Pazartesi, Ağustos 02, 2010
genç bilgeler 2: vücut kraliçesiyle buluşma
ş. dik durmanın omurgaya saygı duymak, onu incitmemek olduğunu söyledi. böylece dik durmak benim için kabul edilebilir bir hal aldı. ş zaten benim kabul etmediğim şeyleri öyle bir sunar ki kabul ederim en sonunda.
sonra ş beni milongaya götürdü. orda çok nazik insanlarla tanıştım. bana dans etmeyi gösteen, hatalarıma "olur o kadar" diyen, en ufak uyumda takdir eden. rahatlattı bu beni. aşırı iyi uyum sağlayamıyordum ama bu şekilde takdir etmeleri cesaretlendiriyordu beni.
ş bana omurga için, vücudun her kası için egzersiz öğretti. yaptıkça da "işte şimdi olduğun gibi göründün" diyordu. ben eskiden zannederdim ki olduğun gibi görünmek= çirkin görünmek.
kişisel gelişim kitapları çok satıyor ama işe yaramıyor çünkü insanlar o kitapların felsefi temelini kabul etmiyorlar. değişim yavaş olmalı, en önemlisi kişinin kendisiyle uyumlu olmalı. made programını izlediyseniz, oraya katılanların bazı şeylerden vazgeçmeye gönüllü olmadığını bu yüzden değişim sürecini içselleştiremediklerini, pes ettiklerini filan görürsünüz. oysa bu genç bilge, beni gözlemledi, beni tanıdı ve benimle uyum içinde olacak şekilde beni yönlendirdi. tabi daha yolun başındayım.
ve z., sana sesleniyorum! yeni tanıdığın insanların yüzüne "haaciz yerine haciz demek istedin herhalde" diyerek onları değiştiremezsin. arkandan "ne gıcık çocuk" derler, ama yine tutup "haaaciz" derler. çünkü yararlarına olan şeyi öyle bir söylüyorsun ki sırf senden geldiği için reddediyorlar. tarz çok önemli, sandığımızdan çok daha önemli. eleştiriye kapalı olduğumu söyleyeceksiniz ama bu ondan başka bir şey. internette hep görüyoruz, örneğin blog yazarı pucca için: "bunu da okuyan var ya türkiye'nin haline şaşıyorum." böyle eleştiri olmaz. bence de bir sürü şey değersiz gerçi, tartışmaya bile değmez. ama yani, hiçbirine dandik derken de çılgınca haz almıyorum.
Salı, Temmuz 27, 2010
çok ara vermiştik burçlara, geri dönüyoruz
şimdi bu savımı birtakım fotoğraflarla destekleyelim:

Pazar, Temmuz 25, 2010
giysiler
ben bir danışmana başladım. işte kendimce bazı dertlerim var size anlatmak istemiyorum. işte anlattım anlattım. her görüşme sonrası bir ödev veriliyor. ve tamamen alakasız bir biçimde bana şu ödevi verdi: sen nasıl giyiniyorsun ve aslında nasıl giyinmek isterdin bir kağıda yaz. ama tamamen bambaşka bir şeyden bahsediyordum. ve birden anladım: demek ki çok kötü giyiniyorum. şimdi bu bilişsel davranşçı öğretiyi benimsemiş bir terapist. davranışların nedenlerini tartışıyor aynı zamanda sana davranışçı ödevler veriyor. işte demek ki yaşamın sosyal yönlerinde ve insan ilişkilerindeki tutumunun bir sebebi/sonucu da giydiklerin. ve bana demek istedi ben çok kötü giyiniyorum.
