Perşembe, Eylül 23, 2010

en sevdiğim şeyler

BANYODAN SONRA

önceden keçe gibi olan saçlarım yumuşacık olur, elimi kazara attığım her yer serin ve yumuşacık, üzerimde bir hafiflik... tertemiz iç çamaşırları giyerim, yumuşacık pijamalar, dişlerimi fırçalarım, ağzım da ferahlar. kulaklarımı temizlerim. nemli, sıcak, sabun kokuyor olmak ne hoştur!

ZEKİ

eski sevgilim zeki ama hala ne kadar çok seviyorum! beraberken sinir olmaya başlamıştım... çünkü öküz öldü ve ortaklık bitti, geçen gün yolda gördüm, boğacakmış gibi sarıldım. sonra utanıp geri çekildim. insan biriyle uzun süre beraber olunca "bunun neresini beğenmeyeyim acaba?" diye düşünmeye başlıyor. oysa ayrılınca, ne kadar güzel, tüm güzelliği görebiliyorsun. zeki tüm neşesiyle, yaşam doluluğuyla, kafası önde, muhtemelen "stajımda hasar analizini çok doğru yaptım, aferin bana" gibi düşüncelerle yürüyordu. incecik, sıkı bedeni ve çelimsiz omuzları ile ne sevimliydi! fıldır fıldır bakan gözleriyle ne kadar olgun ve tamamlanmıştı! ağaçtaki bir meyve, bir enerji merkezi gibiydi! benden ayrı, apayrıydı, kendi kendine yetiyordu! işte en güzeli de buydu.

BEKAR OLMAK

en güzel yanı, sürekli "beni arayınca meşgul görüneyim" diye endişelenmemek.
-ne yapıyorsun?
-hiiiç.
-haha, yine hiçbir şey yapmıyorsun değil mi? git, dışarı çık, bir şeyler yap. bak bana, ne kadar çok işim var. senin ise tek uğraşın benim. git kendine somut sorunlar edin.
bunu yaşamamak.

Salı, Eylül 21, 2010

dresden'e kampa gittim, çok memnun kaldım. dönünce de ehliyet aldım.

şimdiyse canım sıkılıyor. kamptaki insanlar ne kadar tatlıydı. hepsini ayrı ayrı sevmiştim. marc diye bir çocukla prag'a gittik. çok aptal bir insandı ama yine de ne kadar iyiydi. geldim, ezgi, ece, sevil, yiğit, idil ile dışarı çıktım. deniz'lere gittim, yemek yedik, poker oynadık. ama hiç de arkadaşım varmış gibi hissetmiyorum kendimi. epiküros arkadaşlarıyla eve çıkmış. ona göre mutluluk paradan puldan değil düşünmekten dostluktan ve özgürlükten gelirmiş. istanbul'u hiç sevmiyorum çünkü burda düşüncelerim kapkara, özgürlüğüm kısıtlı ve arkadaşım da yok gibi bir şey. oysa kampta ne güzeldi, bir sürü arkadaşım vardı ve de kuşlar gibi özgürdüm.

şimdi okul başlayacak. yine yüzeysel yüzeysel geyikler yapacağız sınıftakilerle. aralarda sigara içip dedikodu yapacağız. tiyatro klübüne girsem onlar da konuşa konuşa insanın başının etini yiyecekler. ah hele akşamları eve gitmek hiç çekilmeyecek! annem beni azarlamaktan, bana surat asmaktan hiç yılmayacak! mesela bugün yine ağzıma sıçtı. çünkü ben tavanarasını boyadım geçen dün. depo gibi bir yer. ama öyle zor ki orayı boyamak. neyse orayı boşaltmışım balkona, öylece atmışım hepsini. gece de yağmur yağmış ıslanmış ama ben evde yoktum. babam da içeri almamış. ne bileyim yani düşünemedim yağmur yağacağını. hatam bu. buna söylediği laf ise şu: "bir gün ben de öleceğim hepiniz göreceksiniz" vs vs. ve bu yüzden bütün gün benimle konuşmadı!! yaşam enerjimi sıfırladı yemin ederim. benim annem gibi mutsuz bir teyzem var, böyle çok çalışkan filan ama hani böyle yorgun, isyankar aynı annem gibi. bir gün ikisi oturmuşlar, annem ona benim ne kadar tembel bir insan olduğumu anlatıyor. dedi ki "ben çocuk yetiştirmemişim." birden tepem attı. dedim ki: "yuh anne, çocuk yetiştirmedim dediğin kişi benim! benden bahsediyoruz!!!"

özetle: ne berbat bir çevrem var. yaz hiç bitmeseydi ne güzel olurdu.

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

arabeskten çıkmak için müziği değiştirin.

ya gerçi az önceki yazıyı yazınca birden düzeldim, radiohead'i kapatıp louise attaque açtım birden içim ferahladı.

yılın 200 günü arabeskten şaşmayacaksın

neden bilmiyorum galiba yılın 200 günü derbeder geçiyor. sebebi de yok. bugün de öyle. en sevdiğim şarkının "where i end you begin- radiohead" en sevdiğim kitabın "hızlı gazeteci- ah mimoza" olduğu günler bunlar. "i can watch and can't take part, where i end where you start, where you left me alone" veya "mimoza, canım acıyor." cümlelerini ard arda tekrarlıyorum. arabesklik yapmak gibi olmasın ama sanki bir bıçak göğsüme saplanıyor gibi. o kadar şiddetleniyor ki gerçekten bir bıçak batırmak istiyorum oraya. nedenini de bilmiyorum az önce söylediğim gibi.

