Perşembe, Eylül 23, 2010
en sevdiğim şeyler
önceden keçe gibi olan saçlarım yumuşacık olur, elimi kazara attığım her yer serin ve yumuşacık, üzerimde bir hafiflik... tertemiz iç çamaşırları giyerim, yumuşacık pijamalar, dişlerimi fırçalarım, ağzım da ferahlar. kulaklarımı temizlerim. nemli, sıcak, sabun kokuyor olmak ne hoştur!
ZEKİ
eski sevgilim zeki ama hala ne kadar çok seviyorum! beraberken sinir olmaya başlamıştım... çünkü öküz öldü ve ortaklık bitti, geçen gün yolda gördüm, boğacakmış gibi sarıldım. sonra utanıp geri çekildim. insan biriyle uzun süre beraber olunca "bunun neresini beğenmeyeyim acaba?" diye düşünmeye başlıyor. oysa ayrılınca, ne kadar güzel, tüm güzelliği görebiliyorsun. zeki tüm neşesiyle, yaşam doluluğuyla, kafası önde, muhtemelen "stajımda hasar analizini çok doğru yaptım, aferin bana" gibi düşüncelerle yürüyordu. incecik, sıkı bedeni ve çelimsiz omuzları ile ne sevimliydi! fıldır fıldır bakan gözleriyle ne kadar olgun ve tamamlanmıştı! ağaçtaki bir meyve, bir enerji merkezi gibiydi! benden ayrı, apayrıydı, kendi kendine yetiyordu! işte en güzeli de buydu.
BEKAR OLMAK
en güzel yanı, sürekli "beni arayınca meşgul görüneyim" diye endişelenmemek.
-ne yapıyorsun?
-hiiiç.
-haha, yine hiçbir şey yapmıyorsun değil mi? git, dışarı çık, bir şeyler yap. bak bana, ne kadar çok işim var. senin ise tek uğraşın benim. git kendine somut sorunlar edin.
bunu yaşamamak.
Salı, Eylül 21, 2010
şimdiyse canım sıkılıyor. kamptaki insanlar ne kadar tatlıydı. hepsini ayrı ayrı sevmiştim. marc diye bir çocukla prag'a gittik. çok aptal bir insandı ama yine de ne kadar iyiydi. geldim, ezgi, ece, sevil, yiğit, idil ile dışarı çıktım. deniz'lere gittim, yemek yedik, poker oynadık. ama hiç de arkadaşım varmış gibi hissetmiyorum kendimi. epiküros arkadaşlarıyla eve çıkmış. ona göre mutluluk paradan puldan değil düşünmekten dostluktan ve özgürlükten gelirmiş. istanbul'u hiç sevmiyorum çünkü burda düşüncelerim kapkara, özgürlüğüm kısıtlı ve arkadaşım da yok gibi bir şey. oysa kampta ne güzeldi, bir sürü arkadaşım vardı ve de kuşlar gibi özgürdüm.
şimdi okul başlayacak. yine yüzeysel yüzeysel geyikler yapacağız sınıftakilerle. aralarda sigara içip dedikodu yapacağız. tiyatro klübüne girsem onlar da konuşa konuşa insanın başının etini yiyecekler. ah hele akşamları eve gitmek hiç çekilmeyecek! annem beni azarlamaktan, bana surat asmaktan hiç yılmayacak! mesela bugün yine ağzıma sıçtı. çünkü ben tavanarasını boyadım geçen dün. depo gibi bir yer. ama öyle zor ki orayı boyamak. neyse orayı boşaltmışım balkona, öylece atmışım hepsini. gece de yağmur yağmış ıslanmış ama ben evde yoktum. babam da içeri almamış. ne bileyim yani düşünemedim yağmur yağacağını. hatam bu. buna söylediği laf ise şu: "bir gün ben de öleceğim hepiniz göreceksiniz" vs vs. ve bu yüzden bütün gün benimle konuşmadı!! yaşam enerjimi sıfırladı yemin ederim. benim annem gibi mutsuz bir teyzem var, böyle çok çalışkan filan ama hani böyle yorgun, isyankar aynı annem gibi. bir gün ikisi oturmuşlar, annem ona benim ne kadar tembel bir insan olduğumu anlatıyor. dedi ki "ben çocuk yetiştirmemişim." birden tepem attı. dedim ki: "yuh anne, çocuk yetiştirmedim dediğin kişi benim! benden bahsediyoruz!!!"
özetle: ne berbat bir çevrem var. yaz hiç bitmeseydi ne güzel olurdu.