geçen gün de idil'le gs spor tesislerine gittik. idil çok güzel bir kızdır, çok da girişkendir. orda idil'in tanıdığı bir abiye rastladık, 50 yaşını filan geçmiş. bize içki ısmarladı. konuşuyor, konuşuyor sonra bana bakıyor (beni tanımıyordu) ve bana "kadın, dik dur!" diyor. sonra konuşuyor, konuşuyor, yine bana bakıyor ve "kadın, saçın iğrenç olmuş git değiştir!" diyor. iki dakika sonra "alık alık bakma, al şarabını iç" diye kızıyor. ne yapacağımı şaşırdım. en sonunda dedi ki "sen kıvırcık bir karadeniz kızısın ama kendini o kadar çirkinleştirmişsin ki." sonra beynimde bir şimşek çaktı (aman aman sevsinler) kıyafetlerim benim konuşma biçimimdi. beden dilimin bir parçasıydı. benim konuşma biçimim de sünepece idi. belki de sünepeliğimdi beni mutsuz eden.
böyle olunca kendimi annemin ellerine bıraktım. zaten o da fırsat kolluyormuş. önce gidip iğrenç balyajlarımı sildirdi. tam gülben ergen olmaktan çıktım diyordum ki evin ordaki reklam panolarını gördüm: o da saçlarını boyatmış. hem de bu sefer de benimle aynı renge. eh, demek ki beraberce gelişiyoruz. annem sonra beni ehliyet kursuna yazdırdı. çünkü araba kullanmayı bilmek kendime güvenimi getirirmiş. sonra internetten bana şok rejim buldu. ki annem aslında doktor, bu tür şeylere karşı olması gerekir. demek ki görmeyeli epey şişmanlamışım. sonra gitti bana far, rımel, ruj aldı. bunları her gün sür dedi. konuşuken tekliyorum, bunun için her gün 1 saat yüksek sesle kitap okumamı önerdi.
belki bunları yapmak sebepsiz gibi görünen sıkıntıları azaltır. aslında ben de güzel olmak isterdim. kim istemez? fakat güzel bulduğum kızları gözümün önüne getiriyorum da, bunun çabayla alakası yok diyorum, güzel doğarsın. sonra başka türlü düşünüyorum, o zaman da çok zor geliyor. aslında çok güzel olmak da çok istemiyorum, gerek yok. herkes kadar güzel olmak istiyorum, herkes kadar prezentıbıl(sunulabilir).
Salı, Temmuz 20, 2010
rüyalar iyi ki gerçek değil emel sayın!
geçen gün de kendimi gördüm. bir arkadaşım var, epey yakışıklı. o bana ilan-ı aşk edecekmiş. rüyamda seviniyorum. (gerçek hayatta ona karşı hiçbir duygu beslemiyorum) sonra sarılıyoruz. işte bu kısa giriş sahnesi. sonra arkadaşım bıçağını çıkarıyor. karnımı kesiyor. meğer arkadaşım bir sapıkmış, kadınları kesmekten, onları yavaşça öldürmekten cinsel bir zevk alırmış. bir seri katilmiş. köpek dişleri çıkıyor gülünce, beni kovalamaya başlıyor. ben de kaçmaya başlıyorum.
daha neler neler. aklınıza ne gelirse. insanlık dışı şeyler görüyorum. bir de kötü olan rüyamda herkes bu gibi şeyleri normal karşılıyor. bir tek ben iğreniyorum ve şok oluyorum. benim dışımda hiçkimse kimseyi yadırgamıyor. bunlar rüya değil, kabus.
dış görünüşümden çok rahatsızım. bariz biçimde şişmanladım. aynaya bakmak istemiyorum pek. huzurlu olup olmamak insanın kendi elinde biraz da.
Pazartesi, Temmuz 19, 2010
bunları neden anlattım? bugün sevil'in ablasının düğününe gittim, orda da böyle zengin yemekleri yedim de ondan. offf, o nasıl bir yemekti. zaten bana dar gelen emanet elbise yırtılacaktı nerdeyse.