birden üstüme bir çaresizlik çöküyor. diğer herkesten çok çok geride olduğum duygusunu bir türlü atamıyorum. ailem bir alacaklı ordusu gibi davranıyor sanki. yabancılar ise beni üzüyor. fakat düşününce, kendisi yüzünden özel olarak üzüldüğüm bir yabancı yok. aslında var. mesela ılgın diye bir kız vardı. bir keresinde "yaşamımı bir düzene sokmam lazım" demiştim. gülerek "aman sanki rock starsın da." demişti. bir keresinde de ziya'ya kendimi herkesten çok aşağı hissettiğimi söylemiştim. bana "haklısın ama bunu yaratıcılığa dönüştürebiirsin." demişti. adam diye macar bir çocuk da beni reddetme nedeni olarak "sen çok ciddisin" demişti. işte tüm bunları düşünüyorum da içinden çıkılmaz küçücük bir alem. düşündükçe daha da üzüecek duruma düşüyor insan. herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan acizim. yok, belli şeyleri kast ederek konuşuyorum. neden böyle? diye diye aklımı yiyeceğim. göğsüm o kadar acıyor ki bunu düşündükçe. annem diyor ki bilip bilmeden "ama kızım sen de şu şu okulu kazandın." bilmem ne. bunlar gerçek başarı değil. gerçekten çok üzülüyorum. dediğim gibi, fiziksel bir acı bu, insan dayanamıyor. midem bulanıyor mesela. emocu kız gibi farkında olmadan durmadan elimi silah yapıp şakağıma göğsüme götürüyorum. birilerini arıyorum, konuşamıyorum, telefonda geveliyorum. iki dakika sonra geçiyor, iki dakika sonra yeniden başlıyor. hapishanede gibi hissediyorum kendimi. bir de ayağa kalkamıyorum. sağlığım yerinde ama bir şey beni "durmaya" itiyor. bir eylem yapmak istiyorum, radikal bir şey. intihara kalkışmak filan istiyorum. tabi ölmeden. güzel günler gelecek. gelecekler de nerdeler? günler, aylar, yıllar geçiyor, bu hisler geçmiyor. boğazım ağrıyor, bir şey söylemek istiyormuşum da söyleyemiyormuşum gibi. ve annem arıyor, telefonda "barbunya yap, çamaşırları topla, yarın bana yardım et." diyor. eve geliyor "bu evin hali ne?" diye soruyor. babam da "senin bir şey yaptığın yok." diyor. mesela geçen yaz zee diye sırplı bir çocuğa aşık olmuştum. aşık da olmuştum hani, ama 2 çift laf etmişliğim yoktu. bir gün trolley denen otobüste karşılaşmıştık. bilmeden onun yanına oturmuşum. ben o kadar sevinidim ki çocuğa "sen zee misin?" diye sordum. bön bir "evet" cevabını alınca ağzım kulaklarıma varmıştı. aşık olduğum çocuğun yüzünü hatırlamamıştım. ama aşıktım aşık olmasına. bu arada bu geçen sene oluyor. zeka yaşı sizi şaşırtmasın. sonra nedense çocuğa "deniz de sırptır" deme gafletinde bulundum. çocuğun bütün ilgisi deniz'e yöneldi. numarasını filan istedi. ben de ne yaptım bütün gece ağladım. deniz ve çisem korka korka birbirlerine bakıyor: "ezgi ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorlardı. cevabını ben de bilmiyordum ama herhalde zee'ye değil makus tarihime ağlıyordum. oraya karşılıksız bir aşktan kurtulmak için gelmiştim. o gece rüyamda hep bunları gördüm. ağlamalarım, sayıklamalarım kızları uyandırdı. lisenin ilk senesinde de bir üst dönemden kızlar gelirler, üst dönem olmanın verdiği hava civayla bize "bir galatasaraylı nerde ne yapacağını bilir, bir galatasaraylı kendine güvenir." derlerdi. ben de aynen şöyle geçirirdim aklımdan: "iyi, ileride bir yere girdiğimde gaatasaraylı olduğumu söylemeyeyim, okulumuzun itibarı sarsımasın." bütün bunlar bana çok bağlantılı geliyor. küçük, minicik bir yaşam. ama içi böyle acılarla dolu. her yerde ya kalp kıran, ya da bir şeyler talep eden insanlar. en kötüsü zayıf bir iradeye hapsolmuş arzularım.

Perşembe, Ağustos 12, 2010

"YENGEÇ VE YAY

kısa vadede muhteşem bir deneyimdir. uzun vadede ise mücadele ve acı dolu bir ilişkidir. ateş burcu olan yay özgürlük ister. yengeç ise ömür boyu kalıcı bir ilişki peşindedir. dost ve dışa dönük yay yengeç'in özel olduğunu hissettirir ama güven vermez. yay taahhütte bulunmaz. bir iki hafta çok özel birşki yaşatır ama sonra dünyanın diğer nimetlerini keşfe çıkar (buna başka ilişkiler de dahildir.) yengeç, yay'ın gezinme ihtiyacını asla anlamaz. yaylar baskıdan nefret eder. bu iki burç aşka farklı bakmaktadır. yay sözünü sakınmaz. kısa vadede muhteşem bir aşk ilişkisi olabilir çünkü aradaki çekim yoğundur. ama yengeç başı bulutlarda gezinmeye başladığı anda işler tersine dönecektir." aşk kitabı, maria shaw