Cumartesi, Ağustos 21, 2010
arabeskten çıkmak için müziği değiştirin.
yılın 200 günü arabeskten şaşmayacaksın
birden üstüme bir çaresizlik çöküyor. diğer herkesten çok çok geride olduğum duygusunu bir türlü atamıyorum. ailem bir alacaklı ordusu gibi davranıyor sanki. yabancılar ise beni üzüyor. fakat düşününce, kendisi yüzünden özel olarak üzüldüğüm bir yabancı yok. aslında var. mesela ılgın diye bir kız vardı. bir keresinde "yaşamımı bir düzene sokmam lazım" demiştim. gülerek "aman sanki rock starsın da." demişti. bir keresinde de ziya'ya kendimi herkesten çok aşağı hissettiğimi söylemiştim. bana "haklısın ama bunu yaratıcılığa dönüştürebiirsin." demişti. adam diye macar bir çocuk da beni reddetme nedeni olarak "sen çok ciddisin" demişti. işte tüm bunları düşünüyorum da içinden çıkılmaz küçücük bir alem. düşündükçe daha da üzüecek duruma düşüyor insan. herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan acizim. yok, belli şeyleri kast ederek konuşuyorum. neden böyle? diye diye aklımı yiyeceğim. göğsüm o kadar acıyor ki bunu düşündükçe. annem diyor ki bilip bilmeden "ama kızım sen de şu şu okulu kazandın." bilmem ne. bunlar gerçek başarı değil. gerçekten çok üzülüyorum. dediğim gibi, fiziksel bir acı bu, insan dayanamıyor. midem bulanıyor mesela. emocu kız gibi farkında olmadan durmadan elimi silah yapıp şakağıma göğsüme götürüyorum. birilerini arıyorum, konuşamıyorum, telefonda geveliyorum. iki dakika sonra geçiyor, iki dakika sonra yeniden başlıyor. hapishanede gibi hissediyorum kendimi. bir de ayağa kalkamıyorum. sağlığım yerinde ama bir şey beni "durmaya" itiyor. bir eylem yapmak istiyorum, radikal bir şey. intihara kalkışmak filan istiyorum. tabi ölmeden. güzel günler gelecek. gelecekler de nerdeler? günler, aylar, yıllar geçiyor, bu hisler geçmiyor. boğazım ağrıyor, bir şey söylemek istiyormuşum da söyleyemiyormuşum gibi. ve annem arıyor, telefonda "barbunya yap, çamaşırları topla, yarın bana yardım et." diyor. eve geliyor "bu evin hali ne?" diye soruyor. babam da "senin bir şey yaptığın yok." diyor. mesela geçen yaz zee diye sırplı bir çocuğa aşık olmuştum. aşık da olmuştum hani, ama 2 çift laf etmişliğim yoktu. bir gün trolley denen otobüste karşılaşmıştık. bilmeden onun yanına oturmuşum. ben o kadar sevinidim ki çocuğa "sen zee misin?" diye sordum. bön bir "evet" cevabını alınca ağzım kulaklarıma varmıştı. aşık olduğum çocuğun yüzünü hatırlamamıştım. ama aşıktım aşık olmasına. bu arada bu geçen sene oluyor. zeka yaşı sizi şaşırtmasın. sonra nedense çocuğa "deniz de sırptır" deme gafletinde bulundum. çocuğun bütün ilgisi deniz'e yöneldi. numarasını filan istedi. ben de ne yaptım bütün gece ağladım. deniz ve çisem korka korka birbirlerine bakıyor: "ezgi ciddi misin, şaka mı yapıyorsun?" diye soruyorlardı. cevabını ben de bilmiyordum ama herhalde zee'ye değil makus tarihime ağlıyordum. oraya karşılıksız bir aşktan kurtulmak için gelmiştim. o gece rüyamda hep bunları gördüm. ağlamalarım, sayıklamalarım kızları uyandırdı. lisenin ilk senesinde de bir üst dönemden kızlar gelirler, üst dönem olmanın verdiği hava civayla bize "bir galatasaraylı nerde ne yapacağını bilir, bir galatasaraylı kendine güvenir." derlerdi. ben de aynen şöyle geçirirdim aklımdan: "iyi, ileride bir yere girdiğimde gaatasaraylı olduğumu söylemeyeyim, okulumuzun itibarı sarsımasın." bütün bunlar bana çok bağlantılı geliyor. küçük, minicik bir yaşam. ama içi böyle acılarla dolu. her yerde ya kalp kıran, ya da bir şeyler talep eden insanlar. en kötüsü zayıf bir iradeye hapsolmuş arzularım.