fakat annemle küsüz. neden küsüz? çünkü onunla saatlerce kavga ettim. bunu neden yaptım? bilmiyorum ki... öyle bir noktaya gelmiştim ki mutfaktan aldığım bıçakla anneme bakarak koluma çizikler atıyor, göya kendimi kesiyordum. sebep? bilmiyordum, ya da o an biliyordum ve şimdi unuttum. ve şimdi ne kadar pişmanlık duyarsam duyayım, biliyorum yine bir kavga çıkaracağım. sebebi içimdeki sinir. neden bu kadar sinirliyim ve niçin hayatlarında en büyük uğraşları beni sevmek olan insanlara bu siniri gösteriyorum? sonra da pişman olup ağlıyorum. bütün bunların nedeni ne? babam beni ciddiye almadı, güldü geçti, hatta sinirim yatışınca bana sarıldı. ama annem hala benle küs. çünkü en ufak bir şey diyeyim, o ona dokunur ve günlerce bu yüzden beni affetmez. huysuzluğumun, kavgacılığımın bir takım sebepleri olduğunu, benim o anlarda bir suçludan çok yardıma muhtaç bir insan olduğumu anlayamıyor. ve bana yardım etmeye çalışacağına tüm söylediklerimi şahsına alıyor ve üzülüyor. o anlarda sinirden ve üzüntüden dolayı kendimden geçmiş olduğumu anlayamıyor. öfkemin sebebinin dış dünyada varolmadığını da. ancak "git nerde tedavi olacaksan ol!" diye bağırıyor bana. sonra üzülüyor. teyzemde obsesif kompülsif bozukluk var. sürekli kendini hasta zanneder. annem ona da çok kızar. babam teyzemi ciddiye almaz, acır. onun bu huylarına hastalık olarak bakar. oysa annem teyzeme küser, bazen teyzeme üzülür, ağlar. bende bu derece bir hastalık yok ama mizaç olarak aşırı sinirliyim. içimde kalan şeyleri güzel güzel söyleyeceğime surat asıyorum, ima ediyorum, kapı çarpıyorum, insanları rahatsız ediyorum. bunun önüne geçemiyorum. sonra da pişman oluyorum, ama sonra yine yapıyorum. öyle işte...
Cumartesi, Temmuz 17, 2010
Cuma, Temmuz 16, 2010
gündüzleri bu güzel vaziyet beni yaşama sevinciyle dolduruyor, baktığım her şeyi seviyorum. güzel geliyor bana her şey. yaşamak bir oyun gibi geliyor.
geceleri ise ben geç uyurum. ve durum tersine döner. birden çok sıradan bir insan olduğumu fark ederim. özellikle şunu düşünürüm: düşündüğüm her şey o kadar değersiz ki... bir kendimi gözümün önüne getiririm, bir de önmli kişileri. güzellikleriyle, zekalarıyla, bilgi veya becerileriyle tarihe geçmiş kişileri. düşünürüm de asla onlardan biri olamam. gündüzlei rahatça kabullendiğim bu gerçek geceleri beni mahveder. içim öfkeyle, isyanla dolar. neden bu kadar basitim, neden bu kadar sınırlıyım diye düşünürüm. üstüme sinen miskinliğin altında ezilir gibi olurum. bunları kafamdan atamam. yaşamım bana değersiz gelir. düşündüklerim bu kadar dandikse ben bir yalanı yaşıyorum derim. düşündükçe de içinden çıkamam. baktığım her yerde "yenilgi" görürüm. yenilmemek için ne yapmalıydım? onu da bilmem için başka biri olmalıydım. şu halimden kat be kat akıllı biri. vizyonu daha geniş biri. bunlar beni tüketir.
uyumaya yakın her şeyi kabullenirim ve artık fazla sormamaya karar veririm. "bazı şeyler yaşamadan öğrenilmez." diye telkin ederim kendime. "boşver, vasat biri olursan ol. şimdilik." derim. tam olarak tatmin olmam, düşünmeyi bırakırım.
sabah yine kendimden memnun uyanırım. kendimi süper zannederek gün geçer. belki de kendini aşmanın yolu, kendin hakkında düşünmemektir. belki de yalnızca çalışmaktır. zaten artık...