astrolojiye olan yüzeysel ilgim, genelde hem küçümsenir hem de sevimli bulunur. mesela herkesin "ayyy sen de yine başladın" diyeceğini bile bile "evet o buna kızıyor, çünkü o bir boğa" filan derim. herkes de iğrenir gibi yaparak güler. sonuçta benim lehime olur her şey. yukardaki saçma sapan paragrafı da ayrılma sebeplerimiz olarak okudum ve her defasında "ne kadar doğru" diyerek iç geçirdim. eh, yıldızlar böyle yazmıştı. okuduğum ikinci teselli edici şey de amelie nothomb'un şu satırları oldu:


iğrenç bir suç dışında insanların ilişkilerini bitirmelerini anlamıyorum. birine bir şeyin bittiğini söylemek, çirkin ve yanlış. bu hiç bitmedi. insan birini düşünmese bile, onun içindeki varlığından nasıl kuşku duyabilir? başkasını düşünen insan düşünülür.

evet bana hatırı sayılır bir iyilikte bulundun, sen beni mutlu eden ilk erkeksin, seni suçlayacağım bir şey yok. seninle harika anılarım var, ama artık seninle birlikte yaşamak istemiyorum.


fakat bu kadar medeniyet fazla geldi. insan hiç gözyaşı dökmeden birinden ayrılabilir mi? önce tabi azıcık votka- portakal içtim, sonra zeki'ye şunları dedim:


- bana bak, ben seni terk edince neden üzülmedin?

- sen kimsenin etkisi altında kalmadan karar ver diye.

- hadi ordan. dünden razıydın değil mi götoş. GÖTOŞ!! (ağlamalar filan)

- ezgi'ciğim ağlama.

- zaten gerçek giden kalandır. unutulanlar unutanları terk eder ve unutanlar sallamaz. sen! seni etrafımda görmek istemiyorum.(küçük sırlar dizisi)


sonra şunu okuyunca hak verdim:


TERK EDİLMİŞ YAY

kısa süre içinde birini bulacaktır. "olan olduktan sonra ağlamanın yararı yok" diye düşünür. iyimserdir. evrenin çok yakında ona yeni birini göndereceğini bilir... ya da flört etmekte olduğu biriyle çıkmaya başlar. onun hayatında, geçmişten kalan ve kendisine ikinci bir fırsat verilmesini bekleyen biri daima vardır. kendi istemedikçe uzun süre yalnız kalmaz.


astroloji yüzündendi hepsi. yıllardır bu mereti kıçından anlamam yüzünden kendimi kendi gözümde ana babasının her dediğine "he" diyen sevgi dolu bir insan yapmıştım. zeki'yi de "ahay, gidene kal demem" gibi bir insan gibi görmüştüm. sırf astrolojiyi yanlış anlamam yüzünden. zeki karşımda olanca sevecenliği ve insan canlısı oluşuyla bana bakıyordu. iyi bir insandı, ona kızgın da değildim. ben de kötü niyetli değildim. ama birkaç gün hüzünlü takıldım. biz beraberken bazen durup durup "ben neden zeki'yle beraberim?" diye kendime sorardım. sanki çok saçma bir iş yapmışım gibi gelirdi. şimdi de durup durup "biz neden ayrıldık?" diye soruyordum, sanki yine çok saçma bir iş yapmıştım. sonra bütün bu duygular geçti. yerini eski kasvetlere bıraktı. rüzgar yüzüme vurduğu vakit benliğimin içindeki yalnız kişiyi hissediyordum, yalnız, tek, cinsiyeti bile olmayan, yapayalnız. bu çok hoşuma gidiyordu. zaman zaman da kendimi karnı ağrıyan, izole bir insan gibi gördüm. benim kişiliğimde hep "bir şeyleri kaçırıyorum" hissi vardır, bu da doğrudur. o his doruğa ulaşıyordu. arkadaşlarım vardı ama hepsi uzaktaydı.


kitaptaki karakter gibi ben de "evet, seninim. annemi babamı terk edeceğim, arkadaşlarıma kulak asmayacağım. buraya gelip seninle serbest aşk yaşayacağım. burjuvazi değerlerinden kurtulacağım. gerçek bir kadın olacağım." diyebilir miydim? desem de demesem de bunu kimsenin kalbini kazanmak için yapmayacağım kesin. ama şimdi bunlar çok uzak görünüyor, karnım ağrıyor.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma

daha önce "dik dur" diye ikaz edildiğimde "tamam" desem de içime sinmezdi. dik dur= kendini göster. kendini herkesin gözüne sok demekti. ş. bana önce dik dur dedi, sonra nasıl durulacağını gösterdi. klasik anlamda dik durmanın (göğüs dışarda, karın içerde) gösterişçilik olduğunu, omurgayı da ezdiğini söyledi. aman allahım! bir vücut kraliçesi benim bugüne kadar düşündüğüm şeyleri söylüyordu!

ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.

sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.

ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.

kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.

ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.

