üstüme sinen miskinliğin altında ezilir gibi olurum. bunları kafamdan atamam. yaşamım bana değersiz gelir. düşündüklerim bu kadar dandikse ben bir yalanı yaşıyorum derim. düşündükçe de içinden çıkamam. baktığım her yerde "yenilgi" görürüm. yenilmemek için ne yapmalıydım? onu da bilmem için başka biri olmalıydım. şu halimden kat be kat akıllı biri. vizyonu daha geniş biri. bunlar beni tüketir.

uyumaya yakın her şeyi kabullenirim ve artık fazla sormamaya karar veririm. "bazı şeyler yaşamadan öğrenilmez." diye telkin ederim kendime. "boşver, vasat biri olursan ol. şimdilik." derim. tam olarak tatmin olmam, düşünmeyi bırakırım.

sabah yine kendimden memnun uyanırım. kendimi süper zannederek gün geçer. belki de kendini aşmanın yolu, kendin hakkında düşünmemektir. belki de yalnızca çalışmaktır. zaten artık...

Perşembe, Temmuz 15, 2010

zenginleri hiç sevmiyorum. fakat biliyorum ki bunda haksızım. çünkü dünyada zenginlerden başka güçlü yoktur. ben de güçlü olmak isterim. çocukluktan beri. peki bunu niçin isterim? bunun insanı mutlu etmeyeceğini iyi bilirim. fakat yine de güçlü olma isteğine karşı koyamam. ve bilirim ki dünyada artık zenginlerden başka güçlü yoktur.

bazen hayalimde birçok zenginin benimle alay ettiğini düşünürüm. onlara verecek cevap bulamam. kendimi çok çaresiz hissederim. onları aşağılayacak kelime bulamam.

bu duygudan kurtulmanın yolu kendine ayrı bir dünya kurmaktan geçer. siz de aynı dertten muzdarip iseniz işte bazı yöntemler:

1- görmezden gelin: basında ve internette magazin, moda, şöhret, markalar, lüks tüketim gibi zenginleri ilgilendiren konuları görmek moralinizi bozuyorsa, ki bunlar her yerde, bakmayın, okumayın. bu tür dergileri almayın, bu tür sitelere girmeyin. reklamları zaplayın. elinizin altında başka şeyler bulundurun.

2- başka konularla ilgilenin: zihninizden "güç" konusunu atın. "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" gibi cümleleri unutmaya çalışın. bunun yerine eşitliği koyun.

3- anın tadını çıkarın: mal zevki, tam bir zevk değildir. gücü ede ettiğiniz anları düşünün: nasıl biir zevk aldınız? sonra dua etme veya öğrenme zevkini düşünün. şimdi ilk zevki hayatınızdan çıkarmaya bakın. hayal kırıklıklarını da çıkardınız.

4- zenginlerle arkadaş olmayın.

5- zenginlik sadece para değildir. insana statü kazandıran her şeydir. türkiye'de köklü bir aileden gelmek, tüketilen eşyanın cinsi, mezun olunan okul vs hep bir zenginlik sayılır. ve etrafta bunla övünen insan sayısızdır. kendi hissi, kendi düşüncesi olmayan bir şeyle övünen insanları dikkate almayın.

6- zenginlik ile doğrudan bağlantılı sanatla ilgilenmeyin: bunun başında moda geliyor. sonra tasarım. küçümsyin demiyorum. ilgilenmeyin.

bütün bunları, eğer güç ilişkileri konusunda hassassanız, bunları etrafta görmek yetersizlik hissine, hırsa, öfkeye... sebep oluyorsa uygulayın. yani mutlu olmak istiyorsanız. ha bunlar beni rahatsız etmiyor o kadar manyak değilim diyorsanız o daha iyi.

Çarşamba, Temmuz 14, 2010

acımak

acımak, içimde yine baş gösteren bir çıban ve varlığıyla bana batı batıveriyor. her şey, her mini mini şey benim için acıma hissini kendine doğru çeken bir nesne, gözlerimi yaşarma tehlikesi ile karşı karşıya bırakan bir tehdit. daha demin arayan yaşlı bey, annem, babam, uzaklara giden kardeşim, artık kaptan çıkma ümidini yitirmiş kaplumbağam, çok parasız bir arkadaşım... hepsi benim ilgime, şefkatime muhtaç, işte bu yüzden en çok kendime acıyorum. oh, ne kadar miskinim, ne kadar lapacı, işte kendime en çok acıdığım nokta budur. en az acıdığım kimseler, acımak duygusundan yoksun kimselerdir, onlar saadeti her tarafından tutmasını ve saadet havlusuna her yerlerinden sürünmesini iyi bilirler. oysa biz acıma duygusuyla haşır neşir olanlar biliriz ki, saadet alışıldık bir şey değil, vurulması gereken bir kuştur ve biz acınası durumda olanlar ve acıyanlar, biz bu kuşu bir türlü vuramayız. oh, ne acıdır, ne acıdır acıyanların ve kendisine acınanların hali!

Perşembe, Temmuz 01, 2010

ahmet haşim "türk söylemez söylenir." demiş. demek ki ben de halis mulis türk'üm. yarın doğumgünüm, annem hediye alabilir. almazsa surat asarım. alırsa da asarım. çok güzel bir şey almadığı sürece ki almaz, hediyeye şöyle bir bakıp hayalkırıklığımı gizleyememiş gibi yaparım. sahte bir gülümseme yapmaya çalışırmış gibi yaparım. hatta "değiştirme kartı var mı?" diye de sorarım. kahrından ölmez ama üzülür. üzülür! bunu düşündükçe vicdan azabından ağlayacak gibi oluyorum. içim tatlı tatlı acıyor.

şunu fark ettim, ister haksız ol ister haklı, surat asınca sen hep haklısın. fazla dırdır etmeden sadece azıcık suskunlaş yeter. bir de suratını as! ama insanı korkutacak gibi değil, hüzünlendirecek gibi as. sebebinini sorarlarsa "hiç farkında değilim" de. insanlara minik minik taşlar at, fark edemeyecekleri iğneler batır. öyle ki "bana bir laf mı geldi?" diye düşünsünler. ama adını tam koyamasınlar. içinden haksız yere de olsa şu cümleleri tekrarla "hep mağdur oluyorum, üf ne kadar sıkıldım şu insanlardan." ve bunu dışına yansıt.

annem muhtemelen hediye almaz, para verir. o zaman da kabul etmeyeceğim. "hediyeye lüzum yok, hem parayı bir hediye olarak görmüyorum." diyeceğim. şimdi enayi olduğumu düşünüyorsunuz, ama o cümleyi sarf ederken alacağım zevk, o paraya değer. hem ısrar edilirse isteksizce parayı da alırım.

insanlara surat asamıyorsan arkalarından konuş. senin yüzünden mesela, 5 kişi filan sevgilinden nefret etsin. onları sevgiline karşı doldur. için rahatlar, sonra vicdan azabı yüzünden sevgilinin kötü davranışlarını daha rahat affedersin. ilişkiniz düzelir.

fakat asla insanların yüzüne düşündüklerini dolaysız söyleme! hep ima et. bu hem çok zevklidir, he de çok güzel bir türklük belirtisidir. kadınsan hele, bu davranışlara bir alıştın mı bir daha bırakamazsın. ben denememe rağmen bırakamıyorum...