Perşembe, Temmuz 15, 2010
bazen hayalimde birçok zenginin benimle alay ettiğini düşünürüm. onlara verecek cevap bulamam. kendimi çok çaresiz hissederim. onları aşağılayacak kelime bulamam.
bu duygudan kurtulmanın yolu kendine ayrı bir dünya kurmaktan geçer. siz de aynı dertten muzdarip iseniz işte bazı yöntemler:
1- görmezden gelin: basında ve internette magazin, moda, şöhret, markalar, lüks tüketim gibi zenginleri ilgilendiren konuları görmek moralinizi bozuyorsa, ki bunlar her yerde, bakmayın, okumayın. bu tür dergileri almayın, bu tür sitelere girmeyin. reklamları zaplayın. elinizin altında başka şeyler bulundurun.
2- başka konularla ilgilenin: zihninizden "güç" konusunu atın. "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" gibi cümleleri unutmaya çalışın. bunun yerine eşitliği koyun.
3- anın tadını çıkarın: mal zevki, tam bir zevk değildir. gücü ede ettiğiniz anları düşünün: nasıl biir zevk aldınız? sonra dua etme veya öğrenme zevkini düşünün. şimdi ilk zevki hayatınızdan çıkarmaya bakın. hayal kırıklıklarını da çıkardınız.
4- zenginlerle arkadaş olmayın.
5- zenginlik sadece para değildir. insana statü kazandıran her şeydir. türkiye'de köklü bir aileden gelmek, tüketilen eşyanın cinsi, mezun olunan okul vs hep bir zenginlik sayılır. ve etrafta bunla övünen insan sayısızdır. kendi hissi, kendi düşüncesi olmayan bir şeyle övünen insanları dikkate almayın.
6- zenginlik ile doğrudan bağlantılı sanatla ilgilenmeyin: bunun başında moda geliyor. sonra tasarım. küçümsyin demiyorum. ilgilenmeyin.
bütün bunları, eğer güç ilişkileri konusunda hassassanız, bunları etrafta görmek yetersizlik hissine, hırsa, öfkeye... sebep oluyorsa uygulayın. yani mutlu olmak istiyorsanız. ha bunlar beni rahatsız etmiyor o kadar manyak değilim diyorsanız o daha iyi.
Çarşamba, Temmuz 14, 2010
acımak
Perşembe, Temmuz 01, 2010
şunu fark ettim, ister haksız ol ister haklı, surat asınca sen hep haklısın. fazla dırdır etmeden sadece azıcık suskunlaş yeter. bir de suratını as! ama insanı korkutacak gibi değil, hüzünlendirecek gibi as. sebebinini sorarlarsa "hiç farkında değilim" de. insanlara minik minik taşlar at, fark edemeyecekleri iğneler batır. öyle ki "bana bir laf mı geldi?" diye düşünsünler. ama adını tam koyamasınlar. içinden haksız yere de olsa şu cümleleri tekrarla "hep mağdur oluyorum, üf ne kadar sıkıldım şu insanlardan." ve bunu dışına yansıt.
annem muhtemelen hediye almaz, para verir. o zaman da kabul etmeyeceğim. "hediyeye lüzum yok, hem parayı bir hediye olarak görmüyorum." diyeceğim. şimdi enayi olduğumu düşünüyorsunuz, ama o cümleyi sarf ederken alacağım zevk, o paraya değer. hem ısrar edilirse isteksizce parayı da alırım.
insanlara surat asamıyorsan arkalarından konuş. senin yüzünden mesela, 5 kişi filan sevgilinden nefret etsin. onları sevgiline karşı doldur. için rahatlar, sonra vicdan azabı yüzünden sevgilinin kötü davranışlarını daha rahat affedersin. ilişkiniz düzelir.
fakat asla insanların yüzüne düşündüklerini dolaysız söyleme! hep ima et. bu hem çok zevklidir, he de çok güzel bir türklük belirtisidir. kadınsan hele, bu davranışlara bir alıştın mı bir daha bırakamazsın. ben denememe rağmen bırakamıyorum...