Salı, Temmuz 27, 2010

çok ara vermiştik burçlara, geri dönüyoruz

şimdi ben genelde burçların fiziksel özelliklerini pek yakalayamam. ama 2 şey tespit ettim: yay burçlarının bacakları, balık burcu kızlarının yüzü çok güzel. tanıdığım bütün yay burçları ince ve atletik yapılı, uzun bacaklara sahip (zeki, ezgi trak, annemin kankası nüsa teyze, tiyatro klübündeki gizem s. ve gizem k.) herhalde haraketli mizaçları sayesinde. bir diğeri balık burcu kızlarının yüzü. sadece güzel olmakla kalmıyor, hepsi birbirine benziyor. tipik balık burcu kadını yüzünün en güzel tarafı dudaklarıdır. geniş bir ağız ve etli dudakları vardır bunların. ama böyle slikonlu gibi değil. konuşurken şekil değiştiren, biraz mahzun, alaycı, huysuz, çocuksu dudaklar. kemerli burna sahip bir balık burcu kızı tanımadım. hepsinin küçük, düzgün burnu, geniş, güzel dudakları vardı. bunların ciltleri de çoğu zaman pürüzsüz ve yumuşak olup, bu baby faceliği tamamlar.
şimdi bu savımı birtakım fotoğraflarla destekleyelim:







tipik balık burcu kızı suratı









lise arkadaşım zeynep. o yıllarda bence güzel olmak= zeynep'e benzemekti. şimdi bu kadar takıntılı değilim:)














tiyatrodan senem. şişmanlığın güzelliği bozamadığı biri.













yine tiyatrodan ve balık burcundan nesli: aynı cinsten surat.













blog yazarı dilay ve balık gibi suratı:)


kendi malakl suratım: onlara benzemek için her yıl düşen burnumu kaldırırken. fakat ne yazık ki balık burcundan değilim.
keşke yayların bacaklarının fotoğrafını da koysaydım.
son olarak ben artık okunan bir blog olmak istiyorum. eğer öyle olursam, kimse benim için tanınınca şımardı filan diyemez çünkü nasıl olsa şimdi de yorumlara cevap yazma huyum yok. ama sor bakalım neden yok? çünkü güzel bir cevap yazacağım diye aklım çıkıyor, ben de yazmayı yarına erteliyorum. sanırım siz okurlarımla paylaştığım bir şey yok. zaten 6 tane izleyicim varmış. 6nızın da gözlerinden öperim, fakat ben artık okunmak istiyorum ne bileyim. kaç yıl oldu başlayalı, hem blogumda yazı var, şarkı var, skeç var... alengirli yani. neyse be, belki geçici bir hevestir bu okunmak hevesi.

Pazar, Temmuz 25, 2010

giysiler

ben bir danışmana başladım. işte kendimce bazı dertlerim var size anlatmak istemiyorum. işte anlattım anlattım. her görüşme sonrası bir ödev veriliyor. ve tamamen alakasız bir biçimde bana şu ödevi verdi: sen nasıl giyiniyorsun ve aslında nasıl giyinmek isterdin bir kağıda yaz. ama tamamen bambaşka bir şeyden bahsediyordum. ve birden anladım: demek ki çok kötü giyiniyorum. şimdi bu bilişsel davranşçı öğretiyi benimsemiş bir terapist. davranışların nedenlerini tartışıyor aynı zamanda sana davranışçı ödevler veriyor. işte demek ki yaşamın sosyal yönlerinde ve insan ilişkilerindeki tutumunun bir sebebi/sonucu da giydiklerin. ve bana demek istedi ben çok kötü giyiniyorum.


geçen gün de idil'le gs spor tesislerine gittik. idil çok güzel bir kızdır, çok da girişkendir. orda idil'in tanıdığı bir abiye rastladık, 50 yaşını filan geçmiş. bize içki ısmarladı. konuşuyor, konuşuyor sonra bana bakıyor (beni tanımıyordu) ve bana "kadın, dik dur!" diyor. sonra konuşuyor, konuşuyor, yine bana bakıyor ve "kadın, saçın iğrenç olmuş git değiştir!" diyor. iki dakika sonra "alık alık bakma, al şarabını iç" diye kızıyor. ne yapacağımı şaşırdım. en sonunda dedi ki "sen kıvırcık bir karadeniz kızısın ama kendini o kadar çirkinleştirmişsin ki." sonra beynimde bir şimşek çaktı (aman aman sevsinler) kıyafetlerim benim konuşma biçimimdi. beden dilimin bir parçasıydı. benim konuşma biçimim de sünepece idi. belki de sünepeliğimdi beni mutsuz eden.


böyle olunca kendimi annemin ellerine bıraktım. zaten o da fırsat kolluyormuş. önce gidip iğrenç balyajlarımı sildirdi. tam gülben ergen olmaktan çıktım diyordum ki evin ordaki reklam panolarını gördüm: o da saçlarını boyatmış. hem de bu sefer de benimle aynı renge. eh, demek ki beraberce gelişiyoruz. annem sonra beni ehliyet kursuna yazdırdı. çünkü araba kullanmayı bilmek kendime güvenimi getirirmiş. sonra internetten bana şok rejim buldu. ki annem aslında doktor, bu tür şeylere karşı olması gerekir. demek ki görmeyeli epey şişmanlamışım. sonra gitti bana far, rımel, ruj aldı. bunları her gün sür dedi. konuşuken tekliyorum, bunun için her gün 1 saat yüksek sesle kitap okumamı önerdi.

belki bunları yapmak sebepsiz gibi görünen sıkıntıları azaltır. aslında ben de güzel olmak isterdim. kim istemez? fakat güzel bulduğum kızları gözümün önüne getiriyorum da, bunun çabayla alakası yok diyorum, güzel doğarsın. sonra başka türlü düşünüyorum, o zaman da çok zor geliyor. aslında çok güzel olmak da çok istemiyorum, gerek yok. herkes kadar güzel olmak istiyorum, herkes kadar prezentıbıl(sunulabilir).