Perşembe, Ağustos 12, 2010
Pazartesi, Ağustos 02, 2010
genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma
ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.
sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.
ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.
kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.
ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.
Salı, Temmuz 27, 2010
çok ara vermiştik burçlara, geri dönüyoruz
şimdi bu savımı birtakım fotoğraflarla destekleyelim:

Pazar, Temmuz 25, 2010
giysiler
ben bir danışmana başladım. işte kendimce bazı dertlerim var size anlatmak istemiyorum. işte anlattım anlattım. her görüşme sonrası bir ödev veriliyor. ve tamamen alakasız bir biçimde bana şu ödevi verdi: sen nasıl giyiniyorsun ve aslında nasıl giyinmek isterdin bir kağıda yaz. ama tamamen bambaşka bir şeyden bahsediyordum. ve birden anladım: demek ki çok kötü giyiniyorum. şimdi bu bilişsel davranşçı öğretiyi benimsemiş bir terapist. davranışların nedenlerini tartışıyor aynı zamanda sana davranışçı ödevler veriyor. işte demek ki yaşamın sosyal yönlerinde ve insan ilişkilerindeki tutumunun bir sebebi/sonucu da giydiklerin. ve bana demek istedi ben çok kötü giyiniyorum.
geçen gün de idil'le gs spor tesislerine gittik. idil çok güzel bir kızdır, çok da girişkendir. orda idil'in tanıdığı bir abiye rastladık, 50 yaşını filan geçmiş. bize içki ısmarladı. konuşuyor, konuşuyor sonra bana bakıyor (beni tanımıyordu) ve bana "kadın, dik dur!" diyor. sonra konuşuyor, konuşuyor, yine bana bakıyor ve "kadın, saçın iğrenç olmuş git değiştir!" diyor. iki dakika sonra "alık alık bakma, al şarabını iç" diye kızıyor. ne yapacağımı şaşırdım. en sonunda dedi ki "sen kıvırcık bir karadeniz kızısın ama kendini o kadar çirkinleştirmişsin ki." sonra beynimde bir şimşek çaktı (aman aman sevsinler) kıyafetlerim benim konuşma biçimimdi. beden dilimin bir parçasıydı. benim konuşma biçimim de sünepece idi. belki de sünepeliğimdi beni mutsuz eden.
böyle olunca kendimi annemin ellerine bıraktım. zaten o da fırsat kolluyormuş. önce gidip iğrenç balyajlarımı sildirdi. tam gülben ergen olmaktan çıktım diyordum ki evin ordaki reklam panolarını gördüm: o da saçlarını boyatmış. hem de bu sefer de benimle aynı renge. eh, demek ki beraberce gelişiyoruz. annem sonra beni ehliyet kursuna yazdırdı. çünkü araba kullanmayı bilmek kendime güvenimi getirirmiş. sonra internetten bana şok rejim buldu. ki annem aslında doktor, bu tür şeylere karşı olması gerekir. demek ki görmeyeli epey şişmanlamışım. sonra gitti bana far, rımel, ruj aldı. bunları her gün sür dedi. konuşuken tekliyorum, bunun için her gün 1 saat yüksek sesle kitap okumamı önerdi.
belki bunları yapmak sebepsiz gibi görünen sıkıntıları azaltır. aslında ben de güzel olmak isterdim. kim istemez? fakat güzel bulduğum kızları gözümün önüne getiriyorum da, bunun çabayla alakası yok diyorum, güzel doğarsın. sonra başka türlü düşünüyorum, o zaman da çok zor geliyor. aslında çok güzel olmak da çok istemiyorum, gerek yok. herkes kadar güzel olmak istiyorum, herkes kadar prezentıbıl(sunulabilir).
Salı, Temmuz 20, 2010
rüyalar iyi ki gerçek değil emel sayın!
geçen gün de kendimi gördüm. bir arkadaşım var, epey yakışıklı. o bana ilan-ı aşk edecekmiş. rüyamda seviniyorum. (gerçek hayatta ona karşı hiçbir duygu beslemiyorum) sonra sarılıyoruz. işte bu kısa giriş sahnesi. sonra arkadaşım bıçağını çıkarıyor. karnımı kesiyor. meğer arkadaşım bir sapıkmış, kadınları kesmekten, onları yavaşça öldürmekten cinsel bir zevk alırmış. bir seri katilmiş. köpek dişleri çıkıyor gülünce, beni kovalamaya başlıyor. ben de kaçmaya başlıyorum.
daha neler neler. aklınıza ne gelirse. insanlık dışı şeyler görüyorum. bir de kötü olan rüyamda herkes bu gibi şeyleri normal karşılıyor. bir tek ben iğreniyorum ve şok oluyorum. benim dışımda hiçkimse kimseyi yadırgamıyor. bunlar rüya değil, kabus.
dış görünüşümden çok rahatsızım. bariz biçimde şişmanladım. aynaya bakmak istemiyorum pek. huzurlu olup olmamak insanın kendi elinde biraz da.