Çarşamba, Haziran 30, 2010
Salı, Haziran 29, 2010
işte bu bir ölüm notu olabilir!!!! hem de çok havalı bir ölüm notu! "hayat çok zor, insanlar çok şımarık. uğraşmak istemiyorum." ya da "kendini suçlama sevgilim, sadece sen değilsin, hayat böyle." nasıl ama? hem havalı hem arabesk.
idareden bütünlemeye kaldım. ama kıl payı geçtim. teyzem bize gelmişti, şimdi gitti. testlerinde bir şeyi yüksek çıkmış, ağlaya ağlaya gitti. yanında women's health, formsante gibi dergiler aldı. ama diyor ki bir yandan "nasılsa öleceğim, bunları okumama ne gerek var?" anacığım sinirden kuduracaktı.
yaşıtım gençlere soruyorum, siz de bazen evden kaçmak hayalleri kuruyor musunuz? ya bir de 2 temmuzda yani doğumgünümde nooooolur bana doğumgünümü kutlayan mailler atın. nooolur. çok sevinirim. cevap vermem muhtemelen, ama bu okuyup sevinmediğim anlamına gelmiyor. ben öyle zaten cevap vermem, kişisel almayın. ama mail gelirse çok güzel olur. hele de senden, gizemli yakışıklı...
not: biliyorum 2 temmuz hatırlanmak istenmeyen, kutlama yapılmayacak bir gün ama ben bu tarihte doğdum. siz yine de kutlayabilirsiniz. bence kara bir günle aynı güne denk gelen doğumgününü kutlamak başka anlamlara gelmez. ikisi ayrı şeyler diye düşünüyorum. insanların anısına saygısızlık olacağını sanmıyorum.
not: bana mail atarken adınızı belirtmenize gerek yok. mail adresimi bilmeyenler yorum da bırakabilirler.
Cuma, Haziran 18, 2010
bu günlük artık bir diyet günlüğü oldu şekerim. beğenmezsen okumazsın.
PERHİZİMİN İLK GÜNÜ YEDİKLERİM
1 kase diyet sütle diyet müsli
1 bardak portakal suyu
100 g kuruüzüm ve badem
1 adet sosis, 1 adet kanepe
azcık kiraz
sosis ve kanepe haricinde iyi gitmiş aslında. onları da babamın dahil olduğu koronun konserinden önce kokteylde dağıtıyorlardı, dayanamadım yedim.
Perşembe, Haziran 17, 2010
şu aralar kafamda tek bir şey vardı, burnumu deldirip saçımı çılgın renklere boyatmak. ama annem karşı çıktı. ben nasıl yılan resmine bakamıyorsam o da delik burna bakamazmış, tiksinirmiş. ama saçımı çılgın renklere boyatmama bir şey demedi.
doğumgünüme az kaldı. 2 temmuzda. doğumgünü kutlaması yapmak istemiyorum. çünkü beni organizasyon yapmak gerer. doğumgünü dediğin rahat olacak. şu şunla anlaşır mı derdi olmayacak. o kadar kaygısız, o kadar rahatım ki şu an.
staj yapsam mı, yapmasam mı? karar versem belki hala bulurum. bulamazsam da bir şey olmaz. öyle sinir oluyorum ki sınıftaki dingillere. türkiyenin en inek 50 hırs küpünü bir sınıfa toplamışlar. hocalar kendileri dedi BU SENE STAJ YAPMAYIN diye bunlar koştura koştura bürolarla görüşmeye gittiler. mazoşist manyaklar. bunlar yapınca insan kendini zorunlu hissediyor. allah hepinizin belasını versin manyaklar. yavaş yavaş insanı kendinize benzetiyorsunuz.
Cuma, Haziran 11, 2010
sonra tanıdıklarımla gözgöze gelince, tanımamazlıktan gelerek başımı çeviriyorm. çünkü çok kilo aldım.
en sinir olduğum şeyse annemin gelip gelip beni hareket ettirmeye çalışması, bana iş buyurması. bunun hoşuna giden de bu, bırak yatsın demek yok. "ezgi şunu yaptın mı? ezgi bunu unutma. ezgi yine mi böyle yaptın." ay yeter. yeter. belli ki canım istediği zaman hareket edeceğim.
ay rahat bırak annecim beni, lütfen.