Salı, Temmuz 20, 2010

rüyalar iyi ki gerçek değil emel sayın!

şimdi belki bunları anlatmam mahremiyet bakımından iyi olmayacak. olay şu: çok kötü rüyalar göryorum. bu rüyalar hep erotik bir girişle açılıyor. erotik dediysem, gerçekten çok masum bir erotizm. öpüşmeye başlayan iki insan, veya yalnızca bir otel odası. bazen açık saçık bir bilgisayar oyunu, bazen bir televizyon programı. ben sahnede bir oyuncu olarak yer almıyorum, sadece rüyayı gören kişiyim. bu kısa giriş sahnesinden sonra rüyam sapıtıyor. sapıtıyor dediysem onu kastettim: sapıklıklar görüyorum. akla geleilecek her türden sapıklık. hiçbirinden hoşlanmıyorum, hepsi beni çok rahatsız ediyor. rüyamda rüyamı geri sarmaya çalışıyorum, olmuyor. sapıklık sürüyor. uyanıyorum, aklıma geliyorlar. günümü berbat ediyorlar, insanda mide bırakmıyorlar. niçin?

geçen gün de kendimi gördüm. bir arkadaşım var, epey yakışıklı. o bana ilan-ı aşk edecekmiş. rüyamda seviniyorum. (gerçek hayatta ona karşı hiçbir duygu beslemiyorum) sonra sarılıyoruz. işte bu kısa giriş sahnesi. sonra arkadaşım bıçağını çıkarıyor. karnımı kesiyor. meğer arkadaşım bir sapıkmış, kadınları kesmekten, onları yavaşça öldürmekten cinsel bir zevk alırmış. bir seri katilmiş. köpek dişleri çıkıyor gülünce, beni kovalamaya başlıyor. ben de kaçmaya başlıyorum.

daha neler neler. aklınıza ne gelirse. insanlık dışı şeyler görüyorum. bir de kötü olan rüyamda herkes bu gibi şeyleri normal karşılıyor. bir tek ben iğreniyorum ve şok oluyorum. benim dışımda hiçkimse kimseyi yadırgamıyor. bunlar rüya değil, kabus.

dış görünüşümden çok rahatsızım. bariz biçimde şişmanladım. aynaya bakmak istemiyorum pek. huzurlu olup olmamak insanın kendi elinde biraz da.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

benim gibi ruhunda dışarlık havası olan, fakat frankofon liseden çıkma obur bir kız ne hayali kurar? elbette somon füme, kaz ciğeri, balık yumurtalı kanepe, bir de cin tonik. ha bu arada hiç cin tonik içmedim. ama görünüşü sodaya benzediğinden, ben de sodayı çok sevdiğimden hep cin tonik içme hayali kurarım. bir de bu saydıklarımı yeme hayali. seyrek de olsa bu saydıklarımı ne zaman yesem, hep çok sevmiş, çok lüks bir şey yapıyormuşum hissine kapılmışımdır. zaten benim bir yemeği yiyip de sevmemem mümkün değil. sadece yılan balığı yeemek istemiyordum onu da yedim. suşinin içindeydi. gayet güzeldi aslında.

bunları neden anlattım? bugün sevil'in ablasının düğününe gittim, orda da böyle zengin yemekleri yedim de ondan. offf, o nasıl bir yemekti. zaten bana dar gelen emanet elbise yırtılacaktı nerdeyse.

fakat annemle küsüz. neden küsüz? çünkü onunla saatlerce kavga ettim. bunu neden yaptım? bilmiyorum ki... öyle bir noktaya gelmiştim ki mutfaktan aldığım bıçakla anneme bakarak koluma çizikler atıyor, göya kendimi kesiyordum. sebep? bilmiyordum, ya da o an biliyordum ve şimdi unuttum. ve şimdi ne kadar pişmanlık duyarsam duyayım, biliyorum yine bir kavga çıkaracağım. sebebi içimdeki sinir. neden bu kadar sinirliyim ve niçin hayatlarında en büyük uğraşları beni sevmek olan insanlara bu siniri gösteriyorum? sonra da pişman olup ağlıyorum. bütün bunların nedeni ne? babam beni ciddiye almadı, güldü geçti, hatta sinirim yatışınca bana sarıldı. ama annem hala benle küs. çünkü en ufak bir şey diyeyim, o ona dokunur ve günlerce bu yüzden beni affetmez. huysuzluğumun, kavgacılığımın bir takım sebepleri olduğunu, benim o anlarda bir suçludan çok yardıma muhtaç bir insan olduğumu anlayamıyor. ve bana yardım etmeye çalışacağına tüm söylediklerimi şahsına alıyor ve üzülüyor. o anlarda sinirden ve üzüntüden dolayı kendimden geçmiş olduğumu anlayamıyor. öfkemin sebebinin dış dünyada varolmadığını da. ancak "git nerde tedavi olacaksan ol!" diye bağırıyor bana. sonra üzülüyor. teyzemde obsesif kompülsif bozukluk var. sürekli kendini hasta zanneder. annem ona da çok kızar. babam teyzemi ciddiye almaz, acır. onun bu huylarına hastalık olarak bakar. oysa annem teyzeme küser, bazen teyzeme üzülür, ağlar. bende bu derece bir hastalık yok ama mizaç olarak aşırı sinirliyim. içimde kalan şeyleri güzel güzel söyleyeceğime surat asıyorum, ima ediyorum, kapı çarpıyorum, insanları rahatsız ediyorum. bunun önüne geçemiyorum. sonra da pişman oluyorum, ama sonra yine yapıyorum. öyle işte...