Pazartesi, Temmuz 19, 2010
bunları neden anlattım? bugün sevil'in ablasının düğününe gittim, orda da böyle zengin yemekleri yedim de ondan. offf, o nasıl bir yemekti. zaten bana dar gelen emanet elbise yırtılacaktı nerdeyse.
fakat annemle küsüz. neden küsüz? çünkü onunla saatlerce kavga ettim. bunu neden yaptım? bilmiyorum ki... öyle bir noktaya gelmiştim ki mutfaktan aldığım bıçakla anneme bakarak koluma çizikler atıyor, göya kendimi kesiyordum. sebep? bilmiyordum, ya da o an biliyordum ve şimdi unuttum. ve şimdi ne kadar pişmanlık duyarsam duyayım, biliyorum yine bir kavga çıkaracağım. sebebi içimdeki sinir. neden bu kadar sinirliyim ve niçin hayatlarında en büyük uğraşları beni sevmek olan insanlara bu siniri gösteriyorum? sonra da pişman olup ağlıyorum. bütün bunların nedeni ne? babam beni ciddiye almadı, güldü geçti, hatta sinirim yatışınca bana sarıldı. ama annem hala benle küs. çünkü en ufak bir şey diyeyim, o ona dokunur ve günlerce bu yüzden beni affetmez. huysuzluğumun, kavgacılığımın bir takım sebepleri olduğunu, benim o anlarda bir suçludan çok yardıma muhtaç bir insan olduğumu anlayamıyor. ve bana yardım etmeye çalışacağına tüm söylediklerimi şahsına alıyor ve üzülüyor. o anlarda sinirden ve üzüntüden dolayı kendimden geçmiş olduğumu anlayamıyor. öfkemin sebebinin dış dünyada varolmadığını da. ancak "git nerde tedavi olacaksan ol!" diye bağırıyor bana. sonra üzülüyor. teyzemde obsesif kompülsif bozukluk var. sürekli kendini hasta zanneder. annem ona da çok kızar. babam teyzemi ciddiye almaz, acır. onun bu huylarına hastalık olarak bakar. oysa annem teyzeme küser, bazen teyzeme üzülür, ağlar. bende bu derece bir hastalık yok ama mizaç olarak aşırı sinirliyim. içimde kalan şeyleri güzel güzel söyleyeceğime surat asıyorum, ima ediyorum, kapı çarpıyorum, insanları rahatsız ediyorum. bunun önüne geçemiyorum. sonra da pişman oluyorum, ama sonra yine yapıyorum. öyle işte...
Cumartesi, Temmuz 17, 2010
Cuma, Temmuz 16, 2010
gündüzleri bu güzel vaziyet beni yaşama sevinciyle dolduruyor, baktığım her şeyi seviyorum. güzel geliyor bana her şey. yaşamak bir oyun gibi geliyor.
geceleri ise ben geç uyurum. ve durum tersine döner. birden çok sıradan bir insan olduğumu fark ederim. özellikle şunu düşünürüm: düşündüğüm her şey o kadar değersiz ki... bir kendimi gözümün önüne getiririm, bir de önmli kişileri. güzellikleriyle, zekalarıyla, bilgi veya becerileriyle tarihe geçmiş kişileri. düşünürüm de asla onlardan biri olamam. gündüzlei rahatça kabullendiğim bu gerçek geceleri beni mahveder. içim öfkeyle, isyanla dolar. neden bu kadar basitim, neden bu kadar sınırlıyım diye düşünürüm. üstüme sinen miskinliğin altında ezilir gibi olurum. bunları kafamdan atamam. yaşamım bana değersiz gelir. düşündüklerim bu kadar dandikse ben bir yalanı yaşıyorum derim. düşündükçe de içinden çıkamam. baktığım her yerde "yenilgi" görürüm. yenilmemek için ne yapmalıydım? onu da bilmem için başka biri olmalıydım. şu halimden kat be kat akıllı biri. vizyonu daha geniş biri. bunlar beni tüketir.
uyumaya yakın her şeyi kabullenirim ve artık fazla sormamaya karar veririm. "bazı şeyler yaşamadan öğrenilmez." diye telkin ederim kendime. "boşver, vasat biri olursan ol. şimdilik." derim. tam olarak tatmin olmam, düşünmeyi bırakırım.
sabah yine kendimden memnun uyanırım. kendimi süper zannederek gün geçer. belki de kendini aşmanın yolu, kendin hakkında düşünmemektir. belki de yalnızca çalışmaktır. zaten artık...