Pazartesi, Mayıs 31, 2010
dinliyorum, sanki anlattıkları çok olağan şeylermiş gibi kafamı sallayarak dinliyorum, sonra onlara elbette isteklerin çok önemli olduğunu, ama geleceği düşünerek hareket etmelerini, sonradan kendilerini ve bilhassa başkalarını üzecek hareket ve skandallardan kaçınmalarını, temkinli olmalarını ve en yakın zamanda aşkı bulmaya çalışmalarını tavsiye ediyorum. pek dinlemiyor, ille bildiklerini okuyor sonra da onay bekliyorlar. ben de onaylıyorum. ne yapalım, demokrasi böyledir.
geçen gün aklıma bir şiir geldi. teoman'a şarkı sözü olarak satmayı planlıyorum:
sevişmek bir ödül müdür seni sevene?
yoksa bir yol mudur ulaşan sevilene?
fakat kimi sevdiğin ne belli?
ve kimin seni sevdiği ne malum?
kişinin kalbi bozuk bir pusula
hep ayrı yönleri gösterir insana
aksın bacaklarından oluk oluk,
milyonlarca doğmayacak çocuk.
son iki dizeyi teoman'dan çalarak şiirime ekledim, bence şiirime bu dizeler çok yakıştı.
Cuma, Mayıs 28, 2010
"seni seviyorum"larla dolu bir yazı
aşağıdaki yazılarımdan anlamışsınızdınır. son zamanlarda bir "seviyorum o halde söyleyeyim" ruh haline girdim, böyle bir coşku, bir atılganlık. hem de içmeden. komik bir yazı olsun, şimdi bunları anlatayım.
ZEKİ
zeki'ye onlarca mail attım, konuları: "macar salamım benim!!!!!!", "yerim seniiii", "aşkım canımın için bir tanem!!!" vb olan. aramızda şöyle diyaloglar geçti:
-zeki seni seviyorum
-ben de seni.
-zeki seni çok seviyorum.
-ben de.
-zeki çok seviyorum seni.
-(bakar).
kantindeki bir kediye çok zayıf olduğu için "zeki" adını verdim. herkese "bu kedi ne kadar tatlı, aynı benim zeki'm gibi." dedim.
ÇOCUKLUK ARKADAŞIM GÖZDE
gözde ile beşiktaş ışıklarda karşılaştık ki 3 yıldır mı ne görüşmemiştik. ama görüşmek istesek görüşürdük yani. "nasılsın?" diyince "seni gördüm daha iyi oldum." dedim. böyle konuştum hep.
EZGİ TRAK
ezgi trak'a 2 sene önce "seninle ilişkimi tamamen kesiyorum ezgi trak." diye mail atmıştım. peki neden? ne bileyim ben neden... muhtemelen onu kıskanmışımdır. bana kötü davrandığını düşünmüşümdür. işsiz güçsüz bir insanım, hayatım bunları düşünmekle geçiyor. ama geçen gün onu çok özledim. neden görüşmüyorduk? arkadaş olan insanlar birdenbire nasıl yabancı oluyorlardı? bundan kurtulmanın yolu yok muydu? "ezgi trak seni hala seviyorum." konulu bir mesaj attım. cevap gelmedi, ama bundan hiç etkilenmedim. "en azından bilmiş oldu." diye düşündüm.