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

Cuma, Temmuz 16, 2010

gündüzleri kendimden o kadar memnunum ki... güzel bir kız değilim, olma isteğim de yok. çok akıllı değilim ama aklımdan memnun oluyorum gündüzleri. annem var, babam var, kardeşim var, arkadaşlarım var, sevebiliyorum onları, aramız da iyi. sevgilim var, onu da kendimce seviyorum, bazen kıskanıyorum, bu da aşkın tuzu biberi. aç değilim açıkta değilim.
gündüzleri bu güzel vaziyet beni yaşama sevinciyle dolduruyor, baktığım her şeyi seviyorum. güzel geliyor bana her şey. yaşamak bir oyun gibi geliyor.

geceleri ise ben geç uyurum. ve durum tersine döner. birden çok sıradan bir insan olduğumu fark ederim. özellikle şunu düşünürüm: düşündüğüm her şey o kadar değersiz ki... bir kendimi gözümün önüne getiririm, bir de önmli kişileri. güzellikleriyle, zekalarıyla, bilgi veya becerileriyle tarihe geçmiş kişileri. düşünürüm de asla onlardan biri olamam. gündüzlei rahatça kabullendiğim bu gerçek geceleri beni mahveder. içim öfkeyle, isyanla dolar. neden bu kadar basitim, neden bu kadar sınırlıyım diye düşünürüm. üstüme sinen miskinliğin altında ezilir gibi olurum. bunları kafamdan atamam. yaşamım bana değersiz gelir. düşündüklerim bu kadar dandikse ben bir yalanı yaşıyorum derim. düşündükçe de içinden çıkamam. baktığım her yerde "yenilgi" görürüm. yenilmemek için ne yapmalıydım? onu da bilmem için başka biri olmalıydım. şu halimden kat be kat akıllı biri. vizyonu daha geniş biri. bunlar beni tüketir.

uyumaya yakın her şeyi kabullenirim ve artık fazla sormamaya karar veririm. "bazı şeyler yaşamadan öğrenilmez." diye telkin ederim kendime. "boşver, vasat biri olursan ol. şimdilik." derim. tam olarak tatmin olmam, düşünmeyi bırakırım.

sabah yine kendimden memnun uyanırım. kendimi süper zannederek gün geçer. belki de kendini aşmanın yolu, kendin hakkında düşünmemektir. belki de yalnızca çalışmaktır. zaten artık...

Perşembe, Temmuz 15, 2010

zenginleri hiç sevmiyorum. fakat biliyorum ki bunda haksızım. çünkü dünyada zenginlerden başka güçlü yoktur. ben de güçlü olmak isterim. çocukluktan beri. peki bunu niçin isterim? bunun insanı mutlu etmeyeceğini iyi bilirim. fakat yine de güçlü olma isteğine karşı koyamam. ve bilirim ki dünyada artık zenginlerden başka güçlü yoktur.

bazen hayalimde birçok zenginin benimle alay ettiğini düşünürüm. onlara verecek cevap bulamam. kendimi çok çaresiz hissederim. onları aşağılayacak kelime bulamam.

bu duygudan kurtulmanın yolu kendine ayrı bir dünya kurmaktan geçer. siz de aynı dertten muzdarip iseniz işte bazı yöntemler:

1- görmezden gelin: basında ve internette magazin, moda, şöhret, markalar, lüks tüketim gibi zenginleri ilgilendiren konuları görmek moralinizi bozuyorsa, ki bunlar her yerde, bakmayın, okumayın. bu tür dergileri almayın, bu tür sitelere girmeyin. reklamları zaplayın. elinizin altında başka şeyler bulundurun.

2- başka konularla ilgilenin: zihninizden "güç" konusunu atın. "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" gibi cümleleri unutmaya çalışın. bunun yerine eşitliği koyun.

3- anın tadını çıkarın: mal zevki, tam bir zevk değildir. gücü ede ettiğiniz anları düşünün: nasıl biir zevk aldınız? sonra dua etme veya öğrenme zevkini düşünün. şimdi ilk zevki hayatınızdan çıkarmaya bakın. hayal kırıklıklarını da çıkardınız.

4- zenginlerle arkadaş olmayın.

5- zenginlik sadece para değildir. insana statü kazandıran her şeydir. türkiye'de köklü bir aileden gelmek, tüketilen eşyanın cinsi, mezun olunan okul vs hep bir zenginlik sayılır. ve etrafta bunla övünen insan sayısızdır. kendi hissi, kendi düşüncesi olmayan bir şeyle övünen insanları dikkate almayın.

6- zenginlik ile doğrudan bağlantılı sanatla ilgilenmeyin: bunun başında moda geliyor. sonra tasarım. küçümsyin demiyorum. ilgilenmeyin.

bütün bunları, eğer güç ilişkileri konusunda hassassanız, bunları etrafta görmek yetersizlik hissine, hırsa, öfkeye... sebep oluyorsa uygulayın. yani mutlu olmak istiyorsanız. ha bunlar beni rahatsız etmiyor o kadar manyak değilim diyorsanız o daha iyi.