Perşembe, Temmuz 15, 2010
bazen hayalimde birçok zenginin benimle alay ettiğini düşünürüm. onlara verecek cevap bulamam. kendimi çok çaresiz hissederim. onları aşağılayacak kelime bulamam.
bu duygudan kurtulmanın yolu kendine ayrı bir dünya kurmaktan geçer. siz de aynı dertten muzdarip iseniz işte bazı yöntemler:
1- görmezden gelin: basında ve internette magazin, moda, şöhret, markalar, lüks tüketim gibi zenginleri ilgilendiren konuları görmek moralinizi bozuyorsa, ki bunlar her yerde, bakmayın, okumayın. bu tür dergileri almayın, bu tür sitelere girmeyin. reklamları zaplayın. elinizin altında başka şeyler bulundurun.
2- başka konularla ilgilenin: zihninizden "güç" konusunu atın. "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" gibi cümleleri unutmaya çalışın. bunun yerine eşitliği koyun.
3- anın tadını çıkarın: mal zevki, tam bir zevk değildir. gücü ede ettiğiniz anları düşünün: nasıl biir zevk aldınız? sonra dua etme veya öğrenme zevkini düşünün. şimdi ilk zevki hayatınızdan çıkarmaya bakın. hayal kırıklıklarını da çıkardınız.
4- zenginlerle arkadaş olmayın.
5- zenginlik sadece para değildir. insana statü kazandıran her şeydir. türkiye'de köklü bir aileden gelmek, tüketilen eşyanın cinsi, mezun olunan okul vs hep bir zenginlik sayılır. ve etrafta bunla övünen insan sayısızdır. kendi hissi, kendi düşüncesi olmayan bir şeyle övünen insanları dikkate almayın.
6- zenginlik ile doğrudan bağlantılı sanatla ilgilenmeyin: bunun başında moda geliyor. sonra tasarım. küçümsyin demiyorum. ilgilenmeyin.
bütün bunları, eğer güç ilişkileri konusunda hassassanız, bunları etrafta görmek yetersizlik hissine, hırsa, öfkeye... sebep oluyorsa uygulayın. yani mutlu olmak istiyorsanız. ha bunlar beni rahatsız etmiyor o kadar manyak değilim diyorsanız o daha iyi.
Çarşamba, Temmuz 14, 2010
acımak
Perşembe, Temmuz 01, 2010
şunu fark ettim, ister haksız ol ister haklı, surat asınca sen hep haklısın. fazla dırdır etmeden sadece azıcık suskunlaş yeter. bir de suratını as! ama insanı korkutacak gibi değil, hüzünlendirecek gibi as. sebebinini sorarlarsa "hiç farkında değilim" de. insanlara minik minik taşlar at, fark edemeyecekleri iğneler batır. öyle ki "bana bir laf mı geldi?" diye düşünsünler. ama adını tam koyamasınlar. içinden haksız yere de olsa şu cümleleri tekrarla "hep mağdur oluyorum, üf ne kadar sıkıldım şu insanlardan." ve bunu dışına yansıt.
annem muhtemelen hediye almaz, para verir. o zaman da kabul etmeyeceğim. "hediyeye lüzum yok, hem parayı bir hediye olarak görmüyorum." diyeceğim. şimdi enayi olduğumu düşünüyorsunuz, ama o cümleyi sarf ederken alacağım zevk, o paraya değer. hem ısrar edilirse isteksizce parayı da alırım.
insanlara surat asamıyorsan arkalarından konuş. senin yüzünden mesela, 5 kişi filan sevgilinden nefret etsin. onları sevgiline karşı doldur. için rahatlar, sonra vicdan azabı yüzünden sevgilinin kötü davranışlarını daha rahat affedersin. ilişkiniz düzelir.
fakat asla insanların yüzüne düşündüklerini dolaysız söyleme! hep ima et. bu hem çok zevklidir, he de çok güzel bir türklük belirtisidir. kadınsan hele, bu davranışlara bir alıştın mı bir daha bırakamazsın. ben denememe rağmen bırakamıyorum...