ZİYA
ziya'ya bir sene önce "artık arkadaş değiliz, olamayız, senle konuşmak istemiyorum" demiştim. o ise buna rağmen bana "filmimde oyna." demişti. yakınlarda ziya'yı rüyamda gördüm. bir sürü film çekmişti rüyamda. bana bakıp dostça gülümsüyordu. eski, dosthane gülümsemesi... neden artık hiç görüşmüyorduk? telefona sarıldım. ama ders çalışıyormuş. "ezgi sınıfta kalıyorum, finallerden sonra ara." dedi. akşam çocuğa internetten mesaj attım. sabah ise kantinde gördüm. "ziya!" diye bağırarak sevinçle ona doğru koşarken o bağırmaya başladı: "yahu aramazsın aramazsın sınıfta kalacağım zamanı mı buldum 20 dakka sonra sınavım var beni rahat bırak! bilerek mi bloke ediyorsun beni!!!" diye bağırdı. "seni rüyamda gördüm." dedim. "ha evet, kesin öyle bişey olsa gerek." dedi.
DENİZ BERDAN
"bu sosyetik hanımın bu listede ne işi var?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. ama "seni seviyorum" bir kez söylenince arkası geli geliveriyor. berdan'ın kişisel internet sitesine: "magazin yazarları giyiminizi eleştiriyor diye üzülmeyin, istediğiniz gibi giyinin. ben sizi beğeniyorum" yazdım, o an öyle düşünmüştüm.
ANNEM
annem ankara'ya kongrey gitti. o gider gitmaz "seni özledim." diye mail attım.
"sevgilerinizi ertelemeyin" diye bir ekol varsa şu hafta onun temsilcisi oldum, ki bu akımı da hiç sevmem. yaşamımın manik bir evresinde miydim, gençlik dizisi dozunu mu kaçırmıştım, yoksa gerçek duygularım su yüzüne mi çıkmıştı, bir kereliğine, sarhoş olmadan?
Çarşamba, Mayıs 26, 2010
doğrudan sevmek zor bir şeydir. çok sevgi kişiyi dolambaçlı yollara sokar. az sevmek kolaydır: hiç sorun çıkarmaz. az sevdiği birine insan iyi davranır.
sevgiyi zora sokan şey başta kıskançlıktır. bu, doğrudan bir sevgi ilişkisi kurmaya engel olur. en sevdiğiniz insanla bir de bakmışsınız iğneli iğneli, imalı imalı konuşuyorsunuz. sonra bir de bakmışsınız o da sizinle öyle konuşuyor. sonra bir de bakmışsınız bir rekabet halindesiniz.
oysa siz birbirinizi sevmiştiniz. hala da çok seviyorsunuz. sevgi o kadar çoğaldı ki sizi zora soktu. ama sizi zora sokan şey sevgi değil, güvensizliktir.
sevdiğiniz insanın elini tutun: "biz neden böyle birbirimizi umursamaz gibi konuşuyoruz canım?" deyin. çünkü biz cosmo politan olarak biliyoruz ki siz aslında o havalara rağmen birbirinizi umursuyorsunuz. güç yarışına gireceğiniz en son kişi, en çok sevdiğiniz kişidir.
söylemesi kolay, yapması zor, evet. ben de bu yüzden birçok arkadaşımla uzaklaşmıştım. şimdi de saçma sapan bir neden bulmuştum kendime: zeki'nin karakterini kıskanıyordum. iç yakan duygular, saldırgan yapar sizi. unutmayın, sevgi yarıştırmaz, işbirliğine götürür.
moden dünya kıskanmak, kıskandırmak, dudak ısırtmak, rekabet, elde tutmak, sahip olmak vb vb üzerine kurulmuş olsa da savaşmak aşkın doğasında varmış gibi gösterilse de bunlarla hayatızı zehretmeyin. siz siz olun savaşmayın. sevişebilirsiniz.
Çarşamba, Mayıs 19, 2010
geçen gün okula nil karaibrahimgil ve jay jy johanson geldi. nil karaibrhimgil her zamanki gibi canayakın ve güzeldi. jay jay johanson ise etrafa "seksi bir hüzün" yayıyordu. evet, sadece şu tamlamayı söylemek için kurdum bebeğim bu cümleyi ben. "seksi bir hüzün."benim şarkılarım ne yayıyor acaba etrafa? bok yayıyor. bir bok yaymıyor. keriz.