Çarşamba, Temmuz 14, 2010

acımak

acımak, içimde yine baş gösteren bir çıban ve varlığıyla bana batı batıveriyor. her şey, her mini mini şey benim için acıma hissini kendine doğru çeken bir nesne, gözlerimi yaşarma tehlikesi ile karşı karşıya bırakan bir tehdit. daha demin arayan yaşlı bey, annem, babam, uzaklara giden kardeşim, artık kaptan çıkma ümidini yitirmiş kaplumbağam, çok parasız bir arkadaşım... hepsi benim ilgime, şefkatime muhtaç, işte bu yüzden en çok kendime acıyorum. oh, ne kadar miskinim, ne kadar lapacı, işte kendime en çok acıdığım nokta budur. en az acıdığım kimseler, acımak duygusundan yoksun kimselerdir, onlar saadeti her tarafından tutmasını ve saadet havlusuna her yerlerinden sürünmesini iyi bilirler. oysa biz acıma duygusuyla haşır neşir olanlar biliriz ki, saadet alışıldık bir şey değil, vurulması gereken bir kuştur ve biz acınası durumda olanlar ve acıyanlar, biz bu kuşu bir türlü vuramayız. oh, ne acıdır, ne acıdır acıyanların ve kendisine acınanların hali!

Perşembe, Temmuz 01, 2010

ahmet haşim "türk söylemez söylenir." demiş. demek ki ben de halis mulis türk'üm. yarın doğumgünüm, annem hediye alabilir. almazsa surat asarım. alırsa da asarım. çok güzel bir şey almadığı sürece ki almaz, hediyeye şöyle bir bakıp hayalkırıklığımı gizleyememiş gibi yaparım. sahte bir gülümseme yapmaya çalışırmış gibi yaparım. hatta "değiştirme kartı var mı?" diye de sorarım. kahrından ölmez ama üzülür. üzülür! bunu düşündükçe vicdan azabından ağlayacak gibi oluyorum. içim tatlı tatlı acıyor.

şunu fark ettim, ister haksız ol ister haklı, surat asınca sen hep haklısın. fazla dırdır etmeden sadece azıcık suskunlaş yeter. bir de suratını as! ama insanı korkutacak gibi değil, hüzünlendirecek gibi as. sebebinini sorarlarsa "hiç farkında değilim" de. insanlara minik minik taşlar at, fark edemeyecekleri iğneler batır. öyle ki "bana bir laf mı geldi?" diye düşünsünler. ama adını tam koyamasınlar. içinden haksız yere de olsa şu cümleleri tekrarla "hep mağdur oluyorum, üf ne kadar sıkıldım şu insanlardan." ve bunu dışına yansıt.

annem muhtemelen hediye almaz, para verir. o zaman da kabul etmeyeceğim. "hediyeye lüzum yok, hem parayı bir hediye olarak görmüyorum." diyeceğim. şimdi enayi olduğumu düşünüyorsunuz, ama o cümleyi sarf ederken alacağım zevk, o paraya değer. hem ısrar edilirse isteksizce parayı da alırım.

insanlara surat asamıyorsan arkalarından konuş. senin yüzünden mesela, 5 kişi filan sevgilinden nefret etsin. onları sevgiline karşı doldur. için rahatlar, sonra vicdan azabı yüzünden sevgilinin kötü davranışlarını daha rahat affedersin. ilişkiniz düzelir.

fakat asla insanların yüzüne düşündüklerini dolaysız söyleme! hep ima et. bu hem çok zevklidir, he de çok güzel bir türklük belirtisidir. kadınsan hele, bu davranışlara bir alıştın mı bir daha bırakamazsın. ben denememe rağmen bırakamıyorum...

Çarşamba, Haziran 30, 2010


saçlarım çok mu kötü olmuş? acil yanıt verirseniz eski haline sokacağım. fakat "s.tiğimin karısı sen önce tipini düzelt" demeyin. zira onu düzeltmek daha zor.
not: yiğit ışık, burayı okursan eğer, şunu bil ki seni çok özledim türkiye'ye geldiğinde görüşelim.

Salı, Haziran 29, 2010

lisedeyken tutucu bulduğum arkadaşlara bakıyorum da... şimdi hepsinden daha tutucu olmuşum, her konuda. 22 yaşına basacağım, literatürümde hala "annem kızar" diye bir kavram var. arkadaşlar desen, azala azala birkaç tane kaldı. bu böyle gitmez. hayır, bu değişecek. gittim, değişiklik olsun diye saçımı boyattım. o kadar kötü oldu ki adıma "aysel" koydular. şimdi de annem bana küstü. bir de ısrar sevmem. nedense bana hep ısrar ediliyor. bir de bana sık sık "görev" kelimesini kullanıyorlar. arkamdan da "uyuşuk" diyorlar. hayat çok zor, insanlar çok şımarık. insanın uğraşası gelmiyor.

işte bu bir ölüm notu olabilir!!!! hem de çok havalı bir ölüm notu! "hayat çok zor, insanlar çok şımarık. uğraşmak istemiyorum." ya da "kendini suçlama sevgilim, sadece sen değilsin, hayat böyle." nasıl ama? hem havalı hem arabesk.

idareden bütünlemeye kaldım. ama kıl payı geçtim. teyzem bize gelmişti, şimdi gitti. testlerinde bir şeyi yüksek çıkmış, ağlaya ağlaya gitti. yanında women's health, formsante gibi dergiler aldı. ama diyor ki bir yandan "nasılsa öleceğim, bunları okumama ne gerek var?" anacığım sinirden kuduracaktı.