Çarşamba, Haziran 30, 2010
Salı, Haziran 29, 2010
işte bu bir ölüm notu olabilir!!!! hem de çok havalı bir ölüm notu! "hayat çok zor, insanlar çok şımarık. uğraşmak istemiyorum." ya da "kendini suçlama sevgilim, sadece sen değilsin, hayat böyle." nasıl ama? hem havalı hem arabesk.
idareden bütünlemeye kaldım. ama kıl payı geçtim. teyzem bize gelmişti, şimdi gitti. testlerinde bir şeyi yüksek çıkmış, ağlaya ağlaya gitti. yanında women's health, formsante gibi dergiler aldı. ama diyor ki bir yandan "nasılsa öleceğim, bunları okumama ne gerek var?" anacığım sinirden kuduracaktı.
yaşıtım gençlere soruyorum, siz de bazen evden kaçmak hayalleri kuruyor musunuz? ya bir de 2 temmuzda yani doğumgünümde nooooolur bana doğumgünümü kutlayan mailler atın. nooolur. çok sevinirim. cevap vermem muhtemelen, ama bu okuyup sevinmediğim anlamına gelmiyor. ben öyle zaten cevap vermem, kişisel almayın. ama mail gelirse çok güzel olur. hele de senden, gizemli yakışıklı...
not: biliyorum 2 temmuz hatırlanmak istenmeyen, kutlama yapılmayacak bir gün ama ben bu tarihte doğdum. siz yine de kutlayabilirsiniz. bence kara bir günle aynı güne denk gelen doğumgününü kutlamak başka anlamlara gelmez. ikisi ayrı şeyler diye düşünüyorum. insanların anısına saygısızlık olacağını sanmıyorum.
not: bana mail atarken adınızı belirtmenize gerek yok. mail adresimi bilmeyenler yorum da bırakabilirler.
Cuma, Haziran 18, 2010
bu günlük artık bir diyet günlüğü oldu şekerim. beğenmezsen okumazsın.
PERHİZİMİN İLK GÜNÜ YEDİKLERİM
1 kase diyet sütle diyet müsli
1 bardak portakal suyu
100 g kuruüzüm ve badem
1 adet sosis, 1 adet kanepe
azcık kiraz
sosis ve kanepe haricinde iyi gitmiş aslında. onları da babamın dahil olduğu koronun konserinden önce kokteylde dağıtıyorlardı, dayanamadım yedim.
Perşembe, Haziran 17, 2010
şu aralar kafamda tek bir şey vardı, burnumu deldirip saçımı çılgın renklere boyatmak. ama annem karşı çıktı. ben nasıl yılan resmine bakamıyorsam o da delik burna bakamazmış, tiksinirmiş. ama saçımı çılgın renklere boyatmama bir şey demedi.
doğumgünüme az kaldı. 2 temmuzda. doğumgünü kutlaması yapmak istemiyorum. çünkü beni organizasyon yapmak gerer. doğumgünü dediğin rahat olacak. şu şunla anlaşır mı derdi olmayacak. o kadar kaygısız, o kadar rahatım ki şu an.
staj yapsam mı, yapmasam mı? karar versem belki hala bulurum. bulamazsam da bir şey olmaz. öyle sinir oluyorum ki sınıftaki dingillere. türkiyenin en inek 50 hırs küpünü bir sınıfa toplamışlar. hocalar kendileri dedi BU SENE STAJ YAPMAYIN diye bunlar koştura koştura bürolarla görüşmeye gittiler. mazoşist manyaklar. bunlar yapınca insan kendini zorunlu hissediyor. allah hepinizin belasını versin manyaklar. yavaş yavaş insanı kendinize benzetiyorsunuz.
Cuma, Haziran 11, 2010
sonra tanıdıklarımla gözgöze gelince, tanımamazlıktan gelerek başımı çeviriyorm. çünkü çok kilo aldım.
en sinir olduğum şeyse annemin gelip gelip beni hareket ettirmeye çalışması, bana iş buyurması. bunun hoşuna giden de bu, bırak yatsın demek yok. "ezgi şunu yaptın mı? ezgi bunu unutma. ezgi yine mi böyle yaptın." ay yeter. yeter. belli ki canım istediği zaman hareket edeceğim.
ay rahat bırak annecim beni, lütfen.