yaşıtım gençlere soruyorum, siz de bazen evden kaçmak hayalleri kuruyor musunuz? ya bir de 2 temmuzda yani doğumgünümde nooooolur bana doğumgünümü kutlayan mailler atın. nooolur. çok sevinirim. cevap vermem muhtemelen, ama bu okuyup sevinmediğim anlamına gelmiyor. ben öyle zaten cevap vermem, kişisel almayın. ama mail gelirse çok güzel olur. hele de senden, gizemli yakışıklı...

not: biliyorum 2 temmuz hatırlanmak istenmeyen, kutlama yapılmayacak bir gün ama ben bu tarihte doğdum. siz yine de kutlayabilirsiniz. bence kara bir günle aynı güne denk gelen doğumgününü kutlamak başka anlamlara gelmez. ikisi ayrı şeyler diye düşünüyorum. insanların anısına saygısızlık olacağını sanmıyorum.

not: bana mail atarken adınızı belirtmenize gerek yok. mail adresimi bilmeyenler yorum da bırakabilirler.

Cuma, Haziran 18, 2010

zeki ağustos'ta çin'de staj yapmaya gidecekmiş. günde 12 saat çalışacak, farelerle aynı odada uyuyacakmış. aman zayıflamasa bari, çok çalışmaktan. mesela bazı insanlar olur, bu zayıflayamaz çünkü vücudunda yağ yok dersiniz ya zeki onlardan. çok üzülüyorum. yedikleri yetmiyor. hep zayıflık sınırında. bu bende onu kucaklama isteği uyandırıyor.

bu günlük artık bir diyet günlüğü oldu şekerim. beğenmezsen okumazsın.

PERHİZİMİN İLK GÜNÜ YEDİKLERİM

1 kase diyet sütle diyet müsli
1 bardak portakal suyu
100 g kuruüzüm ve badem
1 adet sosis, 1 adet kanepe
azcık kiraz

sosis ve kanepe haricinde iyi gitmiş aslında. onları da babamın dahil olduğu koronun konserinden önce kokteylde dağıtıyorlardı, dayanamadım yedim.

Perşembe, Haziran 17, 2010

deniz ben kaan deniz'in anne babasıyla silifke'ye gittik. orda bol bol yüzdük, poker ve scrabble oynadık, balık yedik. bugün döndüm. sabiha gökçen'den eve dönmek çok uzun sürdü. yalnız serin istanbul havası çok hoşuma gitti. tek sınav kaldı açıklanmadık, o da idare. ondan bütünlemeye kalabilirim. sonra eh, koskoca yaz tatili önümde uzanıyor. istersem staj yapma seçeneğim var, ama mecburi değil bu sene. yalnız sınıfımızdaki hırs küplerinin hepsi stajlarını çoktan ayarlamış. hem de ünlü büroların hiçbirinin bu sene bizi almamasına rağmen. düşünün yani. staj yapmak istemiyorum. mis gibi bir yazı bu şekilde tüketmek istemiyorum. aylak aylak gezeceğim çünkü seneye zaten zorunlu. bakalım.

şu aralar kafamda tek bir şey vardı, burnumu deldirip saçımı çılgın renklere boyatmak. ama annem karşı çıktı. ben nasıl yılan resmine bakamıyorsam o da delik burna bakamazmış, tiksinirmiş. ama saçımı çılgın renklere boyatmama bir şey demedi.

doğumgünüme az kaldı. 2 temmuzda. doğumgünü kutlaması yapmak istemiyorum. çünkü beni organizasyon yapmak gerer. doğumgünü dediğin rahat olacak. şu şunla anlaşır mı derdi olmayacak. o kadar kaygısız, o kadar rahatım ki şu an.

staj yapsam mı, yapmasam mı? karar versem belki hala bulurum. bulamazsam da bir şey olmaz. öyle sinir oluyorum ki sınıftaki dingillere. türkiyenin en inek 50 hırs küpünü bir sınıfa toplamışlar. hocalar kendileri dedi BU SENE STAJ YAPMAYIN diye bunlar koştura koştura bürolarla görüşmeye gittiler. mazoşist manyaklar. bunlar yapınca insan kendini zorunlu hissediyor. allah hepinizin belasını versin manyaklar. yavaş yavaş insanı kendinize benzetiyorsunuz.

Cuma, Haziran 11, 2010

çok sıkıldım sınavlardan ve kilo alıp durmaktan. hiç işe yaramıyor gibiyim. sabah kalkıyorum, o gün yapacağım işler aklıma geliyor, sonra uyumaya devam ediyorum. ben uyursam zaman durur diye düşünüyorum herhalde. sonra zeki arıyor, sesi hayat dolu, enerjik. çok mutlu olmakla beraber halimden utanıyorum. "ne yapıyorsun?" diye sorunca "hiçbir şey" demek zor geliyor. "keşke hayatımın daha değişik, daha hareketli anlarında karşılaşmış olsaydık" diye düşünürken, hayatımda hiç böyle bir an olmadığı aklıma geliyor.

sonra tanıdıklarımla gözgöze gelince, tanımamazlıktan gelerek başımı çeviriyorm. çünkü çok kilo aldım.

en sinir olduğum şeyse annemin gelip gelip beni hareket ettirmeye çalışması, bana iş buyurması. bunun hoşuna giden de bu, bırak yatsın demek yok. "ezgi şunu yaptın mı? ezgi bunu unutma. ezgi yine mi böyle yaptın." ay yeter. yeter. belli ki canım istediği zaman hareket edeceğim.

ay rahat bırak annecim beni, lütfen.